Bu defa millet “balans ayarı” yaptı

Bu defa millet “balans ayarı” yaptı
Son Güncellenme : 24 Tem 2016 17:42
Kategori: Yeni Şafak
Toplam Görüntülenme : 451 kez

12 Mart 1971 darbesi hemen bütün darbelerin arkasında bir gölge gibi gezinen Orhan Kabibay’a göre, bir “yörünge düzeltme hareketi”dir. Yörüngesinden çıkmakta olan Türkiye’nin yeni bir yörüngeye oturtulması hareketi.

Bir başka darbeci, Org. Çevik Bir ise 28 Şubat’la “demokrasiye balans ayarı” yaptık demişti ve işin garibi, bu ayar Sincan caddelerinde yürütülen tanklarla yapılmıştı.

Oysa 15 Temmuz’da millet Türkiye’yi yeni bir yörüngeye oturttu, bu defa FETÖ darbecilerine ve aslında bütün darbe heveslilerine müthiş bir “balans ayarı” yaptı ve “Ben artık buradayım” dedi.

Ayrıca bu milletin kahraman evlatlarından teşekkül eden Emniyet güçlerimizin halkla o benzersiz buluşması olmasaydı Türkiye sokakları Mısır’dakine dönebilirdi, an meselesiydi.

Yine bu aziz milletin Peygamber Ocağı diye bağrına bastığı askeriye içinde Özel Harekât Kuvvetlerinin başına geçmek üzereyken Tuğgeneral Semih Terzi’yi alnından vurarak vahim bir tehlikeyi bertaraf eden Astsubay Ömer Halisdemir gibi kahramanlar asla unutulmayacaktır.

Taksim ve Kısıklı’daki demokrasi nöbetlerinde ve Boğaz Köprüsü’ndeki büyük yürüyüşte şu kanaat demirleşti zihnimde: İyi ki yıllar yılı darbe karşıtlığı teması işlendi ve böylece millette bir darbe tehlikesi bilincinin oluşması sağlandı. Şimdi artık darbe denilince ortak hafızada Sultan Abdülaziz, Sultan 2. Abdülhamid, Adnan Menderes, Turgut Özal ve Recep Tayyip Erdoğan peş peşe sıralanıyor.

İki defa darbeye muhatap olan Süleyman Demirel neden bu mağdurlar tablosunda yer almıyor dersiniz? Kendi hatasından şüphesiz. Cumhurbaşkanı olarak başında bulunduğu 28 Şubat döneminde halka tepeden bakarak geçmişini sıfırlayan tavrından.

Halksız solculuk

İdris Küçükömer de Cemil Meriç de boğayı boynuzlarından yakalamışlardı: Türkiye’de sol sağdır, sağ ise sol. Köy köy dolaşarak halkı Milli Mücadele’ye davet eden Mehmed Akif kadar halkın içinde bir aydını olamadı solun. Nazım Hikmet mi? Güldürmeyin beni. Romancı Orhan Kemal Nazım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl adlı hatıralarında anlatıyor:

Nazım Hikmet’in Bursa Hapishanesi’ne geleceğini duyunca sevindim. Şansıma benim koğuşuma verdiler. Sucuklu yumurta pişirdim. Nazım “Ben yerde yemem, masada yerim” diye tutturdu. Sonra da “Şimdi seninle aynı tabaktan mı yiyeceğiz?” diye burun kıvırdı ve ayrı bir tabak istedi. “Yoksa iskorbit oluruz” Bunların en halkçısı bu işte.

Halkın iktidarı, halk hareketi, ezilenlerin yanındayız… diye onyıllarını laf salatası yaparak geçiren solun 15 Temmuz’da halk hareketinin ne olduğunu öğrenmesi şok üstüne şok yaşatmış olmalı ki sesi soluğu çıkmıyor. Halkla hiçbir zaman muhafazakârlar kadar özdeşleşemeyen solun bir halk hareketi değil, halktan kopuk bir aydın hareketi olduğunu 27 Mayıs darbesi, 9 Mart darbe girişimi, Madanoğlu Cuntası gibi oluşumların yanında ve hatta bizzat içinde olmasından anlayabiliriz.

Halkın kendilerine oy verip de iktidara getirmeyeceğini bildikleri için darbelere sarıldılar zaten. İşte 9 Mart darbesinin teorisyeni Doğan Avcıoğlu Devrim gazetesindeki “Milli İrade dediğin” başlıklı yazısında millî iradenin silahlı güçler önünde hiçbir mana ifade etmeyeceğini yazabiliyor, bunun için “cici demokrasi” terimini kullanıyor, düzen değişikliğinin gerçekleşmesi için parlamentarist düzenin yıkılması gerektiğini açıktan ifade edebiliyordu.

15 Temmuzdaki hainlerin Cumhurbaşkanlığı Külliyesi yanında TBMM’yi bombalaması da gösteriyor ki, aslında FETÖCÜ darbe kalkışması 1971 cuntacılarından milli irade düşmanlığı dahil pek çok zehirli unsuru devralmıştır. İşte Doğan Akyaz’ın Askerî Müdahalelerin Orduya Etkisi adlı kitabında yazdığı cuntacılık taktikleri:

Hücreleşmeler,

Sızmalar,

Harekât.

15 Temmuz akşamında gövde gösterilerine tanık olduğumuz Yurtta Sulh Konseyi’nin bir benzeri sayılabilecek Devrim Genel Kurulundan asker ve asker kökenli üyeler askeri birliklere çengel atacak, sivil üyeler ise yurt çapında legal kuruluşlara ve mümkün olduğu oranda yine subaylara nüfuz ederek örgütü genişleteceklerdi. Devrimci gücün asker kanadı daha çok genç subaylardan oluşacaktı. Özellikle askeri okul öğrencileri ile en üst düzeyde yüzbaşı rütbesindeki subaylar tercih edilecekti.

Ülkeyi nereye
götüreceklerdi?

Nitekim Süleyman Yeşilyurt dostumun TVNet’teki programımızda verdiği bilgilere göre 15 Temmuz akşamı Ömer Halisdemir tarafından alnından vurulan Tuğgeneral Semih Terzi gibiler Genelkurmay Karargâhına Işık Koşaner döneminde Albayken sızdırılmış isimlerdendi. Ayrıca 9 Mart darbesinin gerçekleşmesi için Mürted, Merzifon ve Eskişehir’de örgütlendiklerini biliyoruz ki, son darbe kalkışmasında da özellikle ismi sonradan Akıncı olarak değiştirilen Mürted’in nasıl kritik bir rol oynadığı hepimizin malumudur.

İlhan Selçuk’un da içinde olduğu 9 Mart darbe planlamasının darbeden sonra ülkeyi Irak ve Suriye’deki BAAS Partisi benzeri bir yapıya dönüştürmeyi amaçladığını söyleyelim. Eğer 15 Temmuz darbe kalkışması başarılı olsaydı Türkiye’nin Suriye gibi bir diktatöryel yapıya dönüştürülerek parçalanması an meselesi olacaktı. Suriyeli kardeşlerimiz dahil bütün Millet bu büyük oyunu gördüğü için sokaklara dökülüp Türkiye’nin Suriye olmasının ve sonuçta tarihten silinmesinin önüne canını siper etti.

İşte Kısıklı’daki demokrasi nöbetinde yanıma yaklaşan bir genç, heyecanla anlatıyor:

Bir arkadaşı işten eve geç dönüyor, bakıyor ki yaşlı annesi evde yok. Komşuya gitmiştir belki diyor. Tam bu sırada öğreniyor Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın sokağa çıkın çağrısını. Kendisini Vatan Caddesine atıyor, bir bakıyor ki bir kenarda yaşlı bir kadın duruyor. Yaklaşınca yaşlı kadının annesi olduğunu görüyor… Annesi kendisinden önce nöbete gelmiştir. Güç bela annesini eve dönmeye razı ediyor ama annesi “Babanla sabah olmadan dönerseniz hakkımı helal etmem” diyerek yemin ettirmeden nöbet yerinden ayrılmıyor.

Egzoz borularına gömleklerini tıkayarak tankları durduranlardan Boğaz Köprüsündeki darbeci askerlere “Mermileriniz bitince nereye kaçacaksınız?” diye bağıranlara kadar bir destan yazıldı o en uzun 22 saatte. Yıllar boyu bunu konuşacağız ve gelecekte çocuklarımıza anlatacağımız gurur dolu bir Çanakkale destanımız olacak. Tarihin yazıldığına biz de tanık olduk diyeceğiz. Bu ülkede bir daha darbe olmuyorsa o 15 Temmuzdaki elleri bayraklı, ağızları dualı sivil taarruzun eseridir diye anlatacağız.

Ve Şehid Mustafa Cambaz kardeşimin eşiyle telefonda konuşurken teselliye muhtaç olanın kendim olduğunu anladım. Öylesine bir tereddütsüz inanmışlık tütüyordu sesinden. Böylesine bir saf inancın karşısında inanın hiçbir güç duramaz. Darbelerin en kanlısı olan 15 Temmuz kalkışmasının duramadığı gibi.




Yorum Bırakabilirsin

***Yorumlar Onaylandıktan Sonra Yayınlanacaktır.