<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mustafa ARMAĞAN &#124; Kişisel WeB Sitesi &#124; Tarihle Birlikte Düşünmek...</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Sun, 13 May 2012 04:41:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.2</generator>
		<item>
		<title>Bir devlet armamız bile yok</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/bir-devlet-armamiz-bile-yok.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/bir-devlet-armamiz-bile-yok.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 May 2012 04:36:35 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Devlet Arması]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5306</guid>
		<description><![CDATA[Kitapçılar ömür trenimin sık sık rötar yaptığı istasyonlar. Geçenlerde bir kitapçıda &#8220;Denizde Komuta&#8221; (Doruk: 2011) adlı kitabı karıştırıyordum ki, İngiliz Amirali Nelson&#8217;un filosundaki bir gemiden Napolyon&#8217;un filosuna ateş açılmadan önce Neptün&#8217;e adak olarak 10 tane &#8216;şanssız öküz&#8217;ün denize atılmış olduğunu okudum. Yıl kaç efendim? 1798 yılının 8. ayının ilk günü, saat 14.30&#8230; &#8216;Modern&#8217; Avrupa&#8217;nın en [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Kitapçılar ömür trenimin sık sık rötar yaptığı istasyonlar. Geçenlerde bir kitapçıda &#8220;Denizde Komuta&#8221; (Doruk: 2011) adlı kitabı karıştırıyordum ki, İngiliz Amirali Nelson&#8217;un filosundaki bir gemiden Napolyon&#8217;un filosuna ateş açılmadan önce Neptün&#8217;e adak olarak 10 tane &#8216;şanssız öküz&#8217;ün denize atılmış olduğunu okudum. Yıl kaç efendim? 1798 yılının 8. ayının ilk günü, saat 14.30&#8230;</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>&#8216;Modern&#8217; Avrupa&#8217;nın en &#8216;modern&#8217; ülkesi İngiltere&#8217;nin en ünlü denizcisinin efsanevi filosunda Deniz İlahı olarak bilinen Neptün&#8217;e adak olarak 10 tane öküz denize atılarak savaşa başlanıyor. 19. yüzyılın şafağında şu hâlâ Deniz İlahına inanan Batıl inançlı Avrupalılar&#8230;</p>
<p>Gözlerimizi ovuşturuyor ve &#8216;Acaba hangisi doğru?&#8217; diye soruyoruz: Amerikalı tarihçi Michael A. Palmer mı yalan söylüyor, yoksa sömürgeci mantığıyla hazırlanmış gönüllü köle yetiştirmeye ayarlı ders kitaplarımız mı?</p>
<p>Batı&#8217;nın sömürgeci mantığının içimizdeki gönüllü ajanları yalnızca kendi tarihimizi gözden düşürmeye çalışmadılar, bunun karşıtı olarak icat ettikleri Avrupa tarihini de bütün lekelerden arındırdılar. Sadece İstiklal Savaşı&#8217;nda -o da &#8216;biraz&#8217;- kötülendi, bunun dışında neredeyse cümle icraatı alkışlandı. Kendi tarihine aslan kesilenler, Avrupa&#8217;nın karanlık tarihi söz konusu olunca süt dökmüş kediydiler.</p>
<p>Mesela Takiyüddin adlı Osmanlı bilim adamının İstanbul&#8217;da kurduğu rasathanenin yıktırılması ısıtılıp ısıtılıp önümüze sürülür, bizde bilimin gerilemesine onu yıktıran din adamlarının sebep olduğu iddiasına delil olarak sunulur. Lakin hemen hemen aynı yıllarda Danimarka&#8217;da Tycho Brahe&#8217;nin açtığı Uraniborg adlı gözlemevinin İstanbul&#8217;dakinden 21 yıl sonra yıktırıldığını asla yazmazlar.</p>
<p>Peki rasathanenin yıktırılmasının bilimde gerilemenin en önemli sebeplerinden olduğunu ileri sürenler, aynı yıktırma işlemi Danimarka&#8217;da vuku bulunca neden seslerini çıkarmazlar? Neden orası &#8216;görülmez&#8217; de, buradaki &#8216;göze sokulur&#8217;?</p>
<p>Şimdi ilk örneğimize dönelim ve düşünmeye çalışalım:</p>
<p>10 tane öküzü adak olsun diye denize atan kişi Samuel Hood veya Lord Nelson değil de, mesela Cezayirli Gazi Hasan Paşa olsaydı, neler demezdik kendisine, bir düşünün. &#8216;Vay gerici, cahil adam, Osmanlı adam yetiştirmedi ki kardeşim, milleti cahil bıraktı vs.&#8217; Hatta bu minik ayrıntı büyütüldükçe büyütülür ve ders kitaplarımıza kadar girerdi, emin olun. Ama aynı şeyi Batılı yapınca tıs yok.</p>
<p>1750&#8242;ler gibi geç bir tarihte Buffon adlı bilim adamı dünyanın yaşının, Kitab-ı Mukaddes&#8217;te yazılandan daha eski olduğunu iddia etti diye kitabı Sorbonne Üniversitesi&#8217;nce yasaklanmış ve kendisine özür diletilmişti. Biliyor muyuz?</p>
<p>Siz bu tür bilgilerin müfredatımıza neden girmediğini düşünedurun, ben bir koşu gidip Prof. Fuat Sezgin hocanın &#8220;İslâm Bilimler Tarihi Üzerine Konferanslar&#8221; (Timaş: 2012) adlı kitabını bulayım ve tam da bu çarpık tarih anlayışımızla ilgili tespitlerini okuyayım.</p>
<p>Bütün amacını, &#8220;İslâm topluluğuna bağlı insanlara, özellikle Türklere, ister dindar, ister dinsiz olsunlar İslâm bilimlerinin gerçeğini tanıtmak, onları benlik duygularını hırpalayan yanlış yargılardan kurtarmak&#8221; olarak açıklayan Prof. Sezgin, Avrupa&#8217;nın, eserlerde kaynak gösterme ve bilimi hocalardan öğrenme yöntemlerini Müslümanlardan aldığını vurguladıktan sonra 1270-1350 yıllarında çok sayıda Bizanslı öğrencinin Tebriz&#8217;deki medreseye devam ettiğini ve buradan öğrendiklerini Avrupa&#8217;ya aktardığını belirterek Rönesans kavramı üzerinde ayrı ayrı durulması gereken başlıklar açıyor.</p>
<p>Sokakta birisine babasını annesini kötülesen seni dövmeye kalkar, bunu kavgalı olduğu kişiyi yücelterek yaparsan hastanelik eder. Bizdeki manzara aynen budur. Kendi geçmişini kötülemek serbest, hasmı olan Avrupa&#8217;yı öv övebildiğin kadar. İyi de biz bu tavra neden normal muamelesi yapıyoruz? O zihinlerimizi iğdiş eden aşağılık kompleksinin ağına düşmüşüzdür de ondan.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/05/13/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p><strong>Neden bir devlet armamız yok?</strong></p>
<p>Sahi hiç düşündünüz mü? Bizim &#8216;devlet armamız&#8217; neden yoktur? İngiltere&#8217;nin at ve aslanlı, Hollanda&#8217;nın çift aslanlı armasını hatırlayın. Alabama eyaletinin kartallı armasını da. Moldova&#8217;nın, Çeçenistan&#8217;ın, Kazakistan&#8217;ın bile arması vardır ama bizim devletin arması yoktur. Tuhaf değil mi?</p>
<p>Bir de Osmanlı&#8217;nın II. Abdülhamid döneminde kemale eren o ihtişamlı devlet armasının şeklini ve mesajlarını düşününce bu olmayışın acısı daha derinden dağlıyor yüreğimizi. Abdülhamid&#8217;in 17 Nisan 1882 tarihli emri üzerine hazırlanan Osmanlı devlet arması Cumhuriyet&#8217;in ilanına kadar kullanılmıştır ama 1923&#8242;ten sonra nedense armasız bir devlet olmuşuzdur.</p>
<p>1925 yılında Bakanlar Kurulu bir devlet arması yarışması açmış ve sonuçta Namık İsmail&#8217;in arması seçilmiştir ama icraata sıra gelince, tık yok. Asla kullanılmamış. Atılmış bir kenara. Tabii ortaya çıkan armanın bir armadan çok olsa olsa bir kolej armasına benzediğini, Osmanlı&#8217;nın ihtişamından eser bulunmadığını görmek için şahin bakışlı olmaya gerek yok. Buyurun karşılaştırın.</p>
<p>Ama asıl acısı nedir, biliyor musunuz? Bu Osmanlı&#8217;nınkine göre epeyce &#8216;tehlikesiz&#8217; ve &#8216;ehil&#8217; hale getirilmiş armayı dahi kullanmaya cesaret edemeyenlerin hal-i pür-melâlleri. Bakınız, Namık İsmail&#8217;in armasındaki kurt da boynunu bükmüş, heybetini yitirmiş, korkutucu hiçbir vasfı kalmamış durumda. Oysa Osmanlı armasının kılıç, mızrak, top, tüfek, çiçek buketi, adalet terazisi, terazinin üzerinde durduğu Kur&#8217;an-ı Kerim kaidesi, 5 adet nişan (Cumhuriyet&#8217;in nişanı da yoktur) ve kendisinin etrafı aydınlatan bir güneş olduğu iddiasını merkeze oturtması gibi tehlikeli iddiaların yeni rejimde barınması mümkün değildi de ondandır meşe dalı ve epey altlara gizlenmiş tek bir &#8216;harbe&#8217;yle yetinilmesi.</p>
<p>&#8220;Ay yıldız var ya?&#8221; diyor birisi. Aşk olsun, o da nasılsa değiştiremediğimiz birkaç Osmanlı sembolünden biri değil miydi?</p>
<p>Mehmed Zeki Pakalın, 1946 yılında, yani İnönü&#8217;nün cumhurbaşkanlığı devrinde basılan &#8220;Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü&#8217;nün &#8220;Arma&#8221; maddesinde şu şairi belirsiz beyitle söylemiş söyleyeceğini:</p>
<p>Arma kuvvettir bugün her millete, her devlete</p>
<p>Arma olmazsa sözün geçmez bugün bundan öte.</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right"><em><strong>13 Mayıs 2012, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/bir-devlet-armamiz-bile-yok.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Esrarkeş katliamı Esad Efendi&#8217;ye yüklendi</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/esrarkes-katliami-esad-efendiye-yuklendi.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/esrarkes-katliami-esad-efendiye-yuklendi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 08 May 2012 17:54:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Kubilay'ın şehit edilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Menemen Olayı]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Esad Efendi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5302</guid>
		<description><![CDATA[Büyük İslam âlimi Erbilli Şeyh Esad Efendi, Asteğmen Kubilay&#8217;ın şehit edildiği Menemen olayları ile hiçbir ilgisi olmamasına rağmen 33 köylünün katili Mustafa Muğlalı tarafından Divan-ı Harp&#8217;te yargılandı. Emekli Başsavcı Reşat Petek idam kararı öncesi ağır hasta haliyle atıldığı cezaevinde hayatını kaybeden Esad Efendi için &#8216;iade-i itibar&#8217; çağrısı yaparken, tarihçi yazar Mustafa Armağan ise, &#8216;Devlet, Şeyh [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Büyük İslam âlimi Erbilli Şeyh Esad Efendi, Asteğmen Kubilay&#8217;ın şehit edildiği Menemen olayları ile hiçbir ilgisi olmamasına rağmen 33 köylünün katili Mustafa Muğlalı tarafından Divan-ı Harp&#8217;te yargılandı. Emekli Başsavcı Reşat Petek idam kararı öncesi ağır hasta haliyle atıldığı cezaevinde hayatını kaybeden Esad Efendi için &#8216;iade-i itibar&#8217; çağrısı yaparken, tarihçi yazar Mustafa Armağan ise, &#8216;Devlet, Şeyh Esad Efendi ve diğer masumlardan özür dilemeli&#8217; dedi.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İzmir Menemen&#8217;de Derviş Mehmet adındaki bir meczubun başını çektiği 7 kişilik bir grup esrarkeş, 23 Aralık 1930&#8242;da Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay&#8217;ı şehit etti. Bu olayı &#8216;Cumhuriyet tarihinin en kanlı irticai ayaklanması&#8217; olarak gündeme getirenlerin başlattığı provokatif süreç, Nakşibendi tarikatının tasfiyesi operasyonuna dönüştü.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>NAKŞİBENDİ AVI</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dönemin Cumhuriyet Halk Parti&#8217;li (CHP) Adalet Bakanı Mahmut Esad&#8217;ın, Menemen olayından kısa süre önce Bursa&#8217;da Esad Efendi için söylediği, &#8216;Artık bu adamların köküne kibrit suyu dökme zamanı geldi&#8217; şeklindeki sözleri de yaşanacak zulümlerin habercisi gibiydi. Mehdiliğini ilan eden Derviş Mehmet&#8217;in Nakşibendi tarikatından olduğu iddia edilerek yurdun dört bir yanından Nakşibendi şeyhleri tutuklandı ve Menemen&#8217;e getirildi. Tutuklanan isimler arasında İstanbul Erenköy&#8217;de ikamet eden büyük İslam alimi Erbilli Şeyh Esad Efendi de bulunuyordu. Esad Efendi, 84 yaşında olmasına ve ağır hasta vaziyette oğlu Mehmet Ali Efendi ile birlikte hapse atıldı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>DİVAN-I HARP KURULDU</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı döneminde, Sultan Reşad&#8217;ın atamasıyla Reis-ül-Meşayih (Şeyhler Heyetinin Reisi) görevini yapan Esad Efendi ve diğer tutuklular için yerel bir mahkemede yargılama yapmak yerine olağanüstü yetkilere sahip Divan-ı Harp Mahkemesi oluşturuldu. Sanıklara herhangi savunma hakkı tanınmayan Divan-ı Harp Mahkemesi&#8217;nin başkanlığına ise daha sonra Van&#8217;da 33 köylüyü kurşuna dizmesiyle tarihe geçen General Mustafa Muğlalı getirildi. Esad Efendi, kararın baştan verildiğinin şuuru içinde mahkeme ile ilgilenmek yerine şiir yazmayı tercih etti.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ZEHİRLENEREK ÖLDÜRÜLDÜ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çok ağır hasta olmasına rağmen hapisteki zor koşullarda yaşamaya mecbur edilen Esad Efendi, kimi iddialara göre zehirlenerek yargı kararı açıklanmadan hayatını kaybetti. Mahkeme başkanı Muğlalı, Esad Efendi&#8217;nin vefat haberini mahkeme kararıyla birlikte açıkladı. Esad Efendi hakkında idam kararı verildi; ancak yaşının 65&#8242;in üstünde olması nedeniyle cezası 24 yıl ağır hapis olarak belirlendi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ORUÇ TUTMAYAN MÜRTECİ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Esad Efendi&#8217;nin oğlu Mehmet Ali Efendi&#8217;nin de aralarında bulunduğu 28 kişi ise aynı mahkeme tarafından idam edildi. İdam edilenler arasında, Derviş Mehmet&#8217;e ip satan Musevi tüccar Hayim oğlu Jozef&#8217;in de bulunması yargılamadaki hukuk düzeyini gözler önüne serdi. Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nin kurucusu Yunus Nadi&#8217;nin Cumhuriyet Yolunda adlı kitabında yer verdiği üzere sanıklardan birinin &#8216;Vallahi efendim, ben namaz bile kılmıyorum, oruç tutmadığıma dair şahitlerim vardır&#8217; demesine rağmen idam edilmesi provokasyonu ortaya koyan bir başka gelişme oldu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>CHP&#8217;Yİ DESTEKLEMEYENE İDAM</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Menemen olayından bir süre önce, dönemin gazetelerinde hakkında akla hayale gelmeyecek şekilde karalama kampanyaları yapılan Esad Efendi, vefatından sonra da iftiralara maruz kaldı. Esad Efendi&#8217;nin de aralarında bulunduğu birçok Nakşibendi şeyhinin idam ya da ağır hapse mahkum edilmesine neden olan Menemen olayı, Menemenlilerin CHP yerine Serbest Cumhuriyet Fırkası&#8217;na destek vermesi nedeniyle cezalandırılmasının yanı sıra Nakşibendi tarikatının bitirilmesi amacıyla düzenlenen bir provokasyona dönüştürüldü.</p>
<p style="text-align: justify;"> <strong><span style="color: #bb2222;">Esad Efendi&#8217;ye itibarı iade edilsin</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek, Menemen olayını, &#8216;Tarikat ve cemaatleri ortadan kaldırıp toplumu dinsizleştirmek için düzenlenen provokasyon&#8217; olarak tanımladı. Petek, Esad Efendi&#8217;nin delil olmadan yargılandığını belirterek şunları söyledi: &#8216;Onları suça azmettirdiğine dair hangi deliller ve tanıklar vardır? Bu deliller olmadan Erenköy&#8217;den muhterem bir din büyüğünün ve tarikat şeyhinin alınıp Menemen&#8217;de yargılanması tamamen hukuk dışıdır. Bu ayıplardan kurtulma adına hesaplaşma olmalı ve vefat etmiş insanların itibarları iade edilmeli. İskilipli Atıf Hoca&#8217;nın mezarının bulunup memleketinde devlet yetkililerinin katıldığı törenle defnedilmesi iade-i itibar açısından önemli olduğu gibi, Şeyh Esad Efendi&#8217;nin uğradığı zulüm, devlet arşivlerindeki kayıtlardan da ortaya çıkarılmalı ve Esad Efendi&#8217;nin itibarı iade edilmelidir.&#8217;</p>
<p style="text-align: justify;"> <strong><span style="color: #bb2222;">Devlet özür dilemeli</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Derin Tarih Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Armağan, &#8216;Menemen olayı, toplumdan yükselen şikayetleri bastırmak üzere tezgâhlanmış bir provokasyondur&#8217; dedi. Menemen olayının baskıcı bir yönetim için bahane edildiği tespitinde bulunan Armağan, şöyle konuştu: &#8216;Düşünün ki, isyancılardan birisi, sorguda haşa Allah&#8217;ın İstanbul&#8217;da oturduğunu söyleyecek kadar cahildi. Provokatörlerde ise içkiden esrara kadar her türlü madde mevcuttu. Neden yapıldı bu provokasyon? Ona bakmak lazım. Ekonomik bunalımın arkasından gelen kaosu ancak böyle bir kanlı operasyonla yatıştırabilirlerdi&#8217; diye konuştu. Armağan, &#8216;Menemen olayını laiklikle ilgisi yoktur. Bu bir örtüdür. Asıl olan baskıcı ve totaliter bir devlet anlayışını egemen kılmaktır. Şeyh Esad da bu uğurda harcanan değerlerimizdendir. Devlet Şeyh Esad Erbilî&#8217;nin neden öldürüldüğünü açıklamalı ve bu masum insandan özür dilemelidir.&#8217;</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><a href="http://yenisafak.com.tr/Gundem/?t=08.05.2012&amp;i=382077">http://www.yenisafak.com.tr/Gundem/?t=08.05.2012&amp;i=382077</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/esrarkes-katliami-esad-efendiye-yuklendi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ayasofya kime satıldı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/ayasofya-kime-satildi.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/ayasofya-kime-satildi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 06 May 2012 04:24:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Camii]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5291</guid>
		<description><![CDATA[Şu cami satıldı, bu ahır yapıldı, filancası yıktırıldı, öbürü cephane oldu&#8230; Bir süredir siyaset meydanı cami tartışmasına açıldı. Gazetelerden, televizyon kanallarından arayanın haddi hesabı yok. Soruyorlar: Gerçekten de Tek Parti devrinde camiler kapatıldı mı? &#8220;İbadete kapatılan Ayasofya örneği taş gibi önümüzde dururken başka kanıt aramaya ne hacet.&#8221; diyorum kendilerine. Bir şaşkınlık vakfesi. Yüzleri karışıyor. Kimilerinin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Şu cami satıldı, bu ahır yapıldı, filancası yıktırıldı, öbürü cephane oldu&#8230; Bir süredir siyaset meydanı cami tartışmasına açıldı. Gazetelerden, televizyon kanallarından arayanın haddi hesabı yok.</p>
<p>Soruyorlar: Gerçekten de Tek Parti devrinde camiler kapatıldı mı? &#8220;İbadete kapatılan Ayasofya örneği taş gibi önümüzde dururken başka kanıt aramaya ne hacet.&#8221; diyorum kendilerine. Bir şaşkınlık vakfesi. Yüzleri karışıyor. Kimilerinin buruşuyor hatta. &#8220;Nasıl yani?&#8221; diye soruyorlar. Bu yazı, işte o &#8220;Nasıl yani?&#8221;nin cevabıdır.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Son sözümü başta söyleyeyim: Cami tartışmasının gelip dayanacağı yer, 78 yıldır ibadete kapalı bulunan Ayasofya&#8217;nın açılması meselesidir. Er veya geç Türkiye bu gerçekle yüzleşecek ve bu meseleye bir hal çaresi bulacaktır. Belki de Yunanistan&#8217;daki bir partinin seçim kampanyasında minareleri yıkılmış &#8220;Ayasofya Kilisesi&#8221; resimlerini kullanması birilerini uyandırır. Kim bilir?</p>
<p>&#8220;Ayasofya&#8217;nın sahibi kimdir?&#8221; diye soruyorum genç muhabire. Dudağını büküyor. Belli ki hiç aklına gelmemiş bu. Tapudaki sahibini soruyorsanız diyorum &#8220;Ebu&#8217;l-Feth Fatih Sultan Mehmed Vakfı&#8221;. Nerede bu vakıf peki? Neden tapuda üzerinde görünen eserine sahip çıkmıyor? &#8220;Muhatabınız Vakıflar Genel Müdürü&#8221; diye cevap veriyorum, &#8220;Ona sorun.&#8221; Cevap alamayacaklarını bile bile böyle diyorum.</p>
<p>Bir vakıf düşünün ki, tapulu malına sahip çıkamasın. Olur mu? Oluyor bizde. Peki Ayasofya&#8217;nın sahibi resmen Fatih ise (yoksa XI. Konstantin ve I. Jüstinyen mi?), eserin onun vakfiyesinde belirttiği şartlarda kullanılması gerekmez mi? Üstelik vakfiyedeki şu ateşten satırları okurken vicdanınız kanamayacak mı: &#8220;Kim ki bâtıl gerekçelerle bu vakfın şartlarından birini değiştirirse veya vakfın değiştirilmesi ve iptali için gayret gösterirse, vakfın ortadan kalkmasına veya maksat ve gayesinden başka bir gayeye çevrilmesine kast ederse Allah&#8217;ın, meleklerin ve bütün insanların laneti üzerlerine olsun. Ebediyyen cehennemde kalsınlar, onların azapları asla hafifletilmesin ve onlara ebediyyen merhamet olunmasın.&#8221; (A. Akgündüz, S. Öztürk, Y. Baş, &#8220;Kiliseden Müzeye Ayasofya&#8221;, OSAV: 2006, s. 141-2.)</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/05/06/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p>Aslı Arapça olan vakfiyenin nüshaları Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü&#8217;nde, Topkapı Sarayı ile Türk ve İslam Eserleri müzelerinde mevcutken ve şartları herhangi bir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde bağlayıcıyken, nasıl olmuş da Ayasofya Camii ibadete kapatılabilmiştir? Vakıflar Kanunu mu değiştirilmiştir yoksa? Hayır, hem 1934&#8242;teki hem de yürürlükteki Vakıflar Kanunu bir vakfın, vakfedenin koyduğu amaçlar dışında kullanılamayacağını emrediyor. Sahibi olan Fatih, vakfının amacı dışında kullanılmasına tehditkâr ifadelerle karşı çıktığı halde 1934&#8242;te bir Bakanlar Kurulu kararıyla Ayasofya Camii müze yapılmıştır. Altında Atatürk&#8217;ün, İnönü&#8217;nün vs. imzalarının bulunması hukuk nazarında bir şeyi değiştirmez. Hukuksuzluk hukuksuzluktur. Bu hukuksuzluğu kimin yaptığı hukuku ilgilendirmez. (Adalet Tanrıçası&#8217;nın gözleri bağlıdır, unutmayın.)</p>
<p>Kaldı ki, 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi de bir garabet abidesidir. İlk cümlesi şöyle: &#8220;Maarif Vekilliği&#8217;nden yazılan tezkerede (&#8230;) Ayasofya Camii&#8217;nin müzeye çevrilmesi bütün Şark âlemini sevindireceği ve insanlığa yeni bir ilim müessesesi kazandıracağı cihetle müzeye çevrilmesi istenmiş&#8230;&#8221; Acaba 1934&#8242;te Şark, yani İslam âleminde Ayasofya&#8217;nın müzeye çevrilmesine sevinecek bir Allah&#8217;ın kulu var mıdır? Yoksa kararname sahiplerinin kafalarındaki &#8216;Doğu&#8217;, bizim zannettiğimiz gibi İslam dünyası değil de, Sovyetler Birliği miydi? Halkı Ortodoks olan Sovyetler Birliği&#8217;nden başka Ayasofya ile ilgilenecek bir Doğulu devlet kim olabilir o tarihte?</p>
<p>Sonra müze yapılarak insanlığa bir bilim kurumu kazandırılacağı ifade ediliyor. Sanki camiyken Ayasofya&#8217;da inceleme yapılamıyor muydu? Üstelik medreseler kapatılmadan önce Ayasofya&#8217;da her sütunun dibinde bir alimin ders verdiğini, yani tam da kapatılmasıyla bir bilim kurumunun tarihe gömüldüğünü bile söyleyebiliriz. Üstelik kararnamede Ayasofya&#8217;nın müzeye çevrileceği ifade edilirken, ibadete kapatılacağından söz edilmemiştir. Denilebilir ki, &#8216;Canım, müze yapılınca anlaşılmıyor mu ibadete kapatılacağı?&#8217; Ama bir kararname çıkarıyorsanız muradınızı yarım yamalak ifade edemezsiniz. Müze yapılacak. Tamam da ibadete kapatılacağı nerede yazıyor?</p>
<p>Burada avukat Abdullah Mehmet Çalışkan&#8217;ın değerlendirmesini paylaşmak istiyorum. &#8220;Ayasofya Camii Meselesinin Etrafındaki Gerçek&#8221; adlı kitabında şöyle diyor: &#8220;Ayasofya kararnamesinde hukukî bir gerekçe bulmaya imkân yoktur. Bakanlar Kurulu kararının hangi kanuna dayandığı da yazılmamıştır. Çünkü Bakanlar Kurulu&#8217;nun dayanak yapabileceği bir kanun mevcut değildir. Bakanlar Kurulu&#8217;nun hangi yetkiye istinaden bu konuyla ilgilendiği hususunda hukukî bir mütalaa da yazılmamıştır. Çünkü bu konu, ne TC. Anayasası ne de Türkiye&#8217;de yürürlükteki kanunlar tarafından Bakanlar Kurulu&#8217;na verilen yetkiler dahilinde bulunmamaktadır. Anayasadan bahsedilmemiştir, çünkü Anayasa&#8217;ya aykırıdır. Vakıf hukukundan bahsedilmemiştir, çünkü vakıf hukukuna zıttır. Görülüyor ki, Bakanlar Kurulu bu kararı ile anayasa ve kanunları yok saymıştır.&#8221;</p>
<p>Kararnameye bir sıra numarası verilmemiş olması gariptir. Daha da garibi, Resmi Gazete&#8217;de yayınlanmamıştır. Kararnamelerin bulunduğu resmi dairede aslı bulunmadığı gibi resmi kanun kitaplarında da mevcut değildir. Hukukî açıdan sakat kararnamenin tartışılmasını ehline bırakalım ve kamu vicdanını yansıtan bir sese kulak verelim. Bediüzzaman Said Nursi, ezanı özgürlüğüne kavuşturarak &#8220;on derece kuvvet bulan&#8221; Demokrat Parti&#8217;den Ayasofya&#8217;yı da özgürlüğüne kavuşturmasını ister. Ona göre bu bir &#8220;yara&#8221;dır ve hükümet bu yaraya &#8220;merhem&#8221; sürmeli, Ayasofya&#8217;yı ibadete açmalıdır.</p>
<p>Ayasofya&#8217;nın, 1930&#8242;larda iyi ilişkiler kurmaya çalıştığımız Yunanistan&#8217;a, dolayısıyla Batı dünyasına göz kırpmak için müze yapıldığını kabul edelim. Bence kararnamedeki &#8220;bütün Şark alemi sevinecek&#8221; ifadesinde bir dil sürçmesi olmuş. &#8220;Garp, yani Batı âlemi&#8221; diyeceklerdi besbelli. Baksanıza, Yunanistan&#8217;daki Yeni Demokrasi Partisi, Ayasofya&#8217;yı yalnız minaresiz göstermekle kalmamış, kubbesine bir de haç dikmiş! Unutmayalım ki, Mütareke döneminde yapılan Sultanahmet mitinglerinden biri de Ayasofya&#8217;ya haç takılacağı söylentisi üzerine gerçekleşmişti.</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right"><em><strong> 06 Mayıs 2012, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/ayasofya-kime-satildi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mustafa ARMAĞAN II. Abdulhamid Han&#8217;ı Anlattı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/mustafa-armagan-ii-abdulhamid-hani-anlatti.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/mustafa-armagan-ii-abdulhamid-hani-anlatti.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 20:39:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Beylikdüzü Belediyesi]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Konferans]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5285</guid>
		<description><![CDATA[Tarihçi yazar Mustafa Armağan Beylikdüzü Kültür Sanat Merkezi’nin ilk söyleşi konuğu oldu. Armağan “Son İmparator Abdülhamid Han” adlı söyleşisinde Beylikdüzülü tarih severleri uzun bir yolculuğa çıkardı. Bir hafta önce kapılarını açan Beylikdüzü Kültür Sanat Merkezi’nin önemli bir konuğu vardı. Tarihçi ve yazar olan Mustafa Armağan “Son İmparator Abdülhamid Han” söyleşiyle Beylikdüzü halkının karşısına çıktı. İki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tarihçi yazar Mustafa Armağan Beylikdüzü Kültür Sanat Merkezi’nin ilk söyleşi konuğu oldu. Armağan “Son İmparator Abdülhamid Han” adlı söyleşisinde Beylikdüzülü tarih severleri uzun bir yolculuğa çıkardı.</span></p>
<div style="text-align: justify;">
<p><span style="color: #000000;">Bir hafta önce kapılarını açan Beylikdüzü Kültür Sanat Merkezi’nin önemli bir konuğu vardı. Tarihçi ve yazar olan Mustafa Armağan “Son İmparator Abdülhamid Han” söyleşiyle Beylikdüzü halkının karşısına çıktı. İki buçuk saat boyunca Cihan Devleti Osmanlı’nın en önemli padişahlarından biri olan Sultan II. Abdülhamid hakkında bilinmeyen ve anlatılmayan noktalara değindi. Beylikdüzü Kültür Sanat Merkezi’nde yazar Mustafa Armağan’ın Sultan II. Abdülhamid Han’ı anlatan Osmanlı arşivinden ortaya çıkarttığı  fotoğraf sergisi de büyük ilgi gördü. Özellikle tahta oturduktan sonra Abdülhamid Han ile birlikte ilk anayasal düzene geçildiğini dile getiren Mustafa Armağan, İstanbul ve dünyanın birçok noktasında yaptırdığı eserlerin bulunduğunu söyledi.</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Sultan II. Abdülhamit Han darbecileri yargılayan ilk kişidir…</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000;">Darbe yapmaya çalışanların ilk kez Abdülhamid Han zamanında yargılandığını anlatan Armağan “ Kendisi darbe yapanları yargılamasına rağmen idam kararlarını asla imzalamadı. Cezalarını müebbet hapis olarak onayladı. O hayatı boyunca siyasal suçtan hüküm giyenleri hiç idam ettirmemişken, onu indiren İttihatçılar yıllar boyu yüzlerce kişiyi herkesin gözü önünde idam ettiler” dedi.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Beylikdüzü Kültür Sanat Merkezi’nde kendisini izleyen vatandaşları tarihin derinliklerine çeken tarihçi yazar Mustafa Armağan, Sultan II. Abdülhamid Han’ın büyük devlet adamlığı sayesinde Osmanlı Devleti’nin yıkılmaktan kurtulduğunu ve düze çıktığını, Filistin topraklarında kurulmak istenen İsrail devletine de kesinlikle müsade etmediğini söyledi.</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Vatandaşlar kitaplarını imzalatma fırsatı buldular&#8230;</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000;">Söyleşiyi adeta nefeslerini tutarak bir dakika bile yerlerinden ayrılmadan dinleyen Beylikdüzülü vatandaşlar, programın sonunda Mustafa Armağan’ı ayakta alkışladılar. Seminere; AK Parti Beylikdüzü İlçe Başkanı İbrahim Bülbüllü, Programa Beylikdüzü Belediye Başkan Yardımcısı Efrahim Yeşil, AK Parti Beylikdüzü İlçe Yönetim Kurulu üyeleri, Kıraç Eski Belediye Başkanı Hamit Öncü, muhtarlar, öğretmenler ve vatandaşlar katıldı. Başkan Yardımcısı Efrahim Yeşil, Armağan’a konuşmalarından dolayı teşekkür ederken bir de çiçek takdim etti. Yanında Armağan’ın kitaplarını getiren vatandaşlar yazara kitaplarını imzalatma fırsatı da yakaladılar.</span></p>
</div>
<div style="text-align: right;" align="right"><span style="color: #000000;"><em><strong>28.04.2012</strong></em></span></div>
<div style="text-align: right;" align="right">http://www.beylikduzu.bel.tr/c/ho.asp?id=24724</div>
<div style="text-align: right;" align="right"></div>
<div style="text-align: right;" align="right"></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/mustafa-armagan-ii-abdulhamid-hani-anlatti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bazı camiler CHP teşkilat binası olarak kullanıldı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/bazi-camiler-chp-teskilat-binasi-olarak-kullanildi.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/bazi-camiler-chp-teskilat-binasi-olarak-kullanildi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 May 2012 14:16:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahır yapılan camiler]]></category>
		<category><![CDATA[Fadime ÖZKAN]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Star Gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5278</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye devleti ve toplumu, yakın geçmişiyle yüzleşmeye devam ediyor. Bu yüzleşmeye Tek Parti iktidarının dini sembollere karşı yürüttüğü sistematik politikalar da dahil. Başbakan Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu arasında süren “Tek Parti dönemi CHP ve camiler” tartışması, her ne kadar siyasetçiler arasında polemik konusu olarak yürüse de asıl olarak tarihçilerin alanı ve son [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><em>Türkiye devleti ve toplumu, yakın geçmişiyle yüzleşmeye devam ediyor. Bu yüzleşmeye Tek Parti iktidarının dini sembollere karşı yürüttüğü sistematik politikalar da dahil.</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Başbakan Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu arasında süren “Tek Parti dönemi CHP ve camiler” tartışması, her ne kadar siyasetçiler arasında polemik konusu olarak yürüse de asıl olarak tarihçilerin alanı ve son sözü söyleyecek olanlar da onlar ve elbette belgeler.</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Biz de öyle yaptık ve tarihçi Mustafa Armağan ile Cumhuriyetin o ilk on yıllarında nasıl bir sekülerleşme projesinin hayata geçirildiğini örnekler ve belgeler üzerinden konuştuk.</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Yayınlanmış çok sayıda tarih kitabı bulunan Armağan, aylık olarak çıkmaya başlayan Derin Tarih dergisinin de genel yayın yönetmeni.</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Başbakan Erdoğan ve CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu arasında süregelen bir tartışma var malumunuz. Yakın dönem üzerine de çalışan bir tarihçi olarak söyler misiniz, CHP’nin Tek Parti iktidarı döneminde özel bir cami politikası var mıydı? Ya da dinle, dinin görünürlük alanlarıyla ilgili nasıl bir politikası/sorunu vardı CHP’nin?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bütün tartışmanın ağırlığını camilerin ahır yapılmasına raptiyelemek yanlış olur. Çünkü bu, sekülarizasyon projesinin bir parçasıydı. Sekülarizasyon, Avrupa’da iki manada kullanılır: 1) Dini bakışın dünyevi bakışa transferi. Buna laiklik ya da laikleşme de diyebiliriz. 2) Dini temsil eden kurumun sahip olduğu mülklerin, devlete, kamuya transferi. Bu, Fransa’da, İngiltere’de vs. 18.-19. yüzyıllarda gerçekleşti. Kilisenin elinden büyük mülkler alındı veya alınması için mücadele verildi. Napolyon bile o mücadelenin bir parçası olmuştur. Türkiye’de de 1920’lerin ortalarından itibaren her iki anlamda sekülarizasyon süreci başladı. Yani dinin dünyevi bir alana çekilmesi, dini efsununun kaybedilmesi yanında dini temsil eden cemaatlerin elinden kontrol ettikleri mülklerin, maddi imkânların alınması süreci yaşandı. Dini temsil eden kurum burada cami; cemaat veya vakıfların ellerindeki mülklerin devlete aktarılması ya da dünyevi aktörlere transferi (<em>satılması</em>) sözkonusu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>CAMİ PARASI ANKARASPOR’A</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bu da vakıflara el konularak yapılıyor?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1930’lu, 40’lı yıllarda gazetelerde çıkan Vakıflarla ilgili haberlerde bunu görebiliyoruz. Mesela 1934’te <em>Cumhuriyet</em>’te çıkan bir haberde şu camileri, mescitleri sattık, gelen paralarla okul yaptık, Ankaraspor kulübüne yardımda bulunduk, meşhur Cumhuriyet balolarının yapıldığı Ankara Palas’ı inşa ettik, tramvay şirketine katkıda bulunduk… deniliyor. Vakıflar Genel Müdürü yapıyor açıklamayı. Hadi camileri sattınız, peki satılan camilerin parasından Ankaraspor kulübüne pay ayrılmasını nasıl açıklayacaksınız? Sporun, eğlencenin gelişmesi için paraya ihtiyaç vardı, onun için sattık mı diyeceksiniz? Anlaşılıyor ki, dünyevi alandaki yapılacak reformların bir kısmının finansmanı vakıf mallarının satışıyla karşılanmış.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>TÜRKİYE İSLAM DEVLETİNE DOĞRU  </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bir taşla iki kuş vurulmuş aslında. Hem dini simgeler ortadan kaldırılmış, hem o parayla “çağdaş” kurumlara yatırım yapılmış?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bunun pek çok örneği var. Türkiye’de 1920–23 arasındaki o özel, “İslamcı” diyebileceğimiz oluşumu açıklamak gerekir. Çünkü bu dönemde Mustafa Kemal’in Balıkesir Hutbesini, Meclis açış konuşmasını, Milli Mücadele’nin “Mücahede-i Milliye”, yani Milli Cihad olarak adlandırılmasını, Meclisin duvarında asılı Sancağ-ı Şerifi vs. görebilirsiniz. Mecliste şimdi “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” yazısının yerinde Şura ayetinin yazılı olduğunu görebilirdiniz. Bu gerçekten “özel” bir dönemdir ve dönemdeki dini hava bize Türkiye’nin o tarihlerde bir İslam cumhuriyeti olmaya doğru gittiğini gösterir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Dönemin şartlarıyla ilgili olarak mı, bir gereklilik olarak mı ortaya çıkan bir şey bu? Yoksa bir siyaset mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İki yanı var. Birincisi, zaten savaşı başka türlü kazanamazdınız. İnsanlara moral motivasyon vermeniz lazımdı. Bunu da ancak dinle yapabilirdiniz. Silah yok, mücadeleye inanç yok, maddi imkânlar çok sınırlı. Yeni bir oluşum içindesin, zaten meşruluk sıkıntısı var. İster istemez dinin meşruluk sağlayıcı gücünü kullandılar. Bu, kaçınılmaz bir şeydi. İkinci olarak bunu İslam dünyasını harekete geçirmek için de kullandılar. Bizi işgal eden devletler başka Müslüman ülkeleri de yönetiyordu. Fransa Cezayir’deki, İngiltere Hindistan’daki Müslümanları sömürgeleştirmişti. İşgalci devletleri kendi sömürgelerindeki Müslümanları ayağa kaldırarak sıkıştırmak, bize karşı çok sert davranmamalarını sağlamak, o dönemdeki Hilafetçi ve “dinci” politikanın amaçlarındandı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>DİNDEN UZAKLAŞMA LOZAN’DA TELKİN EDİLDİ </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Çok akıllıca aslında…</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu “dinci” politika, 1923 baharına kadar devam ediyor. Kâzım Karabekir diyor ki: “1923’ün Şubat, Mart ayı gibi Ankara’da bir şeyler değişmeye başladı”. Şubat-Nisan 1923 Lozan’ın kesinti, yani fetret aylarıdır. Bu sırada bir şeyler değişti. Şubat’ın 10’una doğru Lozan’dan dönüyor İsmet Paşa. Kâzım Karabekir, İsmet Paşa, Mustafa Kemal, Fethi Okyar ve Tevfik Rüştü arasında din tartışmaları cereyan ediyor. “İslamiyet ilerlemeye manidir (Fethi Okyar). Müslüman kaldıkça bizi yaşatmayacaklar. Hocaları kaldırmadıkça bu memleket adam olmaz (İnönü). Arapoğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim. Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler (Atatürk)” şeklinde konuşmalar geçtiğini söylüyor. Kendisi şu tezi savunuyor: “Bu fikirler onlara Lozan’da telkin edildi. Orada bir tehdit veya telkin gördüler ve ‘Müslüman kalırsak bizi yaşatmazlar’ söylemini benimsediler.”</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>EĞER MÜSLÜMAN KALIRSAK…</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Diğerleri Karabekir’in bu tezine ne diyor?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kâzım Karabekir, İsmet Paşa’yla yakın dost. Bir keresinde “İsmet” demiş, “bu tehlikeli fikirler size Lozan’dan geldi değil mi?” İsmet’in kendisine dolaylı bir cevap verdiğini aktarıyor: “1. Dünya Savaşı’na biz Almanlar, Bulgarlar ve Macarlarla birlikte girdik. Hepimiz yenilmemize rağmen sadece bizim bağımsızlığımız ortadan kalktı. Onların bağımsızlığına Hıristiyan oldukları için dokunulmadı. Bundan sonra da Müslüman kimliğimizi öne çıkartırsak daima tehlike altında yaşayacağız.” Dolaylı yoldan iddiamı tasdik etmiş oldu İnönü, diyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İnönü bir çıkarsama yapmış o zaman, öyle mi? Yoksa direktif almış da onu mu tevil etmeye çalışıyor?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bunu tam olarak bilemiyoruz. Lord Curzon’un sekreterinin not defteri var Stanford Üniversitesi Kütüphanesi’nde. Bu defteri bulup inceleme yapabilirsek daha sarih bir fikir edinebiliriz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ATATÜRK: ANAYASAMIZ KURAN’DIR</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sizin kanaatiniz nedir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Benim kanaatim de aynı yönde, çünkü Lozan kesintisi sırasında, 7 Şubat 1923’te Mustafa Kemal, Balıkesir hutbesini veriyor ve “Anayasamız Kuran’dır” diyor. 1924 Anayasasını ilan ettiği Meclis açış konuşmasında ise eski anayasayı eleştiren, laik ve dünyevi bir anayasanın neden gerekli olduğunu savunan biri haline geliyor. Nisan 1924’e kadarki süreçte dinî alanı daraltan o kadar çok ‘inkılap’ yapılıyor ki. Hilafet kaldırılıyor, medreseler kapatılıyor, Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırılıp yerine Diyanet İşleri Reisliği kuruluyor. Hilafetin kaldırılması ve medreselerin kapatılması çok vahim hadiselerdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ASLINDA MEDRESELER KAPATILMADI</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Nasıl?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Biliyor musunuz, medreseler aslında Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla kapatılmadı. Kapatılmış olsa Vakıflar Kanunu’na aykırı düşecekti. Vakıflar Kanunu diyor ki: “Vakıflar onu vakfedenin malıdır”. Medreseleri kapatsa, vakıfları yine yaşamaya devam edecekti. O yüzden daha incelikli bir plan yapılıyor ve bütün medreseler kanunla Milli Eğitime devrediliyor, kasasında ne kadar parası, malı, geliri varsa olduğu gibi MEB’e geçiyor. Böylece 600 yıllık medrese birikimi olduğu gibi MEB’e aktarılıyor. Bunlar olduktan sonra MEB de diyor ki: “Medreseleri devam ettirmeyeceğim, okula çevireceğim”. Dolayısıyla hem medreseler MEB’in gelir kaynağı, binaları da mülkü oluyor, hem de medreselerin vakıflarına alternatif yaşama yolu kapatılmış oluyor. Bir taşla iki kuş yani.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>PEKİ CAMİLER NE OLACAK?</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Aslında bir “el çabukluğu” seziliyor?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sekülarizasyonun medreseler üzerinden nasıl işlediğini gösterir bu. 1924 sonrasında dini alanın zayıflatılması için daha da cüretkâr adımlar atılıyor. Arapçanın, din derslerinin okullardan kaldırılması, alfabenin değiştirilmesi, şer’i hukuk yerine medeni hukukun getirilmesi… Gündemde olan camilerin kapatılması da bu bağlamda değerlendirilmeli. Bataklık dururken duvarda sinek avlamaya gerek yok. Bu bir zihniyet meselesi. Medreseler halledildi, peki camiler ne olacaktı? Bir sürü insan devam ediyordu camilere; vaaz dinliyor, velhasıl laikçi politikanın kulvarından çıkıyordu. 1924’te Şeriye ve Evkaf Vekaleti kaldırılarak camilerin mülkleri Vakıflar idaresine devrediliyor, devlet vakıflara el koyuyor, Diyanet ise camileri sadece “işletiyor”. Özlük işleri bile ancak 1960’larda Diyanet’e bırakılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Başbakanın açıkladığı camilerle ilgili belgeler tarihçilerin zaten bildiği belgeler miydi, yeni belgeler mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Büyük bir kısmını biliyorduk. Şunu söyleyeyim ki, Başbakanlık Arşivi’nde tahminimizden de çok belge var.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>CAMİİDEKİ ATLARI TATARLAR MANGAL YAPTI</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Başbakanın göstermediği belgelerde neler var?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ahır kelimesi çok sivri olduğu için insanlar oraya takılıyor ama asıl büyük resme bakmamız lazım. Zaten doğrudan devlet bir yeri ahır yapamaz. Birisine satar ya da kiralar, adamın da hayvanlarla işi varsa orayı ahır olarak kullanır. Ya da Bursa’da Mollaarap Camii’nde olduğu gibi cami askeriyeye tahsis edilir. Onun da ahıra ihtiyacı varsa camiyi ahıra çevirir. İşin tuhafı, Mollaarap mahallesi sakinleri Tatar. Yani at eti yiyorlar. Camiyi boşalttırmak için atları kaçırıp dağda mangal ziyafeti çekiyorlar. Çaresiz kalan asker camiyi boşaltıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>CUMHURİYET GAZETESİ: SİTTİ HATUN CAMİİ AHIR OLDU</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bir caminin ahır olarak kullandığına dair belge var mı?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">23 Mayıs 1948 tarihli <em>Cumhuriyet</em>’te yayınlanan haberde (<em>gazete kupürüne bakıyoruz</em>) Silivri Kapı’da Sitti Hatun Camii’nin kiraya verildiği, kiracının da cami ve bahçesini ahır olarak kullandığı yazılı. Başbakan Erdoğan satılan 800 kadar cami ve mescitten bahsetti. Bunların 500’ü ayakta, 300 kadarı arsa halinde. Ayrıca cami etrafındaki türbe, hamam, han vs. topladığınızda 3 bin 500 parça satılan eserden bahsediyoruz. Bu kadar tarihi eserin veya arsasının satılması, kiralanması, başka amaçlarla kullanılması gerçekten büyük bir olay. Yine de bu rakam olayın bütününü yansıtmıyor. Çünkü Başbakan’ın verdiği rakamlarda yıkılan camiler yok.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>CAMİ YIKILIYOR SAZ EVİ YAPILIYOR</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Camiler hangi gerekçelere yıkılmış?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mesela deniliyor ki yola gidecek. Bursa’da Heykel’in karşısında Sarı Abdullah Camii vardı. 1939’a kadarki resimlerde görülüyor, gayet gösterişli bir cami. Dümdüz ediyorlar. Bunun gibi yüzlerce yıkılan cami var. Muş’ta Murad Paşa Camii mesela. O kadar sağlam yapılmış ki, kazma kürekle yıkamayınca dinamitle havaya uçuruyorlar. Bunu bizzat görenler var. Yakınlarda yeniden yaptırılan Vefa Camii 1925’de yıkılan eserlerden. Ya da Sirkeci’de garın üst tarafındaki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii Tek Parti döneminde yıkılmış, yerine içkili gazino olan Anadolu Sazevi açılmış. (<em>Cami yerindeki</em> <em>saz evi fotoğrafını gösteriyor.)</em> Bu cami, merhum Turgut Özal zamanında yeniden yaptırılmıştır (mimarı Aydın Yüksel). Halbuki Vakıflar en azından caminin yerine ne yapıldığını takip etmeliydi; etmemiş.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>CHP’YE TAHSİS EDİLEN CAMİLER VAR</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Cumhuriyet Halk Partisi’ne tahsis edilen camilerden bahsediyorsunuz, neyi kast ediyorsunuz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bazı camiler doğrudan CHP teşkilatına tahsis ediliyor veya satılıyor. Mesela Adana’daki Ali Dede Mescidi CHP il binası yapılmış. İstanbul Aksaray’da Kara Mehmed Paşa Camii 1928’de CHP’ye satılmış. İstanbul Küçüksu Camisi ise minaresi yıkılarak CHP’ye verilmiş, üstüne de kocaman CHP yazılı bir tabela asılmış.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bu da, iyice kör göze parmak bir durummuş yani?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye o yıllarda CHP’nin fethettiği ülke gibi. Herşey, herkes ‘fetih hakkı’ olarak adeta imtiyazlı bir sınıfın emrinde. Bunu rahmetli Adnan Menderes çok güzel dile getirmiş Mecliste. “İnönü, bu memleketi kendisine verilmiş bir fetih hakkı olarak görüyor” diyor ve “Yeter artık Paşa, düş milletin yakasından” diye yüzüne karşı eleştiriyordu. Bence asılmasına asıl sebep, CHP’ye yönelik bu ağır eleştirileriydi.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ATATÜRK’ÜN DE İMZASI VAR</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1925’lerden, 1930’lu yıllardan bahsediyoruz, yani Atatürk’ün hayatta olduğu yıllardan. O dönemde Atatürk’ün hilafına hiçbir şey yapılamayacağına göre ama bütün bunlar da yapıldığına göre; Atatürk, İnönü başkanlığındaki tek parti hükümetinin cami politikasına zımnen onay vermiş demek mi oluyor? Atatürk neresinde bütün bu olup bitenlerin?  </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ayasofya Kararnamesinin altında kimin imzası var sizce? Bundan büyük kanıt olur mu? 500 yıla yakın İslamiyet’e hizmet etmiş bir camiden bahsediyoruz. 1934’te Bakanlar Kurulu kararıyla ibadete kapatılıp müze yapılıyor. Kararnamenin altında Atatürk’ün, İnönü’nün ve bakanların imzaları var. Benden söylemesi: Bu cami tartışması kaçınılmaz olarak Ayasofya’ya dayanacaktır. Ayasofya’nın tapusunda sahibi Fatih Sultan Mehmed gözüküyor. Fatih Sultan Mehmed Vakfı Ayasofya’nın sahibiyse ve Vakıflar Kanunu “vakfedilen eserin amaç dışı kullanılamayacağını” amirse, bu kararname hukuk nezdinde geçersizdir. Hem 1934’te, hem bugün Bakanlar Kurulu kanuna aykırı kararname çıkaramaz, çıkarırsa iptal edilir. Buna benzer daha pek çok örnek var.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“AL BU CAMİİ SENİN” KARARNAMESİ</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mesela, paylaşır mısınız?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mesela 1934 yılına ait bir Bakanlar Kurulu kararnamesi var. Atatürk, İnönü, Şükrü Saraçoğlu, Şükrü Kaya ve diğer bakanların imzası var. Diyor ki: “İstanbul’da Yedikule’de İlyas Çelebi Camii’nin civarında namaz kılacak başka alanlar olduğu ve etrafta yaşayanların gayri Müslim olduğu cihetle, ihyasına lüzum olmayan mezkûr caminin bilâmüzayede satılmasına&#8230;”. Anlaşılan müzayedeyi, açık artırmayı da çıkarmışlar devreden, kendilerine yakın birini belirlemişler. “Al bu cami senin” diyecekler. Başbakanlık Arşivi’nde Atatürk ve İnönü’nün imzasını taşıyan bu türden çok sayıda belge var.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“ALLAHÜ EKBER” DİYENE 3 AY HAPİS</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Tamam, Osmanlı yıkıldı, Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Erk sahibi dönemin yetkilileri, savaştan çıkmış bu yorgun, fakir ve Müslüman halkı Batılılar gibi görünmeye, öyleymiş gibi yaşamaya zorladılar. 1) Devletliler bu cesareti ve gücü nereden buldu, 2) Müslüman halk bunu nasıl kabul etti?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ee Hilafeti kaldırmışlar zaten. Harfleri değiştirmiş, medreseleri, tekkeleri kapatmışlar. Bunları devletin imkânlarını kullanarak yapmışlar. Karşı çıkan oldu, olmadı değil. Şapka giymeyiz diye Erzurum’da sokaklara çıkan yüz kadar kişiden 10’u idam edildi. Şapka giymediği için idam edilen insanlardan bahsediyoruz. Dile kolay; onca genci idam ettiren Kenan Evren sıra kendi yargılamasına gelince canını GATA’ya zor attı, gördünüz. Can tatlı çünkü. İnkılaplara en ufak bir direniş en şiddetli şekilde mukabele görürdü. Toplum bazı şeyleri sineye çekti ama özellikle Kur’an öğrenimi ve ezan konusunda direndi. Bu pasif direniş, içe kapanma ve Kuran öğretimini ya da ezan okumayı evinde sürdürme şeklinde sürdürüldü. Devletin mukabelesi çok sertti. Mesela “Tanrı” yerine “Allah” dedin miydi 3 ay hapis yatıyordun, dayağın da haddi hesabı yoktu. Yanlışlıkla diyenin de başına geliyordu aynı kovuşturma.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İÇİŞLERİ BAKANI İLE CHP SEKRETERİ TAKİPTE </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bunu tespit ve takip etmek de çok zor bir iş değil mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bakın size bir belge göstereyim: CHP Genel Sekreteri Recep Peker’e 1936 yılında Dâhiliye Bakanı vekili Celal Bayar imzalı bir resmi yazı bu. 10 Ocak 1936 gün ve 3/14 sayılı yazıda diyor ki Bayar: “Kırşehir vilayetinin Kaman nahiyesinde Arapça tekbir alan müezzin Yusuf oğlu Hüseyin hakkında yapılan incelemede, tekbiri bilmeyerek aldığı anlaşılmış ve adliyeye teslim edilmiş olduğu vilayetin bildirisinden anlaşılmıştır”. Düşünün, müezzin ‘yanlışlıkla’ “Tanrı uludur” yerine “Allahü Ekber” diyor ve bu bir koca bakan ile koca CHP genel sekreterini ilgilendiren büyük bir mesele haline geliyor! Olay sadece 800 caminin satılması değil yani. Bakanlar Kurulu bir köyde gariban bir müezzin “Allah” mı dedi, “Tanrı” mı dedi, bununla meşguldü!</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>SULTANAHMET CAMİİ ASKERLİK ŞUBESİ</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Evet. Camileri askerlerin kullanması nasıl oluyor peki?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1. Dünya Savaşı ile İstiklal Savaşı’nda bazı camiler işgal edilmiş. Keza 2. Dünya Savaşı sırasında da askeriye camileri işgal ediyor, el koyuyor. 1939’da bir karar çıkıyor “Gerektiğinde camilerin askerlere tahsis edilmesi” diye. Bu dönemde bütün camiler için asker “Burası bana lazım, kapatın” diyebiliyor ve orası ibadete kapatılıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ne olarak kullanıyor camileri asker? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kimisini depo, kimisini askere alma dairesi, cephanelik vs. yapıyor. Halen yaşayan bir tanık var, Elazığ’da çok değerli bir hocaefendi, Abdullah Nazırlı, Allah uzun ömürler versin, kendisiyle bir söyleşi yaptırmıştım. Diyor ki: “Bizi 1941 yılında getirdiler İstanbul’a. Nereye koydular dersiniz? Sultanahmet Camii’ne!” Düşünün, bir sanat eseri olan cami askerlik şubesi yapılmış. Askerler 3-5 gün orada kalıyor,  tuvaletlerini dahi içeriye yapıyorlar, sonra sevk ediliyorlar. Soruyorum: İstanbul’da hiç metruk bina, boş yer mi yoktu ki Sultanahmet Camii’ne, Selâtin camilere el konuluyordu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“KUBBELERE DELİKLER AÇALIM”</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Böyle bir şeyin akli bir nedeni, gerekçesi olabilir mi ki zaten? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Doğru, hem kutsal mekân, hem sanat eseri. Neresinden bakarsanız bakın, bunun bir mazereti olamaz. Sanat tarihçimiz Celal Esat Arseven’in anlattığı olayı hatırlayın: Sultanahmet Camii’ni resim ve heykel müzesi yapmak istemişler. “Ama” demişler ki “biraz karanlık, kubbelerinden delikler açalım da içeriye ışık girsin”. Bunların düşünüldüğü, Dolmabahçe Camii’nin 1960’a kadar Deniz Müzesi yapıldığı bir dönemden bahsediyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“DİN YASAKLARINDA GALİBA BİRAZ İLERİ GİTTİK”</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bugünkü CHP’ye tavsiyeniz ne olur peki geçmiş vakaları, belgeleri bilen bir tarihçi olarak? Kemal Bey, hem eski CHP’den yeni bir CHP çıkarmaya, hem de CHP’nin geçmişine sahip çıkmaya çalışıyor. Ama sonuç itibariyle “O iş öyle değil” dese de hemen ertesi gün öyle olduğunun belgesi çıkıyor ortaya&#8230;</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1947 Aralık’ına dek CHP’nin din politikasında kendince bir tutarlılık var. Camileri kapatmak istiyorsa kapatır, kimseyi dinlemez. Çok partili hayata geçilip halkın teveccühünün bir çığ gibi Demokrat Parti’ye yöneldiğini görünce CHP yetkililerinde şafak atıyor, hata yaptıklarını kurultayda itiraf ediyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hangi cümlelerle itiraf ediyorlar?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">“Biz nerde yanlış yaptık?” diye bakıyorlar ve 10 yılda 15 milyon genç yarattıkları bu toplumun kendilerini el üstünde taşıması gerekirken, gidiyor Haso ile Memo’ya oy veriyor, diyorlar. Bunu nankörlük (!) olarak gördüklerini söylesem… Bunun önüne nasıl geçeriz, diye sorguluyorlar ve ‘Galiba biz bu din işinde biraz ileri gittik, yumuşatalım’ kararı çıkıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>APAR TOPAR TÜRBELERİ AÇIYORLAR</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Nasıl bir yumuşama oluyor 1948’den itibaren?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türbeleri kapatmışlardı mesela. Oysa Fatih’in, Kanuni’nin türbelerini kapatmanın dinle bir alakası yoktu, çünkü bunlar birer sanat eseriydi aynı zamanda. Bunun halkta tepki uyandırdığını görünce 1950 seçimlerinden birkaç ay önce kendi çıkardıkları inkılâp kanununu değiştirip türbeleri apar topar açıyorlar. O arada İmam Hatipler, din dersinin seçmeli olması, İlahiyat Fakültesinin açılması vs. de gündeme geliyor. Size 1950’de yaşanan ilginç bir olaydan bahsedeyim mi?</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Buyurun lütfen.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em>Hürriyet</em> gazetesinden Hikmet Feridun Es, ilk defa muhabir olarak Hacca gidiyor. O yıllara kadar Hacc da yasaktı biliyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1948’E KADAR HACCA GİTMEK YASAKTI</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ne!? Hacc yasak mıydı gerçekten?  </strong></p>
<p style="text-align: justify;">1948’e kadar Hacca gitmek yasaktı. Resmen “Ben Hacca gidiyorum, bana döviz verin” <em>(ki döviz almadan yurt dışına çıkamıyordunuz)</em> diyerek müracaatta bulunamıyordunuz. Ancak çok zengin olanlar, bir tür oyunla, kandırmacayla gidebiliyorlardı. Diyelim ki, Suriye’de akrabası var, akrabamı ziyaret edeceğim diyerek ve çok da belli olmasın diye Hacdan 4, 5 ay önce yola çıkıp yine hacdan 3, 4 ay sonra dönecek şekilde gidip gelebiliyorlardı. Bu da bir yıl demektir. Dükkanını kapatıp düzenini bozarak neredeyse kahramanca bir çabayla gidermiş gidebilenler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İLK HACC İZLENİMİ SKANDALA DÖNÜŞÜYOR</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Hakikaten çok çarpıcı ve üzücü&#8230; Hikmet Feridun Es ile ilgili anekdota dönersek…</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İlk defa bir Türk gazetesinde Hacc izlenimlerini anlatmak Hikmet Feridun Es’e nasip oluyor. <em>Hürriyet</em>’te yazı dizisi başlıyor. Büyük olay oluyor, gazete ciddi tiraj alıyor, sonraki yıllarda Hacca muhabir gönderme adeti böyle başlıyor. Çünkü millet Kutsal Topraklarla ilgili her türlü bilgiye aç. Es, bir gün Kâbe’nin anahtarcıbaşısı Şeyh Şeybî ile görüşmesini ve onun “Cumhur Reisiniz İsmet Paşa’nın validesinden bir mektup aldım. Kâbe örtüsünden bir parça istemiş! Güzel bir parça hazırlatıp gönderdik” sözlerini yazıyor. Ve olay patlıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“İNÖNÜ’NÜN ANNESİ ASLA KABE ÖRTÜSÜ İSTEMEZ”</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Nasıl patlıyor?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ertesi gün Hükümet resmi bir bildiri yayınlıyor. Diyor ki: “Kesinlikle böyle bir şey yoktur. İsmet İnönü’nün annesi Cevriye Hanım kesinlikle Kâbe örtüsü istememiştir. Böyle bir örtü de gelmemiştir”. Hikmet Feridun Es ertesi gün cevabı yapıştırıyor: “Görüşmenin kayıtları elimde. Kâbe anahtarının emanet edildiği kişi niye yalan söylesin? Bana anlattığı olay bu, ben de yazdım, dileyen gitsin, sorsun. Fakat Cumhurbaşkanının ailesini ilgilendiren bir meselede Hükümet niye bildiri yayınlıyor? Hükümete ne oluyor?” Olay bir anda skandala dönüşüyor. Demek istediğim, İnönü’nün annesinin Kâbe örtüsü istemesi bile CHP içindeki bir takım insanları rahatsız etmiş ve büyük bir tepki uyandırmış. Benzer reflekse sahip bir çevre hala var CHP çatısı altında. Doğrusu Kılıçdaroğlu’nun yerinde olmak istemezdim. Bu ağır mirasın sahiplenemeyeceği o kadar tarafı var ki. Ama sahiplenmek zorunda, yoksa orada kalamaz. Galiba bilgisi de bu tartışmaya girmeye yeterli değil. Ya cahil cesaretiyle konuşuyor, ya da hakikaten inkâr etmekten başka çaresi yok. Hâlbuki ‘O tarihlerde bunlar olmuş bitmiş, biz belgelere saygılıyız, bunu o dönemin özel şartlarında değerlendirmek lazım’, demesi kendisine biraz nefes aldırırdı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Tarih danışmanlığını kim yapıyor acaba?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Fikrim yok. Ama iyi bir danışmana ihtiyacı olduğu kesin.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ARAPÇA EZAN 18 YIL BOYUNCA YASAK</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ezan yasağı nasıl yaşanıyor?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1932-1950 arasında 18 yıl boyunca ezan yasaktı. Hatta 1950’ye gelindiğinde Arapça ezanı unutan müezzinler vardı.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Peki cemaatin camilere devam oranında bir azalma oluyor mu?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sözlü tanıklar şunu ifade ediyor: Bazı hocaefendiler “Türkçe ezan, ezan değildir. Bir yerde ezan okunmadan namaz kılınmaz. Ezansız namaz kılıyoruz, bu namaz kabul olmaz. Evinize gidin, alçak sesle ezanınızı okuyun ve ailenizle ya da küçük cemaatler halinde namazını kılın” demişler. (Mesela Said Nursi Türkçe ezana ‘şarkı’ dermiş ve müezzinleri alçak sesle Arapçasını okuduktan sonra Türkçesini okumaları konusunda uyarırmış.) İşte bu sırada camilerden büyük kopmalar oluyor. Bu da Tek Parti hükümetinin işine geliyor. Böylece ikinci aşama devreye giriyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>CAMİLERİ CHP BURJUVAZİSİ SATIN ALIYOR</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Boş camilerin satılması aşaması mı?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Evet. Bu kadar cami var ama cemaati yok, o zaman satalım, kiraya verelim, yıkalım aşaması devreye giriyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Camileri almak konusunda halkın hakikaten talebi oluyor mu?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Halkın geneli bundan çekiniyor ama satın alanların büyük kısmı zaten CHP’nin kendi burjuvazisi. Muazzam bir camiyi düşük bir fiyata, mesela 4-5 bin liraya satıyorlar. Halk satın alan adamdan almak istiyor, o da beş misli fiyat çekiyor. Çok partili hayata geçildikten sonra bu camilerin mahalle cemaati tarafından satın alınıp tekrar camiye çevrildiği örnekler var çok sayıda.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Camilerin başına gelen fenalıklar hakkında kayıtlar yeterli mi, akademik çalışmalar var mı?  </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Tek tük var. Şahsen böyle bir belgesel eser ihtiyacını duyuyorum. Bütün süreci belgeleriyle ortaya koyan sözlü tanıklar, kayıtlar, nerede ne yapıldığını bulabileceğimiz derli toplu bir envanter kitap üzerinde çalışmak istiyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>“YEŞİL DEMİREL” İNÖNÜ’YÜ ELEŞTİRİYOR </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İnönü’nün “Biz hiçbir camiye dokunmadık” sözleri üzerine <em>Yeni İstiklal</em> gazetesi okura bir duyuruda bulunarak herkesi tanık olduğu vakaları yazmaya davet ediyor galiba, değil mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sırf o yazı dizisini bile kitap yapsanız, bu mesele vuzuha kavuşur. Demirel o dönemde İnönü’nün Tek Parti devrinde halkın dini duygularını hiçe saydığını dile getiriyor, tabii İnönü de inkâr ediyor. 1966’daki Demirel ile şimdiki Demirel arasında büyük fark var tabii. Şaşıracaksınız belki ama o zamanki Demirel’de bugünkü Erdoğan’dan yansımalar vardır ya da tersi…</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Allah sonlarını benzetmesin.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Benzemez. Demirel asker karşısında geri adım attı, Erdoğan ise ileri adım. Öte yandan asker-sivil ilişkileri, hak ve özgürlükler ve dinî söylemler bağlamında benzeşiyorlar. 1965-71 döneminde adeta Menderes’in devamı, hatta biraz daha “yeşil”i diyebileceğimiz bir portre çiziyor Demirel. Buna mukabil İnönü kalkıyor, “Biz hiçbir camiyi kapatmadık” diye insanları aptal yerine koyuyor. Mehmet Şevket Eygi’nin çıkarttığı <em>Yeni İstiklal</em> gazetesi de bir ifşa kampanyası başlatıyor, okurları bildiklerini paylaşmaya çağırıyor. Aylarca ihbar mektupları yağıyor gazeteye.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>CAMİLERE YAPILAN KİLİSELERE DE YAPILIYOR</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Camilerin başına gelen bu kötülükler kiliselerin başına da geliyor mu? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Onlar da nasiplerini alıyor tabii. Diyarbakır’dan Yusuf Mihail adında bir vatandaş mektup yazıyor. “Bakın” diyor “biz Hıristiyanız, kiliselerimize el konuldu, cezaevi, depo yapıldı. Ancak Müslümanların camilerine uluorta tecavüz edilmesi bizi de çok yaraladı”. Babamın anlattığı bir olay var. Urfa’da Hekim Dede Mahallesinde Fırfırlı Kilise var (şimdi cami). Babamların evlerinin hemen arkasındaki Fırfırlı Kilise 1940’larda hapishane yapılmış. Hatta evlerine bir hırsız giriyor, zavallı hırsız arkasının cezaevi olduğundan habersiz. Ev halkı çıtırtıyı duyunca uyanıyor, o da kendini kilisenin bahçesine atıyor! Yani cezaevine! O dönemde çok sayıda kiliseye, okula vs. de el konuluyor. Şimdi Vakıflar o el konulmuş gayri Müslim mallarını iade etmeye başladı. Müslüman vakıflara da iadelerin başlaması lazım.</p>
<p style="text-align: justify;">Fadime ÖZKAN</p>
<p style="text-align: justify;">http://www.stargazete.com/yazar/fadime-ozkan/politika/bazi-camiler-chp-teskilat-binasi-olarak-kullanildi/yazi-557656</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/bazi-camiler-chp-teskilat-binasi-olarak-kullanildi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Siz mi dine baskı yapmadınız?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/siz-mi-dine-baski-yapmadiniz.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/siz-mi-dine-baski-yapmadiniz.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Apr 2012 04:57:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ahır yapılan camiler]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Ezan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5203</guid>
		<description><![CDATA[Bir CHP&#8217;li vekil güya savunacak ya, buyurmuş ki: 1927&#8242;de nüfusumuz 14 milyonken cami sayımız 28 bine yakındı, bugün 81 milyonuz (biz 75 milyon diye biliyorduk ama neyse) ama cami sayımız 82 bin. Yani? Yanisi şu ki, sayın vekil Cumhuriyet&#8217;in kuruluş, yani CHP döneminde &#8216;daha Müslüman&#8217; olduğumuzu iddia ediyor. Hatırlatalım: CHP&#8217;yi kurtarayım derken farkında olmadan Osmanlı&#8217;yı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bir CHP&#8217;li vekil güya savunacak ya, buyurmuş ki: 1927&#8242;de nüfusumuz 14 milyonken cami sayımız 28 bine yakındı, bugün 81 milyonuz (biz 75 milyon diye biliyorduk ama neyse) ama cami sayımız 82 bin.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Yani? Yanisi şu ki, sayın vekil Cumhuriyet&#8217;in kuruluş, yani CHP döneminde &#8216;daha Müslüman&#8217; olduğumuzu iddia ediyor. Hatırlatalım: CHP&#8217;yi kurtarayım derken farkında olmadan Osmanlı&#8217;yı övmüş oluyor. Öyle ya, 1927&#8242;de mevcut 27 bin camiyi Cumhuriyet idaresi yaptırmadığına göre bunlar Selçuklu ve Osmanlı&#8217;nın eseridir (Beylikleri de unutmayalım). Selçuklu ve Osmanlı eserlerini saymanın CHP&#8217;nin dine ve camilere saygısıyla ne alakası olduğunu çözen varsa beri gelsin.</p>
<p>Ne diyelim, bunlar 1947 Aralık&#8217;ından beri böyleler. İlk itiraflarını o zaman yaptılar, dini ihmal ettik, hatalıyız, bir çıkmaza girdik, bundan kurtulmamız lazım dediler, türbeleri açtılar, İlahiyat Fakültesi&#8217;ni, İmam Hatip kurslarını, din dersini seçmeli yaptılar vs. Ama bu millet çeyrek asırlık zulümden o kadar bizardı ki, bu şirinlik muskalarına iltifat etmedi, 1950&#8242;deki ilk serbest seçimde başardığı &#8216;Türk Baharı&#8217;yla maneviyatına derin bir nefes aldırmayı tercih etti.</p>
<p>Dine sonuna kadar saygılıyız&#8230; Biz cami kapamadık&#8230; Camileri asla ahır yapmadık&#8230; Kur&#8217;an&#8217;ı soldan açsak da duvarımızı onunla süsleriz&#8230; Ninelerimizin de başı örtülüydü zaten&#8230;</p>
<p>1947&#8242;den beri ağızlarında dolandırdıkları bu laflar sıktı artık. Eveleyip gevelemek yerine bari &#8216;Evet yaptık, pişmanız ama bir daha yapmayacağız deyin de bitsin bu iş artık. Sanki yakın tarihlerde kızlar üniversiteye başörtülü giremesin diye Anayasa Mahkemesi&#8217;nin kapısını aşındıranlar Anzaklardı! Bakmayın bugün özgürlükçü davrandıklarına, fırsat ellerine geçse anında aynı frekansa gireceklerinden şüphem yok. Hangi birini yazalım, anlatalım, insan şaşırıyor. Elimizdeki malzeme dağı gün geçtikçe büyüyor.</p>
<p>Namazda tekbiri yanlışlıkla (Yanlış mı? Adam dinin gereğini yerine getirmiş yahu) &#8216;Tanrı Uludur&#8217; diye değil de &#8216;Allahu Ekber&#8217; diye getirdiği için İçişleri Bakanı&#8217;nın CHP Genel Sekreteri&#8217;ne yazdığı resmi yazı Başbakanlık Arşivi&#8217;nde sırıtırken daha ne yazılabilir? (Ne kadar önemli bir sorun değil mi? Devrin koca bakanlarının tüyleri Allah kelimesinden diken diken oluvermiş!)</p>
<p>Çevremdeki gençlere sözlü tarih çalışması yaptırıyorum bir süredir. Geçenlerde emekli din adamı Cemal Güncal&#8217;a gönderdim bir arkadaşı. Hocamız çocukluğunda yaşadığı dramın her anını yeniden yaşayarak şunları anlatmış:</p>
<p>&#8220;8 yaşında hafızlığa başladım. Sık sık ev basılıyor, Kuran-ı Kerim bulundurmak en büyük suç. Bir elif cüzü bulunduysa vay haline! Korkudan evde ders çalışamadım. Fındık bahçesinde bana bir yer yaptılar. Orada Kur&#8217;an&#8217;a çalışıyorum. Bir baktım, bir onbaşı ve iki jandarma beni bulmuşlar. &#8220;Çabuk git babanı çağır&#8221; dediler. Gittim, babamı getirdim. Onbaşı babamı sakalından tuttu, elimdeki Kuran&#8217;ı aldı. Babamın kafasına kafasına vurmaya başladı. (Gözleri doluyor, konuşamıyor.) Rahmetli gömleğini yırttı ve dedi ki: &#8216;Oğlum, Deli Halid Paşa&#8217;nın emir subaylığını, tabur komutanlığını yapmış adamım. Birinci Dünya Savaşı&#8217;na, İstiklal Harbine katıldım ki, bu memleketi kurtarayım da şu Kitabımı rahat rahat okuyayım diye. Keşke bu harplere girmeseydim de şimdi Kuran&#8217;ıma, dinime küfreden Bulgar piçidir deyip kendime teselli verirdim.&#8221; Alıp götürdüler babamı&#8230;&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/04/29/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>28.06.1945 tarihli belgede Konya Valiliği Arapça ezan okuyan bir imam hakkında adli takibat başlatıldığını anlatıyor ve müftülüğü aynı hatanın tekrar olmaması için uyarıyor&#8230;</em></p>
<p>Camileri ahır yapmamışlar meğer. Peki ne yapmışlar? Sirkeci Garı&#8217;nın hemen üstünde, Özal döneminde yeniden cami yapılan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii yıkılıp Saz Evi yapılmadı mı? Aydın&#8217;da tarihî ve mimarî bir şaheser olan Cihanoğlu Camii ot deposu yapılmış, yıldırım düşünce otlarla birlikte cami de yanmamış mıydı? (Cumhuriyet, 5 Şubat 1934). Gaziantep&#8217;te Çınarlı Camii yıkılıp yerine kurtuluş anıtı yapılmadı mı? (Cumhuriyet, 8 Ocak 1936). Bursa&#8217;da 49 (15 Şubat 1937), Hatay&#8217;da 14 (23 Temmuz 1940), Kastamonu&#8217;da 15 cami ve mescidin (28 Mayıs 1937) satış ilanları da mı size hiçbir şey anlatmıyor? Bursa&#8217;da Alacamescit diye bilinen caminin bir spor kulübüne verildiğini ve içinde güreş yapıldığını da mı bilmiyorsunuz?</p>
<p>Bilmiyorsanız açın 15 Şubat 1937 tarihli o çok güvendiğiniz &#8220;Cumhuriyet&#8221; gazetesini okuyun. İstanbul Divanyolu&#8217;ndaki, Mimar Sinan yapısı Sinan Paşa medresesinin kunduracılara ayda 50 liraya kiraya verildiği halde esere tek çivi çakılmadığını da okuyun (11 Aralık 1937). Sultanahmet&#8217;in Asker Alma Dairesi, Üsküdar&#8217;ın en muhteşem eseri Atik Valde Camii&#8217;nin cephane deposu yapıldığı, Mihrimah Camii ile Aziz Mahmut Hüdai Camii&#8217;ne saman doldurulduğu da mı yalan? Adana&#8217;da Yeşil Mescid&#8217;in ahır yapıldığını hangi yerlisine sorsanız size söyler halbuki.</p>
<p>En komiği de, Vakıflar Müdürlüğü&#8217;nün 24 Şubat 1934 tarihli gazetelerde yer alan faaliyet raporunda yazılanlar. Meğer vakıf mallarını satmayı başarı olarak gören bu kurumumuz, elde ettiği gelirle tramvay ve kaplıca hissesi satın almış, yatılı okul yapmış, Ankara Hukuk Fakültesi&#8217;ni inşa ettirmiş (dinî kaynaklı bir gelir laik bir kuruma aktarılmış ki, tam bizlik!). Durun, bitmedi henüz. Ankara&#8217;nın CHP devrinde en mutena eğlence mekânı olan ve baloların düzenlendiği Ankara Palas da Vakıflar&#8217;ın öz parasıyla inşa ettirilmiş meğer. (Ben demiyorum, sizin &#8220;Cumhuriyet&#8221; gazetesi yazıyor erenler!) Bu arada Ankaraspor kulübüne yüklü bir bağışta bulunmayı ihmal etmemiş Vakıflar yönetimi. Bunun gibi amaç dışı işlere aktardığı para ise gerçekten dudak uçuklatıcı: 4 milyon 364 bin 990 TL.</p>
<p>Sen her biri birer vakıf eseri olan 3,500 parça eseri haraç mezat sat (Başbakan Erdoğan&#8217;ın açıkladığı rakamı esas alıyorum), bunlarla içkinin su gibi aktığı eğlence mekânları yap, spor kulüplerine bağışta bulun, Hukuk Fakültesi yaptır, üstelik o vakıfları sana miras bırakan ecdada da her Allah&#8217;ın günü sövmeyi öğret çocuklarına.</p>
<p>İşte o iflah olmaz zihniyetin minik bir muhasebesi&#8230; Şimdi merhum Eşref Edib&#8217;in kanayan sorularının altını gübreleme zamanıdır:</p>
<p>-Okullardan din derslerini kim kaldırdı? Kur&#8217;an cüzlerini evlerden kim toplattı? Ezan ve kamette &#8220;Allah&#8221; demeyi kim yasakladı? Dinî dernekler kurmayı kim yasakladı? Kur&#8217;an okuyan âmaları bile yakalatan kimlerdi? Din ulemasını tahkir edip süründüren kimdi? Alay sancaklarından kelime-i tevhidi kaldıran, alay imamlığını lağveden kimdi?</p>
<p>İsterseniz &#8216;İstanbul Aksaray&#8217;da bulunan Kara Mehmed Paşa Camii&#8217;nin arsasını CHP&#8217;ye satan kimdi?&#8217; diye sorarak noktalayalım bu giderek acılaşan bahsi. Allah bir daha o günleri bu millete yaşatmasın! Amin.</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<p style="text-align: right;"><em><strong> 29 Nisan 2012, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/siz-mi-dine-baski-yapmadiniz.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sayın Kılıçdaroğlu, işte ahır yapılan camilerin belgesi</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/sayin-kilicdaroglu-iste-ahir-yapilan-camilerin-belgesi.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/sayin-kilicdaroglu-iste-ahir-yapilan-camilerin-belgesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Apr 2012 06:29:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ahır yapılan camiler]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet Gazetesi]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Kılıçdaroğlu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5049</guid>
		<description><![CDATA[CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu birilerine pek bir celallenip &#8220;Hiçbir dönemde, hiçbir cami ahır yapılmadı!&#8221; demiş.  Bence bu kadar iddialı konuşmasaydı iyi ederdi, zira partisinin tarihindeki karanlık noktaları ondan çok daha iyi bilen İsmet Paşa bile bu derece kesin konuşmaktan kaçınmıştı. Nasıl mı? Anlatayım. 1966 yılı sonlarında genç Başbakan Süleyman Demirel ile o zamanki CHP [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu birilerine pek bir celallenip &#8220;Hiçbir dönemde, hiçbir cami ahır yapılmadı!&#8221; demiş.</p>
<p style="text-align: justify;"> Bence bu kadar iddialı konuşmasaydı iyi ederdi, zira partisinin tarihindeki karanlık noktaları ondan çok daha iyi bilen İsmet Paşa bile bu derece kesin konuşmaktan kaçınmıştı.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Nasıl mı? Anlatayım.</p>
<p>1966 yılı sonlarında genç Başbakan Süleyman Demirel ile o zamanki CHP Genel Başkanı İsmet İnönü arasında sert bir polemik cereyan eder. Erdoğan-Kılıçdaroğlu arasındaki cami polemiğinin benzeri Demirel ile İnönü arasında yaşanır. Demirel, CHP&#8217;yi camileri kapatmakla suçlamış, İnönü ise cevabında şöyle demişti:</p>
<p>&#8220;CHP hükümetleri zamanında hiçbir cami ve mescit ve buna mümasil (benzer) ibadethaneler kapatılmamış ve ibadete açık tutulmuştur. Başbakan biz CHP&#8217;nin ne zaman ve hangi cami ve ibadethaneleri kapattığımızı ispat etsin. Cami ve ibadethaneler her zaman açık bırakılmış ve kimseye bu hususta baskı yapılmamıştır.&#8221;</p>
<p>46 yıl arayla ne müthiş bir benzerlik değil mi? Ama CHP hep böyledir&#8230; Başkanlık koltuğuna oturan zat, o gün Demirel&#8217;e karşı söylediğini, bugün Erdoğan&#8217;a karşı söylemekte sakınca görmüyor. Her iki başkanın da hemen hemen aynı kesinlik ifadesiyle konuştuklarına dikkat edin lütfen.</p>
<p>Yalnız Kılıçdaroğlu&#8217;nun daha kendinden emin konuşmasını neye bağlamak gerekir? İsmet Paşa&#8217;dan daha bilgili olmasına mı, yoksa cahil cesaretine mi? Okuyun ve kararınızı kendiniz verin.</p>
<p>Öncelikle belirtelim ki, CHP&#8217;nin gerek Atatürk&#8217;lü, gerekse İnönü&#8217;lü iktidarlarında dinî hayatın hararetini düşürmek için özel olarak uğraşılmıştır. Ezan, namaz ve Kur&#8217;an&#8217;ın Türkçeleştirilmek istenmesinin altında dinin bir güç odağı olmaktan çıkarılması gayreti yatıyordu. Sonuçta hedef, camilerin efsununu yitirmesini sağlamaktı. Nitekim 1940&#8242;lı yıllarda cami cemaatinde büyük bir azalma olduğunu devrin canlı tanıkları bugün bile size anlatabilir.</p>
<p>Cemaat azalınca arkasından boş kalan camilerin satılması, kiraya verilmesi, yıktırılması ve taşlarının başka binalarda kullanılması gündeme gelecektir. İşte uzun yıllardır camilerin meyhane veya ahır yapılması gibi uç örnekler üzerinden tartıştığımız meselenin böyle bir çerçevenin içinde durduğunu bilmekte fayda var. Yani camiler kazara ahır veya depo ya da cezaevi yapılmış değildi. Devrin zihniyeti böyleydi. (Bugün tekrar inşa edilmiş olan Sirkeci Garı&#8217;nın bitişiğindeki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii yıktırılarak yeri &#8220;Sazevi&#8221; yapılmıştı.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/04/22/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p>1960&#8242;lı yılların muhafazakâr basınını karıştırdığınızda dinî ve tarihî eserlere reva görülen bu tür fena muamelelere ilişkin bol bol malzeme bulmanız mümkün. Mesela haftalık Yeni İstiklâl gazetesi 2 Kasım 1966&#8242;dan başlayarak okurlarını CHP devrinde ibadete kapatılan cami ve mescidleri ifşa etmeye çağırmış ve bunda da epeyce başarılı olmuştu. Gazeteye İskilip&#8217;ten Aydın&#8217;a, Edirne&#8217;den Muş&#8217;a, Antalya&#8217;dan Trabzon&#8217;a kadar pek çok yerden mektup yağmış ve her mektup bir hicran yarası açmıştır okurun dünyasında.</p>
<p>Bunların içinde &#8220;ahır&#8221; tartışmasına katkı sağlayacak bir örnek Maraş&#8217;tan gelmiştir: 1945 yılında Maraş Türkoğlu Cumhuriyet Mahallesi&#8217;ndeki Ulucami kapatılmış, caminin açık bırakılan kapısından içeri giren hayvanlar burasını ahır haline getirmişlerdir.</p>
<p>Aynı mektuplardan Antalya&#8217;da Selçuklu eseri olan Yivli Minare Camii&#8217;nin de, Osmancık ilçesindeki Akşemseddin Camii&#8217;nin de ahır olarak kullanıldığını öğreniyoruz. Bursa&#8217;daki Mollaarap Camii askeriyeye verilmiş, onlar da ibadete kapatıp altını ve çevresini at ahırı olarak kullanmışlar. Bingöl&#8217;ün tek camisi olan İsfehan Bey Camii buğday deposu ve hayvan tavlası haline getirilmiş. Bolu&#8217;dan yazan bir okur ise perişan vaziyetteki Musapaşa Camii&#8217;nin, 1947 yılında Kâzım Karabekir&#8217;in müdahalesiyle yeniden yaptırıldığını kaydediyor.</p>
<p>Asıl üzerinde durmak istediğim iki gazete haberi var. Bu yazılar &#8220;Cumhuriyet&#8221; gazetesinde çıktığı için ayrıca önem taşımakta.</p>
<p>Birincisi, Başbakan Erdoğan&#8217;ın pek girmediği Atatürk devrine ait. 20 Nisan 1936 tarihli &#8220;Cumhuriyet&#8221;in haberi şöyle: &#8220;Bu ne insafsızlık. Seferihisar&#8217;da tarihî bir cami ahır yapılmış!&#8221;</p>
<p>Habere göre İzmir Seferihisar&#8217;da bulunan Hereke köyündeki II. Bayezid zamanından kalma bir tarihî cami tahrip edilmiş ve ahır haline getirilmiştir. Sadece cami değil, medrese ve kütüphanesi de bulunan bu viranenin bazı parçaları inşaatlarda kullanılmıştır habere göre.</p>
<p>Yine &#8220;Cumhuriyet&#8221; gazetesinden seçtiğim 23 Mayıs 1948 tarihli haberin başlığı ise şöyle: &#8220;Cami hiç ahır olur mu?&#8221;</p>
<p>Gazetenin &#8220;Hem Nalına, Hem Mıhına&#8221; köşesinde çıkan yazıya bakılırsa İstanbul&#8217;un Silivrikapı semtinde Sitti (yazıda yanlışlıkla Sünni diye geçiyor) Hatun Camii&#8217;nin yanından geçmekte olan bir doktorun dikkatini bir şey çeker. Harap haldeki caminin kapısı önünde tek atlı bir muhacir arabası durmakta, kapının yanında da bir &#8220;gecekondu odası&#8221; bulunmaktadır.</p>
<p>Etraftakilere sorar doktor. &#8220;Burası nedir?&#8221; Öğrenir ki, camiyken harap olmaya yüz tuttuğu için Vakıflar İdaresi burayı kiraya vermiştir. Kiralayan kişi de camiyi ahır olarak kullanmaktadır. Sorduğu kişiler, şikâyet edildiği halde kimsenin ilgilenmediğinden şikâyete başlarlar. Doktor, kapısı açık olduğundan birkaç adım ilerleyerek içeriyi inceler. &#8220;İçinin samanlık, beygir ve inek ahırı olduğunu&#8221; bizzat görür. Şöyle yazar:</p>
<p>&#8220;Eslafımızın (atalarımızın) binbir itinayla yaptırıp bize yadigâr bıraktığı böyle mabedlerin harab olmasına lakayid kalıyoruz, sonra da ahır olarak kullanıyoruz.&#8221;</p>
<p>Gazete yazısı, beklenen etkiyi göstermiş olacak ki, bir süre sonra yetkililerce araştırma yapılmış ve bunun, kiralayan kişinin marifeti olduğu anlaşılmıştır ama bir caminin kiraya verilmiş ve kimin nasıl kullandığının kontrol edilmemiş olması bile yeterince büyük bir skandal değil midir?</p>
<p>Tek Parti döneminin buna benzer hikâyeleri-ni arşivden de destekleyerek ortaya koymak ve artık İnönü ve Kılıçdaroğlu&#8217;nun yapmadık etmedik türü çıkışlarına kapıyı kapamak gerekiyor. Bakın, daha Ayasofya&#8217;nın Vakıf Kanunu çiğnenerek kapatılmasına gelemedik bile.</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right"><em><strong>22 Nisan 2012, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/sayin-kilicdaroglu-iste-ahir-yapilan-camilerin-belgesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Anadoluyu sömürdü mü?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/osmanli-anadoluyu-somurdu-mu.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/osmanli-anadoluyu-somurdu-mu.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Apr 2012 03:06:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Soru-Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Balkanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Devleti]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5046</guid>
		<description><![CDATA[Soru Osmanlı tarihine baktığımızda ağır verginin Anadolu halkından alınıp yatırımların ise ağırlıklı olarak batıya yapıldığı görülüyor. Ve bu konu çok tartışılıyor. Geçen gün bir arkadaşım Osmanlı hakkında tartışırken bunu öne sürdü, ikna edici bir cevap veremedim. Sizden böyle bir cevap bekliyorum. Bir de baktığımızda Avrupa&#8217;nın müslümanlaşmasına çok fazla bir etki yapmamış o yaptırımlar. Sizden bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Soru</strong><br />
Osmanlı tarihine baktığımızda ağır verginin Anadolu halkından alınıp yatırımların ise ağırlıklı olarak batıya yapıldığı görülüyor. Ve bu konu çok tartışılıyor. Geçen gün bir arkadaşım Osmanlı hakkında tartışırken bunu öne sürdü, ikna edici bir cevap veremedim. Sizden böyle bir cevap bekliyorum. Bir de baktığımızda Avrupa&#8217;nın müslümanlaşmasına çok fazla bir etki yapmamış o yaptırımlar. Sizden bir açıklama bekliyorum.</p>
<p><em>Afmen (ismini yazmayı unutmuş bir okuyucu)</em></p>
<hr />
<p><strong>Cevap</strong><br />
Anadolu en geniş sınırları olduğu dönemde Osmanlı Devleti&#8217;nin sadece 28&#8242;de birini teşkil ediyordu. Bu küçük arazide yaşayan hepi topu 5-6 milyon insan (unutmayalım ki bunun yüzde 30-35&#8242;i de gayri müslimdi) bütün Osmanlı coğrafyasına veya Batı&#8217;daki Osmanlı topraklarına nasıl bakabilirdi? Bence durum tam tersidir: Balkanlara bir kere gidenler oranın yeşyeşil verimli ovalarını ve insanlarının çalışkanlığını görünce bu fikirlerini değiştireceklerdir. Balkanların ürün rekoltesi ve iş verimliliği Anadolu&#8217;dan daima yüksek olmuştur. Maden bakımından da daha zengindir. Bunun sonucudur yatırımların orada yoğunlaşması. Yoksa devlet, Anadolu&#8217;dan kazanıp oraya yatıramazdı, çünkü zaten Anadolu&#8217;dan böyle büyük bir artı değer elde edilemiyordu. Aynı mantıktan giderek pekala bir Balkanlı da kalkıp &#8216;Anadolu bizi sömürdü&#8217; derse ne diyecekler? &#8220;Osmanlı kadar başınıza taş düşmesin e mi?&#8221; başlıklı yazımı kişisel web sitemden okuyun. Selamlar</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/osmanli-anadoluyu-somurdu-mu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Derin Tarih Dergisi</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/derin-tarih-dergisi.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/derin-tarih-dergisi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 15 Apr 2012 18:02:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Aylık dergi]]></category>
		<category><![CDATA[Derin Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa ARMAĞAN]]></category>
		<category><![CDATA[Tüm bildikleriniz tarih olacak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5036</guid>
		<description><![CDATA[Mustafa ARMAĞAN Genel Yayın Yönetmenliğinde aylık çıkarılan Derin Tarih dergisi çıktı. Bu dergi sayesinde &#8220;Tüm Bildikleriniz Tarih Olacak!&#8221; &#160; &#160; Burada Derin Tarih Dergisi hakkında detaylı bilgilere, yapılan haberlere ve okurların yorumlarına ulaşabilirsiniz&#8230; &#160; - Emre AKÖZ &#8216;ün dergi hakkındaki yazısı (Sabah Gazetesi) - Derin Tarih&#8217;le gerçek tarihi tanımaya başlayacağız (Yeni Şafak) - Derin Tarih gerçek tarihtir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Mustafa ARMAĞAN</strong> Genel Yayın Yönetmenliğinde aylık çıkarılan <strong>Derin Tarih</strong> dergisi çıktı. Bu dergi sayesinde <strong>&#8220;Tüm Bildikleriniz Tarih Olacak!&#8221;</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2012/04/metin.png"><img class="aligncenter size-full wp-image-5040" title="metin" src="http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2012/04/metin.png" alt="" width="500" height="552" /></a></p>
<p>Burada Derin Tarih Dergisi hakkında detaylı bilgilere, yapılan haberlere ve okurların yorumlarına ulaşabilirsiniz&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>- <a href="http://www.sabah.com.tr/Yazarlar/akoz/2012/04/15/derin-devlete-karsi-derin-tarih" target="_blank">Emre AKÖZ &#8216;ün dergi hakkındaki yazısı (Sabah Gazetesi)</a></p>
<p>- <a href="http://yenisafak.com.tr/Aktuel/?t=12.04.2012&amp;i=377481&amp;k=d7" target="_blank">Derin Tarih&#8217;le gerçek tarihi tanımaya başlayacağız (Yeni Şafak)</a></p>
<p>- <a href="http://yenisafak.com.tr/Aktuel/?t=12.04.2012&amp;i=377518&amp;k=b7" target="_blank">Derin Tarih gerçek tarihtir (Yeni Şafak)</a></p>
<p>- <a href="http://yenisafak.com.tr/Video/?i=377482" target="_blank">&#8216;Derin Tarih&#8217; dergisi okuyucusuyla buluştu (Yeni Şafak &#8211;  Tanıtım Videosu)</a></p>
<p>- <a href="http://yenisafak.com.tr/Gundem/?i=376012" target="_blank">Okuyucu &#8216;Derin Tarih&#8217;le tarihe doyacak (Yeni Şafak)</a></p>
<p>- <a href="http://yenisafak.com.tr/Gundem/?i=376227" target="_blank">&#8216;Derin Tarih&#8217; göz doldurdu (Yeni Şafak)</a></p>
<p>- <a href="http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?i=31841&amp;y=AliBayramoglu" target="_blank">Ali Bayramoğlu &#8216;nun dergi hakkındaki yazısı (Yeni Şafak)</a></p>
<p>- <a href="http://yenisafak.com.tr/Video/?i=376321" target="_blank">Derin Tarih dergisiyle bildikleriniz &#8216;tarih&#8217; olacak! (Yeni Şafak &#8211; Dergi Reklâmı)</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/derin-tarih-dergisi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>12</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atatürk, Hitler&#8217;e neler yazmıştı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/ataturk-hitlere-neler-yazmisti.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/ataturk-hitlere-neler-yazmisti.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 14 Apr 2012 22:58:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk ve Hitler İlişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[Hitler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5030</guid>
		<description><![CDATA[Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 3 Nisan&#8217;da yaptığı grup toplantısında İsmet İnönü&#8217;nün Adolf Hitler&#8217;le samimi tebrikleşmelerini haber yapan bir gazeteyi ekranlara göstererek ona &#8216;Führer&#8217;i kendi partinde ara&#8217; mesajını verdi.  Başbakan&#8217;ın 1930&#8242;lu yılları -Dersim ve İstiklal Mahkemeleri hariç- neredeyse hiç tartışma konusu yapmayışının tek bir gerekçesi olabilir: Meselenin ucunun, hassas bir nokta olan Atatürk&#8217;e değecek olması. Karşısındaki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 3 Nisan&#8217;da yaptığı grup toplantısında İsmet İnönü&#8217;nün Adolf Hitler&#8217;le samimi tebrikleşmelerini haber yapan bir gazeteyi ekranlara göstererek ona &#8216;Führer&#8217;i kendi partinde ara&#8217; mesajını verdi.</p>
<p style="text-align: justify;"> Başbakan&#8217;ın 1930&#8242;lu yılları -Dersim ve İstiklal Mahkemeleri hariç- neredeyse hiç tartışma konusu yapmayışının tek bir gerekçesi olabilir: Meselenin ucunun, hassas bir nokta olan Atatürk&#8217;e değecek olması. Karşısındaki cepheyi genişletmek istemiyor besbelli. Bu nedenle eleştiriler 1930&#8242;ları es geçerek büyük ölçüde 1940&#8242;lar üzerinde yoğunlaşıyor.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p><img class="alignright" src="http://medya.zaman.com.tr/2012/04/15/armagan01.jpg" alt="" width="200" height="800" align="left" /> Acaba 1930&#8242;lar (ve 1920&#8242;lerin ikinci yarısı) gerçekten de es geçilebilir yıllar mıdır? Bu dönemde demokrasi, hukuk ve ahlak adına eleştirilecek noktalar yok mudur? Ve eğer bir Tek Parti yönetimi kurulmuşsa bunun izini 1925&#8242;e kadar sürmek gerekmez mi?</p>
<p>Gerekir gerekmesine ama siyaset buna izin vermez. Lakin biz siyasetçi değiliz. Ve tarih gerçeği ortaya koymak durumunda. Ne var ki, Türkiye&#8217;de resmi tarihçiliğin esas işlevinin gerçeğin üzerindeki örtüyü açma değil, üzerini örtme olduğunu biliyoruz. Şunu bilelim ki, Hitler, yalnız İnönü ile değil, iktidara gelişinden sonra Gazi Mustafa Kemal&#8217;le de defalarca yazışmış, tebrikleşmişti. Bunda tuhaf bir taraf da yoktur, zira sonuçta iki devlet başkanının resmi yazışmalarıdır. Asıl tuhaf olan, bu yazışmalar üzerinde neden durulmadığı. Hitler&#8217;le yazışmak eğer sakıncalı bir şeyse, o zaman Atatürk&#8217;ün Hitler&#8217;le zaman zaman özel haberciler aracılığıyla devam eden mesajlaşmalarını nasıl yorumlayacağız?</p>
<p>İşte Bilal N. Şimşir&#8217;in &#8220;Atatürk ve Yabancı Devlet Adamları I&#8221; adlı kitabından Hitler-Atatürk mesajlaşmaları (TTK, 1993, s. 149-178; bazı kelimeler sadeleştirildi).</p>
<p>İlk doğrudan mesajı gönderen Atatürk oluyor: &#8220;Alman Devletinin en yüksek makamına seçilmeniz dolayısıyle en samimi tebriklerimi arzeylemekle bahtiyarım. Çok yüksek saygılarımın kabul buyurulmasını rica ederim.&#8221; (21 Ağustos 1934)</p>
<p>5 gün sonra Berlin Büyükelçisi Hamdi Arpağ Hitler&#8217;i ziyaret ettiğini, Führer&#8217;in, Atatürk&#8217;ün taziye mesajına çok minnettar kaldığını ve teşekkürlerini ilettiğini yazmaktadır. 30 Ağustos günü Hitler, yazılı bir mesajla teşekkür eder. Ardından Cumhuriyet Bayramı&#8217;nı kutlayan Hitler&#8217;e cevap gelir: &#8220;En hararetli teşekkürlerimi ve şahsî saadetinizle Almanya&#8217;nın refahı hakkındaki temennilerimi kabul buyurmanızı rica ederim&#8221; (2 Kasım 1934). 23 Kasım&#8217;da bu defa Hitler&#8217;dir yazan: &#8220;Memleket(ler)imiz arasındaki münasebetleri üstürmek(?) ve ilerletmek ciddi uğraşım olacaktır.&#8221;</p>
<p>4 Mart 1935&#8242;te Hitler, yeniden Cumhurbaşkanı seçilmesi üzerine Atatürk&#8217;ü tebrik eder. Ertesi günü Atatürk&#8217;ten teşekkür gelir. 2 Nisan&#8217;da Atatürk&#8217;ün yeni bir mesajını görürüz. Hitler, Reich Başkanlığı ve Reich Başbakanlığı&#8217;nı bir kanunla birleştirdiğini ve bu kanuna uyarak gücü ele aldığını bildirmektedir. Atatürk ise bundan &#8220;büyük sevinç&#8221; duymuştur: &#8220;Ekselâns, Sizi ülkenizin en büyük orununa geçmiş olmanızdan (dolayı) kutlarken, yurtlarımız arasındaki mutlu dostluk bağlarının korunmasını, berkitilmesini istediğinizin güvenini unutmayacağım.&#8221;</p>
<p>Kitapta 217 numaralı belge, 1 Mayıs 1935 tarihini taşıyor. Yazan artık &#8220;Kamâl Atatürk&#8221;tür: &#8220;Alman Ulusal bayramı münasebetiyle Ekselânsınıza en ısı (samimi) tebriklerimle beraber özel gönenceniz ve asil Alman ulusunun genliği (refahı) hakkında beslediğim samimi dileklerimi sunarım.&#8221; Hitler&#8217;den cevap gecikmez. 6 Mayıs tarihli mesajda teşekkür eder.</p>
<p><strong>Milli bayramda tebrik mesajı</strong></p>
<p>Bu arada Şimşir&#8217;in kitabında Hitler&#8217;in Atatürk&#8217;e yazdığı iki mektup nedense Türkçeye çevrilmeden bırakılmış. Bu mektuplarda bir büyükelçinin geri çekilip yerine yeni bir elçinin atanması söz konusu ediliyor ve bu vesileyle en yüksek saygılarımı ve en samimi dostluk duyguları iletiliyor. Dahası var. Bu defa 28 Ekim&#8217;de Hitler, Atatürk&#8217;ün Cumhuriyet Bayramı&#8217;nı kutlar, 3 gün sonra da Atatürk &#8220;hararetle&#8221; teşekkür eder. 30 Nisan 1936&#8242;daysa Atatürk Almanların millî bayramları münasebetiyle tebrik mesajı gönderir, gerek Hitler&#8217;in şahsî mutluluğu, gerekse Alman milletinin refahı hakkında samimi temennilerini bildirir. Ertesi günse Hitler teşekkür eder.</p>
<p>Aynı tebrikleşmeler 1936 ve 1937 yıllarında da devam eder. Bu arada Almanya&#8217;da Hitler&#8217;in yaptırdığı bir balon karaya inerken patlar. Atatürk hemen Hitler&#8217;e bir geçmiş olsun mesajı gönderir. Aynı gün (9 Mayıs 1937) Hitler&#8217;den teşekkür gelir.</p>
<p>Bu arada Berlin Büyükelçisi Hamdi Arpağ, Dışişleri Bakanlığı&#8217;na gönderdiği notta Atatürk&#8217;ün selamını ve imzalı bir resmini bizzat Hitler&#8217;e takdim ettiğini, resmin altına Atatürk&#8217;ün yazdığı yazıdan Hitler&#8217;in büyük bir memnuniyet duyduğunu ve Atatürk&#8217;e hayran olduğunu söylediğini yazar. Buna göre Hitler, &#8220;Türkiye&#8217;de hiçbir siyasi emelimiz yoktur ve olamaz. Dolayısıyla güzel ilişkilerde bulunmayı arzu eder ve bunu tabii görürüz&#8221; demiştir. (13 Temmuz). Nitekim bir ay sonra Hitler, Atatürk&#8217;ün kendisine resmini göndererek &#8220;kalbî temennilerini&#8221; bildirmesinden duyduğu memnuniyeti belirten mektubunu gönderir.</p>
<p>Atatürk 11 Ekim 1937 tarihli mektubunda, Hitler&#8217;in mektubundan duyduğu memnuniyeti şöyle bildirir: &#8220;Pek mütehassis olduğum bu nazikâne mukabelelerden ve bana, şahsî saadetleriyle Alman milletinin refahı hakkındaki samimi temennilerimi tekrar eylemek fırsatını verdiklerinden dolayı Ekselanslarına kalbî teşekkürlerimi arz ederken derin bir haz duymaktayım.&#8221;</p>
<p><strong>Kurtuluş ümidi bağışladınız</strong></p>
<p>28 Ekim 1937&#8242;de Hitler Cumhuriyet Bayramı tebriğini gönderir. Atatürk ise cevaben şunu yazar: &#8220;Ekselanslarına teşekkürlerimi arzeder ve saadet ve afiyetleriyle Almanya&#8217;nın refahı hakkındaki samimi temennilerimin kabulünü rica ederim.&#8221; 30 Nisan 1938&#8242;de Atatürk Almanya&#8217;nın milli bayramı dolayısıyla Hitler&#8217;i kutlarken 6 Temmuz günü Numan Menemencioğlu eliyle Hitler&#8217;e &#8220;selam, muhabbet ve şahsi takdir hislerini&#8221; gönderir. 29 Ekim&#8217;de Hitler, Cumhuriyet Bayramı&#8217;nı kutlar Atatürk&#8217;ün. Ertesi günü yazdığı cevaptaysa Atatürk, Hitler&#8217;e &#8220;hararetli teşekkürleri&#8221;ni sunar.</p>
<p>Ölümünden 10 gün önce yazılmış bu son mesajı, Atatürk&#8217;ün ölümü üzerine Hitler&#8217;in Meclis Başkanı Abdülhalik Renda&#8217;ya gönderdiği taziye mesajı takip eder. Bu mesajı beraber okuyalım:</p>
<p>&#8220;Ekselansları TBMM başkanına, tüm Türk halkına kendim ve Alman halkı adına Atatürk&#8217;ün vefatından ötürü derin üzüntülerimi iletirim. Kendisiyle birlikte büyük bir asker ve mükemmel bir devlet adamı ve tarihî bir kişiliği kaybettik. Kendisi yeni Türkiye &#8220;Reich&#8221;ının kurulmasına damgasını vurmuştur. Türkiye&#8217;nin varlığı nesiller boyu yaşayacaktır.&#8221; (Kitapta tercüme edilmemiş olan bu mesajı çeviren Aynur Kırcı&#8217;ya teşekkür.)</p>
<p>Nitekim Berlin Büyükelçiliği&#8217;nin 11 Kasım tarihli mesajında Führer&#8217;in bir adamının, Kemalist Türkiye&#8217;nin kendilerine bir yıldız gibi kurtuluş ümidi bağışladığını söylediği belirtilecektir.</p>
<p>4 küsur yıl boyunca devam eden Atatürk-Hitler mektuplaşmalarının bilançosu böyle. Bundan sonra bana susmak düşecek. Gerçekler konuşunca hep olduğu gibi.</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right"><em><strong>15 Nisan 2012, Pazar</strong></em></p>
<p style="text-align: right;" align="right"><a href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/?file_id=3"><img class="alignleft" title="Yazıyı PDF Olarak İndir" src="http://www.mustafaarmagan.com.tr/pdf.gif" alt="" width="120" height="115" /></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/ataturk-hitlere-neler-yazmisti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>4+4+4 Eğitim Tarihimiz Açısından Önemli Bir Hatadan Dönüş Kararıdır</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/444-egitim-tarihimiz-acisindan-onemli-bir-hatadan-donus-kararidir.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/444-egitim-tarihimiz-acisindan-onemli-bir-hatadan-donus-kararidir.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Apr 2012 19:53:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[4+4+4]]></category>
		<category><![CDATA[Hilafet]]></category>
		<category><![CDATA[Maarif Vekaleti]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid-i Tedrisat Kanunu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5023</guid>
		<description><![CDATA[Yakın dönem Türk tarihi ve son dönem Osmanlı tarihi üzerine araştırmalarıyla tanınan yazar Mustafa Armağan Samsunlu okurlarıyla buluştu. Endülüs Kültür Merkezi’nin “Cumartesi Buluşmaları” etkinliği çerçevesinde Kitabevi ve Eğitim-Bir-Sen ortak etkinliğinde Samsun’a gelen yazar, söz konusu firmanın yaptığı iki organizasyonda farklı kitlelerden okurlarıyla görüşme imkanı buldu. Öncelikle İlim Yayma ve Eğitim Vakfı’nın salonunda ağırlıklı eğitimcilerden oluşan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Yakın dönem Türk tarihi ve son dönem Osmanlı tarihi üzerine araştırmalarıyla tanınan yazar Mustafa Armağan Samsunlu okurlarıyla buluştu.</p>
<p>Endülüs Kültür Merkezi’nin “Cumartesi Buluşmaları” etkinliği çerçevesinde Kitabevi ve Eğitim-Bir-Sen ortak etkinliğinde Samsun’a gelen yazar, söz konusu firmanın yaptığı iki organizasyonda farklı kitlelerden okurlarıyla görüşme imkanı buldu.</p>
<p>Öncelikle İlim Yayma ve Eğitim Vakfı’nın salonunda ağırlıklı eğitimcilerden oluşan bir kitleye konuşan Armağan, konuşmaya başlarken; etkinliğin yapıldığı tarihe dikkat çekti. “Böyle anlamlı bir tarihte konuşulacak bir çok konu, değinilecek bir çok başlık olduğu”na dikkat çeken yazar, bundan yaklaşık yüz yıl önce yapılan yanlışların giderilmesi için hala yoğun çabalar sarf edildiğini vurguladı.</p>
<p>Tarihin 31 Mart olması nedeniyle, bu coğrafyadaki askeri hareketlere değinilmeden geçemeyeceğini belirten Armağan, tüm darbelerin ülkeyi başta eğitim olmak üzere her alanda en az on yıl geri götürdüğünü ifade etti. Yazar, artık geçmişteki yanlışları ile yüzleşen sistemin, gelecek için umut vaat ettiğini söyledi.</p>
<p>Konuşmasında, halen ülkenin gündemini meşgul eden 4+4+4 konusuna da değinen Mustafa Armağan, bu yasayla 88 yıllık bir hatadan döndüğümüzü belirtti. Yazar, konuşmasına şöyle devam etti; “Hilafet&#8217;in kaldırıldığı gün, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler kapatılıp, din eğitiminin Selçuklulara kadar mevcut olan köklü kurumu ortadan kaldırıldı. Aynı gün çıkarılan bir başka kanunla Şeriye ve Evkaf Vekaleti (Bakanlığı) kaldırılıp, yerine Diyanet İşleri Reisliği kuruldu. Bu arada kimselerin gözüne görünmeyen, dikkatlerden uzakta başka bir değişiklik daha oldu. Dinî kurumların finansörü ve garantörü olan vakıflar da bütçeleriyle Başbakan&#8217;a bağlandı. Böylece din eğitimi alanında çalışanşarın para kaynakları kesildi. Gayet planlı yazılmış olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu metninden anlaşılıyor ki, eğitim sistemi medresenin mirasına nasıl konmuştur. Bunu nasıl söylüyorum? 2. maddeyle Şeriye ve Evkaf Vekaleti&#8217;ne bağlı olan bütün mektep ve medreseleri kaldırıldı. Fakat bu kaldırmanın farklı bir boyutu vardı. Bu mektepler Eğitim Bakanlığı&#8217;na (Maarif Vekaleti&#8217;ne) bağlandı. Burası çok önemlidir; &#8216;bütçeleriyle beraber&#8217;. Yani vakıflardan gelen bütün gelirleriyle birlikte el koydu devlet medrese ve mekteplere.”</p>
<p>Buradaki konuşmasının ardından okurlarının sorularını cevaplayan Armağan, daha sonra kitaplarını imzalayıp Endülüs Kültür Merkezi’ne geçti.</p>
<p>Mustafa Armağan: &#8220;Nutuk&#8217;a kutsal kitap muamelesi yapılıyor”</p>
<p>Endülüs Kültür Merkezi’nde de bir konuşma yapan Mustafa Armağan, sözlerine şöyle başladı: “Bizim Samsun’a daha önce gelmişliğimiz vardır. Gelememişliğimiz de vardır. Bu gelemeyişimizden dolayı tüm okurlarımdan özür diliyorum. Öncelikle, ben mazlum ve mağdur edilmiş bir tarihin sesi olmaya çalışıyorum. Bir derdim var onun için buradayım.”</p>
<p>Ardından yakın tarihimizle ilgili meselelere değinen yazar, inkılap tarihi algımızı eleştirdi. Tarihin tek bir kaynaktan beslenen bir disiplin olmadığını ve olamayacağını ifade eden Armağan; “Nutuka kutsal kitap muamelesi yapılıyor. Tarih bir bilimdir ve bilimin tek kutsalı tarafsızlıktır. Bizim resmi tarihçilerimizde ‘Nutukta varsa her şey doğrudur. Bir konu Nutukta varsa, zaten doğrudur; başka esere gerek yok. Nutukta yoksa, zaten yalandır’ şeklinde bir anlayış var.” dedi. Buradaki konuşmanın ardından kitaplarını imzalayan yazar, daha sonra organizatörlerle birlikte yemek yiyerek, şehre veda etti.<br />
<strong><br />
samsunAhaber / http://www.akasyam.com/haber/1459/mustafa-armagan-okurlariyla-bulustu.html</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/444-egitim-tarihimiz-acisindan-onemli-bir-hatadan-donus-kararidir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>1 Nisan şakası nerden çıkmıştır?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/1-nisan-sakasi-nerden-cikmistir.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/1-nisan-sakasi-nerden-cikmistir.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Apr 2012 05:59:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Soru-Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[1 Nisan şakası nerden çıkmıştır]]></category>
		<category><![CDATA[April Fools' Day]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5021</guid>
		<description><![CDATA[Soru 1 Nisan şakasının gerçek çıkış sebebini bildirirseniz sevinirim. Kimileri Endülüs&#8217;ün bu tarihte düştüğünü, Haçlı ordusu komutanının sözünden caymasının o güne rastlamasıyla ilgili olduğunu söylüyorlar. Hüseyin Çatalkaya Cevap Bunu Endülüs&#8217;ün düşmesiyle alakası yoktur. Son kale Gırnata&#8217;nın düşüşü 2 Ocak 1492&#8242;dir. 1 Nisan, esasında Batıdaki bir takvim değişikliği sırasında yaşanan şaşkınlığın ürünüdür. Takvim reformuyla Yılbaşı 1 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Soru</strong><br />
1 Nisan şakasının gerçek çıkış sebebini bildirirseniz sevinirim.<br />
Kimileri Endülüs&#8217;ün bu tarihte düştüğünü, Haçlı ordusu komutanının sözünden<br />
caymasının o güne rastlamasıyla ilgili olduğunu söylüyorlar.<br />
<em>Hüseyin Çatalkaya</em></p>
<hr />
<strong>Cevap</strong></p>
<p>Bunu Endülüs&#8217;ün düşmesiyle alakası yoktur. Son kale Gırnata&#8217;nın düşüşü 2 Ocak 1492&#8242;dir.</p>
<p>1 Nisan, esasında Batıdaki bir takvim değişikliği sırasında yaşanan şaşkınlığın ürünüdür.</p>
<p>Takvim reformuyla Yılbaşı 1 Ocak&#8217;a alındığı halde onu hala 1 Nisan&#8217;da</p>
<p>zanneden aymazlara karşı yapılan şakalardır. İngilizcede</p>
<p>Nisan Aptallarının Günü (April Fools&#8217; Day) şeklinde geçmesinin sebebi budur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/1-nisan-sakasi-nerden-cikmistir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hanedan kovulurken mallarını kim kaptı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/hanedan-kovulurken-mallarini-kim-kapti.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/hanedan-kovulurken-mallarini-kim-kapti.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Apr 2012 02:49:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Hanedanın sürgün edilişi]]></category>
		<category><![CDATA[Mihrişah Sultan]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Faruk Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Hanedanı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5018</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Şu köpek kadar dahi talihli değilim. O vatanımı görecek, suyunu içecek, ekmeğini yiyecek&#8230;. Ama ben&#8230;&#8221;  Bu insanı kahreden cümleleri kuran kişi, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz &#8216;Son Saraylı&#8217; Neslişah Sultan&#8217;ın babası Ömer Faruk Efendi&#8217;den başkası değildir. Yıl 1952&#8242;dir. Eşi Mihrişah Sultan köpeğiyle birlikte vapura binerken vatan hasretinin buruklaştırdığı içini kelimelere böyle dökmüş Ömer Faruk Efendi. Osmanlı hanedanının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">&#8220;Şu köpek kadar dahi talihli değilim. O vatanımı görecek, suyunu içecek, ekmeğini yiyecek&#8230;. Ama ben&#8230;&#8221;</p>
<p> Bu insanı kahreden cümleleri kuran kişi, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz &#8216;Son Saraylı&#8217; Neslişah Sultan&#8217;ın babası Ömer Faruk Efendi&#8217;den başkası değildir. Yıl 1952&#8242;dir. Eşi Mihrişah Sultan köpeğiyle birlikte vapura binerken vatan hasretinin buruklaştırdığı içini kelimelere böyle dökmüş Ömer Faruk Efendi.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Osmanlı hanedanının yurtdışına gönderilmesi, tarihin en büyük varlık transferlerinden birine sahne olmuştu aynı zamanda. Kendilerine sadece 10 gün süre tanınan hanedan üye ve mensupları, ellerinde ne var ne yok satmışlar veya birilerine devretmişler, sonra da Çatalca&#8217;dan trene bindirilip gönderilmişlerdi bilinmeyen şafaklara. Sürgün bitecek gibi değildi. Çünkü çıkan kanunda vatanlarından &#8216;ebediyen&#8217; uzaklaştırıldıkları yazılıydı.</p>
<p>Varlık Vergisi&#8217;yle azınlıklardan ne kadar malın başka ellere geçtiği öteden beri konuşulur da, kendilerine 10 gün içinde ellerinde ne varsa satmaları, aksi halde el konulacağı söylenen Osmanlı hanedanının elinden bu kısa sürede ne kadar paha biçilmez malın kimlerin ellerine geçtiği üzerinde nedense hiç durulmaz.</p>
<p>Halbuki bu 10 gün, tarihimizin en büyük müzayedesine sahne olmuş, binlerce gayrimenkul ve değerli sanat eseri yok pahasına başka ellere geçmişti. Kâzım Karabekir, yabancıların, Yahudi komisyoncular eliyle bu eşyanın nasıl yurt dışına aktardıklarını pek güzel anlatır. 600 yıllık bir hanedanın soyulduğu bu 10 günün tarihi mutlaka yazılmalıdır.</p>
<p>Düşünün, Abdülmecid Efendi&#8217;nin Bağlar-başı&#8217;ndaki köşkü, bu kargaşalıkta onda bir fiyatına satılmıştı. Sonra da bu köşkün bir banka tarafından satın alındığı ortaya çıkmıştı.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/04/08/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Son saray kadınları ve sultanlar 1924 Mart&#8217;ında Sirkeci&#8217;de trene binip sürgüne giderken yakınlarıyla vedalaşıyor (Tarih Dünyası, 1950).</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sultan V. Murad&#8217;ın torunlarından Osman Selahaddin Efendi anlatmıştı. Babası Ahmed Nihad Efendi, Türkiye&#8217;den ayrılırken mallarını apar topar birilerinin üzerine tapulayıp gitmiş. Artık onların insafına kalmış, verirler veya üzerine yatarlar. Ne kadar talihliymiş ki, Şehzade&#8217;nin çocukları, tapuları verdiği insanların çocuklarından gayrimenkullerini geri alabilmişler. Ama çoğu aile bu kadar şanslı olamadı, mallar haraç mezat satıldı, kapanın elinde kaldı.</p>
<p>Bakın, şair Nigâr Hanım&#8217;ın oğlu Salih Keramet Nigâr -ki Halife Abdülmecid&#8217;in özel kâtibiydi- 1976 yılında kendisiyle yapılan söyleşide yurt dışına nasıl gittiklerini nasıl anlatıyor:</p>
<p>&#8220;48 saatlik bir müddet verilmişti. Halife, erkânı ile birlikte hemen hazırlandı. Bir polis arabasına bindik. Binerken Abdülmecid Efendi, milletimizin ve memleketimizin selameti için dua etti. Edirnekapı&#8217;ya vardığımızda gün ağarıyordu. Açtık. Çatalca&#8217;ya müteveccihen yola çıkıldı. Sirkeci&#8217;den trene bindirilmiyorduk. Çünkü hadise çıkma ihtimali vardı.&#8221;</p>
<p>Salih Keramet Nigâr burada cereyan eden ilginç bir olaydan bahseder. Tam Çatalca&#8217;dan Simplon Ekspresi&#8217;ne binecekleri sırada Rumeli Demiryolları şirketinin Musevi âmiri koşarak yanlarına gelir. Halife Abdülmecid&#8217;in ellerine sarılır. Öper. Ve şu sözleri söyler:</p>
<p>&#8220;Osmanlı hanedanı, Türkiye Musevilerinin velinimetidir. Atalarımız İspanya&#8217;dan sürüldükleri, kendilerini koruyacak bir ülke aradıkları zaman, onları yok olmaktan kurtardılar. Devletlerinin gölgesinde tekrar can, ırz, mal emniyeti ve hürriyetine kavuşturdular. Onların torunlarına bu kara günlerinde elimizden geldiği kadar hizmet etmek vicdan borcumuzdur.&#8221;</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/04/08/armagan02.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Saray mensupları ve sultanların Mart 1924&#8242;te Sirkeci&#8217;de trene binişlerini gösteren bu fotoğraf, Reşad Ekrem Koçu&#8217;nun koleksiyonuna aittir (Tarih Dünyası, 1950). </em></p>
<p>Abdülmecid Efendi&#8217;nin etrafında bulunan bazıları ağlamaya başlar bu hazin sözler üzerine.</p>
<p>Fakat Osmanlı hanedanına büyük saygısı olan Musevi vatandaş burada bırakmaz işi, onları yemeğe davet eder, karınlarını doyurur. Hürmette kusur etmemeye çalışır. Ve onları yolcular.</p>
<p>Salih Keramet Nigâr, bunları 91 yaşındayken anlatır. Dahası, Halife Abdülmecid Efendi&#8217;nin bir hatıratı olduğunu söyler. Sürgün yıllarını dikkatle hatıra defterine geçirmiştir son Halife ama onun nerede olduğuna dair sır vermez. (Sebil, 16 Ocak 1976)</p>
<p>Belki günün birinde bu hatıra defteri yayınlanır da, hanedan açısından o zor günlerin hikâyesini en yetkili ağızdan öğrenme imkânını buluruz.</p>
<p>Asıl üzücü olan nokta ise şudur: Hanedan üye ve mensuplarının Türkiye&#8217;ye girişlerine 50 yıl sonra izin verilmişti ya, bu izin de hırsızlar, katiller, anarşistler ve ırz düşmanlarına uygulanan afla birlikte çıkmıştı. Yani adi suçlular veya terör suçlularıyla birlikte affedilmişti Osmanlı hanedanı.</p>
<p>İlginç olan husus şudur ki, Meclis&#8217;te af kanunu görüşülürken, Burdur&#8217;un Tefenni ilçesinden 500&#8242;ün üzerinde telgraf çekilmiştir hanedanın affedilmesi için. Halkın hanedana gösterdiği sevgi ve saygının bitmediğini gösteren bu çarpıcı örneğe, Neslişah Sultan&#8217;ın birkaç gün önceki cenazesine katılan binlerce insanın görüntüsünü eklediğinizde bu sevgi ve saygının giderek arttığını görmek zor değil.</p>
<p>Bazılarının bastırılanın geri dönüşü dedikleri bu olsa gerek. Osmanlı, hanedanın kendisinden halkın arasına transfer oldu. Hanedanın asırlardır bir ayrıcalığı olan çok minareli camilerin her mahallede karşımıza çıkması boşuna mıdır sanıyorsunuz?</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right"><em><strong>08 Nisan 2012, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/hanedan-kovulurken-mallarini-kim-kapti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kazım Karabekir diyor ki&#8230;</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/kazim-karabekir-diyor-ki.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/kazim-karabekir-diyor-ki.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 Apr 2012 20:14:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Yankılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Zamanı]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıl Pençe]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5012</guid>
		<description><![CDATA[ALPER SARI Mustafa Armağan yeni kitabı Kızıl Pençe’de, Kazım Karabekir’in hem tarih ‘yapma’ hem de ‘yazma’ gibi önemli özelliklerinden yararlanıyor. Karabekir’in bu çok boyutlu kişiliğinin rehberliğinde, günlüklerinin ışığında, yakın tarihin gizli odalarında dolaştırıyor yazar bizleri. KIZIL PENÇE, MUSTAFA ARMAĞAN, TİMAŞ YAYINLARI, 304 SAYFA, 13,50 TL &#8220;Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir; yazan yapana sadık kalmazsa, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>ALPER SARI</strong><br />
<span>Mustafa Armağan yeni kitabı Kızıl Pençe’de, Kazım Karabekir’in hem tarih ‘yapma’ hem de ‘yazma’ gibi önemli özelliklerinden yararlanıyor. Karabekir’in bu çok boyutlu kişiliğinin rehberliğinde, günlüklerinin ışığında, yakın tarihin gizli odalarında dolaştırıyor yazar bizleri.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><em>KIZIL PENÇE, MUSTAFA ARMAĞAN, TİMAŞ YAYINLARI, 304 SAYFA, 13,50 TL</em></p>
<hr />
<p style="text-align: justify;">&#8220;Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir; yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.” Bu sözlerle Atatürk tarihçilerin, tarihin sadık habercileri olmaları gerektiğini, aksi halde ortaya çıkan sonuçların beklenmedik gelişmelere yol açabileceğini belirtmişti. Bunun yanında tarih dediğimiz şey de aslında çok kaygan bir zeminde yer alır. İsteyen, istediği şeyi bu kalabalık insanlar ve olaylar havuzundan dilediği gibi devşirebilir. Zafer arayanlar bunu kendi değerlendirmeleriyle rahatça bulabileceği gibi, yenilgi ve dram meraklıları da yine paylarına düşeni almakta zorlanmayacaklardır. İş, burada tarihçilerin kendi vicdanlarına düşmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">    Mustafa Armağan da yeni kitabı Kızıl Pençe’de, Kazım Karabekir’in hem tarih ‘yapma’ hem de ‘yazma’ gibi önemli özelliklerinden yararlanıyor. Onun bu çok boyutlu kişiliğinin rehberliğinde, günlüklerinin ışığında, yakın tarihin gizli odalarında dolaştırıyor bizleri. İstiklal Savaşı’nın ardından, yeni bir devletin ayak seslerinin duyulmaya başladığı günlerden inkılâplar ve isyanlar dönemine, geniş bir yelpazede bilgi ve belgelerle ilerleyen bir anlatım sunuyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Karabekir’in düzelttiği yanlışlar</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kazım Karabekir hatıralarında, inkılâp hareketlerini anlatmaya II. Meşrutiyet döneminden başlıyor. Öncelikle bazı yanlış bilinenleri düzeltmekle işe koyuluyor ve onlardan bir örnekle diyor ki: “Kitaplarda Hareket Ordusu’nun kurmay başkanı olarak Mustafa Kemal Bey gösteriliyor. Oysa doğrusu, Ali Rıza Paşa olacaktır.” Ardından da Meşrutiyet ve Cumhuriyet’in ilanları arasındaki birtakım farklara değiniyor. Meşrutiyet’in ilanını Hilafet ve Saltanat makamının baskı ve zulümlerine bağlarken Cumhuriyet’in ise aynı makamın yetersizliklerinden dolayı ilan edildiğini belirtiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">    Mustafa Kemal ile arasındaki görüş ayrılıklarına da değinen Karabekir, Mustafa Kemal’in İtilaf devletleri karşısında ancak başkanının kendisi olduğu bir Cumhuriyet idaresiyle durulabileceği düşüncesini taşıdığını söylüyor. Buna karşılık kendisi de şu aşamada bu türlü bir inkılâbın milli ve askeri birliği sarsacağını belirterek, İtilaf devletlerinin yeni bir savaş başlatma ihtimallerinin de zayıf olduğunu ekliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">    Edindiği bazı kaynaklardan ve Mustafa Kemal Paşa’nın bazı din adamları arasında çektirdiği bir fotoğrafa dayanarak, onun Hilafet ve Saltanatı kendi üzerine almak emelinde olduğu söyleyen Kazım Karabekir ardından kendi düşüncesini de açıklıyor: “Ben Hilafet ve Saltanatı birbirinden ayırıp Cumhuriyet’e gitmeyi iç ve dış siyasetimize daha uygun buluyordum. Fakat şimdi erkendi.” İlerleyen bölümlerde Mustafa Kemal’in, bahsettiği emeline -ki buna “mefkûre” diyor- hizmet maksadıyla Balıkesir Zağanos Paşa Camii’nde verdiği hutbeden de bahsediyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Lozan’dan sonra değişen fikirler</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Halifelik ve Saltanat makamına büyük önem verilirken, daha sonra nasıl olduysa Ankara’da yeni bir akımın ortaya çıktığını söyler Karabekir. “İslamiyet ilerlemeye engeldir.” şeklindeki bu fikirlere karşı kendince yoğun mücadelelere giriştiğinden de bahseder. Bu çetin tartışma ortamında, fikirlerin birden nasıl değiştiğini anlama çabasında şu yorumda bulunur: “Böylece bu değişimin ilhamının Lozan’dan ve İtilaf devletlerinden geldiği açıklık kazanmış oluyordu.”</p>
<p style="text-align: justify;">    Kendisinin doğru bildiklerini sakınmadan söylemesinin, gördüğü en küçük yanlışı bile, bunu yapan kim olursa olsun eleştirmesinin, Doğu cephesindeki başarılarından dolayı halkın kendisine gösterdiği derin saygı ve teveccühün çevresindekileri rahatsız ettiğini ve bütün okları üzerine çektiğini sık sık dile getiren Kazım Karabekir; hem kendisine hem de İstiklal Savaşı’nın ilk günlerinden beri meselenin içinde olanlara haksızlık yapıldığını anlatıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">    Gazi’nin bir dönem kendisine başbakanlık teklif ettiğini; kendisinin büyük bir hürriyet âşığı olduğu için İstiklal Mahkemelerine karşı durduğunu; yine bir dönem Gazi’nin onu Musul’a göndererek meseleyi askeri yoldan halletmeyi teklif ettiğini; yeni bir savaş ihtimalinin ortaya çıktığı dönemde, savaşı milletvekilliği sıfatıyla durdurabileceğini düşünerek asıl mesleği olan askerlikten istifa ettiğini; ardından da meclis çatısı altında kurulan ilk muhalefet partisinin kuruluş aşamalarını; hakkındaki suçlamalar, hapishane günleri ile İstiklal Mahkemelerince verilen beraat kararını da günlüklerinde ayrıntılarıyla ele alıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">    Mustafa Armağan, Kazım Kara-bekir’in kaleme aldığı üç farklı eserden -İstiklal Harbimiz, Günlükler ile Nutuk ve Karabekir’den Cevaplar- yeni, toplama bir eser ortaya çıkarmış. Bu çalışma, kişisel bir anlatı olduğu kadar yakın tarihimizin en zorlu safhalarının içeriden bir değerlendirmesi olarak da okunabilir. Paşa’nın kendi ağzından, yaşadıklarına bir nevi tercüman olmak maksadıyla yazar, bu çalışmayı bir savunma metni olarak hazırlayıp Karabekir’i zamanın mahkemesinde müdafaa ediyor.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/kazim-karabekir-diyor-ki.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;Kızıl Pençe&#8217;yi Atatürk yönetiyordu&#8217;</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/kizil-penceyi-ataturk-yonetiyordu.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/kizil-penceyi-ataturk-yonetiyordu.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Apr 2012 20:40:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıl Pençe]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5002</guid>
		<description><![CDATA[Balıkesir Hutbesi öncesi: Kazım Karabekir, Latife Hanım ve Mustafa Kemal. Balıkesir Hutbesi ve öncesinde Mustafa Kemal aşırı dinci konuşmalar yapınca Karabekir, &#8220;Paşam, dini siyasete karıştırmanın acısını yeterince çekmedik mi? Niye böyle yapıyorsunuz&#8221; diye uyarıyor. Mustafa Armağan, Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün bu tepkileri görüp halife olamayacağını anlayınca halifeliği kaldırdığını söylüyor.  Atatürk&#8217;ün silah arkadaşı olarak Milli Mücadele saflarında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><em>Balıkesir Hutbesi öncesi: Kazım Karabekir, Latife Hanım ve Mustafa Kemal. Balıkesir Hutbesi ve öncesinde Mustafa Kemal aşırı dinci konuşmalar yapınca Karabekir, &#8220;Paşam, dini siyasete karıştırmanın acısını yeterince çekmedik mi? Niye böyle yapıyorsunuz&#8221; diye uyarıyor. Mustafa Armağan, Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün bu tepkileri görüp halife olamayacağını anlayınca halifeliği kaldırdığını söylüyor. </em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk&#8217;ün silah arkadaşı olarak Milli Mücadele saflarında en önde yer alan Kazım Karabekir sonraki dönemde kendini yasaklılar arasında buldu. Göz hapsinde tutulan, kitapları yakılan, suikast girişiminde bulunulan Karabekir, bunların devlet içinde örgütlenen gizli bir yapılanmanın marifeti olduğunu, emri ise Gazi&#8217;den aldıklarını söylüyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000080;"><strong>EMETİ SARUHAN</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">Mustafa Armağan son kitabı Kızıl Pençe&#8217;de Kazım Karabekir&#8217;in işaret ettiği pek çok çarpıcı iddiaya dikkat çekiyor. Bunlardan biri Milli Mücadele&#8217;ye Atatürk&#8217;ü Kazım Karabekir&#8217;in davet ettiği ve ilk kendisinin Anadolu&#8217;ya geçtiği. Diğeri Atatürk&#8217;ün aslında halife olmak istediği ancak bunu başamayınca halifeliği kaldırdığı. En çarpıcı olansa Mustafa Kemal&#8217;in etrafında asalak bir çevrenin türediği, milletvekilleri, polis ve asker içinde de uzantısı olan bu gizli örgütün adam öldürmeye varan faaliyetleri olduğu, baskıyla kanun çıkardıkları ve emirleri de Gazi&#8217;den aldıkları iddiası.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kâzım Karabekir neden önemli?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı generalleri içinde 1. Dünya Savaşı&#8217;nda yenilmemiş olarak cepheden dönen sadece Karabekir. Ali Fuat Paşa, İsmet Paşa, Ali İhsan Paşa, Refet Paşa, Mustafa Kemal Paşa hepsi yenilmişler. 20 gün içinde 600 kilometre geri çekilmiş Filistin-Suriye&#8217;deki kuvvetlerimiz. Sadece Kafkas Cephesi&#8217;nde Vehib Paşa komutasındaki Kâzım Karabekir yenilmek bir yana İngilizleri, Ermenileri, Rusları yenerek sınır ötesi harekata girişiyor ve Tebriz&#8217;e kadar ilerliyor. Enver Paşa&#8217;nın planı da Kafkas Cephesi&#8217;nden ilerleyip Azerbaycan Türkleriyle birleşmek ve sınırımızı kuzeye doğru genişletmek. Kâzım Karabekir &#8220;Doğu&#8217;ya gidelim. Orada zedelenmemiş bir ordu var. Onu terhis ettirmeyelim, bu kuvvet Milli Mücadele&#8217;nin başlangıcı olsun&#8221; diyor ve bu aşamada Mustafa Kemal&#8217;le görüşüyor. &#8220;Ben Doğu&#8217;ya gidiyorum, siz de gelin&#8221; dediğinde M. Kemal, &#8220;Bu da bir fikirdir&#8221; diyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MİLLİ MÜCADELEYİ KARABEKİR BAŞLATMIŞ</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anadolu&#8217;ya geçme fikri ilk Karabekir&#8217;den geliyor yani.</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Evet. Karabekir Paşa, Mustafa Kemal&#8217;in niyetinin İstanbul&#8217;da kalıp Harbiye Nazırı olarak hükümete girmek olduğunu, ancak İstanbul&#8217;daki siyasi kombinasyon iflas edip hükümete giremeyince müfettiş olarak Anadolu&#8217;ya geçtiğini söylüyor. Nitekim Mustafa Kemal&#8217;in tayini 30 Nisan&#8217;da çıkıyor. Ancak 30 Nisan&#8217;da Kâzım Karabekir Trabzon&#8217;a çıkalı 11 gün olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mustafa Kemal&#8217;in Milli Mücadele&#8217;ye katılmasında ne kadar etkili oluyor Kâzım Karabekir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Erzurum Kongresi&#8217;ni Karabekir organize ediyor. Mustafa Kemal&#8217;i de kongreye o sokuyor. Çünkü Rauf Orbay ve Mustafa Kemal&#8217;i almakta tereddüt ediyor Erzurumlular. Onu ve yanındakileri İngilizlerin adamı sanıyorlar. Ancak Karabekir kefil olunca girebiliyorlar kongreye. İkincisi, Erzurum Kongresi&#8217;nden önce Mustafa Kemal, müfettişlik görevinden azlediliyor. Üstelik görevi Karabekir&#8217;e veriliyor, kendisinden Mustafa Kemal&#8217;i tutuklayıp İstanbul&#8217;a göndermesi isteniyor. Karabekir Genelkurmay&#8217;a mektup yazıp &#8220;Ben İngilizlerin emriyle bir Türk askerini tutuklama şerefsizliğini gösteremem. Emrinizi kabul etmiyorum&#8221; diye rest çekiyor. Yani askerlik hayatını riske atıyor. Mustafa Kemal&#8217;e de &#8220;Siz bizim komutanımızsınız, size tabiyiz. Karargâhımızla emrinizdeyiz&#8221; diye bağlılığını bildiriyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ama buna rağmen Karabekir&#8217;le ters düşüyor Mustafa Kemal?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mustafa Kemal&#8217;in hayatının İstiklal Savaşı&#8217;nın başlangıcındaki dönüm noktalarının hep Karabekir Paşa tarafından inşa edildiğini görüyoruz. Bu da kabul edelim ki, kolay hazmedilecek bir gebelik değildir. Mustafa Kemal&#8217;in üzerinde Demokles&#8217;in kılıcı gibi Karabekir gölgesi sallanıyordu. Ona çok şey borçlu, o nedenle de yanında uzun süre taşıyamazdı. Nitekim tasfiye etti.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Peki Kâzım Karabekir neden hep arka planda kalmayı tercih ediyor?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bir Osmanlı tevazuundan söz edilebilirse de, askeri bir hiyerarşi de sözkonusu. Mustafa Kemal Cihan Harbinde ordu ve ordular grup komutanlığı yapmış. İkincisi, Mustafa Kemal içlerinde siyasetten en iyi anlayan kişi. Şunu bilelim ki, Milli Mücadele sadece bir askerlik başarısı değildir. Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın diplomatik manevralarının başarıdaki rolünü kabul etmek lazım. Mesela diğer paşalar savaş sonrasında siyasetle ilgilendiler; fakat hiçbiri siyasette başarılı olamadı. İnönü&#8217;nün dediği gibi Mustafa Kemal&#8217;in siyasetçiliği askerliğinden üstündür. Onu tercih bu sebeptendir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kitapta saltanatla hilafetin ayrılması ve saltanatın kaldırılması Kâzım Karabekir&#8217;in fikriydi deniyor. Bu durumda laikliğin ilk tohumunu Karabekir atmış diyebilir miyiz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bildiğiniz gibi hilafetin saltanatla birleşmesi İslamcı ekolde de çok eleştirilir. Öte yandan 1922&#8242;de saltanatın bu ülkeye hayır getirmeyeceği genel bir kabul halindeydi. Karabekir cumhuriyete geçilmesini ama hilafetin Müslüman toplumlarla bağımızı koruyacak bir silah, İngilizlere karşı bir koz olarak elimizde kalmasını istiyordu. Halifeli bir Cumhuriyet istiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Halifeliğin neden Osmanoğullarında kalması gerektiğini savunuyordu?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Tarihî bir devamlılık olarak bunu istiyor. Osmanoğulları bu ülkeye büyük hizmetleri geçmiş bir aile. Bunun yanı sıra Mustafa Kemal&#8217;in hilafeti de üzerine almasından, böylece aşırı güçlenmesinden korkuyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>LOZAN&#8217;DA DİNSİZLİK TELKİN EDİLDİ</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Halifeliği Mustafa Kemal&#8217;in almasına neden karşı? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mustafa Kemal hem halife, hem de devlet başkanı olursa saltanat başka bir şekilde ihya edilmiş olur, din ve devlet işleri birbirine karışır diye karşı çıkıyor. Nitekim Mustafa Kemal, Meclis&#8217;teki hocalarla sarık ve cüppe giyip fotoğraf çektiriyor ve üzerine &#8220;İdeal hatırası&#8221; anlamına gelen &#8220;Mefkûre hatırası&#8221; diye yazıyor. Daha da önemlisi, Balıkesir Hutbesi ve öncesinde aşırı dinci konuşmalar yapıyor. Karabekir, Mustafa Kemal&#8217;i &#8220;Paşam, dini siyasete karıştırmanın acısını yeterince çekmedik mi? Niye böyle yapıyorsunuz?&#8221; diye uyarıyor. Mustafa Kemal de halife olamayacağını anlayınca halifeliği kaldırıyor. Halifenin ayrı bir iktidar odağı olarak kalmasını istememesinin sebebi bu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;Anayasamız Kur&#8217;an&#8221;dır diyen bir Mustafa Kemal&#8217;den, &#8220;Bizim ilkelerimiz gökten indiği sanılan kitaplardan alınmamıştır&#8221; diyen bir Mustafa Kemal&#8217;e değişim nasıl gerçekleşti?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bunu iki faktörle açıklıyorum. İç faktör, iktidar mücadelesidir. Hilafetin kaldırılması, içerideki iktidar mücadelesinin sonucuydu. Mustafa Kemal ve çevresi 1930&#8242;lara kadar etrafındaki bütün odakları teker teker tırpanlayarak ortada muhalefet edecek hiçbir kurum, dernek, gazete vb. bırakmaz. Halifeliğin kaldırılmasının ardından basın susturulur, ana muhalefet partisi kapatılır. İtiraz edenler İstiklal Mahkemeleri&#8217;nde yargılanıp asılır. İzmir Suikasti davası bunun zirvesidir. 1926&#8242;dan 1945&#8242;e kadar muhalefetsiz bir cumhuriyet yaşanır. Dış faktör açısından baktığımızdaysa hilafetin kaldırılması dahil, laiklikle ilgili dine karşı bir akımın başlamasının kökeninin Lozan olduğunu görürüz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Neler oldu Lozan&#8217;da?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Lozan&#8217;da Balıkesir hutbesindeki gibi İslamiyet&#8217;e bu kadar vurgu yapılmasının bağımsızlığımızı tehlikeye atacak bir tehdit olduğu telkin edildi. Karabekir, İsmet Paşa&#8217;ya &#8220;İsmet, bu din aleyhindeki fikirler size Lozan&#8217;da telkin edildi değil mi?&#8221; diye soruyor. İsmet Paşa da zımnen kabul ettiğini belirten dolaylı bir cevap veriyor. &#8220;Bak Kâzım, biz savaşa Macarlar ve Bulgarlarla beraber girdik. Hepimiz kaybettik ama sadece bizim bağımsızlığımız ortadan kaldırıldı. Müslüman kaldıkça bağımsızlığımızın tehlike altında kalacağını bilmemiz lazım&#8221; diyor. Sonuca baktığımızda İngiltere Kralı Lozan&#8217;a onay imzasını hilafet kaldırıldıktan sonra atmıştır. Fransızlar ve İtalyanlar da İngiltere Kralından sonra imza attılar. Demek ki Hilafetin kaldırılması özenle beklendi. Dikkat ederseniz laikliğin zedelenmesinin varlığımızı tehlikeye atacağı korkusu hala CHP liderlerine egemendir. İnönü&#8217;nün Lozan&#8217;da yaşadığı korku Halk Partisi&#8217;nin ruhunda yaşıyor anlaşılan.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KIZIL PENÇE ATATÜRK&#8217;TEN EMİR ALIYORMUŞ</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Karabekir &#8220;Kızıl Pençe&#8221; adında bir örgütten bahsediyor. Bu o dönemin derin devleti mi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1908&#8242;den itibaren Türkiye&#8217;de bir derin devlet oluşumu başladı. Fransız İhtilali&#8217;nden sonra kurulan Selamet-i Umumiye Komitesi&#8217;nin bir paralel devlet oluşturma çabası vardı. Bu önce İttihatçılar tarafından benimsenmişti. Bu komite milletvekillerini kontrol altına alıp baskı, yıldırma, susturma politikası ile istedikleri kanunun çıkmasını sağlıyordu. 1923&#8242;e doğru giden süreçte bu komite daha belirgin hale geldi. 1923&#8242;ten sonra da Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın etrafını çeviren yeni bir asalak gruptan bahsediyor Karabekir Paşa.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Nasıl bir grup bu?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bunun içinde tetikçiler, İstiklal Mahkemesi üyeliği yapmış Kılıç Ali gibi operasyonlarda kullanılan kişiler, Ekrem Baydar gibi emniyet müdürleri var. Yani Mustafa Kemal&#8217;e bağlı özel bir teşkilatlanma. Yukarıdan aşağı doğru polisin ve askerin içine doğru uzanıyor. Ayrıca şunu belirtmemizde fayda var: 1923 meclisinde asker kökenlilerin sayısı 60 civarında. Meclise Genelkurmay&#8217;ın karargâhı benzetmesi yapılıyor. İstedikleri operasyonları yapıyorlar, kanun çıkacaksa çıkarılıyor, muhalifler bastırılıyor. Düşünün, 1925&#8242;te TBMM&#8217;de Halit Paşa vuruldu. Karabekir, kendisine suikast düzenleyenin, kitaplarını yaktıranın, bazı örtülü operasyonların Kızıl Pençe adını verdiği bu örgüt tarafından gerçekleştirildiğini ana hatlarıyla aktarıyor. Karabekir, &#8220;İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü, hem İsmet Paşa&#8217;nın başbakan olduğu hükümetin, hem de gizli Kızıl Pençe teşkilatının emrindeydiler. Buna doğruca Gazi emir verir, Meclis Başkanı Kazım Paşa ve Kılıç Ali gibi en güvendikleri adamlar vasıtasıyla hükümet mekanizması gizli oyunlara başlardı.&#8221; diyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><span style="color: #bb2222;">Armağan: Amacım sesi kısılanların sesi olmak</span></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kâzım Karabekir hakkında bu ikinci kitabınız. Neden Kâzım Karabekir üzerine çalışıyorsunuz? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sesi kısılmışların, mağdurların, mazlumların yanında olmak benim tarih üzerine çalışıyor olmamın en önemli sebeplerinden biri. Bundan önce Sultan II. Abdülhamid hakkında iki kitap yazdım. Onların yayınlanmasının ardından Türkiye&#8217;de neredeyse bir &#8216;Abdülhamid rönesansı&#8217; yaşandı, yüzlerce Abdülhamid kitabı çıktı, Abdülhamid&#8217;e bakışta önemli bir değişim meydana geldi. Aynı durum Kâzım Karabekir için de geçerli. Tarihte olduğundan farklı gösterilmiş, yaptıkları silinmeye çalışılmış, idamla yargılandığı gibi yazdıkları yakılmış, hatıratına el konulmuş ve yasaklanmış. Bu defa Karabekir&#8217;in sesi olmak istedim. Çünkü mazlumların sesi olmak gibi bir derdim var. Tarihte mağdur edilmiş kişileri seri halinde yazmaya devam edeceğim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Okuduğumuz tarih çok da doğru değil o halde? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Tarih büyük ölçüde galip gelenlerin ışığında yazılır ki, bunun en büyük örneği Nutuk&#8217;tur. İstiklal Savaşı&#8217;nı kazanan, Cumhuriyet&#8217;i kuran birinin zaferinin kitabını yazması tarihte çok az rastlanan bir olayken, bu kitap aynı zamanda master (efendi) tarih konumuna yükseltilmiş. Diğerlerini ezip geçmiş. Peki diğer Paşaların yazdığı &#8220;Nutuklar&#8221;a ne oldu? Bilmiyoruz. Dolayısıyla biz İstiklal Savaşı ve sonrasının tarihini, savaştan sonraki siyasi mücadeleyi kazananların ağzından okuyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kitabınız 4 ayrı metnin birleşiminden oluşuyor, değil mi? </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kaynaklarım, Karabekir&#8217;in yayınlanmış kitap ve günlükleri. Ancak bunlar parça parça ve farklı zamanlarda yayınlandığı için hem gerektiği gibi okunmamış, hem de bir bütünlük oluşmamış okurun kafasında. Ben Paşa&#8217;nın dört ayrı metninden yararlandım. İsmet Bozdağ&#8217;ın Paşaların Kavgası (Karabekir&#8217;in Nutuk&#8217;a Cevapları) adlı derlemesi, Karabekir&#8217;in Yapı Kredi&#8217;den çıkan Günlükler&#8217;i, İzmir suikastiyle ilgili yazdıkları ve savunması ile Bir Düello Bir Suikast adıyla basılmış 1933 yılı hatıraları. Bunları tarih sırası ve bir mantık çerçevesine oturtarak okuyunca çok çarpıcı bir resim çıkıyor. O alternatif resmi, parçaları birleştirerek kitabımda oluşturmaya çalıştım. Kitapta konuşan tamamen Paşa&#8217;dır. Benim katkım, sadece yazdıklarını düzenleyip sadeleştirmek.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>01.04.2012</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><em><strong>Kaynak:</strong> <a href="http://yenisafak.com.tr/Pazar/?t=01.04.2012&amp;i=375620&amp;k=b10">http://www.yenisafak.com.tr/Pazar/?t=01.04.2012&amp;i=375620&amp;k=b10</a></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/kizil-penceyi-ataturk-yonetiyordu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an-ı Kerim 88 yıl sonra yeniden liselerde</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/kuran-i-kerim-88-yil-sonra-yeniden-liselerde.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/kuran-i-kerim-88-yil-sonra-yeniden-liselerde.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Apr 2012 03:01:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[4+4+4]]></category>
		<category><![CDATA[Çanakkale Zaferi]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid-i Tedrisat]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4998</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye tarihin kavşak noktasında. Yıldönümleri peş peşe sökün ediyor. Geçen yıl Trablusgarb&#8217;ı kaybımızın 100. yıldönümüydü, bu yıl Balkanlar&#8217;ı kaybımızın. 2015&#8242;te Çanakkale zaferi asrını dolduracak. 2018 II.  Abdülhamid&#8217;in ölüm; 2020 TBMM&#8217;nin, 2023 TC&#8217;nin kuruluş yıldönümleri olarak anılacak. Tabii İstiklal Mahkemeleri gibi istenmeyen yıldönümleri de yola revan olmuş olacak. Mesela gelecek yıl, belki de modern dünyada tek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Türkiye tarihin kavşak noktasında. Yıldönümleri peş peşe sökün ediyor. Geçen yıl Trablusgarb&#8217;ı kaybımızın 100. yıldönümüydü, bu yıl Balkanlar&#8217;ı kaybımızın. 2015&#8242;te Çanakkale zaferi asrını dolduracak. 2018 II.</p>
<p style="text-align: justify;"> Abdülhamid&#8217;in ölüm; 2020 TBMM&#8217;nin, 2023 TC&#8217;nin kuruluş yıldönümleri olarak anılacak. Tabii İstiklal Mahkemeleri gibi istenmeyen yıldönümleri de yola revan olmuş olacak.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Mesela gelecek yıl, belki de modern dünyada tek vak&#8217;a olan İlahiyat Fakültesi&#8217;nin kapatılmasının 80. yıldönümü. Anan olur mu bilmiyorum ama bence Cumhuriyet yönetiminin dine bakışının en çarpık ürünlerinden biri bu. İlahiyat Fakültesi kapatan sözde &#8216;Aydınlanma devrimimizi&#8217; tebrik etmek için hoş bir fırsat bence!</p>
<p>29 Mart 2012 günü TBMM, 12 yıllık zorunlu eğitime ilişkin kanun teklifinde bir değişikliğe gitti ve Kur&#8217;an-ı Kerim ve Peygamberimiz&#8217;in Hayatı derslerinin seçmeli de olsa okutulmasını 81 ret oyuna karşılık 305 oyla kabul etti. Karar, MHP Grup Başkanvekili Mehmet Şandır&#8217;ı coşturmuş olmalı ki, &#8220;Cumhuriyet tarihinin en önemli iş[ini] yapıyoruz.&#8221; demiş.</p>
<p>Böylece, 1924 yılında alınan bir karardan, 88 yıllık bir hatadan dönülmüş oldu. İmzası bulunan herkesi gönülden tebrik ediyorum. Ediyorum etmesine ama, 88 yıl önceki o hataya da değinmesem olmayacak.</p>
<p>Hilafet&#8217;in özellikle İngilizlerin zorlamasıyla kaldırıldığını daha önce yazmıştım. Bunun en somut kanıtı, İngiltere&#8217;deki Avam Kamarası&#8217;nın Lozan&#8217;ı görüşmeye, bizim Hilafet&#8217;i kaldırmamızdan sonra başlamış olmasıdır. İngilizlerin Lozan&#8217;ın onayı için yaklaşık 1 yıl ayak sürümesinin başka bir izahı olabilir mi? Üstelik hemen ayına Meclis&#8217;te kabul ettiğimiz halde onay için bu denli uzun süre beklenmiş olması şaşırtıcıdır.</p>
<p>Hilafet&#8217;in kaldırıldığı gün, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler kapatılmış, böylece din eğitiminin Selçuklulara kadar inen bu köklü kurumu ortadan kaldırılmıştı. Aynı gün çıkarılan bir başka kanunla Şeriye ve Evkaf Vekaleti (Bakanlığı) kaldırılıyor, yerine Diyanet İşleri Reisliği kuruluyordu. Aynı zamanda görünmeyen başka bir değişim daha oluyor, dinî kurumları finanse eden vakıflar da bütçeleriyle beraber Başbakanlık&#8217;a bağlanıyordu. Böylece din eğitimi alanında faaliyet göstereceklerin para kaynakları kesilmiş oluyordu.</p>
<p>Şimdilerde Vakıflar İdaresi bu yanlıştan da dönüyor ve devletçe cebren el konulan vakıf mallarını sahiplerine iade edip amacı dışında kullanılanları boşaltarak amacına uygun kullanacaklara tahsis ediyor.</p>
<p>Gayet dikkatli bir dille yazılmış olan Tevhid-i Tedrisat Kanunu metninden eğitim sistemimizin medresenin mirasına nasıl konuverdiğini anlamak mümkündür. Zira 2. maddeyle Şeriye ve Evkaf Vekaleti&#8217;ne bağlı olan bütün okul (mektep) ve medreseleri kaldırmakla kalmıyor, onları Eğitim Bakanlığı&#8217;na (Maarif Vekaleti&#8217;ne) bağlıyordu. Ama &#8216;bütçeleriyle beraber&#8217;. Ne demek bütçeleriyle beraber? Yani Vakıflardan gelen bütün gelirleriyle birlikte el koyuyordu devlet medrese ve mekteplere.</p>
<p>Mesela bir şahıs hadis okunması için bir medrese kurup malından gelir bağlamış. Devlet kalkıp vakfı da, gelirlerini de, binasını da devletleştiriyor, okulu kapatıyor, hoca ve öğrencilerin büyük bir kısmını da sokağa atıyordu. Bu, tam bir hukuk faciasıydı ama o yıllarda hukuku kim dinlerdi? Ancak 80 yıl sonra hukukta normalleşme sağlanabildiğini görüyoruz. Geçenlerde zavallı bir azınlık ilkokulunun eski sahiplerine iade edildiğini öğrendiğimde sevindim. Yerli vakıflar ne zaman iade edilecek sahiplerine? diye de düşünmeden edemedim. Bir de 4. maddesi vardı ki Tevhid-i Tedrisat Kanunu&#8217;nun, tamamen göz boyamaya matuftu. Buna göre &#8220;diniyat mütehassısları&#8221; (din uzmanları) yetiştirmek üzere bir İlahiyat Fakültesi açılmasının yanı sıra, &#8220;imamet ve hitabet&#8221; gibi dinî hizmetlerin yerine getirilmesi göreviyle yükümlü memurların &#8220;yetişmesi&#8221; için &#8220;ayrı okullar&#8221; açılacağı bildiriliyordu.</p>
<p>Peki kim açacaktı bu okulları? Eğitim Bakanlığı. Peki açmazsa ne olacaktı? Hiç.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/04/01/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Bazı medreseler son yıllarında modern eğitim usullerine geçmek için büyük bir gayret içindeydi. Medrese bahçesinde beden eğitimi dersi&#8230;</em></p>
<p>***</p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/04/01/armagan02.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkmadan kısa süre önce Muğla&#8217;da çekilen fotoğraf, kapatılacak sibyan mekteplerinin öğrencilerini gösteriyor. </em></p>
<p>Üstelik Tevhid-i Tedrisat Kanunu sadece dinî okulların değil, diğer bakanlıklara bağlı okulların da Eğitim Bakanlığı&#8217;na devrini öngörüyordu ama nedense diğer okulları &#8220;eğitici personel ve bütçeleriyle&#8221; birlikte Eğitim Bakanlığı&#8217;na devrederken, din eğitimi veren okul ve medreselerin sadece &#8220;bütçesini&#8221; devrediyordu. Garabet işte buradaydı. Dinî okullar eğitim sistemiyle &#8216;birleştirilmiyor&#8217;, düpedüz kapatılıyordu. Demek ki Şeriye ve Evkaf Bakanlığı&#8217;na bağlı okullar için &#8216;tevhid&#8217; kelimesi kullanılması yanıltıcıydı. Onlar yok edilmişti.</p>
<p>Niyazi Altunya&#8217;nın dikkatli analizini okumaya devam edersek (75 Yılda Eğitim, 1999, s. 216), kanun sadece din görevlisi yetişmesini öngörmekteydi, &#8220;yetiştirilmesini&#8221; değil. Diyeceksiniz ki ne fark var? Fark şu: Yetiştirilmesi demiş olsa, bu bir görev olarak bakanlığın omuzlarına yıkılacaktı. &#8216;Yetişmesi&#8217; deyince talep olursa okullar açılacaktır anlamı çıkıyordu. Nitekim bir süre sonra talep gelmediği gerekçesiyle İmam Hatipler de kapatılacaktı. Zaten bunlar &#8220;ayrı mektepler&#8221;di. Yüksek din uzmanı yetiştirme görevi ise İlahiyat Fakültesi&#8217;ne bırakılmıştı. Ayrıca o tarihte din görevlileri memur sayılmamaktaydı.</p>
<p>İşte bu aşamada sözümona &#8220;tevhid&#8221; edilen okullarda dinle ilgili derslerin de peş peşe kaldırıldığını göreceğiz. 1924&#8242;te Kur&#8217;an-ı Kerim, din bilgisi ve ahlâk derslerine yayılmış olan Osmanlı&#8217;dan gelen din öğretimi, lise ve dengi okullardan kaldırılmıştı. Bu dersler ilkokul ve ortaokullarda Din Bilgisi dersine dönüştürülmüş şekilde 1930 yılına kadar devam etmiş, ilginçtir köy ilkokullarında 1939&#8242;a kadar isteğe bağlı olarak okutulmuştur.</p>
<p>Bu arada Diyanet İşleri Başkanlığı&#8217;nın elinde kala kala bir elin parmaklarından az Kur&#8217;an Kursu kalmış ve bugünkü hafızların çoğunun hocaları bu kurslarda ders vermiştir (en bilinen hocalardan biri, merhum Hasan Akkuş&#8217;tur).</p>
<p>Peki dinî yayınlar ne durumdadır? Dinî yayınlar da yasaklar kapsamındadır. Matbuat Umum Müdürlüğü&#8217;nün 17 Mayıs 1934 tarihli yazısında &#8220;Biz her ne şekil ve surette olursa olsun, memleket dahilinde dini neşriyat yapılarak dini bir atmosfer yaratılmasına ve gençlik için dini bir zihniyet fideliği vücuda getirilmesine tarafdar değiliz.&#8221; denilmekteydi.</p>
<p>O da bir şey mi? Hacca gitmek bile yasaklanmıştı diyeyim de varın anlayın vaziyetin vahametini.</p>
<p>Evet, aradan 88 yıl geçti ve aynı Meclis, bu defa seçmeli olarak Kur&#8217;an-ı Kerim ve Efendimiz (sas) hazretlerinin hayatının okutulmasını öğrencinin önüne bir seçenek olarak koydu. Başbakan Erdoğan&#8217;ın dediği gibi korkmalarına gerek yok, kimseye tekme tokatla öğretilmeyecek. Ancak şunu belirtelim ki, 88 yıl önce de keşke bu seçenekten mahrum edilmeseydi çocuklar! Bilelim ki bu, demokrasimizin o günlerden bu günlere geçirdiği genleşmenin göstergesidir.</p>
<p>Aktaran: Mustafa Öcal (editör), Tanıkların Dilinden Cumhuriyet Dönemi Din Eğitimi ve Dini Hayat, I, İstanbul 2008, Ensar Neşriyat, s. 144.</p>
</div>
<p style="text-align: right;"><em><strong>01 Nisan 2012, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/kuran-i-kerim-88-yil-sonra-yeniden-liselerde.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mustafa Kemal halife olmak istiyordu</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/mustafa-kemal-halife-olmak-istiyordu.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/mustafa-kemal-halife-olmak-istiyordu.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Mar 2012 09:34:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Yankılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıl Pençe]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıl Pençe Kitap İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4993</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk derin devleti Kızıl Pençe miydi? Bu örgüt Mustafa Kemal’e mi bağlıydı? Yeni cumhuriyet Lozan’dan sonra mı İslam’dan uzaklaştı? Bu soruların yanıtları tarihçi Mustafa Armağan tarafından derlenen ve milli mücadelenin kahramanlarından Kazım Karabekir Paşa’nın hatıratlarından oluşan Kızıl Pençe adlı kitapta yer alıyor. İNCİ DÖNDAŞ / idondas@stargazete.com 2012 yılı milli mücadelenin kahramanlarından Kazım Karabekir’in [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk derin devleti Kızıl Pençe miydi? Bu örgüt Mustafa Kemal’e mi bağlıydı? Yeni cumhuriyet Lozan’dan sonra mı İslam’dan uzaklaştı? Bu soruların yanıtları tarihçi Mustafa Armağan tarafından derlenen ve milli mücadelenin kahramanlarından Kazım Karabekir Paşa’nın hatıratlarından oluşan Kızıl Pençe adlı kitapta yer alıyor.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İNCİ DÖNDAŞ / idondas@stargazete.com </strong></p>
<p style="text-align: justify;">2012 yılı milli mücadelenin kahramanlarından Kazım Karabekir’in 130’uncu doğum, 64’üncü ölüm yıldönümü&#8230; Gerek Birinci Dünya Savaşı gerekse Kurtuluş Savaşı’nda kazanılan başarılarda büyük pay sahibi olan Karabekir, kalemini elinden hiç düşürmemiş de bir şahsiyet. O yıllarda yaşadığı her şeyi kaleme almış, yazdıkları yakılmış, takip altında sıkıntılı bir hayat geçirmiş. Hayata veda ettiğinde TBMM Başkanı olan Karabekir’in işte bu hatıratlarını derleyen tarihçi Mustafa Armağan, İstiklal Savaşı’nın yenilgisiz komutanının kendisini nasıl idam sehpasında bulduğundan, Atatürk ile yaşadığı fikir ayrılıklarına her şeyi Kızıl Pençe adlı kitapta topladı. Kitap, 1922-1933 yılları arasındaki yaşananlara ışık tutuyor, bir komutanın gözünden cumhuriyetin ilk yıllarında perde arkasında yaşananları anlatıyor. Karabekir’in dağınık olarak beş ayrı yerde yayınlanmış hatıralarını toplayıp bu kitapta bir araya getiren Armağan “Tarihzade Kazım Karabekir’i kendi yazdıklarından yola çıkarak yeniden seslendirmeyi denedim” diyor. Kızıl Pençe’den öne çıkan ilginç ayrıntılar&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Tek adam efsanesine karşıydı </strong></p>
<p style="text-align: justify;">1923 şartlarında Türkiye’de kime sorsanız ‘Mustafa Kemal’den sonra kim gelir?’ diye, size Kazım Karabekir’in ismini verecekti. Bu denli büyük şöhret sahibiydi. İki numaraydı. Ancak diyordu ki ‘Bağımsızlığımızı kazandık, şimdi millet özgürlüğünü, hürriyetini istiyor.’ Bu nedenle İstiklal Mahkemeleri’nin kurulmasına şiddetle karşı çıkıyor, Hilafetin kaldırılmasının Türkiye’de tek odaklı bir devlet yapılanmasını getireceğini, bunun da özgürlüklerin alanını daraltacağını söylüyor. ‘Tek adam’ efsanesinin diriltilmesine karşı çıkıyor. Mustafa Kemal’e değil, Tek Adamlığa karşı biri. ‘Ne yazık ki millete bağımsızlığını kazandırdık ama özgürlüğünü iade edemedik. Bu noktada yenildik’ diyor. Bu mücadele için başına geçtiği Terakkiperver Parti de kapatılınca soluğu İstiklal Mahkemesi’nde alması hazindir. İdamla yargılanır üstelik. Beraat eder ama susturulur, siyasetten uzaklaştırılır. O da kılıcının elinden alınmasına karşılık kalemine sarılır ve yazar. Evi basılıp yazdıklarına el konulur ama yine yazar ve yazdıklarıyla bir dönemin farklı bir resmini bize intikal ettirir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>İslam’dan uzaklaşma Lozan’dan geldi </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kitapta İslam’dan uzaklaşma fikrinin Lozan’dan geldiği yönündeki iddiası çok tartışılacak. Karabekir, kamuoyuna yayılan İslamiyet’e yönelik bu kesin değimle ilgili fikirlerin Lozan’dan geldiği eleştirilerinin muhataplarından biri olan İsmet Paşa ile görüştüğünü, Paşa’nın fikrini kendisine dolaylı yoldan söylemeyi tercih ettiğini anlatıyor: “(&#8230;) Macarlar ve Bulgarlar bizimle aynı safta itilaf devletlerine karşı savaştıkları ve aynı şekilde yenildikleri halde bağımsızlıklarına dokunulmamıştı. Bunun sebebi de doğrudan doğruya Hıristiyan olmalarıydı. (&#8230;) Biz kendi kuvvetimizle kurtulup bağımsızlığımızı kazansak bile Müslüman kaldıkça sömürgeci devletlerin ve bu arada İngilizlerin daima aleyhimize olacaklarını, bağımsızlığımızın tehlike altında olacağını anlattı. Böylece bu değişimin ilhamının Lozan’dan ve itilaf devletlerinden geldiği açıklık kazanmış oluyordu. Ali Fethi, Tevfik Rüştü, Mahmut Esat beylerle Mustafa Kemal Paşa’nın Lozan’ın ikinci döneminden itibaren başlayan İslam aleyhtarı söylemlerinin gerçek adresini tespit etmiş oluyordum.”</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignright" style="border: 0pt none;" title="Dosya:http://85.111.20.14/icerik/120324-103648-p6.jpg" src="http://85.111.20.14/icerik/120324-103648-p6.jpg" alt="Dosya:http://85.111.20.14/icerik/120324-103648-p6.jpg" width="170" height="214" align="right" border="0" /><strong>Bu iddia çok tartışılacak </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kitapta Kazım Karabekir Paşa Mustafa Kemal’in halifeliği almak istediği iddiasında bulunuyor:</p>
<p style="text-align: justify;">(&#8230;) Mustafa Kemal Paşa, saltanatı kaldıran 1 Kasım 1922 tarihinde verdiği nutku gözden geçiriyordu. O gün Meclis kürsüsünden hilafet ve İslamiyet hakkında bir nutuk vermişti. (&#8230;) Halife seçimini ayrıntılarıyla, hilafetin Müslümanlar açısından taşıdığı önemi uzun uzadıya anlattı. İslamiyet’in kuruluşunda güç ve kudretin oynadığı olumlu rolün üzerinde durdu. Zekatın öneminden bahsetti. Sonra hilafetin TBMM sayesinde ayakta durduğunu ve duracağını ifade etti. (&#8230;) Tarihten verdiği örneklerle hilafetin güçsüz ve becereksiz sultanlar yerine Türkiye Devleti’ne dayanmasının önemini vurgulayan Mustafa Kemal Paşa, halifesiyle birlikte Türkiye halkının her gün daha güçlü, mutlu ve müreffeh olacağını, insanlığını ve benliğini anlayacağını, kişilerin ihaneti tehlikesine düşmeyeceğini, diğer taraftan da hilafet makamının bütün İslam dünyasının ruh, vicdan ve bağlanma noktası, Müslümanların kalplerinin ferahlama sebebi olabilecek bir izzet ve yüceliğinin tecellisi olacağını söylediğinde Meclis’ten ‘İnşallah’ sesleri yükseliyordu. (&#8230;)</p>
<p style="text-align: justify;">23 Ocak günü Bursa’da yaptığı konuşmada ise ‘Hilafet yalnız Türkiye halkına değil bütün İslam dünyasına aittir’ dedi ve bu makam hakkında karar vermenin Türk milletinin yetkisi dışında olduğunun altını çizdi.(&#8230;)</p>
<p style="text-align: justify;"><img class="alignleft" style="border: 0pt none;" src="http://85.111.20.14/icerik/120324-103540-p5.jpg" alt="Dosya:http://85.111.20.14/icerik/120324-103540-p5.jpg" width="170" height="253" align="left" border="0" /><strong>Kızıl Pençe Gazi’ye bağlı bir örgüt mü?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Karabekir Paşa Kızıl Pençe’nin bazı operasyonlar için kullanılan gizli bir örgüt olduğunu iddia ediyor. Tehditle, baskıyla, gerekirse Recep Zühtü gibi adam vurarak, matbaa basıp kitap yakarak ve suikastler düzenleyerek yeni rejimi bütün muhalif unsurlardan temizlemeyi hedefleyen bir örgüt bu. Mesela İstiklal Mahkemesi üyelerinden Kılıç Ali’nin bu örgütün önemli bir noktasında olduğunu söylüyor. Fakat bu örgüte Başbakan İsmet Paşa’nın bile söz geçiremediğini, hatta ondan habersiz işlediğini de iddia ediyor. Karabekir, kendisine yönelik suikast girişimi ve Kızıl Pençe’den şöyle bahsediyor: “8 Ağustos günü öğleden sonra şu mektubu aldım; ‘Size bir suikast düzenleme girişimi içindeler.’ İsmet Paşa 12 Ağustos 1933 tarihli mektubunda müsterih olmamı istiyordu. Ne yazık ki gizli Kızıl Pençe’den haberi yok. Zavallı İsmet İstanbul Valisi (Muhittin Üstündağ) ve Emniyet Müdürü (Fehmi Vural), gizli Kızıl Pençe teşkilatının emrindeydiler” diyor. İma ettiği, bu örgütün Gazi’ye bağlı olduğu. Bu doğru mudur? Bilemem. Ama araştırılmalı.</p>
<p style="text-align: left;"><em><strong>Kaynak: http://www.stargazete.com/pazar/bu-iddia-cok-tartisilacak-haber-437207.htm</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/mustafa-kemal-halife-olmak-istiyordu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cemal Paşa&#8217;nın Afganistan&#8217;da ne işi vardı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/cemal-pasanin-afganistanda-ne-isi-vardi.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/cemal-pasanin-afganistanda-ne-isi-vardi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Mar 2012 06:28:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA["Afganistan'da ne işimiz vardı?"]]></category>
		<category><![CDATA[Afganistan]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Cemal]]></category>
		<category><![CDATA[Kabil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4987</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Evet, Afganistan&#8217;da şehit olan askerlerimizin hesabı (&#8230;) öncelikle &#8216;sivil otorite&#8217;den ve onun başından sorulur.  Yani Başbakan Erdoğan&#8217;dan.&#8221; 22 Mart 2012 tarihli Milliyet&#8217;teki köşesinde, bir zamanlar Afganistan&#8217;ın resmi müşaviri olan Cemal Paşa&#8217;nın torunu Hasan Cemal böyle yazmış. &#8220;Afganistan&#8217;da ne işimiz vardı?&#8221; sorusu, bir süredir yatışmış gibi görünen siyasetin tarih üzerinden tartışılması alışkanlığını da depreştirmiş oldu. (Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">&#8220;Evet, Afganistan&#8217;da şehit olan askerlerimizin hesabı (&#8230;) öncelikle &#8216;sivil otorite&#8217;den ve onun başından sorulur.</p>
<p style="text-align: justify;"> Yani Başbakan Erdoğan&#8217;dan.&#8221; 22 Mart 2012 tarihli Milliyet&#8217;teki köşesinde, bir zamanlar Afganistan&#8217;ın resmi müşaviri olan Cemal Paşa&#8217;nın torunu Hasan Cemal böyle yazmış.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>&#8220;Afganistan&#8217;da ne işimiz vardı?&#8221; sorusu, bir süredir yatışmış gibi görünen siyasetin tarih üzerinden tartışılması alışkanlığını da depreştirmiş oldu. (Bu sorgulama adetinin 60 yıl kadar önce &#8216;Kore&#8217;de ne işimiz var?&#8217; şekliyle siftah yaptığını belirtelim geçerken.) Ben de bu vesileyle yakın tarihimizin Afganistan dosyasını açmak ve bundan 92 yıl önce İttihatçı bir paşanın giriştiği garip bir Afganistan macerasını hatırlamak istedim. Harbiye Nazırı ve 4. Ordu Komutanı Sakallı Cemal Paşa&#8217;nın kaçtığı yurt dışında yolunun Afganistan&#8217;a nasıl düştüğünü ve Tiflis&#8217;teki ölümünün Afganistan&#8217;la ilgisini beraberce görelim.</p>
<p><strong>Afganistan macerası</strong></p>
<p>1918 yılının 1 Kasım&#8217;ını 2 Kasım&#8217;ına bağlayan gece Kuruçeşme&#8217;den Alman botuna bindiklerinde 7 kişiydiler. En bilinenleri İttihat ve Terakki&#8217;nin liderleri Talat, Enver ve Cemal Paşa&#8217;ydı. Önce Berlin&#8217;e giden Cemal Paşa, ardından Münih ve İsviçre&#8217;ye geçti. 1920 yılındaysa Rusya&#8217;daydı. Burada çeşitli görüşmelerde bulundu.</p>
<p>Sovyetler Birliği&#8217;nin Dışişleri Bakanı Çiçe-rin&#8217;le görüştü. Tam bu sırada Afganistan Kralı Emanullah Han&#8217;ın kendisini davet ettiği haberi geldi. Cemal Paşa&#8217;ya Afgan ordusunun modernleştirilmesini teklif ediyordu. Teklifi kabul ederek Afganistan&#8217;a hareket etti. Onu aynı yılın eylül ayında Kabil&#8217;de görürüz.</p>
<p>Peki Cemal Paşa Kabil&#8217;de ne aramaktadır?</p>
<p>İttihatçı yayınlar bu gözüpek girişimi Cemal Paşa&#8217;nın vatanseverliğine ve Afgan Türkleriyle el ele verip Sovyetler Birliği&#8217;nin elinde esir bulunan Türkleri topyekûn ayaklandırmayı düşündüğünü söyleseler de, bu inandırıcı olmaktan uzaktır. Zira Hindistan&#8217;da bulunan İngiliz emperyalizminin Türk dünyasına yayılmasını çıkarlarına aykırı bulan Ruslar, bir karşı oyun oynamaktadırlar ve bu iş için en uygun kişi olarak Cemal Paşa&#8217;yı bulmuşlardır. Sovyetler Cemal Paşa&#8217;yla çalışmasını teklif etmiş, Emanullah Han da gereğini yerine getirmiştir.</p>
<p>Eylül 1920&#8242;de Afganistan&#8217;a giden Cemal Paşa Kabil&#8217;de törenle karşılanmış, kendisine bir an önce Afgan ordusunun eğitilip yeniden örgütlenmesini sağlama görevi verilmiştir. Afgan ordusuna modern bir hava getiren Paşa&#8217;nın yanında Türkiye&#8217;den getirdiği 15 kadar subay da bulunmaktadır.</p>
<p>Gerçi kendisi Afganistan&#8217;ın modernleşmesini istiyorum diyor, güneydeki Müslüman kabileleri de içine alacak güçlü bir Afganistan kurmayı hedeflediğini, böylece Hindistan Müslümanlarının İngiliz esaretinden kurtulacağını söylüyordu ama işin aslı acaba neydi? Neden böylesine &#8216;delice&#8217; bir işe girişmişti Cemal Paşa? Hatta 16 Kasım 1921&#8242;de Mustafa Kemal Paşa&#8217;ya yazdığı mektupta Orta Asya Müslümanlarının pek yakın bir gelecekte uyanacağını ve böylece kurulacak Türk devletlerinin Anadolu&#8217;daki &#8220;millî saltanatın&#8221; etrafında dönen birer uydu haline geleceklerini müjdeliyordu.</p>
<p>Ancak gerçek acaba bu muydu?</p>
<p>İşin gerçeğine bakılınca Cemal Paşa&#8217;nın başka bir &#8220;oyun&#8221;un içinde yer aldığı görülecektir.</p>
<p><strong>Hangi oyun?</strong></p>
<p>Onun Ruslarla yakın ilişki kurduğunu kabul eden Cemal Kutay, sonradan onları hayal kırıklığına uğrattığını savunur ve Rusların onu tehdit ettiğini yazar. Gerçekten de yakın tarihi şaşılacak derecede iyi bilen ve arşivleyen Kutay, onu çarpıtmakta benzersiz bir performans sergiler. Bu yüzden Cemal Paşa&#8217;nın Afganistan macerası için de aynı çarpıtmayı yapmasına şaşmamak gerekir.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/03/25/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Cemal Paşa&#8217;nın eşi Seniha Hanım ve diğer aile efradıyla çektirdiği fotoğraf, Yedigün dergisinden alınmıştır.</em></p>
<p>Cemal Paşa, Afgan Kralına sunduğu muhtırada &#8220;Ruslarla ilişkilerdeki samimiyete halel getirmemekten söz ederken, Fransa ve İtalya ile ABD&#8217;nin Afganistan&#8217;la siyasî ve ekonomik ilişki kurmalarını sağlamayı tavsiye eder. Tek düşmanı İngilizlerdir. Afganistan&#8217;da yapılacak bir inkılabın İngilizleri felç edeceğini savunur.</p>
<p>Ancak bunun bir Sovyet oyunu olduğunu görmek lazımdır. Nitekim ünlü İngiliz tarihçi E. H. Carr, &#8220;Bolşevik Devrimi&#8221; adlı eserinin 3. cildinde ilginç açıklamalarda bulunur. L. Fischer&#8217;in, &#8220;Cemal Paşa&#8217;nın dikkatini Kabil&#8217;e çevirenin Moskova olduğu&#8221; tespitini aktardıktan sonra Paşa&#8217;nın Afganistan&#8217;a gidişinin Sovyetler&#8217;in isteklerine uyduğunu söyler ve Afganistan&#8217;da yaygınlaşan Sovyetler Birliği&#8217;ne yönelik kuşkuları dağıtmakta önemli bir rol oynadığını sözlerine ekler.</p>
<p>Carr, bu iddiasına kanıt olmak üzere Emanullah Han&#8217;ın Lenin&#8217;e yazdığı Aralık 1920 tarihli mektubu gösterir. Bu mektupta Emanullah Han, Cemal Paşa der, &#8220;hepimize Sovyet cumhuriyetinin Doğu dünyasını kurtarma konusundaki soylu fikir ve niyetlerini anlattı&#8221;. Yani Cemal Paşa, aslında Sovyetler tarafından, Afganistan&#8217;daki güvensizliği azaltmak ve İngilizlerin muhtemel bir hücumuna karşı Afganistan ordusunu güçlendirmek için gönderilmiştir.</p>
<p>Tarihçi E. H. Carr, Cemal Paşa&#8217;nın Ocak 1921&#8242;de silah almak ve destek sağlamak üzere Almanya&#8217;ya gittiğini, ancak bir daha dönemediğini söyledikten sonra dönüş yolunda Tiflis&#8217;te bir Ermeni tarafından öldürüldüğünü söyler (21 Temmuz 1922). Cemal Paşa&#8217;nın öldürüldüğü ay, İngiltere Kabil&#8217;e yeni bir büyükelçi göndermiştir. Bu nokta çok önemlidir, zira İngiltere&#8217;yi baş düşman ilan eden Cemal Paşa bir kiralık katile öldürtülürken, aynı ay İngiltere, Afganistan&#8217;la ilişkilerini düzeltmiş oluyordu.</p>
<p><strong>Rolü bitince öldürüldü mü?</strong></p>
<p>Cemal Paşa, ayrıca Enver Paşa&#8217;nın Buhara&#8217;da topladığı kuvvetlerle Sovyetler Birliği&#8217;ne karşı giriştiği mücadeleye karşı olduğunu da defalarca dile getirmişti. Artık ondan pek hoşlanmıyordu. Enver Paşa&#8217;yı bu sevdadan vazgeçirmeye uğraşacağına söz veriyordu.</p>
<p>Cemal Paşa&#8217;nın yıllar sonra Dışişleri Bakanlığı Arşivi&#8217;nden çıkan bir mektubu bütün bulmacayı çözdü. Fransızca kaleme alınan 23 Kasım 1921 tarihli mektup, aynı zamanda Londra&#8217;ya, Lord Curzon&#8217;a da postalanmıştı. Burada İngiltere aleyhine çalıştığı iddialarını reddediyor ve &#8220;Moskova&#8217;nın ajanı değilim&#8221; diyor ve şöyle devam ediyordu sözlerine:</p>
<p>&#8220;Gerçekte ben Afganistan Kralı&#8217;na memleketin yönetim ve maliyesini ıslah, adli teşkilatını reforme etmeye ve özellikle ordusunu ihtiyaçlara uygun bir hale getirmesine, Batı milletleriyle siyasi münasebetler tesis etmesine bütün kuvvetimle çalışıyorum. Öte yandan İngiltere hükümeti, Afganistan ile barış ve ahenk içinde yaşamak arzusunda ise (&#8230;) bir barış antlaşması hazırlanmasını kabulden başka bir şeye ihtiyaç yoktur. O zaman İngiltere kuzey-batı sınırlarından emin olabilir.&#8221;</p>
<p>Böylece İngiltere&#8217;yi baş düşman ilan eden Cemal Paşa, İngilizlerin kurt politikacısı Lord Curzon&#8217;a kuzey ve batı sınırlarından, yani Afganistan&#8217;dan nasıl emin olabileceği aklını verme noktasına gelebilmiştir. Emekli Büyükelçi Fehmi Nuza, yayınladığı bu mektuptan sonra Cemal Paşa&#8217;nın Moskova tarafından kullanıldıktan sonra bir Gürcü komitesine öldürtüldüğü kanaatini belirtir.</p>
<p>Bu zatın, Kanal harekâtına giderken Haydarpaşa Garı&#8217;nda &#8220;Mısır&#8217;ı fethetmeden dönmeyeceğim&#8221; dediğine inanabiliyor musunuz?</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right">
<em><strong> 25 Mart 2012, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/cemal-pasanin-afganistanda-ne-isi-vardi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı kadar başına taş düşmesin e mi!</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/osmanli-kadar-basina-tas-dusmesin-e-mi.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/osmanli-kadar-basina-tas-dusmesin-e-mi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Mar 2012 09:31:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu'daki Osmanlı Eserleri]]></category>
		<category><![CDATA[Bursa]]></category>
		<category><![CDATA[Konya]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Anadolu'ya çivi çakmamış mı?]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlının Anadolu'ya yatırımları]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4982</guid>
		<description><![CDATA[Birçok e-postada hep aynı terane: Osmanlı, Anadolu&#8217;ya çivi çakmamış. Hiç yatırım yapmamış. Hem &#8220;Bursa&#8217;nın doğusunda kaç tane Osmanlı eseri var ki, övünelim?&#8221; Böyle yazmıyorlar mı, insanın &#8220;İnsaf imandandır&#8221; sözünü kılıçlaştırası geliyor. Cumhuriyet kuruldu kurulalı aynı terane. Osmanlı bir tek Bursa ile İstanbul&#8217;u ihya etmiş, bakın Edirne&#8217;den itibaren Balkanlar&#8217;a, her taraf bal dök yala. Oysa Anadolu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Birçok e-postada hep aynı terane: Osmanlı, Anadolu&#8217;ya çivi çakmamış. Hiç yatırım yapmamış. Hem &#8220;Bursa&#8217;nın doğusunda kaç tane Osmanlı eseri var ki, övünelim?&#8221; Böyle yazmıyorlar mı, insanın &#8220;İnsaf imandandır&#8221; sözünü kılıçlaştırası geliyor.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Cumhuriyet kuruldu kurulalı aynı terane. Osmanlı bir tek Bursa ile İstanbul&#8217;u ihya etmiş, bakın Edirne&#8217;den itibaren Balkanlar&#8217;a, her taraf bal dök yala. Oysa Anadolu şehirleri kaderlerine terk edilmiş. Osmanlı Devleti Balkanlar&#8217;ı ihya edip dururken, &#8220;Anadolu&#8217;yu sadece asker ve erzak deposu&#8221; olarak kullanmış. Üstelik &#8220;Türk milletinin evlatlarını&#8221; Avrupa ile savaşacağım diye kırdırmış!</p>
<p>İçerisinde Oryantalist körlükten tutun da bilgi ve zekâ kısırlığına kadar birçok kusuru barındıran bu sığ bakış açısının gençlerimiz arasında neden bu denli rağbet bulduğu ise ayrı bir araştırma konusu.</p>
<p>1930&#8242;larda bunları söylemenin belki mazur görülebilecek bir tarafı vardı. Kaynak yoktu, olanlar da harf devriminden dolayı yasaktı. Üstelik ulaşılamıyordu. Arşivler açık değildi vs. Lakin şu kadar milyon eğitimli insanız, bu denli bol yayın ve belge, kütüphane raflarını çökertiyor, belediyelerden valilik ve kaymakamlıklara kadar pek çok kurum kültür envanterleri çıkarmaya gayret ediyor ama 85 yıldır aynı şeyleri tekrar ediyorsak daha temelde bir sorun olmalı diye düşünüyorum. Okuma tembeli desem, okuyanlar, hatta iyi okuyanlar var hamdolsun. Ancak galiba eskilerin deyişiyle &#8216;temyiz kabiliyetimizi&#8217; kaybettik, ondandır.</p>
<p>Bakın, çalışan çalışıyor. Yenişehir Kaymakamlığı (Bursa) ne çok kitap neşretmiş. Eski Kaymakam Samet Ercoşkun, kitapları gönderdi de sevindirdi fakiri. Sayesinde Osman Gazi&#8217;nin emriyle kurulan bu ilk Osmanlı şehrinin geçmişine acı tatlı bir yolculuğa çıktım.</p>
<p>Geçenlerde Konyalılar elime okkalı bir cilt tutuşturdular. 5 kiloluk bu kitabı, fıtık olma riskini göze alarak taşıyıp masama koyduğumda, hele sayfalarını giderek büyüyen bir aşkla çevirdiğimde, &#8220;Keşke&#8221; dedim, &#8220;diğer şehirlerimiz de Konyalılar kadar sevip sahip çıksalar şehirlerine.&#8221;</p>
<p>Belediye Başkanı Tahir Akyürek ve Konya öncülük ediyor bu eserlere. Daha önce Selçuklu Belediyesi bir fotoğraf albümü halinde &#8220;Konya&#8217;da Osmanlı Dönemi Eserleri&#8221; (2005) adlı güzel bir kitap çıkarmıştı. O zamanki başkan Adem Esen kitabı elime tutuşturduktan kısa bir süre sonra Konya ve ilçelerinde 200&#8242;e yakın Osmanlı eseri bulunduğunu hayretle öğrenmiştim. Evet, Osmanlı&#8217;nın Anadolu&#8217;ya tek çivi çakmadığı safsatasına kafasını kaptırmış olanların sadece &#8220;Selçuklu şehri&#8221; zannettiği Konya ve ilçelerinde -o da tespit edilebilen ve ayakta duran- 200&#8242;e yakın eser fotoğraflanmıştı.</p>
<p>İşte Meram&#8217;daki muhteşem Kapu Camii 1650 yılında yaptırılmış; yıkılınca 1868&#8242;de yeniden inşa edilmiş. Ya Karatay&#8217;daki Aziziye Camii&#8217;ne ne buyurulur? Annesi Pertevniyal Valide Sultan ile Sultan Abdülaziz&#8217;in birlikte yaptırdıkları 1872 tarihli bu muazzam cami de mi kemikleşmiş kanaatlerinizi değiştirmez? Bir sayfada Kadınhanı&#8217;ndaki Pınarbaşı Camii&#8217;nin 1853 yılında yapıldığı yazılı; başka bir sayfayı çevirince Ereğli&#8217;de Rüstem Paşa Hanı&#8217;yla burun buruna geliyorsunuz. Akşehir&#8217;deki Ticaret Lisesi 1918&#8242;de, Hasan Paşa Camii de 4 asır önce, 1510&#8242;da yaptırılmış. (Nasreddin Hoca Türbesi&#8217;ni son tamir ettirenin de Sultan Abdülhamid olduğunu belirtelim.) Hâlâ &#8216;Osmanlı Anadolu&#8217;ya yatırım yapmamıştı&#8217; demekte ısrar ediyorsanız, ya Anadolu&#8217;yu bilmiyorsunuzdur ya da yatırımın ne demek olduğunu.</p>
<p>Mevlânâ Külliyesi mi dediniz? Bakın bakalım, Mevleviliğe en büyük hizmeti kim etmiş? Onu Konya&#8217;dan Hanya&#8217;ya, yani Girit adasına kim ulaştırmış? Budapeşte semalarından Kahire sokaklarına kim birer mistik tohum olarak ekmiş? Evet, Mevlânâ ve evlatları Selçuklular zamanında yaşamışlardı, elbette tarikat Karamanoğulları zamanında serpilmişti, ama Mevlevilik tarihteki en görkemli çiçeklenişini Osmanlılar döneminde yaşamıştı. Bir bakıma Mevleviliği Mevlevilik yapan Osmanlılar olmuştu.</p>
<p>Osmanlılığın Mevleviliğin mimarı olduğu gerçeğini Mevlânâ Kül-liyesi&#8217;nden somut olarak görmemiz mümkün. Osmanlılardan önce türbe vardı, yeşil kubbesi de vardı. Doğu ve batısındaki kubbelerin Karamanoğulları döneminde eklendiği bilinir. Bir şadırvan ve ufak tefek binalar, o kadar. Bunlar dışında bugün Mevlana Türbesi&#8217;nin etrafında ne kadar tarihî yapı varsa Osmanlı eseridir. Bu açık. Mescit, minare, selsebil, semahane, tilavet odası, şadırvan revakları, kütüphane, misafirhane, yemekhane, derviş hücreleri, mutfak (matbah), meydan, şeb-i arus havuzu vs. Bir de külliyenin girişinde II. Selim tarafından Mimar Sinan&#8217;a yaptırılan haşmetli Selimiye Camii&#8217;ni sayalım da soluklanalım.</p>
<p>Hâlâ inat edenler varsa Konya&#8217;da kollarıma teslim edilen bin sayfalık kitaba [1] eğilsinler ve görsünler Osmanlı&#8217;nın bu Selçuklu şehrine yaptığı nice yatırımı. Eğildim ve bilmediğim nice çarpıcı bilgiler edindim.</p>
<p>Mesela Selçuklu ilçesinde 1798 tarihli bir çamaşırhane (yunak) bulunduğunu, dahası, bu halka açık çamaşırhanenin halen hizmet vermeye devam ettiğini öğrendim. Daha neler neler&#8230; (Bir de, bunlar ayakta duran yapılar. Yıkılıp kaybolanlar listeye dahil değil.)</p>
<p>Mesela Osmanlı dönemi eseri 100&#8242;ün üzerinde çeşme varmış Konya&#8217;da. 3 Osmanlı hamamı ile 4 han ve 2 köprü halen ayaktaymış. 14 adet kamu binası halen kullanılmaktaymış. (Bunların içinde Hükümet Konağı, Kız Öğretmen Okulu, Sanat Okulu, Gazi Lisesi, DMO vs. de vardır.) Tren istasyonu ile etrafındaki konutlar da Osmanlı dönemi eserleriymiş. (Konya&#8217;ya treni TC getirmedi yani.) Yusuf Ağa Kütüphanesi&#8217;ne bakarsanız 1795 tarihli. Envanter&#8217;de Osmanlı eserinin olmadığı tek kalem, medreseler oldu. Demek ki, Selçuklu medreseleri yeterliydi, yenisine ihtiyaç duyulmamıştı.</p>
<p>Ancak beni asıl şaşırtan, cami ve mescit sayıları oldu. Envanterden çıkarttığım listeye göre halen Konya merkezde ayakta duran tarihî cami ve mescitlerin sayıları şöyle (Cumhuriyet döneminde yapılanlar hariç):</p>
<p>Osmanlı öncesi döneme ait cami ve mescit: 33 adet. Osmanlı döneminde yapılan cami ve mescit: 61 adet. Yani Osmanlı döneminde yapılanlar, öncekilerin 2 katıdır. Nokta.</p>
<p>Şu kadarını söyleyeyim ki, &#8216;Osmanlı döneminde Anadolu&#8217;ya yatırım yapılmadı&#8217; teranesine sığınanları o camilerde okunan Kur&#8217;an-ı Kerimler ve minarelerden dökülen ezanlar da mı rahatsız etmiyor? (&#8216;Çarpmıyor&#8217; diyemediğim için böyle dedim.) Bütün bu eserleri hangi yüzle ve hangi hakla inkâr edebiliyorlar?</p>
<p>Hem daha envantere Selçuklu eseri olarak geçen Konevi Camii&#8217;ni haraplıktan kurtarıp bugünkü dinçliğine kavuşturan zatın bir Osmanlı padişahı olduğunu söylemedim. Kimdir bu padişah? Hiç düşündünüz mü? Adını söylemeyeceğim ama bir ipucu uzatacağım: Üzerindeki kitabede yazmış ismini. Yine de &#8216;Kim?&#8217; diyenlere fısıldayayım: Mevlânâ&#8217;nın üzerindeki nefis sanduka örtüsünü kim İstanbul&#8217;da işletip oraya hediye etmişse o! Ve biz bu soylu duygulara sahip insanlara Anadolu ve Selçuklu düşmanı muamelesi yapıyoruz. Seyyid Rıza&#8217;nın dediği gibi, &#8220;Ayıptır, günahtır, cinayettir!&#8221;</p>
<p><strong>Kartal Tibet, askerî darbeyi nasıl önledi?</strong></p>
<p>Ünlü oyuncu Kartal Tibet&#8217;in, Talât Aydemir&#8217;in son darbe girişimini ortaya çıkaran kişi olduğunu biliyor muydunuz? O tarihte Meydan Sahnesi&#8217;nin genç oyuncularından biri olan Kartal Tibet, 21 Mayıs 1963 gecesi tankların Ankara caddelerinde dolaştığını görür ve darbeden şüphelenerek nöbetçi amiri Seyfettin Karadağ&#8217;a, o da o sırada uyumakta olan 28. Tümen Kurmay Başkanı Ali Elverdi Paşa&#8217;ya duyurur. Ali Paşa uykudan kalkıp radyoevine gider. Kendilerinden son derece emin olan darbeciler, Ali Paşa&#8217;nın tek başına girdiği radyoevinden yaptığı anonsu duyunca şaşkına dönerler. Anonsta isyanın Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından bastırıldığı duyurulmuştur.</p>
<p><em>Ali Elverdi, &#8220;Bu Vatana Kastedenler&#8221;, İst. 1980, Yeni Asya Yayınları, s. 69. [1] Konya İl Merkezi Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Envanteri, Konya Büyükşehir Belediyesi Yayınları, 2012. </em></p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right">
<em><strong> 18 Mart 2012, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/osmanli-kadar-basina-tas-dusmesin-e-mi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Karabekir&#8217;in yolundan gidilseydi daha demokratik bir Türkiye olurduk</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/karabekirin-yolundan-gidilseydi-daha-demokratik-bir-turkiye-olurduk.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/karabekirin-yolundan-gidilseydi-daha-demokratik-bir-turkiye-olurduk.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Mar 2012 08:59:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıl Pençe]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa ARMAĞAN Kimdir?]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4973</guid>
		<description><![CDATA[Yakın tarih çalışmalarıyla 2000&#8242;li yılların en çok konuşulan yazarı Mustafa Armağan, tarih bilgimizi sorgulayacak yeni bir kitap yazdı: Kızıl Pençe&#8230; Bu vesileyle kendisiyle İstanbul Ümraniye&#8217;deki evinde buluştuk. 3 yıldır üzerinde çalıştığı kitabını ve Kazım Karabekir&#8217;in Türkiye Cumhuriyeti için önemi konuştuk. Ama sorularımız tarihle sınırlı kalmadı. *** Mustafa Armağan&#8217;ı, Sultan II. Abdülhamit&#8217;ten sonra Kâzım Karabekir üzerine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="news-detail-spot" style="text-align: justify;"><em><strong>Yakın tarih çalışmalarıyla 2000&#8242;li yılların en çok konuşulan yazarı Mustafa Armağan, tarih bilgimizi sorgulayacak yeni bir kitap yazdı: Kızıl Pençe&#8230; Bu vesileyle kendisiyle İstanbul Ümraniye&#8217;deki evinde buluştuk. 3 yıldır üzerinde çalıştığı kitabını ve Kazım Karabekir&#8217;in Türkiye Cumhuriyeti için önemi konuştuk. Ama sorularımız tarihle sınırlı kalmadı.</strong></em></div>
<div id="news-detail-news-text" style="text-align: justify;">
<div id="haberMetinDiv">
<p>***</p>
<p><strong>Mustafa Armağan&#8217;ı, Sultan II. Abdülhamit&#8217;ten sonra Kâzım Karabekir üzerine çalışmaya sevk eden ne oldu?</strong></p>
<p>Ben, hakkı yenmiş insanların acısını vicdanımda hisseden biriyim. Bu yüzden, tarihte mağdur edilmiş şahsiyetleri gündeme getirmeyi kalemimin hedeflerinden sayıyorum. Kâzım Karabekir de Abdülhamit gibi haksızlığa uğramış, mağdur edilmiş bir sima. Yakın tarihimizde bu denli kritik görevlerde bulunan Karabekir Paşa&#8217;nın adı İnkılâp tarihlerinde iki cümleye sıkıştırıldı. Hâlbuki İstiklal Savaşı onun zaferiyle başlamıştı. Son yıllarda Paşa&#8217;yı anlatan eserler hazırlamamın nedeni de bu.</p>
<p><strong>&#8216;Kızıl Pençe&#8217;, Kâzım Karabekir üzerine yoğunlaşmanızın bir sonucu olsa gerek.</strong></p>
<p>Kesinlikle. Karabekir&#8217;in iki tarafı var: İyi bir asker ve kalemi olan bir entelektüel. Ben entelektüel yönünü önemsiyorum. Tıpkı Atatürk&#8217;ün Nutuk&#8217;u yazarak yakın tarihi yönlendirmek istemesi gibi, Karabekir de Cumhuriyet döneminde İstiklal Harbi&#8217;nin üzerine örtülmek istenen şalı sıyırmaya soyunmuş. Üstelik bunu, Tek Parti rejiminin en kuvvetli olduğu tarihlerde, Cumhuriyet&#8217;in 10. yılında, Milliyet gazetesinde yayımladığı mektuplarla yapmış. Kızıl Pençe onun baskılarla, baskınlarla susturulmak istenen sesi.</p>
<p><strong>Öyleyse bu kitapla okur, Kâzım Karabekir&#8217;den Milli Mücadele dönemini yeniden mi öğrenecek?</strong></p>
<p>Kesinlikle&#8230; Eski bilgileri resetleyecek okur.</p>
<p><strong>Peki, en çok neye şaşıracağız?</strong></p>
<p>Karabekir&#8217;in Lozan ile ilgili anlattıklarına. Çünkü ben en çok buna şaşırdım. Bunun dışında, hilafete daha yakın duran, camilerde hutbe veren, hocalarla takılan Mustafa Kemal&#8217;in Lozan&#8217;dan sonra neden laik bir çizgiye geçtiğini de karşılıklı konuşmalar şeklinde dile getiriyor Karabekir. Bunlar tartışılacak bilgiler.</p>
<p><strong>Kâzım Karabekir, Mustafa Kemal&#8217;in hilafeti tercih ettiğine dair çok enteresan bilgiler veriyor&#8230; </strong></p>
<p>Oradaki iddiası özellikle ilginçtir. Kâzım Karabekir daha muhafazakâr ve daha dindar bilinir. Ama 1922&#8242;den 1923 başlarına kadar Mustafa Kemal, &#8216;dinci&#8217; bir görüntü sergiler. Balıkesir Hutbesi&#8217;nde: &#8220;Kanun-u esasimiz malumunuz olduğu üzere Kuran-ı Azimüşşandaki nusûstur.&#8221; diyor. Yani &#8220;Anayasamız Kur&#8217;an&#8217;dır.&#8221; diyen bir devlet başkanı vardır minberde. Ama sonra tam tersine dönüyor.</p>
<p><strong>Karabekir bunları Atatürk&#8217;ü sevmediği için mi anlatıyor?</strong></p>
<p>Hayır. Karabekir&#8217;i Mustafa Kemal&#8217;e düşman sanıyorlar. Ama değil. Onu daima sevmiş. Karabekir sadece Tek Adam yapılan Mustafa Kemal&#8217;e kırgın. Çünkü İstiklal Harbi&#8217;ndeki en yakın arkadaşlarına Lozan sonrası sırt çevirip &#8220;Asalaklar&#8221; dediği yeni bir grubun çemberine giriyor. O, Milli Mücadele ruhuna sahip Mustafa Kemal&#8217;i arıyor aslında.</p>
<p><strong>Evet, Karabekir kitapta Mustafa Kemal&#8217;in Lozan&#8217;la birlikte &#8216;Asalaklar&#8217; adında bir grup tarafından etki altına alındığını söylüyor. Kim bu Asalaklar?</strong></p>
<p>Kitaba adını verdiğimiz Kızıl Pençe örgütü bahsedilen. Yarı askerî bir yapılanma söz konusu bu örgütte. Mecliste kararlar onlar tarafından alınıyor.</p>
<p><strong>Ergenekon gibi bir yapılanma diyebilir miyiz?</strong></p>
<p>Tam olarak değil. Ama benzer tararfları çok!</p>
<p><strong>Kâzım Karabekir Millî Mücadele&#8217;nin kara kutusu adeta. Anlattıkları resmi tarihi nakavt edecek gibi.</strong></p>
<p>Kesinlikle. Öyle şeyler anlatıyor ki bunlar nasıl dikkate alınmamış şaşırıyorum. Deşifre edilmesi gereken çok şey var. Resmî tarihi sorgulamak için Karabekir&#8217;in yazdıklarını gündeme getirmek yeterli. Karabekir, yakın tarihimize meydan okuyor.</p>
<h4>İzmir Suikasti&#8217;nde muhalif zihniyet tasfiye edildi!</h4>
<p><strong>Bir diziyle gündeme gelen İzmir Suikastı, Karabekir&#8217;e karşı yapılmış bir eylem değil mi?</strong></p>
<p>Muhalif bir zihniyetin tasfiyesi yapılmıştır İzmir Suikastı&#8217;nda. Milli Mücadele kahramanları da bu anlamda toplanıyor ve idamla yargılanıyor. Susturuluyor. Karabekir&#8217;in oradaki yaklaşımı &#8216;uyum&#8217; savunması değil, &#8216;kopuş&#8217; savunmasıdır. Karabekir, ayrıca ilginç bir hatırlatmada bulunuyor. Kendisine Mustafa Kemal&#8217;i tutukla diyen Genelkurmay&#8217;a, &#8220;Ben &#8216;İngilizlerin emriyle bir Türk komutanını tutuklama şerefsizliğini gösteremem!&#8217; demiş biriyim, suikaste kalkışacağımı nasıl söylersiniz.&#8221; diyor. Bu çok anlamlı bir mesaj</p>
<p><strong>Kâzım Karabekir Türkiye&#8217;nin demokratikleşmesinde nasıl bir rol oynamıştır?</strong></p>
<p>Bizim ilk ana muhalefet partimizin başkanı o. TerakkiPerver Parti&#8217;nin başına geçerek yanlışları düzeltmeye çalışıyor. Bunun için mücadele veriyor. Getirdiği eleştiriler de son derece mantıklı. Musul Meselesi&#8217;ni gündeme getiriyor ve Lozan&#8217;ın kritiğini yapıyor. Kürt meselesi ve Ermeni sorununu daha o tarihlerde görüp açılım yapmaya çalışıyor. Eğer Karabekir&#8217;in yolundan gidilseydi ve Terakkiperver kapatılmasaydı bugün demokrasi çıtası daha yüksek olacaktı. Ermeni ve Kürt sorunları bu kadar büyümeden halledebilirdi.</p>
<div id="news-detail-news-text">
<div id="haberMetinDiv">
<p><strong>Abdülhamit&#8217;e iade-i itibar yapıldı sayenizde. Görünen o ki, Kâzım Karabekir de Türkiye Cumhuriyeti zihninde hak ettiği yeri bulacak. Sırada hangi kişi ve olaylar var?</strong></p>
<p>Daha pek çok isim var üzerine eğilmek gereken. II. Bayezid, I. Mahmut, Selahattin Adil ve Fevzi Çakmak ve Patrona Halil. Bir de hak etmediği yerlerde olanları inceleyeceğim. İsmet İnönü onlardan biri.</p>
<h4>Osmanlıca&#8217;yı Bursa&#8217;nın mezarlarında öğrendim</h4>
<p><strong>Günümüzde insanlar yaşadıkları şehirlere karşı çok duyarsız. Siz tam tersi. Şehirlere karşı nasıl bu kadar vefakâr olabiliyorsunuz?</strong></p>
<p>Çünkü geçmişimiz. Kökenlerimiz şehirlerde saklı. Hepimiz onlarda birleşiyoruz.</p>
<p><strong>Bursa Şehrengizi&#8217;ni de bu yüzden mi yazdınız?</strong></p>
<p>Her insanın bir &#8216;anne şehri&#8217; olduğuna inanırım. Benim için de bu şehir Bursa. Dünyayı Bursa&#8217;dan tanıdım. Onun sokaklarında koşarken, okullarında okurken, türbelerini gezerken&#8230; Hatta benim Osmanlı&#8217;ya yönelişimin temelinde henüz 7 yaşımdayken Osman Gazi Türbesi&#8217;ni ziyaret edişimin etkisi olduğunu söyleyebilirim.</p>
<p><strong>Tarihle ilgileniyorsanız bu biraz Bursa&#8217;nın sayesinde öyleyse&#8230;</strong></p>
<p>Evet, Osmanlıcayı da Bursa&#8217;nın mezarlıklarında öğrendim. Emir Sultan ve Pınarbaşı mezarlıklarına gider, saatlerce dolaşıp mezar taşlarını kâğıtlara kopya ederdim.</p>
<p><strong>Peki, hangi takımı tutuyorsunuz?</strong></p>
<p>Tabi ki Bursaspor. Herhalde en eski Bursasporlulardan biri benimdir. 1967&#8242;de Bursa&#8217;ya geldiğimde Bursaspor yeni kurulmuştu. Ama bugünki &#8216;Yeşil timsahlar&#8217; simgesine ısınamadım. O zaman kullanılan &#8216;Yeşil İncileri&#8217; daha çok seviyorum.</p>
<p><strong>Bursaspor, şampiyon olduğunda ne hissetiniz?</strong></p>
<p>Gayet tabi çok sevindim. Osmanlı&#8217;yı kuran şehir&#8217; şampiyon olmuş, sevinilmez mi?</p>
<h4>&#8216;Siyah Süt&#8217;ü ilk ben yazdım</h4>
<p><strong>Edebiyat mezunusunuz, tarihe yöneldikten sonra edebiyata vakit ayırabildiniz mi?</strong></p>
<p>Tabii zamanım azaldı ama şiir okumayı hiç bırakmadım. Necip Fazıl, Yahya Kemal, İsmet Özel, Sezai Karakoç hep yanımdadır. Yabancı şairlerden de Rilke&#8217;yi çok severim. Bir de Eliot&#8217;u&#8230;</p>
<p><strong>İki de yayınlanmış şiiriniz varmış&#8230;</strong></p>
<p>&#8216;Ben ve Zaman&#8217; bir de &#8216;Siyah Süt&#8217; adında iki şiirim var. Biri Mavera, diğeri Yağmur dergisinde yayımlandı. Çoğu insan bilmez benim yazdığım şiirleri. Cahit Zarifoğlu ile mektuplaşmalarımız vardır. O da sevdiğim şairlerden.</p>
<p>***</p>
<h4>Günde 16 saat çalışıyorum!</h4>
<p><strong>Köşe yazarlığı, televizyon programı, konferanslar, dergilere yazılar&#8230; Bu kadar yoğun tempo içinde nasıl bir şeyler üretebiliyorsunuz?</strong></p>
<p>Bunu biraz &#8216;işsizliğime&#8217; borçluyum. 2004 yılında gönüllü bir işsizlik tercihi yaptım. Ve kendimi tarihe vakfettim.</p>
<p><strong>Günde kaç saat çalışıyorsunuz?</strong></p>
<p>16 saati buluyor çoğu zaman. Ancak eşim yemek için çağırdığında çıkıyorum odadan.</p>
<p><strong>Evinizde mi yazıyorsunuz yazılarınızı?</strong></p>
<p>Evet. Evin en üst katı benim inzivagâhım. Duvarları olmayan bir oda burası. Duvarlar kitaplarım. Hapishanem bir bakıma. Oradan uçurduğum her yazı azad ettiğim kuşlar gibi.</p>
<p><strong>Şehir dışına da çok çıkıyorsunuz konferanslar için.</strong></p>
<p>Evet. Bu gidişle ayak basmadığım il ve ilçe kalmayacak.</p>
<p><strong>Eşinizi de götürüyor musunuz?</strong></p>
<p>Nadiren. Çünkü onlar benim hızıma yetişemiyor. Yılda 100 konferans veriyorum. İnanılmaz talep var. Ayağımı firenden çeksem koşturmaktan yazı yazamam.</p>
<p><strong>Eşiniz şikâyetçi mi temponuzdan?</strong></p>
<p>Hayır, aksine destek veriyor. Çıkarttığım kitaplarda çocukların ve onun katkısı yadsınamaz. Kızlarım yazılarımı ilk okuyan oldu her zaman. Onların anlamadığı yerleri düzelterek herkes tarafından okunan bir yazar olmayı başardım.</p>
<p><strong>Birlikte vakit geçirebiliyor musunuz?</strong></p>
<p>En azından kahvaltıları beraber yapıyoruz. Çengelköy Çınaraltı müdavimi olduğumuz yerlerden. Dışarı çıktığımızda oraya gidiyoruz.</p>
<p><strong>Mustafa Armağan nasıl bir eş ve nasıl bir baba peki?</strong></p>
<p><em>Esra Armağan (Eşi):</em> Çevremde böyle bir baba ve böyle bir eş yok. Çalışıyor olsa bile her işimizin takipçisi. Görünürde yok ama varlığı hissettiriyor kendisini.</p>
<p>&nbsp;</p>
<div id="news-detail-news-correspondent" style="text-align: right;"><em><strong>SEVİM ŞENTÜRK   &#8211;   11.03.2012 &#8211; Pazar Zaman Röportaj</strong></em></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/karabekirin-yolundan-gidilseydi-daha-demokratik-bir-turkiye-olurduk.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstiklal Mahkemesi, sanıkları asabilmek için yürürlüğe girmemiş kanuna sarılmış</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/istiklal-mahkemesi-saniklari-asabilmek-icin-yururluge-girmemis-kanuna-sarilmis.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/istiklal-mahkemesi-saniklari-asabilmek-icin-yururluge-girmemis-kanuna-sarilmis.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Mar 2012 03:40:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklal Mahkemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Tahir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4969</guid>
		<description><![CDATA[Nobel Ödüllü romancı William Faulkner öyle demiş: &#8220;Biz tarihe doğru gitmeyiz, tarih dalgalar halinde üstümüze gelir ve bizi geleceğe doğru iter.&#8221; Türkiye&#8217;nin son yıllarda içine girdiği tarihe dönüş eğilimi, bu sözün ışığında yeniden düşünülmeli. Uzun bir süre tarihin önüne set çekilebileceği sanıldı, lakin sular artık barajın üstünden boşalmakta, bizi de beraberinde sürüklemekte. Ne demek mi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Nobel Ödüllü romancı William Faulkner öyle demiş: &#8220;Biz tarihe doğru gitmeyiz, tarih dalgalar halinde üstümüze gelir ve bizi geleceğe doğru iter.&#8221;</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Türkiye&#8217;nin son yıllarda içine girdiği tarihe dönüş eğilimi, bu sözün ışığında yeniden düşünülmeli. Uzun bir süre tarihin önüne set çekilebileceği sanıldı, lakin sular artık barajın üstünden boşalmakta, bizi de beraberinde sürüklemekte.</p>
<p>Ne demek mi istiyorum? Şunu:</p>
<p>&#8220;Muhteşem Yüzyıl&#8221; dizisinin izlenme rekorları kırmasının ardından &#8220;Fetih 1453&#8243;ün tüm zamanların gişe rekorlarını alt üst etmiş olması, tarihin üstümüze doğru dört nala geldiğinin en somut göstergesi oldu. Ardından TRT, bu yarışa Kemal Tahir&#8217;in &#8220;Kurt Kanunu&#8221; romanını diziye uyarlayarak katıldı. İzmir Suikastı ve İttihatçıların temizlenmesi operasyonu çevresindeki olayları işleyen &#8220;Kurt Kanunu&#8221;, kaçınılmaz olarak yakın tarihin kara deliklerinden birini daha tartışmaya açmış oldu. İyi de oldu.</p>
<p>&#8220;Kurt Kanunu&#8221; Kemal Tahir&#8217;in İttihatçı-Kemalist kapışmasının son raundunu ortaya sermesi bakımından olduğu gibi yakın tarihin önemli dönüm noktalarına ilişkin yalın ve keskin eleştirilerini de gündeme getirmesi bakımından cesurca kaleme alınmış bir eserdir. Romanın bazı cümlelerinin altını ısrarla çizmek gerekir. Mesela idam edilen Kara Kemal şöyle diyor romanda:</p>
<p>&#8220;Halifeyi İngilizler alıp gittiler de halifeliğini neden sürdürmediler?&#8230; Bu halifeliğin kaldırılması işi, görünürde, bizden çok Müslüman sömürgeleri olan büyük devletlerin işine gelse gerek&#8230; Halifelik sürüp çıkarılırken, Fener Patrikhanesi&#8217;nin İstanbul&#8217;da bırakılmasına akıl erdirmek zordur.&#8221;</p>
<p>Nasıl? Geçen hafta &#8220;Hilafetin kaldırılmasını İngilizler mi istemişti?&#8221; başlığı altında yazdıklarımı üç cümlede özetleyiveriyor, değil mi? Kemal Tahir, içinden geçenleri Kara Kemal&#8217;e cesaretle söyletmeye devam eder:</p>
<p>&#8220;Hakkımızda karar çoktan verilmiş&#8230; Yani Osmanlı İmparatorluğu&#8217;nu yıkma, halifeliği ortadan kaldırma kararı&#8230; Ama ne olursa olsun, bir dünya imparatorluğu bizim (İttihatçıların) elimizde parçalandı. 400 milyon İslamlığın halifeliği kaldırıldı ortadan&#8230; Sorumlusu biziz. Suç ne kadar büyükse çekilecek cezanın da o kadar büyük olması gerekir&#8230; Bu anda, yüzüme vuran darağacı gölgesi, suikast suçlusu olduğumdan değildir Emincim&#8230; Büyük suçun gölgesidir bu&#8230;&#8221;</p>
<p>Kemal Tahir&#8217;in &#8220;büyük suç&#8221; dediği, Osman-lı&#8217;nın batırılması ve hilafetin kaldırılmasıdır ve Kara Kemal farkına varmadan buna hizmet ettiğinin vicdan azabını yaşamaktadır.</p>
<p>Bu kadar net&#8230; Ona göre İttihatçılar gerçekte bu suçun cezası olarak asılacaklardır!</p>
<p>Aynı suikast davasında asılan Ziya Hurşid&#8217;in ağabeyi Ahmet Faik Günday&#8217;ın geçen yıl Bengi Yayınları tarafından çıkarılan &#8220;İki Devir Bir İnsan&#8221; adlı hatıratı (Hazırlayan: Süleyman Beyoğlu) İzmit Suikastı davası hakkında ilginç açıklamalarda bulunur. Faik Bey aynı davada yargılanıp beraat etmiştir. Suikast davası hakkında şu ilginç açıklamaları yapıyor (sadeleştirdim):</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/03/11/armagan03.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>İzmir Suikasti davası görülürken henüz yürürlüğe girmemiş olan yeni Ceza Kanunu&#8217;na göre asılanların fotoğrafları 16 Temmuz 1926 tarihli gazetelerin ilk sayfasını boydan boya kaplamıştı.</em></p>
<p>&#8220;Bu İstiklal Mahkemesi&#8217;nin hükümleri tamamen yasa dışıdır. Öncelikle yürürlükte bulunan eski Ceza Kanunu&#8217;na göre hüküm vermek mecburiyetinde olan mahkeme, henüz yürürlüğe girmeyen yeni Ceza Kanunu&#8217;na göre idam hükmü veremezdi. Yürürlükte olmayan Ceza Kanunu&#8217;nda idam hükmü olduğu için mahkeme ona göre hüküm vermiştir.&#8221;</p>
<p>Faik Günday&#8217;ın kastettiği hukuksuzluk şudur:</p>
<p>İstiklal Mahkemesi, İzmir Suikastı davasında idam kararını verdiği tarihte, yani Temmuz 1926&#8242;da Şubat ayında kabul edilen yeni Ceza Kanunu henüz yürürlüğe girmiş değildi. Yürürlüğe girme tarihi, 4 Ekim 1926 olarak belirlenmiştir kanunda. Fakat mahkeme, bir hukuksuzluk şaheseri ortaya koymuş, yürürlükteki Ceza Kanunu&#8217;na göre idam hükmü veremeyeceği için henüz yürürlüğe girmemiş olan ve yürürlüğe girmesine daha 3 ay bulunan yeni Ceza Kanunu&#8217;na göre vermiştir idam hükümlerini. Böylece aynı yılın Şubat&#8217;ında İskilipli Atıf Hoca&#8217;yı kanundan 1,5 yıl önce yazdığı kitabından dolayı idam eden mahkeme, bu defa da yürürlüğe girmemiş bir kanuna dayanarak (!) adam asmakta bir sakınca görmemiştir!</p>
<p>Faik Günday, kardeşi dahil idam edilenlerin &#8216;demokrasi şehitleri&#8217; olduğunu yazmakta ve bu hakikatin bir gün ortaya çıkacağını savunmaktadır.</p>
<p>Bu kadar da değil. Sonradan Muhasebat Umum Müdürlüğü de yapmış olan Selanik doğumlu İhsan Pırnar, hatıralarında İzmir Suikastı davasının arkasındaki gerçek niyeti ortaya koyar. Pırnar&#8217;a göre mahkeme sürecinde şu gariplikler yaşanmıştır:</p>
<p>1) Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa mahkeme süresince İzmir Çeşme&#8217;dedir. Başta İsmet Paşa olmak üzere hükümet üyeleri ve mahkeme başkanı ile sık sık görüşmekte, Ali Çetinkaya, ondan aldığı emre göre mahkemeyi yürütmektedir.</p>
<p>2) Mahkemenin konusu suikast iken, Terakkiperver Partisi&#8217;nin kurulması, muhalefetleri, vaktiyle Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın isteği üzerine İttihatçıların Cavid Bey&#8217;in evinde toplanarak seçim beyannameleri hazırlamaları suikast tertibi olarak yorumlanmakta, amacın bütün rakiplerin yok edilmek istendiği anlaşılmaktadır.</p>
<p>Yargılamaları bizzat takip ettiğini söyleyen İhsan Pırnar&#8217;ın edindiği kanaat de önemlidir:</p>
<p>&#8220;Suikast tamamen ve yalnızca Ziya Hurşit tarafından tertip edilmiş, kandırdığı ve hırslandırdığı bir- iki serseri de bu teşebbüse katılmış; bu fırsattan istifade edilerek siyasî rakiplerin bertaraf edilmesine gidilmiş ve bu maksat da büyük ölçüde temin olunmuştur.&#8221; (Baba Oğul Anıları 1, İzmir, 2010, s. 103.)</p>
<p>İhsan Pırnar&#8217;a göre,</p>
<p>&#8220;Bu olaydan sonra Mustafa Kemal Paşa artık hudutsuz bir kudret ve otorite kazanmıştır. Fiiliyatta o, milletin yegane temsilcisidir. Milli irade denen kudret, onun şahsında ve kullanımındadır&#8230; Bu şekilde Meclis, Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın tayin ettiği memurlardan oluşan bir hal almıştır. Görevleri, hükümetin, daha doğrusu Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın, bütün isteklerini yerine getirmekten ibarettir.&#8221;</p>
<p>Son hükmü şudur: &#8220;Mustafa Kemal&#8217;in Milli Mücadele&#8217;deki hizmeti birinci derecededir. Yaptığı devrimler de övülmeye değer. Fakat Mücadele&#8217;de beraber çalıştığı&#8230; arkadaşlarını bertaraf ederek idare mekanizmasını adil usul ve sistemlerden uzaklaştırarak keyfî şekilde yürütmesinin, memlekete yaptığı büyük iyiliklere karşılık olarak zararları da olmuştur.&#8221;</p>
<p>İzmir Suikastı davasının neye hizmet ettiğini ancak bir Selanikli bu kadar içeriden teşhis edebilirdi!</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right">
<em><strong>11 Mart 2012, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/istiklal-mahkemesi-saniklari-asabilmek-icin-yururluge-girmemis-kanuna-sarilmis.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kızıl Pençe örgütü var mıydı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/kizil-pence-orgutu-var-miydi.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/kizil-pence-orgutu-var-miydi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 09 Mar 2012 18:48:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Yankılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıl Pençe]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıl Pençe Kitap İncelemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sabah Gazetesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4962</guid>
		<description><![CDATA[Yazar Mustafa Armağan, Kızıl Pençe kitabında, Kazım Karabekir&#8217;in üç farklı hatıratındaki izleri sürerek Kızıl Pençe adlı bir örgütün varlığına ve faaliyetlerine dair bilgiler aktarıyor. İBRAHİM ALTAY inceledi Kazım Karabekir, Cumhuriyet&#8217;in kuruluş sürecinin önemli karakterlerinden biriydi. Bu önemi sadece milli mücadele yıllarında Mustafa Kemal Paşa&#8217;ya verdiği desteğe ve ordunun silahlanmasına sağladığı önemli katkıya borçlu değildir. Onun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Yazar Mustafa Armağan, Kızıl Pençe kitabında, Kazım Karabekir&#8217;in üç farklı hatıratındaki izleri sürerek Kızıl Pençe adlı bir örgütün varlığına ve faaliyetlerine dair bilgiler aktarıyor. İBRAHİM ALTAY inceledi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kazım Karabekir, Cumhuriyet&#8217;in kuruluş sürecinin önemli karakterlerinden biriydi. Bu önemi sadece milli mücadele yıllarında Mustafa Kemal Paşa&#8217;ya verdiği desteğe ve ordunun silahlanmasına sağladığı önemli katkıya borçlu değildir. Onun en az bunlar kadar önemli bir özelliği, kalem erbabı olmasıdır. O dönemde olayların bu kadar içerisinde olup da hatıratını bu kadar açık sözlülükle yazan pek olmamıştır. Mustafa Armağan da günümüzün önemli tarih araştırmacılarından biridir. Özellikle Kazım Karabekir&#8217;ın külliyatına dair araştırmaları dikkate değerdir. Armağan&#8217;ın bu minvaldeki son çalışması <em>Kızıl Pençe</em>. Kitabında Armağan, Karabekir&#8217;in üç farklı hatıratındaki izleri sürerek Kızıl Pençe adlı bir örgütün varlığına ve faaliyetlerine dair bilgiler aktarıyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ÖRGÜT PROTOTİPİ </strong><br />
Kızıl Pençe adı verilen örgüt, içerisinde bulunduğumuz günlerde varlığı ve niteliği tartışılagelen derin yapılanmaların bir prototipini sunuyor. Örgüt kendisine muhalif olanları sindirmek ve susturmak için cinayet dahil her türlü planı uygulamaya koyuyor. Bu planları uygularken kamu otoritesinden gayri meşru şekilde yararlanıyor. Karabekir, Cumhuriyet&#8217;in kuruluşuna giden süreçte Mustafa Kemal&#8217;le birlikte hareket etti ama kurulan bu yeni devlete nasıl bir biçim verileceği konusundaki görüşleri birbirinin tıpkısı değildi. Kurulacak siyasi, idari ve ekonomik rejim konusunda fikir ayrılığına düştüler. Bu süreç Karabekir&#8217;in kendi köşesine çekilmesiyle son buldu. Ta ki 1927&#8242;de, <em>Milliyet&#8217;</em>te yayımlanan bir yazı dizisine kadar. Bu yazı dizisinde Karabekir&#8217;den &#8216;hafif&#8217; işlerle uğraşmak yerine anılarını yazması isteniyordu. Karabekir bu öneriyi ciddiye aldı ve anılarını dizi mektuplar halinde gazeteye gönderdi. Bu mektuplarda Atatürk&#8217;ün tarih yazımına temel oluştursun diye okuduğu <em>Nutuk</em>&#8216;la çelişen, oradaki tezleri çürüten pek çok iddia vardı. Söz gelimi Karabekir, Anadolu&#8217;da düşman işgaline karşı hareket başlatma fikrinin Mustafa Kemal&#8217;e ait olmadığını iddia ediyordu. Buna benzer daha birçok iddiayı barındıran yazılar &#8216;yukarıdan gelen kesin bir emir&#8217;le yasaklandı. Karabekir yılmadı. Anılarını kitaplaştırmak üzere çalışmaya başladı, ilk kitabını kendi imkanlarıyla bastırdı. Kitap baskıdan çıkar topluca alındı ve yakıldı. Karabekir&#8217;in evi basıldı, çuvallar dolusu evrakına el kondu. Takibat aralıksız sürdü ama bu kaçma-kovalamaca, Paşa&#8217;nın hatıratını yazıp gelecek kuşaklara bir bölümüyle de olsa aktarmasını engellemedi. Kitapta gündeme getirilen iddiaların önemlilerinden biri de Karabekir&#8217;e düzenlenmesi planlanan suikast. Kızıl Pençe örgütünü gözle görülür hale getiren, üyelerinin kimlikleri hakkında bilgiler veren olayların düğümü burada çözülüyor. Kısaca söylemek gerekirse, dönemin başbakanı İsmet Paşa&#8217;nın bile etki altına alamadığı, adını bugün bile hatırladığımız pek çok önemli ismi bünyesinde barındıran bir örgüt bu&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>KIZIL PENÇE<br />
</strong> Mustafa Armağan Timaş Yayınevi İnceleme 304 s., 13 TL</p>
<p style="text-align: justify;"><em><strong>KAYNAK: http://www.sabah.com.tr/Kitap/2012/03/09/kizil-pence-orgutu-var-miydi</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/kizil-pence-orgutu-var-miydi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Hilafetin kaldırılmasını İngilizler mi istemişti?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/hilafetin-kaldirilmasini-ingilizler-mi-istemisti.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/hilafetin-kaldirilmasini-ingilizler-mi-istemisti.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Mar 2012 09:06:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Avam Kamarası]]></category>
		<category><![CDATA[Halifeliğin Kaldırılması]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan Antlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Ulubatlı Hasan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4956</guid>
		<description><![CDATA[İşi gücü bıraktık, &#8216;Ulubatlı Hasan diye biri var mı yok mu?&#8217; diye tartışıyoruz. Oysa rivayetin kaynağı olan Makarios&#8217;un kitabında her şey vardır da, surlara bayrak diktiği yoktur. Aksine bayrağın, Ulubatlı Hasan şehit düştükten sonra &#8220;başka kulelerde savaşan askerler&#8221; tarafından dikildiği yazılıdır. Anlayacağınız, bir &#8220;akl-ı evvel&#8221; bayrakları Ulubatlı&#8217;ya diktirmiş ve bu yama, sorgulanmadan tekrarlanagelmiştir. Hilafetin kaldırılmasının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">İşi gücü bıraktık, &#8216;Ulubatlı Hasan diye biri var mı yok mu?&#8217; diye tartışıyoruz. Oysa rivayetin kaynağı olan Makarios&#8217;un kitabında her şey vardır da, surlara bayrak diktiği yoktur.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Aksine bayrağın, Ulubatlı Hasan şehit düştükten sonra &#8220;başka kulelerde savaşan askerler&#8221; tarafından dikildiği yazılıdır. Anlayacağınız, bir &#8220;akl-ı evvel&#8221; bayrakları Ulubatlı&#8217;ya diktirmiş ve bu yama, sorgulanmadan tekrarlanagelmiştir.</p>
<p>Hilafetin kaldırılmasının hikâyesi de benzer bir çarpıtma gayretinin izlerini taşır. Yok Halife Abdülmecid tahsisatının artırılmasını istemiş de, yok şatafatlı bir törenle cuma namazına gitmiş de, yok iktidarda gözü varmış da&#8230;</p>
<p>Artık İngiltere ve müttefiklerinin baskı ve zorlamaları yüzünden Hilafetin kaldırıldığını açıkça söyleyebilmeli, bunun çok isteniyorsa o günler için zorunlu olduğu, başka türlü bu devleti yaşatmayacakları itiraf edilmelidir ki, toplum da gerçekleri bilsin.</p>
<p>Central Florida Üniversitesi öğretim üyesi Hakan Özoğlu&#8217;nun ABD arşivlerinde bulduğu rapor, bir ABD diplomatının halifeliğin kaldıracağını Washington&#8217;a bizden önce öğrenip bildirdiğini ortaya koyuyor. Rapor Washington&#8217;a 25 Şubat 1924&#8242;te ulaşmıştı. Başka bir deyişle, Türkiye&#8217;deki insanların haberi olmadan bir hafta önce, Fransa ve ABD yetkilileri halifeliğin kalkacağını öğrenmişlerdi (&#8220;Aksiyon&#8221;, 13 Aralık 2010).</p>
<p>Bunun anlamı şudur: Batı dünyası Hilafetin kaldırılmasını Lozan&#8217;dan beri bekliyor ve istiyordu. Hilafetin kaldırıldığı haberini, dönemin 1. Ordu Müfettişi, yani Halife&#8217;nin yaşadığı İstanbul&#8217;dan sorumlu olan Karabekir Paşa&#8217;nın bile gazetelerden öğrendiğini söyleyeyim de, gerisini siz anlayın.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/03/04/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Halifeliğin kaldırılmasından sonra yapılan bu karikatürün alt yazısında &#8220;Darısı diğerlerinin başına&#8221; yazıyor.<br />
İlk topta atılan Halife Abdülmecid. Diğer topların ucunda ise Patrikler ve haham var. Ancak Halifeye yeten güç, diğerlerine yetmedi.</em></p>
<p>Hakan Özoğlu&#8217;nun &#8220;Cumhuriyetin Kuruluşunda İktidar Kavgası&#8221; (Kitap Yay., 2011) adlı kitabında ilginç bir analiz yer alıyor: Ankara, 1922&#8242;de Saltanatı kaldırmış ama Hilafete ve Osmanlı hanedanına dokunmaya cesaret edememişti. Çünkü Karabekir gibi muhalif paşalar, İstanbul basını, Osmanlı döneminden kalma siyasetçiler ile Osmanlı hanedanı, Hilafeti kendilerine siper yapmışlar, onun arkasından muhalefetlerini örgütlemeye çalışıyorlardı. Muhalefet cephesinin sindirilip bertaraf edilebilmesi için Hilafetin devreden çıkarılması gerekiyordu. Daha sonra tasfiye sırası nasıl olsa diğerlerine gelecekti.</p>
<p>Yazar, Ankara hükümeti 1922&#8242;de muhtemelen bütün Osmanlı hanedanını yurtdışına sürme hamlesini yapacak kadar kendine güvenmiyordu, diyor. Oysa Kâzım Karabekir, daha 1922&#8242;de Hilafetin Osmanlı hanedanından alınma planını kendisinin önlediğini yazmaktadır. Gerçi o, Mustafa Kemal&#8217;in Hilafeti kendi üzerine geçirmek niyetinde olduğunu da yazar ama konumuz bu değil. Önemli olan, 1922&#8242;de Ankara&#8217;nın Hilafeti, Osmanoğullarından koparmak için siyasî bir hamle yaptığı gerçeğidir.</p>
<p>Hakan Özoğlu&#8217;nun nihai hükmü, Ankara&#8217;nın Hilafeti, hanedan tehdidini bertaraf etmek için kaldırdığı şeklinde. Başka bir deyişle &#8220;Hilafetin lağvedilmesindeki asıl hedef, Halifenin kendisi değil, Osmanlı hanedanıdır.&#8221;</p>
<p>Ancak dış dinamiğin ihmal edilmemesi ve bu nedenle konunun daha geniş bir temele oturtulması gerektiğini düşünüyorum. Bence Hilafetin kaldırılması ve laikliğe gidiş, daha Lozan&#8217;da dayatılmış, Türkiye&#8217;nin kurulmasına bu şartla izin verilmişti. Bunun, Antlaşmaya ayrı bir madde halinde konulmamakla birlikte Osmanlı Devleti&#8217;nin eski Müslümanlar üzerindeki Hilafetten gelen ayrıcalık ve haklarının geri dönülmezcesine işgalcilere bırakıldığının açıklanması, Hilafetin bu yeni dönemde gündemde olmayacağının ipucuydu.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/03/04/armagan02.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Üzerinde Kral V. George&#8217;un 10 Ocak 1924 günü Avam Kamarası&#8217;na yaptığı belirtilen konuşmanın Türkiye&#8217;yi ilgilendiren paragrafında &#8220;Lozan onaylanır onaylanmaz yeni bir çağ açılacağı&#8221; söyleniyor. </em></p>
<p>Şimdi birileri köpürecek, biliyorum. Ancak sakin olmalarında yarar var. Zira önemli bir kişisel tanıklık ile ilk defa burada yayınlanacak bir resmi belgeye göz atmadan karar vermeseler iyi olur derim.</p>
<p>Önce tanıklığa bir göz atalım:</p>
<p>Kâzım Karabekir, 16 Ağustos 1923 günü İsmet Paşa&#8217;ya, son zamanlarda hükümet çevrelerinden duymakta olduğu din aleyhindeki fikirlerin Lozan&#8217;dan geldiği kanaatinde olduğunu söyler. Ona göre Peygamber Efendimiz (sav) ve Kur&#8217;an hakkındaki &#8220;bu tehlikeli hava&#8221; Lozan&#8217;dan esmektedir. İsmet Paşa ona 1. Dünya Savaşı&#8217;nda Macarlar ve Bulgarlar da bizim gibi yenildikleri halde bağımsızlıklarına Hıristiyan oldukları için dokunulmadığını, bizimse sırf Müslüman olduğumuz için bağımsızlığımızın ortadan kaldırıldığı cevabını verir: &#8220;Biz kendi kuvvetimizle bağımsızlığımızı kazansak bile Müslüman kaldıkça sömürgeci devletlerin ve bu arada özellikle İngilizlerin daima aleyhimize olacaklarını, bağımsızlığımızın daima tehlike altında kalacağını anlattı.&#8221;</p>
<p>Yeterince açık değil mi? Böylece İsmet İnönü, Müslüman kimliğimizden uzaklaşma telkininin Lozan&#8217;da yapıldığını itiraf etmiş olur.</p>
<p>İngiliz Milli Arşivleri&#8217;nden (National Archives) bulduğum ve ilk kez burada yayınlanacak olan bir &#8220;gizli&#8221; belge, Lozan&#8217;ın Hilafetle bağlantısını net bir şekilde ortaya koyacak nitelikte. 10 Ocak 1924 tarihinde İngiltere Kralı V. George, Avam Kamarası&#8217;na yaptığı açış konuşmasında, Lozan&#8217;ı ilgilendiren bir kanun tasarısının derhal görüşülmek üzere Parlamentonun gündemine geleceğini belirttikten sonra şu çarpıcı cümleyi sarf eder:</p>
<p>&#8220;Bu tasarı kabul edilir edilmez Lozan Antlaşması onaylanmış olacak ve YENİ BİR ÇAĞ AÇILACAKTIR.&#8221; (As soon as this Bill has been passed, the Treaty will be ratified, and a new era will open.) (CAB/23/46, s. 424)</p>
<p>Kral V. George, Lozan&#8217;ın kabul edilmesiyle İngiltere için &#8220;yeni bir çağ veya dönem&#8221; açılacağını söylerken ne demek istiyordu? Bu, Halifeden kurtuluşun bir tür müjdesi olarak yorumlanabilir mi? Net olarak bilmiyoruz. Ancak İngilizlerin, Lozan&#8217;ı onaylamak için Hilafetin kaldırılmasını bekledikleri ve Hilafetsiz bir dünyanın kendileri için &#8220;yeni bir çağ&#8221;ın açılması anlamına geleceğini düşündükleri açıktır.</p>
<p>Nitekim beklenen Lozan kanun tasarısı Avam Kamarası&#8217;nda Nisan 1924&#8242;te gündeme alınıp kabul edilmiş, Ağustos&#8217;ta diğer taraf devletler tarafından da onaylanarak 1924 Eylül&#8217;ünde Cemiyet-i Akvam tarafından tescillenmiştir. Bu demektir ki, Cumhuriyet&#8217;in ilk yılının dolmasına çok az bir süre kalmasına rağmen TC henüz tanınmış bir devlet değildi. Hilafet düğümü çözülünce tanınmalar da gelmeye başladı. Artık tasfiye operasyonları başlayabilirdi.</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right">
<em><strong> 04 Mart 2012, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/hilafetin-kaldirilmasini-ingilizler-mi-istemisti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tanrı kime tapacak? Allah&#8217;a mı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/tanri-kime-tapacak-allaha-mi.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/tanri-kime-tapacak-allaha-mi.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Mar 2012 20:33:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Soru-Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[Tanrı kime tapacak]]></category>
		<category><![CDATA[Tanrı mı Allah mı?]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4951</guid>
		<description><![CDATA[Soru Öncelikle hayırlı akşamlar Mustafa Bey. Gazi üniversitesi Hukuk fak. 3. sınıf öğrencisiyim. Malum derslerimiz siyaset ile iç içe ve aklıma takılan bir soru oldu, daha doğrusu bana sorulan bir soruyu yanıtlayamadım ve araştırma yaparken sizin fikrinizi almam gerektiğini düşündüm. Soru, Ezan-ı Muhammedi nin Türkçe okutulması üzerine idi. Açıkcası çok hassasım Ezan konusunda ama Türkçe [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Soru</strong><br />
Öncelikle hayırlı akşamlar Mustafa Bey. Gazi üniversitesi Hukuk fak. 3. sınıf öğrencisiyim. Malum derslerimiz siyaset ile iç içe ve aklıma takılan bir soru oldu, daha doğrusu bana sorulan bir soruyu yanıtlayamadım ve araştırma yaparken sizin fikrinizi almam gerektiğini düşündüm. Soru, Ezan-ı Muhammedi nin Türkçe okutulması üzerine idi. Açıkcası çok hassasım Ezan konusunda ama Türkçe okutulmasında ne sakıncası var? sorusuna ikna edici bir cevap veremedim. Tabii ki siz bir ilahiyatçı değilsiniz ama bu konular tarih ile yakından alakalı. Hassasiyetinize güvenerek görüşlerinizi bekliyorum.<br />
<em> Muharrem Doba</em></p>
<hr />
<p style="text-align: justify;"><strong>Cevap</strong><br />
Öncelikle bu konu hakkında bilgilenmek için &#8220;Türkçe Ezan ve Menderes&#8221; adlı kitabımı okumanızı tavsiye ederim. Sorunuza gelince, her dinin kendi din dili vardır. Bu bir başka dinin diline çevrildiğinde o dinin kendine özgü kavramları buharlaşır. Şimdi &#8220;Allah&#8221; yerine &#8220;Buda&#8221; ve &#8220;God&#8221; terimlerini kullandığınızı düşünün. Bunları kullanınca o dinin tanrılarına ibadet etmiş gibi olmayacak mısınız? La ilahe illallah&#8217;ı &#8216;Tanrıdan başka yoktur tapacak&#8217; diye çevirmişler. Bu nasıl bir çeviri? Sadece bir kişi tapacak, o da Tanrı. Fakat kime tapacağı belli değil. Allah yerine Tanrı demek de aynen böyledir.  Tanrı, putperest Türklerde tan yeri ilahına verilen isimdir. Karar verin: Biz putperest döneminin ilahına mı tapıyoruz, yoksa Allah&#8217;ımıza mı?<br />
Kaldı ki biz Allaha tapmayız, ibadet, yani kulluk ederiz. Tapmak, bilincini  kalbederek, istiğrak halinde, (Budistler gibi) kendinden geçerek tapınç nesnesinde kaybolmaktır. Oysa namazda gözünü kapatmak bile  mekruhtur dinimizde. Yani bilincini kaybetmeden ibadet edeceksin.<br />
Velhasıl, ezan bu dinin has dili ile ifade edilmiştir. Bu dilin Arapların dili olup olmaması da bizi ilgilendirmez. Madem ki Allahın Rasulü (sav) bize bu dilde ezanı okuyun demiş, o zaman bizim için onun hangi dil olduğu önemini kaybeder. Eğer Farsça okuyun demiş olsaydı bizim için din dili o olurdu. Bakın, Yahudiler İsrail&#8217;de 2 bin yıldır kayıp olan din dillerini ihya etmek için gece gündüz uğraşırken bizim yaşayan din dilimizi unutturmamız da başka bir facia olur. vs.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/tanri-kime-tapacak-allaha-mi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Neden Büyük Millet Meclisi denilmiştir?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/neden-buyuk-millet-meclisi-denilmistir.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/neden-buyuk-millet-meclisi-denilmistir.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Mar 2012 13:15:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Soru-Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[Neden TBMM denilmiştir?]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4949</guid>
		<description><![CDATA[Soru Selamün aleyküm hocam. Üniversite öğrencisiyim. Tarih hocam bir soru sordu. Bu sorunun doğru cevabını bulursam vize notum yüz olacak. Sorum şu: Meclis ilk olarak BMM olarak açıldı. Niçin &#8220;BÜYÜK&#8221; kavramı kullanılmıştır? Bunun anlamı nedir? Teşekkür ediyorum. Beyazıt Yıldız Cevap Bu Meclis klasik Meclis-i Mebusanlardan farklı olarak tek seçimle değil, iki seçimle gelen milletvekillerinden oluşuyordu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Soru</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Selamün aleyküm hocam. Üniversite öğrencisiyim. Tarih hocam bir soru sordu. Bu sorunun doğru cevabını bulursam vize notum yüz olacak. Sorum şu: Meclis ilk olarak BMM olarak açıldı. Niçin &#8220;BÜYÜK&#8221; kavramı kullanılmıştır? Bunun anlamı nedir? Teşekkür ediyorum.<br />
<em>Beyazıt Yıldız</em></p>
<hr />
<p style="text-align: justify;"><strong>Cevap</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu Meclis klasik Meclis-i Mebusanlardan farklı olarak tek seçimle değil, iki seçimle gelen milletvekillerinden oluşuyordu da ondan . Yani İstanbul ve Ankara&#8217;da seçilen her iki meclisi de bünyesinde barındırdığı için ona Büyük Meclis denilmiştir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/neden-buyuk-millet-meclisi-denilmistir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kızıl Pençe</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/kizil-pence.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/kizil-pence.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Mar 2012 13:11:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Kendi Kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[Kitaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir'in Gözüyle Kuruluş Yılları]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Yeni Kitap]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4946</guid>
		<description><![CDATA[Kâzım Karabekir&#8217;in yazdıkları, resmi tarihin şekerlemelerine fazla alıştırılan okuru şoke ederken, aynı zamanda Ulrich Beck&#8217;in &#8220;düşmansız demokrasi&#8221; dediği bir akımın tarihimizdeki öncülüğünü yapıyor. Eser boyunca İstiklal Savaşı yıllarındaki Mustafa Kemal Paşa&#8217;ya duyduğu saygıyı sık sık vurgulayan Karabekir Paşa, onun &#8216;asalaklar&#8217; dediği türedi bir grup tarafından kuşatıldığını ve en büyük hatasının bu gruba dayanarak iktidar sürme [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Kâzım Karabekir&#8217;in yazdıkları, resmi tarihin şekerlemelerine fazla alıştırılan okuru şoke ederken, aynı zamanda Ulrich Beck&#8217;in &#8220;düşmansız demokrasi&#8221; dediği bir akımın tarihimizdeki öncülüğünü yapıyor. Eser boyunca İstiklal Savaşı yıllarındaki Mustafa Kemal Paşa&#8217;ya duyduğu saygıyı sık sık vurgulayan Karabekir Paşa, onun &#8216;asalaklar&#8217; dediği türedi bir grup tarafından kuşatıldığını ve en büyük hatasının bu gruba dayanarak iktidar sürme karşılığında milletten ve özgürlük mücadelesinden kopmak olduğunu cesaretle ileri sürüyor. Hem de bu cesareti bugün değil, Tek Parti yönetiminin doruk noktası sayılan 1933 yılındaki çıkışıyla göstermiş olan Karabekir Paşa, alttan alta Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın çevresini saran ve ülkede terör estiren gizli bir örgütün deşifresini de yapıyor.</p>
<p>KIZIL PENÇE adını verdiği bu gizli ve eli silahlı örgütün 1 numarası kimdi? Kimleri kullanırdı?</p>
<p>Asker içinde uzantıları var mıydı?</p>
<p>Adam vurmaktan kitap yakmaya, insanları ve ailelerini takip ve taciz etmeye kadar çeşitli kademelerde gerçekleşen ve resmi devletin yanı başına konumlanan bu paralel gizli devletin ipuçlarını Kâzım Karabekir&#8217;in emsalsiz analizlerinden öğreneceksiniz.</p>
<p>Mustafa Armağan KIZIL PENÇE&#8217;de Kâzım Karabekir Paşa&#8217;nın yazmış olduğu 3 bağımsız metinden yeni bir metin kuruyor. Paşa&#8217;nın söylediklerini netleştiriyor, mesajını anlaşılır kılıyor. Böylece Karabekir&#8217;in, çeşitli kitaplarına dağılmış bulunan keskin eleştirel bakışını, tek bir kitabın çatısı altında olanca yoğunluğu ve çıplaklığıyla okurun önüne sunuyor.</p>
<p>KIZIL PENÇE yakın tarihimizin kırılma dönemi olan 1922-1933 yıllarında yaşananları &#8216;Kral Çıplak&#8217; sözüyle anlatılabilecek bir yalınlıkta ortaya koymayı başarıyor. Rahat üslubu ama sarsıcı tezleriyle KIZIL PENÇE&#8217;nin, yalan sisinin dağılmakta olduğu günümüzde tarihin normalleşmesi yolunda önemli bir adım olacağına inanıyoruz.</p>
<p><a href="http://www.timas.com.tr/kitaplar/tarih/mustafa-armagan-kitapligi/kizil-pence.aspx" rel="nofollow" target="_blank">timas.com.tr/kitaplar/tarih/mustafa-armagan-kitapligi/kizil-pence.aspx</a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img class="aligncenter" title="." src="http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2012/03/kizil-pence.jpg" alt="" width="524" height="302" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><iframe src="http://player.vimeo.com/video/37365672?title=0&amp;byline=0&amp;portrait=0" frameborder="0" width="400" height="225"></iframe></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/kizil-pence.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>13</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Avrupa&#8217;da yamyamlığın karanlık tarihi</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/avrupada-yamyamligin-karanlik-tarihi.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/avrupada-yamyamligin-karanlik-tarihi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Feb 2012 08:25:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupa'da Yamyamlık]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4939</guid>
		<description><![CDATA[&#8220;Yamyamlığın Afrika veya Avustralya yerlilerine mahsus bir durum olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Gerçek yamyamlar Avrupa&#8217;dadır.&#8221; Bu sözler bana değil, geçen yıl çıkan &#8220;Mumyalar, Yamyamlar ve Vampirler&#8221; adlı kitabıyla Avrupa ve Amerika&#8217;da hararetli tartışmalara sebep olan Durham Üniversitesi hocalarından Richard Sugg&#8217;a ait. Dr. Sugg&#8217;a göre Avrupa&#8217;da kökeni epey eskilere dayanan bir yamyamlık, yani insan eti, kanı, yağı, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">&#8220;Yamyamlığın Afrika veya Avustralya yerlilerine mahsus bir durum olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Gerçek yamyamlar Avrupa&#8217;dadır.&#8221;</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Bu sözler bana değil, geçen yıl çıkan &#8220;Mumyalar, Yamyamlar ve Vampirler&#8221; adlı kitabıyla Avrupa ve Amerika&#8217;da hararetli tartışmalara sebep olan Durham Üniversitesi hocalarından Richard Sugg&#8217;a ait. Dr. Sugg&#8217;a göre Avrupa&#8217;da kökeni epey eskilere dayanan bir yamyamlık, yani insan eti, kanı, yağı, kemiği vs. tüketme geleneği vardır ve bu âdet öyle Ortaçağ&#8217;a mahsus da değildir. Bizim güya &#8220;Aydınlanma dönemi&#8221; dediğimiz 18. yüzyılda dahi bu gelenek geçerlidir. Dahası, sadece fakir kulübelerinin yer sofralarında değil, muhteşem sarayların şaşaalı yemek masalarında da kafatası tozu veya mumya parçalarına rastlayabilirdiniz. &#8220;Geo&#8221; dergisi geçen sayılarından birinde bu çarpıcı dosyanın kapağını nasılsa açtı ve yamyamlığın &#8220;Avrupa&#8217;nın karanlık sırrı&#8221; olduğunu ifşa etti. Ancak Türkiye&#8217;de kimsenin böylesine önemli bir dosyayı görmemesi de ilginçti. Hem de Avrupa&#8217;nın bizi katliam yapmakla, barbarlıkla suçladığı bir zamanda gelen bu sessizlik hayret ve ibret vericiydi.</p>
<p>Öyle ya, yamyamlığı suçlama konusu yaparak hep sınırlarının dışına taşımış olan Avrupa, bu bilgiler ışığında bakıldığında yamyamlığın dünyada en uzun süre yaşadığı kıta haline geliyordu. Böyle bir kıtadaki Aydınlanma&#8217;nın biraz kanlı olması, onun pazarlanmasını zorlaştıracaktı ister istemez. Bu yüzden hem Sugg&#8217;un kitabını, hem de &#8220;Geo&#8221;nun haberini gündeme getirmenin tam zamanı diye düşündüm.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/02/26/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Beyazları bir kazanda pişiren Afrikalı yamyamlar imajı, Batı karikatüründe en sık tekrar edilen temalardandır.</em></p>
<p>Avrupa&#8217;nın 16. yüzyıldan itibaren kendisi dışındaki dünyayı şeytan olarak görmeye başladığını, böylece onların her türlü aşağılanma ve köleleştirilmeyi hak ettiği yolunda bir zulüm ideolojisi geliştirdiğini biliyoruz. Böylece kıtalarında bal gibi yaşayan yamyamlığı kendi ahlakî ve coğrafi sınırlarının dışındaki kıtalardaki barbarlığın simgesi olarak sunmuşlardı. İnsan eti yiyenler sapkınlardı. Hemcinsini yiyenler ancak &#8216;yabaniler&#8217; olabilirdi. Uygar toplumda bu düşünülemezdi. Ancak bu görüşün geçersizliği açık. 19. yüzyıl Danimarka&#8217;sında bile başı kesilen mahkûmların altında ellerinde kaplarla bekleşen insanlar görmeniz mümkündü. Özellikle gençse başı kesilen mahkûmdan akacak taze kanın sara hastalığına iyi geldiğine inanılırdı. Bu geleneğin çok eski bir geçmişi var. Bir yandan Keltlerde kurban edilen bir insanın kanının kutsal bir kâsede toplanıp içilmesi geleneği vardı ve bu, Hıristiyanlıktan sonra Aşa-i Rabbani ayinine dönüşmüştü, yani ekmeği şaraba batırıp yeme geleneğine. Keltler bu kanın insanı iyileştirdiğine inanırlardı. Keza Roma&#8217;da cesetleri arenaya serilen güçlü gladyatörlerin vücutlarından alınan kanı hastalara içirilirdi.</p>
<p>İşin şaşırtıcı tarafı, bu uygulama, 19. yüzyıl ortalarına kadar devam etmiş. Hatta idam edilen mahkûmun kanını içen kişinin ağzını sildiği mendil dahi elden ele dolaştırılarak şifa umulmuş (Sugg, sayfa 81).</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/02/26/armagan02.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Mezar açma, &#8216;tıbbi yamyamlığın&#8221; en yaygın biçimlerindendi.</em></p>
<p>Hatta 15. yüzyılda Papa VIII. İnnocent ölüm döşeğindeyken kendisine kandırılarak öldürülen 3 geç kurbanın kanı içirilerek iyileştirilmesi umulmuş. Ancak bu tedavi işe yaramamış ve Papa 25 Temmuz&#8217;da hayatını kaybetmiş. Onu bu yolda yalnız bırakmayan başka papaların olduğunu da biliyoruz. (sayfa 17 vd.)</p>
<p>Fakat bu uygulamanın sadece papazlar ve halk arasında değil, anlı şanlı saraylarda da geçerli olması dikkat çekici. Şu Kanuni&#8217;nin &#8220;Sen ki Fransa Kralı Françesko&#8217;sun&#8221; diye hitap ettiği I. François, yanında ufak bir mumya parçası taşırmış. Bu arada Bilimsel Devrim&#8217;in filozofu olarak selamlanan Francis Bacon da mumya parçasının kanı durdurmaya yarayışlı bir ilaç olduğuna inanırmış!</p>
<p>Bu arada İngiltere Kralı II. Charles&#8217;a ölüm döşeğinde bol bol kafatası tozu içirmişler, çünkü acılarını dindirdiğine inanıyorlarmış. Zaten İngiltere&#8217;de Stuart hanedanının özel merak konusudur &#8220;ceset tıbbı&#8221;. Bu arada Danimarka Kralı IV. Christian&#8217;ı unutursak haksızlık etmiş oluruz.</p>
<p>Velhasıl modern Avrupa&#8217;da 200 yıl boyunca zengin olsun, fakir olsun, tahsilli veya cahil hiç fark etmez, herkesin az veya çok düzenli olarak yamyamlık yaptığını yazıyor Richard Sugg. Tabii insan yağının da şifa kaynağı olduğuna inanılıyor, vücuda merhem olarak sürülüyor veya yakı olarak yapıştırılıyordu.</p>
<p>Şu halde gerçek yamyamlar kimlerdi? Yabani ve ilkel denilenler mi, yoksa bu işi kitabi olarak yapan eğitilmiş Avrupalı seçkinler mi?</p>
<p>Özellikle genç insanların idamı bu tür şifa bekleyen hastalar için umut kapısıydı. Ünlü tıp adamı Paracelsus&#8217;un öğrencisi kimyacı Johann Schroeder, ölü bedenin nasıl bir hayat iksiri haline getirilebileceğini şu sözlerle ifade eder:</p>
<p>&#8220;Cinayet sırasında ölmüş 24 yaşında esmer birinin kadavrası bir gece ay ışığında bekletilmelidir. Böylece kokusuz, tütsülenmiş bir et gibi olur.&#8221;</p>
<p>Neden esmer tenliler tercih ediliyor derseniz, o zamanlar koyu derililerin daha sağlıklı olduklarına inanılırmış da ondan.</p>
<p>Nitekim Hilmi Yavuz, &#8220;Kim insan eti yiyor?&#8221; (Zaman, 6 Ocak 1998) başlıklı yazısında &#8220;Orange hanedanından William&#8217;ın taht üzerindeki taleplerini destekleyen bir Protestan gürûhunun, Cumhuriyetçi Parti Başkanı John De Witt&#8217;i önce öldürdükleri, sonra da pişirip yedikleri&#8221;ni yazmış ve eklemişti: John De Witt, filozof Spinoza&#8217;nın arkadaşı ve koruyucusudur!</p>
<p>Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, tarihte hemcinsinin et ve kanına (yağ ve kemiğine de) bu denli iştahla yaklaşmış olan Avrupa, her zaman olduğu gibi yamyamlığı (ve barbarlığı) kendi dışındaki kıtalara postalamayı bilmiş ve kanlı tarihini karanlığa gömmeyi, kendisini Aydınlanma kıtası olarak sunmayı başarmıştır. Ancak artık bu karanlık taraf da &#8220;aydınlanmakta&#8221;, hatta &#8220;kızarmaktadır&#8221;. Richard Sugg&#8217;un dediği gibi, çoğunlukla Ortaçağ usulü bir tedavi kılığında sunularak meşru gösterilmeye çalışılan &#8220;tıbbi yamyamlık&#8221;, tam da modern İngiltere tarihinin sosyal ve bilimsel devrimlerinin zirveye çıktığı bir zamanda gerçekleşmişti. Demek ki, Aydınlan-ma&#8217;nın karanlık yanının da aydınlatılmaya ihtiyacı bulunuyor.</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right"><em><strong> 26 Şubat 2012, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/avrupada-yamyamligin-karanlik-tarihi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Modern keman 17. yüzyıldan önce yoktu</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/modern-keman-17-yuzyildan-once-yoktu.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/modern-keman-17-yuzyildan-once-yoktu.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Feb 2012 22:04:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Soru-Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[Keman kaçıncı yüzyılda icad edildi ?]]></category>
		<category><![CDATA[Muhteşem Yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Pargalı İbrahim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4934</guid>
		<description><![CDATA[Soru Yazınızda Muhteşem Yüzyıl&#8217;daki mantık hatalarından dem vururken, kemanın 17. yüzyıda icad edildiği gibi temelsiz ve atmasyon bir bilgi geçmişsiniz. Genel kültürünüzü arttırmak adına müdehale gereği duydum; bildiğiniz ifadesiyle keman sandığınız gibi 17. değil ,1500&#8242;lü yılların ilk yarısında icad edilmiştir. Bir de Araştırmacı Tarihçi titrini almışsınız ama anlaşılan daha arştırmanız gereken çok şey var. Bari [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Soru</strong><br />
Yazınızda Muhteşem Yüzyıl&#8217;daki mantık hatalarından dem vururken, kemanın 17. yüzyıda icad edildiği gibi temelsiz ve atmasyon bir bilgi geçmişsiniz. Genel kültürünüzü arttırmak adına müdehale gereği duydum; bildiğiniz ifadesiyle keman sandığınız gibi 17. değil ,1500&#8242;lü yılların ilk yarısında icad edilmiştir. Bir de Araştırmacı Tarihçi titrini almışsınız ama anlaşılan daha arştırmanız gereken çok şey var. Bari böyle ciddi ifadeler içeren bir yazı kaleme almadan önce 10dk. internette araştırma yapın. Bilgi çağındayız malum.<br />
<em><strong>Ozan Orhon</strong></em></p>
<hr />
<p style="text-align: justify;"><strong>Cevap</strong><br />
Araştırmam gereken epey şey olduğunu bilmesem zaten bu işe soyunmazdım. Nitekim etrafta araştırması gereken pek bir şey olmadığına inanıp internetten 10 dakikada malumat tırtıklayan uyanıkların ne kadar bol olduğunu gördükçe iyi ki o titri almışım diye düşündüm. Gerçi onu ben almadım, birileri verdi ama araştırmayan yazarlara ve konuşurlara göre bir farkımın olması da önemli görünüyor bana.<br />
İsterseniz size iki kitap tavsiye edeyim. David Boyden&#8217;in &#8220;History of Violin&#8221; adlı kitabı bize modern kemanın 18. yüzyıldan önce ortaya çıkmadığını, hele hele 17. yüzyıla kadar kemanın hakir görülen aşağı statüde bir telli çalgı olduğunu yazdığını, bu arada Paris&#8217;in sanat kalitesini düşürüyor ve gürültü yapıyor diye 1628&#8242;de keman çalmanın yasaklandığını herhalde o 10 dakikanıza bir o kadar daha ekleyip okuma zahmetine katlanırsınız. İsterseniz sayfa numaralarını da vermem mümkün. Bu arada eğer isterseniz Alberto Bahchmann&#8217;ın efsanevi kitabı &#8220;An Encyclopaedia of the Violin&#8221;inin giriş kısmını okumanızı da acizane tavsiye ederim. Kemanın başlangıcının tarihin sisleri içinde nasıl kaybolduğunu pek güzel aktarır üstad, 1925 yılında yazdığı hala aşılamamış kitabında.<br />
Ha, bu arada Pargalı&#8217;nın çaldığı söylenen enstrüman keman değil, kemençeydi. Ben demiyorum, Latifî adlı yazarımız diyor. Eh kemençe çalan birine Çin malı modern kemanla Vivaldi çaldırmak da tam bize mahsus bir Şark ucuzluğu değil mi?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/modern-keman-17-yuzyildan-once-yoktu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;Büyük Fetih&#8217;in ışığında Fetih 1453</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/buyuk-fetihin-isiginda-fetih-1453.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/buyuk-fetihin-isiginda-fetih-1453.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Feb 2012 06:49:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Fetih 1453]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul'un Fethi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4930</guid>
		<description><![CDATA[Beklenen film 16 Şubat günü saat 14.53&#8242;te başlayacaktı. İlk sahneler istisnasız hepimize &#8220;İyi ki gelmişim&#8221; dedirtti. Önce &#8220;İstanbul mutlaka fetholunacaktır&#8221; diye başlayan hadis-i şerifin ışığında Medine&#8217;ye odaklandık ve emri alan ashab-ı kiramın açtığı kapıdan çıkıp Şehzade Mehmed&#8217;in Edirne Sarayı&#8217;nda doğumuna tanıklık ettik. Bu, nicedir yazıp durduğum, İstanbul&#8217;un fethinin sağlıklı bir tarihî zemine oturtulması adına son [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Beklenen film 16 Şubat günü saat 14.53&#8242;te başlayacaktı. İlk sahneler istisnasız hepimize &#8220;İyi ki gelmişim&#8221; dedirtti.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Önce &#8220;İstanbul mutlaka fetholunacaktır&#8221; diye başlayan hadis-i şerifin ışığında Medine&#8217;ye odaklandık ve emri alan ashab-ı kiramın açtığı kapıdan çıkıp Şehzade Mehmed&#8217;in Edirne Sarayı&#8217;nda doğumuna tanıklık ettik. Bu, nicedir yazıp durduğum, İstanbul&#8217;un fethinin sağlıklı bir tarihî zemine oturtulması adına son derece umut verici bir başlangıçtı. Zihnimizdeki &#8216;acaba&#8217;lar uçup gitmişti; koltuklarımıza daha rahat yerleşebilirdik.</p>
<p>İlk kırılma, surlara sancağı dikmesi dışında tamamen meçhulümüz olan Ulubatlı Hasan&#8217;ı Fatih&#8217;in kılıç hocası olarak gördüğümüz sahnede başladı ve o andan itibaren bir Ulubatlı-Fatih rekabetidir başladı. Ne yalan söyleyelim, daha renkli bir karakter kazandırılan Ulubatlı&#8217;nın, ışıklar yanınca Fatih&#8217;ten daha fazla akıllarda kaldığını fark ettik.</p>
<p>Baştan şunu söyleyeyim ki, &#8220;Fetih 1453&#8243;ü genel anlamda olumlu ve etkileyici buldum. Fetih hadisiyle başlaması ve onu Fatih&#8217;in doğumuyla sıkı sıkıya ilişkilendirmiş olması, filme Asr-ı Saadet&#8217;e uzanan müthiş bir derinlik kazandırıyor ve şimdiye kadar yapılan Fetih filmlerinin kesinlikle üstüne çıkartıyordu. Bence filmdeki en etkili sahnelerden biri, göçük altında kalan lağımcıların, Bizanslıların kılıçlarıyla can vermektense barut fıçılarını ateşleyerek o anı gerçek bir trajediye dönüştürmeleriydi.</p>
<p>Filmin mesajı, bu tipte bir prodüksiyondan beklenmeyecek ölçüde olumluydu. Eşini ve çocuğunu bile yanından uzaklaştırması ve kendisini fethe adaması önemliydi.</p>
<p>Ne yalan söyleyeyim, zaman zaman fazla &#8220;dinci&#8221; ve &#8220;milliyetçi&#8221; bulduğum yerler bile oldu. Özellikle Bizanslı ve Papa dahil Batılı yöneticileri aciz, kalleş ve korkak gösteren kısımlara gerek yoktu bence. Unutmayalım ki, Konstantin&#8217;i küçültmek, Fatih&#8217;i büyütmez; aksine onun büyüklüğünden de bir şeyler eksiltir.</p>
<p>Filmin eleştirilmesi gereken yanları da yok değildi.</p>
<p>Mesela Ulubatlı Hasan&#8217;a aslında bir Müslüman kızı olduğu belirtilen Era&#8217;yla bir Holivut filmindeymiş gibi gayri meşru cinsel ilişki yaşatılmış olması, ona biçilen &#8220;İslam kahramanı&#8221; tipiyle tezat teşkil ediyor. Fethi başından beri destekleyen, hatta morali bozuk olduğu sırada Fatih&#8217;e uyarı mektubu dahi yazan Akşemseddin&#8217;in, filmde misafir oyuncuymuş gibi epey geç ortaya çıkması da ciddi bir hata. Şişmanlığıyla Nasreddin Hoca&#8217;yı andıran Akşemseddin fazla rind kaçmıştı. Fatih&#8217;in Kürt hocası Molla Gürani ile Molla Hüsrev de yoktu ortada.</p>
<p><strong>Fatih namaz kıldırdı mı? </strong></p>
<p>Çandarlı Halil Paşa gibi tecrübeli bir sadrazam, hem Fatih, hem de diğer vezirler tarafından fazla aşağılanmış. İstanbul&#8217;un kuşatılmasını riskli gördüğü doğru ama bu, fethe karşı olduğu anlamına gelmez. İnisiyatifi elden kaçırmadan ve muhtemelen tahrip edilmeden alınmasını istiyordu. Lakin Zağanos Paşa da olsa kimse bir sadrazama &#8220;Dilerim sultan kelleni vurdurur&#8221; diyemez. Dese bile sadrazam bunu sineye çekmez. Bir bakanın başbakana &#8220;dilerim seni asarlar&#8221; dediğini, onun da bunu normal karşıladığını düşünün. Sonuçta kukla tiyatrosu seyretmiyoruz, değil mi? (Bu arada acizane kanaatim, Zağanos karakterinin Fatih&#8217;e daha iyi oturacağı yönünde.)</p>
<p>Fatih ile Konstantin&#8217;in surların dışında karşı karşıya gelmesi de gerçeklere tamamen aykırı. Film icabı böyle bir sahneye ihtiyaç duyulsa bile daha gerçekçi bir formülü bulunabilmeliydi.</p>
<p>Fatih&#8217;in, surların önünde ordusuna namaz kıldırmasının da gerçeklerle en ufak bir ilgisi yok. Bizanslıların namaz kılanlara dokunmaması bir başka tuhaflık. Kaldı ki, Fatih namaz kıldırmaz. Ayasofya&#8217;daki namazda dahi imamlığa Akşemseddin&#8217;i geçirdiğini biliyoruz.</p>
<p>Top döküm sahneleri filmin en başarılı bölümlerindendi. Lakin &#8220;Şahi top&#8221; sanki Urban&#8217;ın yaptığı topun özel ismiymiş gibi sunuluyor. Oysa &#8220;Şahi&#8221;, büyük topların genel adıdır. Urban&#8217;ın rolü de abartılmış olup Era&#8217;yı evlatlık alması tamamen kurgu eseridir.</p>
<p>Ayrıca İstanbul surları sanki tek kattan ibaret gibi gösteriliyor. Oysa üç kat sur vardı ve surların arasında derin hendekler bulunuyordu. Her ne kadar bunların deniz suyuyla dolu olup olmadığını bilmiyorsak da, belki de susuz olması, suyla dolu olmasından daha fazla zorlaştırıyordu kuşatanların işlerini.</p>
<p>Konstantin&#8217;in yarı çıplak Bizanslı kadınlarla havuza girme ve aralara zoraki serpiştirilmiş öpüşme sahnelerinin de hadisle başlayan bir filmde çok sakil kaçtığını belirtelim.</p>
<p>Sonuçta her tarihî filmde eleştirilecek noktalar bulunabilir. &#8220;Fetih 1453&#8243;ün bütün bu defoların ötesinde fetih olayını başarılı bir prodüksiyonla buluşturan ilk gerçek tarihî film olduğunu söyleyebilirim.</p>
<p>Bundan sonra Fethin asıl mesajının filmleştirilmesi gelebilir ama oraya varmak için almamız gereken daha çok mesafe var. Çünkü Fatih&#8217;in İstanbul&#8217;u alma tutkusu, yalnız maddî değil, manevî temellere de dayanır ve filmin başında verilen muhteşem mesaj, taşa saplanan kılıç gibi orada çakılı kalmıştır. O kılıcı, oradan çıkarıp bilim ve marifet sahillerine saplamayı hedef alacak bir &#8220;Fetih 857&#8243; filmine bilseniz ne çok ihtiyacımız var.</p>
<p><strong>Büyük Fetih</strong></p>
<p>Fetihten 10 yıl sonra &#8220;Küçük cihad bitti, büyük cihada başlıyoruz&#8221; diyen bir Fatih portresi karşımızda. Medreseyi yaptırırken &#8220;cihad-ı asgardan cihad-ı ekbere müracaat&#8221; ettiğini yazdırmış vakfiyesine.</p>
<p>Sizin anlayacağınız, İstanbul&#8217;un Fethi dahi, onun nazarında, yapılacak olan büyük ruh ve zihin açılımının yanında küçük kalır demesek bile asıl fethe basamak teşkil eder. Bu, Nurettin Topçu&#8217;nun kastettiği anlamda Büyük Fetih&#8217;tir. Bunun için başına ulema sarığı takmış, bu yüzden alimler karşısında ayağa kalkmış, bu sebeple fırsat buldukça medreselere ders dinlemeye koşmuştu. İstanbul&#8217;un mekân olarak fethi, bu Büyük Fethin &#8216;fatiha&#8217;sı olacağı için önemliydi.</p>
<p>Fatih bu Büyük Fetih hareketini başlattı ama bitiremedi. Lakin bize o taşlarda donmuş arzuyu miras bıraktı. Nitekim Hızır Bey Çelebi, bu arzunun ipuçlarını şöyle vermişti:</p>
<p>Feth-i Stanbul&#8217;a fırsat bulmadılar evvelûn</p>
<p>Feth edip Sultan Muhammed didi tarih &#8216;Âhirûn&#8217;.</p>
<p>Yani İstanbul&#8217;un fethine ondan öncekiler nail olamazken, Fatih hem onu fethetti, hem de şu tarihi düşürdü: &#8216;Sonrakiler&#8217;.</p>
<p>Sonrakiler, yani gelecek nesiller&#8230; Yani bugün için biz&#8230;</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right"><em><strong>19 Şubat 2012, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/buyuk-fetihin-isiginda-fetih-1453.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Abdülhamid&#8217;in Galatasaray&#8217;ı dindarlaştırma projesi</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/abdulhamidin-galatasarayi-dindarlastirma-projesi.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/abdulhamidin-galatasarayi-dindarlastirma-projesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Feb 2012 16:22:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Dindar Nesil Yetiştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Galatasaray Lisesi]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4926</guid>
		<description><![CDATA[Başbakan Erdoğan&#8217;ın bir demeciyle başlayan &#8220;dindar nesil yetiştirme&#8221; tartışması, aslında Abdülhamid&#8217;in de temel problemiydi. Bilelim ki, bu ülkede Abdülhamid&#8217;i hâlâ sevmeyenlerin bir kısmını onun bu &#8216;tehlikeli&#8217; projesinden hoşlanmayanlar oluşturmaktadır. Sultan II. Abdülhamid Galatasaray&#8217;ı mı tutuyordu? Evet, Galatasaray&#8217;ı tutuyordu ama futbol kulübü olarak değil, Osmanlı Devleti&#8217;nin en kaliteli devlet okulu olan Galatasaray Sultanî&#8217;sini tutuyordu. Hem öylesine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Başbakan Erdoğan&#8217;ın bir demeciyle başlayan &#8220;dindar nesil yetiştirme&#8221; tartışması, aslında Abdülhamid&#8217;in de temel problemiydi.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Bilelim ki, bu ülkede Abdülhamid&#8217;i hâlâ sevmeyenlerin bir kısmını onun bu &#8216;tehlikeli&#8217; projesinden hoşlanmayanlar oluşturmaktadır.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid Galatasaray&#8217;ı mı tutuyordu? Evet, Galatasaray&#8217;ı tutuyordu ama futbol kulübü olarak değil, Osmanlı Devleti&#8217;nin en kaliteli devlet okulu olan Galatasaray Sultanî&#8217;sini tutuyordu. Hem öylesine tutuyordu ki, onu ülkenin içinde yuvalanmış bir yarı misyoner okulu olmaktan kurtarıyor ve Osmanlılığın kalbinin attığı bir okul haline getirmek için elinden geleni ardına koymuyordu.</p>
<p>10 Şubat&#8217;ta vefatının 94. yıldönümünde rahmetle andığımız Abdülhamid Han&#8217;ın spora düşman olduğu söylenir. Külliyen yalan! Nereden mi biliyorum? Elimde sararmış bir fotoğraf. 1930&#8242;larda &#8220;Yedigün&#8221; dergisinde çıkmış. Alt yazısında Galatasaraylı sporcuların 40 yıl önce &#8220;Saray&#8221;ı ziyaret ettikleri yazılı. Fotoğrafa poz veren sporcuların göğüslerinde birer madalya parıldıyor oysa. Ne madalyası biliyor musunuz? Abdülhamid&#8217;in icad ettiği &#8220;Sanayi madalyası&#8221;. Dergi, Abdülhamid&#8217;in ismini anamıyor ama fotoğrafın dili kanıyor. Şöyle tercüme ediyoruz alt yazıyı: Galatasaraylı sporcular Abdülhamid&#8217;in huzuruna çıkıp gösteri yaptılar, o da başarılarını takdir sadedinde kendilerine birer madalya taktı. Göğüslerinde gururla taşıdıkları o.</p>
<p>Bunu neden anlattım? Şundan: Abdül-hamid&#8217;in elinin kolunun nerelere kadar uzandığı henüz tespit edilebilmiş değildir. Bir bakıyorsunuz Mevlânâ türbesine mevcut sanduka örtüsünü (puşide) göndermiş, bir de bakıyorsunuz ki, Galatasaray&#8217;ın göğsünde. Dahası, hayatlarında, hafızalarında&#8230;</p>
<p>Dindar bir nesil yetiştirmek için Abdülhamid devrinde eğitim sistemine &#8220;mubassırlık&#8221; diye bir kadro getirilmişti. Bugünkü deyimle, gözetmenlik. Görevleri, öğrencilerin davranışlarını denetlemek, onları kötü alışkanlıklardan korumak ve dinî ödevlerini yerine getirmelerine yardımcı olmak demeyelim de, bunları yapmaya zorlamaktı. Mesela namaz vakitlerinde öğrencileri topluca şadırvana götürürler, abdest aldırıp mescide sokarlar ve namazlarını vaktinde cemaatle kılmalarını sağlarlardı.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/02/12/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Galatasaraylı jimnastikçiler talim sırasında.</em></p>
<p><strong>Haydi Galatasaraylılar namaza!</strong></p>
<p>Tabii Galatasaray Lisesi&#8217;nin de mubassırları vardı. Bir kısım öğrenciler hoşlanmasa da, onlar görevlerini sabırla yerine getirir, en azından ibadetin biçimsel kısmını yapmalarını, bunu bir alışkanlık haline getirmelerini sağlamaya çalışırlardı.</p>
<p>Peki bu zorlamaya neden gerek duymuştu devlet? Gençlerin manevî açıdan boş ve hedefsiz yetişmesinin ülkenin geleceğini tehdit ettiğini düşünüyordu da ondan. Özelikle Müslüman öğrencilerin, gayrimüslim öğrencilerin sahip oldukları kadar olsun dinî bilinçle yetişmelerini, devletin tabanını güvenle dayayacağı bir kitle oluşturmak bakımından önemli buluyordu.</p>
<p>Aslında Abdülhamid dönemi eğitim anlayışının temelinde de bu yatıyordu. Gayrimüslimler kendi özel okullarında hem dinî, hem etnik bilince sahip olarak yetişirken, zaten fakir ve geri bulunan Müslüman kitlenin gençleri malum aşağılık kompleksi yüzünden iyice eziliyor ve Tanzimat&#8217;ın getirdiği Avrupa hayranlığı ve taklitçiliği havasına kolayca kapılıyorlardı.</p>
<p>Bunun önüne geçebilmek ve ülkenin geleceğini kendisine dayandıracağı, kendi değerlerine sahip çıkan ama çağdaş bilgileri de edinmiş bilinçli bir gençliği yetiştirebilmek için çeşitli tedbirler alındı. Mesela Tanzimat&#8217;tan sonra Orman Mektebi açılmıştı ama 10 öğrenci mezun oluyorsa bunun 7-8&#8242;i gayrimüslimdi. Dersler Fransızca verildiği için Müslüman öğrenciler başarılı olamıyor, Fransızca bilerek yetişen Müslüman olmayanlar giderek bürokrasiye hakim oluyordu. Abdülhamid döneminde ders programları değiştirilecek ve dersler Türkçe yapılacak, öğretmenler de Müslümanlardan seçilince Müslüman öğrencilerin sayısı artacak ve mezunların dengesi tersine dönecekti, yani 7-8 Müslüman mezuna karşı 2-3 gayrimüslim mezun.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/02/12/armagan02.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Galatasaray Lisesi öğrencileri ve hocaları&#8230;</em></p>
<p><strong>Galatasaray&#8217;da fıkıhdersleri</strong></p>
<p>Abdülhamid&#8217;in aynı operasyonu 1877&#8242;de, yani daha iktidara gelişinin ilk yılından itibaren Galatasaray Sultanisi&#8217;nde gerçekleştirildiğini biliyoruz. O zamanlar &#8220;Mekteb-i Şahane&#8221; dedikleri Galatasaray, Fransızların teklifi ve desteğiyle 1 Eylül 1868&#8242;de faaliyete geçmişti. Maksat, Said Paşa&#8217;nın dediği gibi hangi dinden olursa olsun bütün Osmanlı çocuklarının burada beraberce okuyup ortak bir Osmanlılık bilinci edinmeleriydi.</p>
<p>Fransız liseleri model alınmıştı Galata-saray&#8217;da. İlk müdürü ve yöneticileriyle öğretmenlerinin çoğu da Fransız&#8217;dı. Sözde Müslüman olan ve olmayan öğrenciler eşit olarak yararlanacaktı ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Zira Fransızca, Fransız edebiyatı, Yunanca, Latince gibi dersler Müslüman öğrencileri fazlasıyla zorluyor ve başarılı olamıyorlardı. Tarih ve Türkçe dışında bu okulun bir Müslüman ülkede okutulduğuna dair alamet yoktu. 1869&#8242;da Arapça ve Farsça eklenmişti gerçi ama Prof. Bayram Kodaman&#8217;ın deyişiyle okul &#8220;Türk ve Müslümanlardan ziyade gayrimüslim unsurların işine yaramıştı.&#8221; Zira okul, Fransız kültürüne hayran bir Müslüman öğrenci zümresinin yetişmesini sağlarken, Bulgar, Rum ve Ermeni çocukları için de tam tersine, millî duyguların aşılandığı bir ocak olmuştu.</p>
<p>Bu böyle devam edemezdi. İlk adım olarak Ali Suavi&#8217;nin 1877&#8242;deki müdürlüğüyle birlikte okulun Müslüman müdürleriyle tanışırız. Suavi&#8217;nin verdiği rapora göre, aynı yıl okulda 162 Müslüman öğrenciye karşılık, 377 gayrimüslim öğrenci bulunmaktadır. Üstelik çoğu da kurallara aykırı olarak parasız okumaktadır. Hatta Rus, Fransız, İtalyan, İngiliz, Yunanlı öğrenci bile vardır! Hatta Bulgar öğrencilerin burada ayrılıkçı fikirleri edindikten sonra Rus ordusuna katıldıkları biliniyordu.</p>
<p>Bunun üzerine hemen 60 Müslüman öğrenci alınır okula. Ve bu sayı yıllar içinde giderek artar. O zamana kadar bedava okuyan gayrimüslim öğrencilerden para talep edilince okulu terk ederler. Devlet, kendi eliyle asi yetiştirmemelidir. Ancak sadık bölgelerden gelen öğrencilere dokunulmaz. Ders programları değiştirilir. Arapça, Farsça, belagat, İslamî ilimler (fıkıh dahil), İslam tarihi ve &#8220;ilm-i ahlak&#8221; dersleri müfredata eklenir.</p>
<p>Böylece 1869&#8242;da 277 Müslüman öğrenciye karşılık 345 gayrimüslim öğrenci varken, 1901&#8242;de bu oran tersine döner ve 724 Müslüman öğrenciye karşılık 221 gayrimüslim öğrenci Mekteb-i Şahane sıralarını doldurur.</p>
<p>Ülkenin gözbebeği kurumlarından Galatasaray Lisesi&#8217;nin &#8220;İslamlaştırılması&#8221;, Abdülhamid dönemindeki dindar bir nesil yetiştirme projesinin sayfalarından yalnızca biridir. 1882 tarihli bir belgede görüleceği gibi ders programlarındaki bu değişikliklerle İslam medeniyetinin ilerlemeye engel değil, belki en çok müsait olduğu inancını öğrencilerin hafızasına nakşedilmesiydi amaç. Anlayın işte, aşağılık kompleksini yenmiş bir nesil yetişsin istiyordu.</p>
</div>
<p style="text-align: right;">
<em><strong>12 Şubat 2012, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/abdulhamidin-galatasarayi-dindarlastirma-projesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

