<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mustafa ARMAĞAN &#124; Kişisel WeB Sitesi &#124; Tarihle Birlikte Düşünmek İçin...</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Tue, 21 Feb 2012 10:12:08 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Modern keman 17. yüzyıldan önce yoktu</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/modern-keman-17-yuzyildan-once-yoktu.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/modern-keman-17-yuzyildan-once-yoktu.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 20 Feb 2012 22:04:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Soru-Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[Keman kaçıncı yüzyılda icad edildi ?]]></category>
		<category><![CDATA[Muhteşem Yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Pargalı İbrahim]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4934</guid>
		<description><![CDATA[Soru Yazınızda Muhteşem Yüzyıl&#8217;daki mantık hatalarından dem vururken, kemanın 17. yüzyıda icad edildiği gibi temelsiz ve atmasyon bir bilgi geçmişsiniz. Genel kültürünüzü arttırmak adına müdehale gereği duydum; bildiğiniz ifadesiyle keman sandığınız gibi 17. değil ,1500&#8242;lü yılların ilk yarısında icad edilmiştir. Bir de Araştırmacı Tarihçi titrini almışsınız ama anlaşılan daha arştırmanız gereken çok şey var. Bari [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Soru</strong><br />
Yazınızda Muhteşem Yüzyıl&#8217;daki mantık hatalarından dem vururken, kemanın 17. yüzyıda icad edildiği gibi temelsiz ve atmasyon bir bilgi geçmişsiniz. Genel kültürünüzü arttırmak adına müdehale gereği duydum; bildiğiniz ifadesiyle keman sandığınız gibi 17. değil ,1500&#8242;lü yılların ilk yarısında icad edilmiştir. Bir de Araştırmacı Tarihçi titrini almışsınız ama anlaşılan daha arştırmanız gereken çok şey var. Bari böyle ciddi ifadeler içeren bir yazı kaleme almadan önce 10dk. internette araştırma yapın. Bilgi çağındayız malum.<br />
<em><strong>Ozan Orhon</strong></em></p>
<hr />
<p style="text-align: justify;"><strong>Cevap</strong><br />
Araştırmam gereken epey şey olduğunu bilmesem zaten bu işe soyunmazdım. Nitekim etrafta araştırması gereken pek bir şey olmadığına inanıp internetten 10 dakikada malumat tırtıklayan uyanıkların ne kadar bol olduğunu gördükçe iyi ki o titri almışım diye düşündüm. Gerçi onu ben almadım, birileri verdi ama araştırmayan yazarlara ve konuşurlara göre bir farkımın olması da önemli görünüyor bana.<br />
İsterseniz size iki kitap tavsiye edeyim. David Boyden&#8217;in &#8220;History of Violin&#8221; adlı kitabı bize modern kemanın 18. yüzyıldan önce ortaya çıkmadığını, hele hele 17. yüzyıla kadar kemanın hakir görülen aşağı statüde bir telli çalgı olduğunu yazdığını, bu arada Paris&#8217;in sanat kalitesini düşürüyor ve gürültü yapıyor diye 1628&#8242;de keman çalmanın yasaklandığını herhalde o 10 dakikanıza bir o kadar daha ekleyip okuma zahmetine katlanırsınız. İsterseniz sayfa numaralarını da vermem mümkün. Bu arada eğer isterseniz Alberto Bahchmann&#8217;ın efsanevi kitabı &#8220;An Encyclopaedia of the Violin&#8221;inin giriş kısmını okumanızı da acizane tavsiye ederim. Kemanın başlangıcının tarihin sisleri içinde nasıl kaybolduğunu pek güzel aktarır üstad, 1925 yılında yazdığı hala aşılamamış kitabında.<br />
Ha, bu arada Pargalı&#8217;nın çaldığı söylenen enstrüman keman değil, kemençeydi. Ben demiyorum, Latifî adlı yazarımız diyor. Eh kemençe çalan birine Çin malı modern kemanla Vivaldi çaldırmak da tam bize mahsus bir Şark ucuzluğu değil mi?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/modern-keman-17-yuzyildan-once-yoktu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;Büyük Fetih&#8217;in ışığında Fetih 1453</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/buyuk-fetihin-isiginda-fetih-1453.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/buyuk-fetihin-isiginda-fetih-1453.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Feb 2012 06:49:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Fetih 1453]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul'un Fethi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4930</guid>
		<description><![CDATA[Beklenen film 16 Şubat günü saat 14.53&#8242;te başlayacaktı. İlk sahneler istisnasız hepimize &#8220;İyi ki gelmişim&#8221; dedirtti. Önce &#8220;İstanbul mutlaka fetholunacaktır&#8221; diye başlayan hadis-i şerifin ışığında Medine&#8217;ye odaklandık ve emri alan ashab-ı kiramın açtığı kapıdan çıkıp Şehzade Mehmed&#8217;in Edirne Sarayı&#8217;nda doğumuna tanıklık ettik. Bu, nicedir yazıp durduğum, İstanbul&#8217;un fethinin sağlıklı bir tarihî zemine oturtulması adına son [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Beklenen film 16 Şubat günü saat 14.53&#8242;te başlayacaktı. İlk sahneler istisnasız hepimize &#8220;İyi ki gelmişim&#8221; dedirtti.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Önce &#8220;İstanbul mutlaka fetholunacaktır&#8221; diye başlayan hadis-i şerifin ışığında Medine&#8217;ye odaklandık ve emri alan ashab-ı kiramın açtığı kapıdan çıkıp Şehzade Mehmed&#8217;in Edirne Sarayı&#8217;nda doğumuna tanıklık ettik. Bu, nicedir yazıp durduğum, İstanbul&#8217;un fethinin sağlıklı bir tarihî zemine oturtulması adına son derece umut verici bir başlangıçtı. Zihnimizdeki &#8216;acaba&#8217;lar uçup gitmişti; koltuklarımıza daha rahat yerleşebilirdik.</p>
<p>İlk kırılma, surlara sancağı dikmesi dışında tamamen meçhulümüz olan Ulubatlı Hasan&#8217;ı Fatih&#8217;in kılıç hocası olarak gördüğümüz sahnede başladı ve o andan itibaren bir Ulubatlı-Fatih rekabetidir başladı. Ne yalan söyleyelim, daha renkli bir karakter kazandırılan Ulubatlı&#8217;nın, ışıklar yanınca Fatih&#8217;ten daha fazla akıllarda kaldığını fark ettik.</p>
<p>Baştan şunu söyleyeyim ki, &#8220;Fetih 1453&#8243;ü genel anlamda olumlu ve etkileyici buldum. Fetih hadisiyle başlaması ve onu Fatih&#8217;in doğumuyla sıkı sıkıya ilişkilendirmiş olması, filme Asr-ı Saadet&#8217;e uzanan müthiş bir derinlik kazandırıyor ve şimdiye kadar yapılan Fetih filmlerinin kesinlikle üstüne çıkartıyordu. Bence filmdeki en etkili sahnelerden biri, göçük altında kalan lağımcıların, Bizanslıların kılıçlarıyla can vermektense barut fıçılarını ateşleyerek o anı gerçek bir trajediye dönüştürmeleriydi.</p>
<p>Filmin mesajı, bu tipte bir prodüksiyondan beklenmeyecek ölçüde olumluydu. Eşini ve çocuğunu bile yanından uzaklaştırması ve kendisini fethe adaması önemliydi.</p>
<p>Ne yalan söyleyeyim, zaman zaman fazla &#8220;dinci&#8221; ve &#8220;milliyetçi&#8221; bulduğum yerler bile oldu. Özellikle Bizanslı ve Papa dahil Batılı yöneticileri aciz, kalleş ve korkak gösteren kısımlara gerek yoktu bence. Unutmayalım ki, Konstantin&#8217;i küçültmek, Fatih&#8217;i büyütmez; aksine onun büyüklüğünden de bir şeyler eksiltir.</p>
<p>Filmin eleştirilmesi gereken yanları da yok değildi.</p>
<p>Mesela Ulubatlı Hasan&#8217;a aslında bir Müslüman kızı olduğu belirtilen Era&#8217;yla bir Holivut filmindeymiş gibi gayri meşru cinsel ilişki yaşatılmış olması, ona biçilen &#8220;İslam kahramanı&#8221; tipiyle tezat teşkil ediyor. Fethi başından beri destekleyen, hatta morali bozuk olduğu sırada Fatih&#8217;e uyarı mektubu dahi yazan Akşemseddin&#8217;in, filmde misafir oyuncuymuş gibi epey geç ortaya çıkması da ciddi bir hata. Şişmanlığıyla Nasreddin Hoca&#8217;yı andıran Akşemseddin fazla rind kaçmıştı. Fatih&#8217;in Kürt hocası Molla Gürani ile Molla Hüsrev de yoktu ortada.</p>
<p><strong>Fatih namaz kıldırdı mı? </strong></p>
<p>Çandarlı Halil Paşa gibi tecrübeli bir sadrazam, hem Fatih, hem de diğer vezirler tarafından fazla aşağılanmış. İstanbul&#8217;un kuşatılmasını riskli gördüğü doğru ama bu, fethe karşı olduğu anlamına gelmez. İnisiyatifi elden kaçırmadan ve muhtemelen tahrip edilmeden alınmasını istiyordu. Lakin Zağanos Paşa da olsa kimse bir sadrazama &#8220;Dilerim sultan kelleni vurdurur&#8221; diyemez. Dese bile sadrazam bunu sineye çekmez. Bir bakanın başbakana &#8220;dilerim seni asarlar&#8221; dediğini, onun da bunu normal karşıladığını düşünün. Sonuçta kukla tiyatrosu seyretmiyoruz, değil mi? (Bu arada acizane kanaatim, Zağanos karakterinin Fatih&#8217;e daha iyi oturacağı yönünde.)</p>
<p>Fatih ile Konstantin&#8217;in surların dışında karşı karşıya gelmesi de gerçeklere tamamen aykırı. Film icabı böyle bir sahneye ihtiyaç duyulsa bile daha gerçekçi bir formülü bulunabilmeliydi.</p>
<p>Fatih&#8217;in, surların önünde ordusuna namaz kıldırmasının da gerçeklerle en ufak bir ilgisi yok. Bizanslıların namaz kılanlara dokunmaması bir başka tuhaflık. Kaldı ki, Fatih namaz kıldırmaz. Ayasofya&#8217;daki namazda dahi imamlığa Akşemseddin&#8217;i geçirdiğini biliyoruz.</p>
<p>Top döküm sahneleri filmin en başarılı bölümlerindendi. Lakin &#8220;Şahi top&#8221; sanki Urban&#8217;ın yaptığı topun özel ismiymiş gibi sunuluyor. Oysa &#8220;Şahi&#8221;, büyük topların genel adıdır. Urban&#8217;ın rolü de abartılmış olup Era&#8217;yı evlatlık alması tamamen kurgu eseridir.</p>
<p>Ayrıca İstanbul surları sanki tek kattan ibaret gibi gösteriliyor. Oysa üç kat sur vardı ve surların arasında derin hendekler bulunuyordu. Her ne kadar bunların deniz suyuyla dolu olup olmadığını bilmiyorsak da, belki de susuz olması, suyla dolu olmasından daha fazla zorlaştırıyordu kuşatanların işlerini.</p>
<p>Konstantin&#8217;in yarı çıplak Bizanslı kadınlarla havuza girme ve aralara zoraki serpiştirilmiş öpüşme sahnelerinin de hadisle başlayan bir filmde çok sakil kaçtığını belirtelim.</p>
<p>Sonuçta her tarihî filmde eleştirilecek noktalar bulunabilir. &#8220;Fetih 1453&#8243;ün bütün bu defoların ötesinde fetih olayını başarılı bir prodüksiyonla buluşturan ilk gerçek tarihî film olduğunu söyleyebilirim.</p>
<p>Bundan sonra Fethin asıl mesajının filmleştirilmesi gelebilir ama oraya varmak için almamız gereken daha çok mesafe var. Çünkü Fatih&#8217;in İstanbul&#8217;u alma tutkusu, yalnız maddî değil, manevî temellere de dayanır ve filmin başında verilen muhteşem mesaj, taşa saplanan kılıç gibi orada çakılı kalmıştır. O kılıcı, oradan çıkarıp bilim ve marifet sahillerine saplamayı hedef alacak bir &#8220;Fetih 857&#8243; filmine bilseniz ne çok ihtiyacımız var.</p>
<p><strong>Büyük Fetih</strong></p>
<p>Fetihten 10 yıl sonra &#8220;Küçük cihad bitti, büyük cihada başlıyoruz&#8221; diyen bir Fatih portresi karşımızda. Medreseyi yaptırırken &#8220;cihad-ı asgardan cihad-ı ekbere müracaat&#8221; ettiğini yazdırmış vakfiyesine.</p>
<p>Sizin anlayacağınız, İstanbul&#8217;un Fethi dahi, onun nazarında, yapılacak olan büyük ruh ve zihin açılımının yanında küçük kalır demesek bile asıl fethe basamak teşkil eder. Bu, Nurettin Topçu&#8217;nun kastettiği anlamda Büyük Fetih&#8217;tir. Bunun için başına ulema sarığı takmış, bu yüzden alimler karşısında ayağa kalkmış, bu sebeple fırsat buldukça medreselere ders dinlemeye koşmuştu. İstanbul&#8217;un mekân olarak fethi, bu Büyük Fethin &#8216;fatiha&#8217;sı olacağı için önemliydi.</p>
<p>Fatih bu Büyük Fetih hareketini başlattı ama bitiremedi. Lakin bize o taşlarda donmuş arzuyu miras bıraktı. Nitekim Hızır Bey Çelebi, bu arzunun ipuçlarını şöyle vermişti:</p>
<p>Feth-i Stanbul&#8217;a fırsat bulmadılar evvelûn</p>
<p>Feth edip Sultan Muhammed didi tarih &#8216;Âhirûn&#8217;.</p>
<p>Yani İstanbul&#8217;un fethine ondan öncekiler nail olamazken, Fatih hem onu fethetti, hem de şu tarihi düşürdü: &#8216;Sonrakiler&#8217;.</p>
<p>Sonrakiler, yani gelecek nesiller&#8230; Yani bugün için biz&#8230;</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right"><em><strong>19 Şubat 2012, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/buyuk-fetihin-isiginda-fetih-1453.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Abdülhamid&#8217;in Galatasaray&#8217;ı dindarlaştırma projesi</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/abdulhamidin-galatasarayi-dindarlastirma-projesi.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/abdulhamidin-galatasarayi-dindarlastirma-projesi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 12 Feb 2012 16:22:36 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Dindar Nesil Yetiştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Galatasaray Lisesi]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4926</guid>
		<description><![CDATA[Başbakan Erdoğan&#8217;ın bir demeciyle başlayan &#8220;dindar nesil yetiştirme&#8221; tartışması, aslında Abdülhamid&#8217;in de temel problemiydi. Bilelim ki, bu ülkede Abdülhamid&#8217;i hâlâ sevmeyenlerin bir kısmını onun bu &#8216;tehlikeli&#8217; projesinden hoşlanmayanlar oluşturmaktadır. Sultan II. Abdülhamid Galatasaray&#8217;ı mı tutuyordu? Evet, Galatasaray&#8217;ı tutuyordu ama futbol kulübü olarak değil, Osmanlı Devleti&#8217;nin en kaliteli devlet okulu olan Galatasaray Sultanî&#8217;sini tutuyordu. Hem öylesine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Başbakan Erdoğan&#8217;ın bir demeciyle başlayan &#8220;dindar nesil yetiştirme&#8221; tartışması, aslında Abdülhamid&#8217;in de temel problemiydi.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Bilelim ki, bu ülkede Abdülhamid&#8217;i hâlâ sevmeyenlerin bir kısmını onun bu &#8216;tehlikeli&#8217; projesinden hoşlanmayanlar oluşturmaktadır.</p>
<p>Sultan II. Abdülhamid Galatasaray&#8217;ı mı tutuyordu? Evet, Galatasaray&#8217;ı tutuyordu ama futbol kulübü olarak değil, Osmanlı Devleti&#8217;nin en kaliteli devlet okulu olan Galatasaray Sultanî&#8217;sini tutuyordu. Hem öylesine tutuyordu ki, onu ülkenin içinde yuvalanmış bir yarı misyoner okulu olmaktan kurtarıyor ve Osmanlılığın kalbinin attığı bir okul haline getirmek için elinden geleni ardına koymuyordu.</p>
<p>10 Şubat&#8217;ta vefatının 94. yıldönümünde rahmetle andığımız Abdülhamid Han&#8217;ın spora düşman olduğu söylenir. Külliyen yalan! Nereden mi biliyorum? Elimde sararmış bir fotoğraf. 1930&#8242;larda &#8220;Yedigün&#8221; dergisinde çıkmış. Alt yazısında Galatasaraylı sporcuların 40 yıl önce &#8220;Saray&#8221;ı ziyaret ettikleri yazılı. Fotoğrafa poz veren sporcuların göğüslerinde birer madalya parıldıyor oysa. Ne madalyası biliyor musunuz? Abdülhamid&#8217;in icad ettiği &#8220;Sanayi madalyası&#8221;. Dergi, Abdülhamid&#8217;in ismini anamıyor ama fotoğrafın dili kanıyor. Şöyle tercüme ediyoruz alt yazıyı: Galatasaraylı sporcular Abdülhamid&#8217;in huzuruna çıkıp gösteri yaptılar, o da başarılarını takdir sadedinde kendilerine birer madalya taktı. Göğüslerinde gururla taşıdıkları o.</p>
<p>Bunu neden anlattım? Şundan: Abdül-hamid&#8217;in elinin kolunun nerelere kadar uzandığı henüz tespit edilebilmiş değildir. Bir bakıyorsunuz Mevlânâ türbesine mevcut sanduka örtüsünü (puşide) göndermiş, bir de bakıyorsunuz ki, Galatasaray&#8217;ın göğsünde. Dahası, hayatlarında, hafızalarında&#8230;</p>
<p>Dindar bir nesil yetiştirmek için Abdülhamid devrinde eğitim sistemine &#8220;mubassırlık&#8221; diye bir kadro getirilmişti. Bugünkü deyimle, gözetmenlik. Görevleri, öğrencilerin davranışlarını denetlemek, onları kötü alışkanlıklardan korumak ve dinî ödevlerini yerine getirmelerine yardımcı olmak demeyelim de, bunları yapmaya zorlamaktı. Mesela namaz vakitlerinde öğrencileri topluca şadırvana götürürler, abdest aldırıp mescide sokarlar ve namazlarını vaktinde cemaatle kılmalarını sağlarlardı.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/02/12/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Galatasaraylı jimnastikçiler talim sırasında.</em></p>
<p><strong>Haydi Galatasaraylılar namaza!</strong></p>
<p>Tabii Galatasaray Lisesi&#8217;nin de mubassırları vardı. Bir kısım öğrenciler hoşlanmasa da, onlar görevlerini sabırla yerine getirir, en azından ibadetin biçimsel kısmını yapmalarını, bunu bir alışkanlık haline getirmelerini sağlamaya çalışırlardı.</p>
<p>Peki bu zorlamaya neden gerek duymuştu devlet? Gençlerin manevî açıdan boş ve hedefsiz yetişmesinin ülkenin geleceğini tehdit ettiğini düşünüyordu da ondan. Özelikle Müslüman öğrencilerin, gayrimüslim öğrencilerin sahip oldukları kadar olsun dinî bilinçle yetişmelerini, devletin tabanını güvenle dayayacağı bir kitle oluşturmak bakımından önemli buluyordu.</p>
<p>Aslında Abdülhamid dönemi eğitim anlayışının temelinde de bu yatıyordu. Gayrimüslimler kendi özel okullarında hem dinî, hem etnik bilince sahip olarak yetişirken, zaten fakir ve geri bulunan Müslüman kitlenin gençleri malum aşağılık kompleksi yüzünden iyice eziliyor ve Tanzimat&#8217;ın getirdiği Avrupa hayranlığı ve taklitçiliği havasına kolayca kapılıyorlardı.</p>
<p>Bunun önüne geçebilmek ve ülkenin geleceğini kendisine dayandıracağı, kendi değerlerine sahip çıkan ama çağdaş bilgileri de edinmiş bilinçli bir gençliği yetiştirebilmek için çeşitli tedbirler alındı. Mesela Tanzimat&#8217;tan sonra Orman Mektebi açılmıştı ama 10 öğrenci mezun oluyorsa bunun 7-8&#8242;i gayrimüslimdi. Dersler Fransızca verildiği için Müslüman öğrenciler başarılı olamıyor, Fransızca bilerek yetişen Müslüman olmayanlar giderek bürokrasiye hakim oluyordu. Abdülhamid döneminde ders programları değiştirilecek ve dersler Türkçe yapılacak, öğretmenler de Müslümanlardan seçilince Müslüman öğrencilerin sayısı artacak ve mezunların dengesi tersine dönecekti, yani 7-8 Müslüman mezuna karşı 2-3 gayrimüslim mezun.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/02/12/armagan02.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Galatasaray Lisesi öğrencileri ve hocaları&#8230;</em></p>
<p><strong>Galatasaray&#8217;da fıkıhdersleri</strong></p>
<p>Abdülhamid&#8217;in aynı operasyonu 1877&#8242;de, yani daha iktidara gelişinin ilk yılından itibaren Galatasaray Sultanisi&#8217;nde gerçekleştirildiğini biliyoruz. O zamanlar &#8220;Mekteb-i Şahane&#8221; dedikleri Galatasaray, Fransızların teklifi ve desteğiyle 1 Eylül 1868&#8242;de faaliyete geçmişti. Maksat, Said Paşa&#8217;nın dediği gibi hangi dinden olursa olsun bütün Osmanlı çocuklarının burada beraberce okuyup ortak bir Osmanlılık bilinci edinmeleriydi.</p>
<p>Fransız liseleri model alınmıştı Galata-saray&#8217;da. İlk müdürü ve yöneticileriyle öğretmenlerinin çoğu da Fransız&#8217;dı. Sözde Müslüman olan ve olmayan öğrenciler eşit olarak yararlanacaktı ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Zira Fransızca, Fransız edebiyatı, Yunanca, Latince gibi dersler Müslüman öğrencileri fazlasıyla zorluyor ve başarılı olamıyorlardı. Tarih ve Türkçe dışında bu okulun bir Müslüman ülkede okutulduğuna dair alamet yoktu. 1869&#8242;da Arapça ve Farsça eklenmişti gerçi ama Prof. Bayram Kodaman&#8217;ın deyişiyle okul &#8220;Türk ve Müslümanlardan ziyade gayrimüslim unsurların işine yaramıştı.&#8221; Zira okul, Fransız kültürüne hayran bir Müslüman öğrenci zümresinin yetişmesini sağlarken, Bulgar, Rum ve Ermeni çocukları için de tam tersine, millî duyguların aşılandığı bir ocak olmuştu.</p>
<p>Bu böyle devam edemezdi. İlk adım olarak Ali Suavi&#8217;nin 1877&#8242;deki müdürlüğüyle birlikte okulun Müslüman müdürleriyle tanışırız. Suavi&#8217;nin verdiği rapora göre, aynı yıl okulda 162 Müslüman öğrenciye karşılık, 377 gayrimüslim öğrenci bulunmaktadır. Üstelik çoğu da kurallara aykırı olarak parasız okumaktadır. Hatta Rus, Fransız, İtalyan, İngiliz, Yunanlı öğrenci bile vardır! Hatta Bulgar öğrencilerin burada ayrılıkçı fikirleri edindikten sonra Rus ordusuna katıldıkları biliniyordu.</p>
<p>Bunun üzerine hemen 60 Müslüman öğrenci alınır okula. Ve bu sayı yıllar içinde giderek artar. O zamana kadar bedava okuyan gayrimüslim öğrencilerden para talep edilince okulu terk ederler. Devlet, kendi eliyle asi yetiştirmemelidir. Ancak sadık bölgelerden gelen öğrencilere dokunulmaz. Ders programları değiştirilir. Arapça, Farsça, belagat, İslamî ilimler (fıkıh dahil), İslam tarihi ve &#8220;ilm-i ahlak&#8221; dersleri müfredata eklenir.</p>
<p>Böylece 1869&#8242;da 277 Müslüman öğrenciye karşılık 345 gayrimüslim öğrenci varken, 1901&#8242;de bu oran tersine döner ve 724 Müslüman öğrenciye karşılık 221 gayrimüslim öğrenci Mekteb-i Şahane sıralarını doldurur.</p>
<p>Ülkenin gözbebeği kurumlarından Galatasaray Lisesi&#8217;nin &#8220;İslamlaştırılması&#8221;, Abdülhamid dönemindeki dindar bir nesil yetiştirme projesinin sayfalarından yalnızca biridir. 1882 tarihli bir belgede görüleceği gibi ders programlarındaki bu değişikliklerle İslam medeniyetinin ilerlemeye engel değil, belki en çok müsait olduğu inancını öğrencilerin hafızasına nakşedilmesiydi amaç. Anlayın işte, aşağılık kompleksini yenmiş bir nesil yetişsin istiyordu.</p>
</div>
<p style="text-align: right;">
<em><strong>12 Şubat 2012, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/abdulhamidin-galatasarayi-dindarlastirma-projesi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Eğitim Bakanlığı da darbeciler tarafından &#8220;Millî&#8221; yapılmıştı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/egitim-bakanligi-da-darbeciler-tarafindan-milli-yapilmisti.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/egitim-bakanligi-da-darbeciler-tarafindan-milli-yapilmisti.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 05 Feb 2012 14:40:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Geçliğe Hitabesi]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Eğitim Bakanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Öğrenci Andı]]></category>
		<category><![CDATA[Reşit Galip]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4920</guid>
		<description><![CDATA[Cumhuriyetimiz 27 Mayıs 1960 askerî darbesinin dehşet ortamında gerçekleştirilen ve yaklaşık 50 yıl süren uzun bir &#8216;balans ayarı&#8217;nın etkisinden yeni yeni sıyrılıyor. Darbelerle askere tanınan ayrıcalık ve dokunulmazlıkların, sistemin derinlerine ne denli kök saldığını fark ettikçe düzeltilmesi gerekenler göze batar hale geliyor. 19 Mayıs kutlamalarının Ankara dışında stadyumlarda değil, liselerde yapılması gayet isabetliydi. Muvazzaf subayların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Cumhuriyetimiz 27 Mayıs 1960 askerî darbesinin dehşet ortamında gerçekleştirilen ve yaklaşık 50 yıl süren uzun bir &#8216;balans ayarı&#8217;nın etkisinden yeni yeni sıyrılıyor.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Darbelerle askere tanınan ayrıcalık ve dokunulmazlıkların, sistemin derinlerine ne denli kök saldığını fark ettikçe düzeltilmesi gerekenler göze batar hale geliyor. 19 Mayıs kutlamalarının Ankara dışında stadyumlarda değil, liselerde yapılması gayet isabetliydi. Muvazzaf subayların okulları denetlemelerini amaçlayan Millî Güvenlik derslerinin kaldırılmasıysa gecikmiş bir karardı.</p>
<p>Bu hamlelerle Cumhuriyet &#8216;yeniden&#8217; değil, &#8216;yeni yeni&#8217; kuruluyor, cumhurla buluşuyor. Cumhuriyeti halkın tepesine gerektiğinde balyoz indirmek şeklinde gören militarizmin sonu er geç gelecekti zaten.</p>
<p>Şimdilerde &#8216;öğrenci andı&#8217;nın ve okullar ile sınıflarımızın ayrılmaz unsurları olan Gençliğe Hitabe&#8217;nin kaldırılıp kaldırılmayacağı tartışılıyor. Hüseyin Çelik, kaldırılabileceğinin sinyalini vermiş.</p>
<p>Tabu haline getirilen bu iki &#8216;gelenek&#8217;in tarihlerine bakılınca üzerinde neden bu kadar gürültü çıkarıldığını anlamak zorlaşıyor. Zira her ikisinin başlangıcı da, zannedildiği gibi Atatürk&#8217;e dayanmıyor. And, Reşit Galib&#8217;in kızlarına yazdığı bir 23 Nisan şiirinden ibarettir, Atatürk köşesi ve Gençliğe Hitabe&#8217;nin okullara zorla sokulması da 27 Mayıs darbesinden sonraya rastlar.</p>
<p>Ben, ilkokulu 1971-72 sezonunda Bursa&#8217;da bitirdim. Yalnız bizim okuduğumuz and, bugünküne göre epeyce kısaydı. Şöyleydi:</p>
<p>&#8220;Türk&#8217;üm, doğruyum, çalışkanım. Yasam, küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm, yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım Türk varlığına armağan olsun.&#8221;</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/02/05/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>İlk Atatürk köşelerinden biri, Haziran 1961&#8242;de Kızıltepe Jandarma Alayı&#8217;nda hazırlanmıştı. </em></p>
<p>Bu andın, Darülfünun hocalarını &#8220;inkılapçı değil&#8221; diye sokağa atan Reşit Galib&#8217;in marifeti olduğunu yıllar sonra öğrenecektim. Afet İnan&#8217;ın &#8220;Atatürk Hakkında Hâtıralar ve Belgeler&#8221; adlı kitabına göre devrin ekâbiri 1933&#8242;ün 23 Nisan Çocuk Bayramı&#8217;nda Çankaya&#8217;da toplanmış. Maarif Vekili Dr. Reşit Galip kızları için o gün yazdığı andı uzatmış Afet İnan&#8217;a. İnan&#8217;ın aktardığı metin, bir kelime farkla bizim okuduğumuz andın aynısıdır. Reşit Galip &#8220;yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir&#8221; diye yazmış, zamanla &#8220;budun&#8221; kelimesi çıkarılmış, yerine &#8220;millet&#8221; konulmuş. Bu bir.</p>
<p>İki defa daha değişikliğe uğramış andımız. İlk olarak ben mezun olduktan hemen sonra (Ağustos 1972) ve 28 Şubat döneminde (1997) metin uzatılmış. Yani birileri andımıza pekala dokunabilmiş. Demek ki zannedildiği kadar &#8216;kutsal&#8217; değilmiş.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/02/05/armagan02.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>27 Mayıs&#8217;tan sonra yapılan gösteride İstanbul Üniversitesi&#8217;nin kapısına devasa bir Atatürk resmi asılmış ve üzerine &#8220;İzindeyiz&#8221; diye yazılmıştı. MTBB sonraki yıllarda kimlik değiştirecek ve Müslüman gençliğin adreslerinden biri olacaktı.</em></p>
<p>Peki bugünkü iktidar andın metnini değiştirmeye kalksa, mesela &#8220;Türk&#8217;üm&#8221;ü &#8220;Türkiyeliyim&#8221; yapsa, vaktiyle onu yaz boz tahtasına çevirenler buna hangi yüzle karşı çıkacaklar? &#8220;Zinhar dokundurtmam!&#8221; diyenler &#8220;Üç kere dokunulmuş, bir kere daha dokunulsa ne lazım gelir?&#8221; sorusuna makul ve mantıklı bir cevap verebilecekler mi?</p>
<p>Madem tartışmaya başladık, dahasını söyleyeyim: Millî Eğitim Bakanlığı&#8217;nın adı da değiştirilmeli. Neden mi? Fransa dışındaki Batılı ülkelerde Millî Eğitim Bakanlığı yoktur da ondan. Fransa&#8217;da dahi 1940-1941 ve 1974-1981 dönemlerinde &#8220;Eğitim Bakanlığı&#8221; yapılmıştır. Diğer Batılı ülkelerde de Eğitim Bakanlığı veya Eğitim Sekreterliği şeklindedir.</p>
<p>Bakanlığın bizde hangi adları aldığını ise MEB&#8217;in internet sitesinden öğrenelim: &#8220;1923&#8242;ten 27 Aralık 1935&#8242;e kadar Maarif Vekaleti, 28 Aralık 1935&#8242;ten 21 Eylül 1941&#8242;e kadar Kültür Bakanlığı, 22 Eylül 1941&#8242;den 9 Ekim 1946&#8242;ya kadar Maarif Vekilliği, 10 Ekim 1946&#8242;dan sonra Millî Eğitim Bakanlığı, 1950&#8242;den sonra Maarif Vekaleti, 27 Mayıs 1960&#8242;tan sonra Millî Eğitim Bakanlığı adıyla çalışmalarını sürdürmüştür.&#8221;</p>
<p>Yani kısa 1946-50 dönemi hariç, bakanlığın &#8220;Millî&#8221;liği, 1960 darbesinin ürünüdür. Atatürk döneminde bile adının &#8216;Millî&#8217; yapılması akla gelmemişken, 27 Mayıs&#8217;tan sonra Fransa&#8217;ya özenilerek yapılan değişikliğin tashihi gerekiyor. Darbe miraslarından birinden daha kurtulmak, ancak böyle bir adımla mümkün olacaktır zira.</p>
<p>Hem dikkat edilirse, &#8220;Millî&#8221; sıfatını taşıyan sadece iki bakanlık vardır. Millî Savunma Bakanlığı&#8217;nı bir yerde anlarız. Ama o zaman &#8220;Neden &#8216;Millî Dışişleri Bakanlığı&#8217; demiyoruz?&#8221; sorusunun bir cevabı var mıdır? Yoksa Dışişleri Bakanlığı&#8217;nın &#8220;millî&#8221; olması gerekmiyor mu? Ya da Maliye veya Bayındırlık&#8217;ın Millîlikle ilgisi yok mudur? Millîlik sadece savunma ve eğitimde mi ihtiyaçtır? O zaman bütün bakanlıkların önüne birer &#8220;Millî&#8221; madalyası takalım, Başbakan&#8217;a da &#8220;Millî Başbakan&#8221; diyelim oldu olacak. Sahi o zaman &#8220;Millî Şef&#8221;e benzer değil mi? Yok, vazgeçtim.</p>
<p>Gençliğe Hitabe de 27 Mayıs&#8217;tan sonra gündeme getirilmiş bir Cumhuriyet efsanesidir. Zamanın halkın oylarıyla seçilmiş iktidarına karşı giriştikleri, aslında bir suç olan hükümeti devirme hareketine Atatürk&#8217;ten meşruiyet fetvası koparmak ihtiyacını duyanlar, darbeden sonra Atatürk&#8217;ü var güçleriyle kullanmaya kalkmış, Atatürk&#8217;ü Koruma Kanunu&#8217;nu çıkarmış ve Anıtkabir&#8217;in inşaatını bitirmiş bir iktidarı &#8220;karşı devrimci&#8221; safına iteleme gayretkeşliğine kapılmışlardı.</p>
<p>Nitekim Haziran 1960&#8242;ta Ankara&#8217;da devlet eliyle organize edilen öğrenci yürüyüşüyle birlikte meydanlarda devasa Atatürk resimleriyle karşılaşmaya başlarız. Gençliğe Hitabe&#8217;nin tam da bu sırada hatırlanması ilginçtir. &#8220;Hayat&#8221; dergisi, 27 Nisan 1961 tarihli nüshasının orta sayfasında Gençliğe Hitabe&#8217;yi, &#8220;Gençliğin Andı&#8221;yla birlikte poster olarak verir. Okullardaki Atatürk Köşesi uygulaması da işte bu sıralarda başlar.</p>
<p>1 Haziran 1961 tarihli &#8220;Hayat&#8221; ise &#8220;İnkılâp Köşesi&#8221;nin ilk örneklerinden birinin Adana&#8217;daki 27 Mayıs İlkokulu&#8217;nda hazırlandığını haber vermektedir. Fotoğraf Atatürk resimleri yanında derginin 2 ay kadar önce verdiği Gençliğe Hitabe posterinin bu köşeyi süsleyen unsurlardan biri oluverdiğini tespit etmektedir. Derginin iki hafta sonraki sayısındaysa uygulamanın &#8220;Atatürk Köşesi&#8221;ne dönüştüğünü okuruz. Mardin Kızıltepe Jandarma Alayı mensupları, derginin verdiği Atatürk ve Gençliğe Hitabe posterleriyle bir Atatürk Köşesi hazırlamış ve yanında objektife gururla poz vermişler.</p>
<p>Gençliğe Hitabe ve Atatürk köşelerinin bir darbe sonrasında okul ve resmî dairelerimizin baş köşelerine dayatıldığını basit bir basın taramasından öğrenmek mümkün de, o kadar uzağa gitmeye de gerek yok. Gazete ve dergilerin 12 Eylül&#8217;den sonra birdenbire nasıl Atatürk posterleriyle dolup taştığını gören nesillerdeniz. Matta İncili&#8217;nde denildiği gibi &#8220;Kılıçla gelen, kılıçla gider. (26:52)&#8221;</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right"><em><strong>05 Şubat 2012, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/egitim-bakanligi-da-darbeciler-tarafindan-milli-yapilmisti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Genelkurmay, Karabekir Paşa&#8217;yı yine unuttu</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genelkurmay-karabekir-pasayi-yine-unuttu.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genelkurmay-karabekir-pasayi-yine-unuttu.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Jan 2012 06:47:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genelkurmay]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4915</guid>
		<description><![CDATA[İlker Başbuğ&#8217;un Genelkurmay Başkanı olduğu 2009 yılı, meğer tarih açılımının bereketli yıllarındanmış da kadrini bilmemişiz. Kâzım Karabekir gibi resmî tarih açısından &#8216;tehlikeli&#8217; görülen bir komutanın bizzat Genelkurmay tarafından ilk ve belki de son kez anılması, ona nasip olmuştu. Şöyle ya da böyle Başbuğ bir tabuyu kırmıştı ama arkası getirilemedi. İnsanın aklına ister istemez &#8216;Genelkurmay&#8217;ın ahde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">İlker Başbuğ&#8217;un Genelkurmay Başkanı olduğu 2009 yılı, meğer tarih açılımının bereketli yıllarındanmış da kadrini bilmemişiz.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Kâzım Karabekir gibi resmî tarih açısından &#8216;tehlikeli&#8217; görülen bir komutanın bizzat Genelkurmay tarafından ilk ve belki de son kez anılması, ona nasip olmuştu. Şöyle ya da böyle Başbuğ bir tabuyu kırmıştı ama arkası getirilemedi. İnsanın aklına ister istemez &#8216;Genelkurmay&#8217;ın ahde vefa dediği bir seferlik miydi?&#8217; sorusu geliyor.</p>
<p>Geçtiğimiz 26 Ocak Paşa&#8217;nın 64. ölüm yıldönümüydü. Karaman Valiliği, Belediye Başkanlığı ve Kazımkarabekir Kaymakamlığı tarafından ortaklaşa organize edilen konferansa çevre illerden gelenler de olmuştu. Verdiğim konferansa gösterilen ilgi gerçekten görülmeye değerdi. Salonda yer kalmayınca ayakta dinleyenler oldu. Beklerdim ki, askerler de gelip dinlesinler. Üniformalı kimse yoktu. &#8216;Sivil&#8217; geldilerse bilmem.</p>
<p>Belki de &#8216;benim&#8217; Kâzım Karabekir&#8217;imin kafalarındaki şablona ters düştüğündendir çekingenlikleri. Ancak bunun için kimseden özür dilemeyeceğim. Karabekir&#8217;in bir şiirinde dediği gibi &#8220;Korku bir sistir kalkar, hakikat güneştir doğar.&#8221; Şimdi korku dönemi bitiyor. Hakikat güneşinin doğma vaktidir.</p>
<p>Karabekir Paşa&#8217;yı bir elinde kılıç, öbüründe kalemle düşünmek hoşuma gidiyor. İyi bir asker; ama o kadarla bitmiyor. Aynı zamanda müşfik bir baba, kanunlara riayetten kıl kadar ayrılmayan dürüst bir vatandaş, hakkını sonuna kadar savunan medeni bir insan, inandığı dava uğruna hayatını ortaya koymayı bilen bir kahraman, zarif bir koleksiyoner, musiki ve şiirle iştigal etmiş, marş yazıp bestelemiş bir sanat amatörü, eğitim yoluyla kalkınma problemi üzerinde düşünmüş, dahası icraatta bulunmuş, sanayi projeleri olan bir devlet adamı, Kürt ve Ermeni sorunlarının başımızı ağrıtacağını daha 1920&#8242;lerden itibaren söyleyen ve mutlaka tedbir alınmasını isteyen ileri görüşlü bir siyasetçi ve düzinelerce kitaba imza atmış velud bir kalem&#8230;</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/01/29/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Kâzım Karabekir 1920 yılında Erzurum&#8217;dayken düzenlenen bir törende halkın arasında.</em></p>
<p>O bunların hepsi. Belki de daha fazlası&#8230; Dolayısıyla Kâzım Karabekir&#8217;e, kafalarımızdaki klasik &#8216;asker&#8217; şablonunu bir kenara bırakarak bakmamız, ayrıca Osmanlı&#8217;nın nasıl olup da bu denli çok yönlü askerler yetiştirebildiği üzerinde imal-i fikretmemiz gerekir.</p>
<p>Kâzım Karabekir Paşa tarihin yapılmasına katkıda bulunmuş bir şahsiyet her şeyden önce. İkinci olarak Meclis&#8217;te görev yapmış bir siyasetçi. Ancak üçüncü bir cephesi var: Yalnız &#8216;tarih yapan&#8217; değil, aynı zamanda &#8216;tarih yazan&#8217; biri olması. Galiba birilerini fena halde rahatsız eden de bu son özelliği.</p>
<p>O da Atatürk gibi işi şansa bırakmamış ve yaptığı tarihin hikâyesini yazıp geleceğe emanet etmiştir. Bu yüzden evi defalarca basılmış, dosyalarına el konulmuş, parasını kendi cebinden ödeyerek bastırdığı kitabı yakılmış, yine de mücadelesinden vazgeçmemişti.</p>
<p>Bir zamanlar yakılan kitaplarının rahatlıkla basılıp satılabildiği günleri göremedi belki ama hakikatin hakim olacağı, rahatlıkla konuşulabileceği bir Türkiye&#8217;nin özlemiyle yanıp tutuşmuştu. Türk Tarih Kurumu&#8217;na karşı verdiği mücadeleyi hatırlamamak haksızlık olur. Yetkililere, &#8220;Genç nesillere tarihi tek bir kişinin kahramanlığı üzerine kurarak anlatamazsınız. Bu, o kanlı mücadelede canını siper etmiş olan komutanlara ve hele kanını dökmüş Mehmetçiğe de hakarettir. Onların haklarını nasıl ödersiniz?&#8221; diye çıkıştığında takvimler 1942 yılını gösteriyordu.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/01/29/armagan02.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Karabekir Paşa, 1922&#8242;de Trakya&#8217;ya yaptığı bir gezide subaylarla birlikte. </em></p>
<p>2012 Türkiye&#8217;si, Karabekir Paşa&#8217;nın 70, hatta 80 yıl önce verdiği o efsanevi mücadeleyi ve bu uğurda katlandığı türlü haksızlıkları anlayabilecek noktaya emekleye emekleye de olsa gelmiş bulunuyor. Türkiye demokratikleşme yolunda ilerlerken, tarihin de gözünün kendi üzerinde olduğunu hiç unutmamalı. Biz tarihi incelerken tarih de bizi inceler çünkü.</p>
<p>Ancak bu noktada önemli olan, Türkiye&#8217;nin korkudan bir yakılıp bir söndürülen &#8220;hırsız fenerleri&#8221;ne değil, Kâzım Karabekir gibi azim ve imanla mücadele etmiş ve hakikatin nasıl yıkılmaz bir dağ olduğunu bizlere göstermeyi başarmış &#8216;radyumlar&#8217;a olan ihtiyacını vurgulamaktır. Malum, radyumu tedbir almadan kullanmak tehlikelidir; çünkü sürekli olarak içe işleyen öldürücü ışınlar (radyoaktivite) çıkartır. Karabekir&#8217;in hayatı ve yazdıkları, bir bakıma resmî tarihin radyumudur.</p>
<p>Bence Kâzım Karabekir resmî tarih için hayattayken olsun, öldükten sonra yayınlanan kitaplarıyla olsun kesinlikle bir radyum etkisi göstermiş ve ideoloji eliyle bir tarih kurgulayanların daima korkulu rüyası olmuştur. Resmî ideoloji Paşa&#8217;yla uğraşırken, aynı zamanda kaçınılmaz olarak onun öldürücü ışınlarına da maruz kalmaktan kurtulamamıştır.</p>
<p>Bugün &#8216;Kemalist&#8217; tarih görüşünün hasta ve bitap düşmesinde Paşa&#8217;nın radyum etkisinin payı büyüktür. Mesela onun resmî tarihte açtığı en büyük gedik, &#8220;19 Nisan 1919&#8242;da Trabzon&#8217;a çıktım.&#8221; cümlesinde ifadesini bulur ve bu atomik cümleyle birlikte biz resmiyette var olmayan ve tasavvurumuzda açılan yeni bir kulvarda koşmaya başlarız.</p>
<p>2012 Temmuz&#8217;u, Kâzım Karabekir&#8217;in 130. doğum yıldönümüne denk geliyor. Bu yılı Karabekir Paşa&#8217;nın tertemiz adının gelecek nesillerce de anılmasına ve anlaşılmasına çalışarak geçirmeye ve hâlâ ışımakta olan bu radyum&#8217;un nice gizlenen hakikatin ortaya çıkarılmasına vesile olmasını sağlayarak değerlendirmeye ne dersiniz?</p>
<p><strong>Hayat Karabekir, babasını anlatıyor</strong></p>
<p><img class="alignleft" src="http://medya.zaman.com.tr/2012/01/29/armagan03.jpg" alt="" width="126" height="150" align="left" /> Geçenlerde Karabekir Paşa&#8217;nın kızlarından Hayat Hanım&#8217;la konuşuyorduk. Babasıyla ilgili şu çarpıcı olayı anlattı:</p>
<p>Ailece bir sünnet düğününe gidiyorlarmış. Tabii &#8220;karga&#8221; dedikleri sivil polisler de peşlerinde. Tramvaya binmişler, polisler de binmiş. Gidecekleri yere gelince kendileri inmiş tramvaydan. &#8220;Baktım&#8221; diyor, &#8220;babam sağa sola baktı. Sonra hareket eden tramvayın peşinden koştu, camını tıklattı ve vatmana &#8220;İçeride arkadaşlarımız var, söylesin de insinler, indiğimizi fark etmediler galiba.&#8221; dedi. Kapı açıldı, hafiyeler de indiler. Babama dedim ki: &#8220;Niye haber verdiniz? Ne güzel kurtulmuştuk onlardan.&#8221; Bana verdiği cevabı hiç unutmuyorum: &#8220;Öyle deme evladım, onların da çoluk çocukları var. Onlar da bu işten ekmek yiyor. Bizi kaybederlerse üstlerine ne cevap verecekler? Belki de ekmeklerinden olacaklar. Onların görevi bizi takip etmek. Kendilerine yardımcı olmak da bizim görevimiz.&#8221;</p>
<p>Bence Milli Eğitim Bakanı&#8217;mız Ömer Dinçer bu anekdotu ders kitaplarına koydurmalı.</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right"><em><strong> 29 Ocak 2012, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genelkurmay-karabekir-pasayi-yine-unuttu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Diyarbakır&#8217;daki Ayetelkürsi&#8217;yi ayaklar altından kaldıracak kimse yok mu?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/diyarbakirdaki-ayetelkursiyi-ayaklar-altindan-kaldiracak-kimse-yok-mu.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/diyarbakirdaki-ayetelkursiyi-ayaklar-altindan-kaldiracak-kimse-yok-mu.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Jan 2012 20:58:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Not Defterim]]></category>
		<category><![CDATA[Diyarbakır kaldırımdaki kitabe]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4908</guid>
		<description><![CDATA[Diyarbakır&#8217;daki Ayetel Kürsi&#8217;yi ayaklar altından kaldıracak kimse yok mu? &#160; &#160; &#160; &#160; &#160;]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="id.348985021793065">
<h3 style="text-align: center;"><strong>Diyarbakır&#8217;daki Ayetel Kürsi&#8217;yi ayaklar altından kaldıracak kimse yok mu?</strong></h3>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<h3 style="text-align: center;"><strong><a href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2012/01/kitabe5.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-4909" title="kitabe5" src="http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2012/01/kitabe5.jpg" alt="" width="546" height="294" /></a></strong></h3>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/diyarbakirdaki-ayetelkursiyi-ayaklar-altindan-kaldiracak-kimse-yok-mu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın Vahdettine ettiği yeminin orijinal metni</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/mustafa-kemal-pasanin-vahdettine-ettigi-yeminin-orijinal-metni.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/mustafa-kemal-pasanin-vahdettine-ettigi-yeminin-orijinal-metni.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Jan 2012 07:25:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Not Defterim]]></category>
		<category><![CDATA[Avni Paşa Hatıratı]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal ve Vahdettin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4903</guid>
		<description><![CDATA[Mustafa Kemâl Paşa&#8217;nın Samsun&#8217;a çıkmadan Vahdettin&#8217;in huzurunda ettiği yeminin orijinal metinleri ve Avni Paşa Hatıratından orijinal bir nüsha&#8230; Yemin Merasimi Zat-ı şâhâne elbise-i askeriyelerini lâbis olduğu halde ayakta bulunuyorlar. Önlerinde masanın üzerinde dahi Kelâm-ı Kadîm duruyordu. Sadrazam Paşa[1], Yaver Paşa[2] Padişah’ın iki tarafında birer adım gerisinde idiler. Mustafa Kemal Paşa tavr-ı askerîsine dinî bir edâ [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em>Mustafa Kemâl Paşa&#8217;nın Samsun&#8217;a çıkmadan Vahdettin&#8217;in huzurunda ettiği yeminin orijinal metinleri ve Avni Paşa Hatıratından orijinal bir nüsha&#8230;</em></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Yemin Merasimi</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000;">Zat-ı şâhâne elbise-i askeriyelerini lâbis olduğu halde ayakta bulunuyorlar. Önlerinde masanın üzerinde dahi Kelâm-ı Kadîm duruyordu.</span></p>
<p><span style="color: #000000;">Sadrazam Paşa<a title="" href="#_ftn1"><span style="color: #000000;">[1]</span></a>, Yaver Paşa<a title="" href="#_ftn2"><span style="color: #000000;">[2]</span></a> Padişah’ın iki tarafında birer adım gerisinde idiler. Mustafa Kemal Paşa tavr-ı askerîsine dinî bir edâ dahi vererek ilerledi. Ve sağ elini Kelâm-ı Kadîm’in üzerine koyarak şu yemini eyledi:</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Yemin sureti</strong></span></p>
<p><span style="color: #000000;">“Hey’et-i Vükelâca tanzim olunup irâde-i seniyye-i hazret-i Padişahî’ye iktirân eden yirmi bir maddelik ta’limât-ı mahsûsada musarrah salâhiyet-i vâsi’a mucebince Anadolu vilâyât-ı şâhâneleri bil’umum me’murîn-i mülkiye ve askeriyesi üzerinde icrâsına me’mur buyurulduğum teftişât ve tedkikâtı rızâ-yı âli-i cenâb-ı Hilâfet-penâhî dâire-i necât-ı bâhiresinde medâr-ı fahr ve mübâhât-ı memlûkânem olan sadâkat-ı kâmile ile bezl-i makderet eyleyeceğime vallâhi billâhi.”</span></p>
<div><br clear="all" /></p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<div>
<p><span style="color: #000000;"><a title="" href="#_ftnref1"><span style="color: #000000;">[1]</span></a> O tarihte Sadrazam, Damat Ferid Paşa idi.</span></p>
</div>
<div>
<p><span style="color: #000000;"><a title="" href="#_ftnref2"><span style="color: #000000;">[2]</span></a> Hatıratın sahibi Başyaver Ahmed Avni Paşa.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Avni Paşa Hatıratı&#8217;ndan Orijinal Bir Nüsha</strong></p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2012/01/AVN%C4%B0-PA%C5%9EA-HATIRATI-1.C%C4%B0-DEFTER-4.C%C3%9C-KISIM.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-4904" title="AVNİ PAŞA  HATIRATI  1.Cİ DEFTER 4.CÜ KISIM" src="http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2012/01/AVN%C4%B0-PA%C5%9EA-HATIRATI-1.C%C4%B0-DEFTER-4.C%C3%9C-KISIM.jpg" alt="" width="483" height="593" /></a></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/mustafa-kemal-pasanin-vahdettine-ettigi-yeminin-orijinal-metni.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tarihe ışık tutan Avni Paşa&#8217;nın hatıratı çıktı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/tarihe-isik-tutan-avni-pasanin-hatirati-cikti.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/tarihe-isik-tutan-avni-pasanin-hatirati-cikti.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 22 Jan 2012 00:08:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Avni Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdettin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4898</guid>
		<description><![CDATA[Rusya&#8217;dayken sevgili Timofey iç burkan bir olay anlatmıştı. Çarlık döneminde insanlar okullarda günlük tutmaya özendirilir, hemen her ailede birileri mutlaka günlük tutarmış.  Ancak Stalin iktidarında bu günlükler milletin başına bela olmuş, zira evleri basan polis, önce günlüklerden ailenin siyasi tutumunu itiraz edemeyeceği kanıtlarla deşifre ediyormuş. Sonra gelsin mahkemeler, sürgünler, idamlar&#8230; Paniğe kapılan halk, günlükleri sobalarında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Rusya&#8217;dayken sevgili Timofey iç burkan bir olay anlatmıştı. Çarlık döneminde insanlar okullarda günlük tutmaya özendirilir, hemen her ailede birileri mutlaka günlük tutarmış.</p>
<p> Ancak Stalin iktidarında bu günlükler milletin başına bela olmuş, zira evleri basan polis, önce günlüklerden ailenin siyasi tutumunu itiraz edemeyeceği kanıtlarla deşifre ediyormuş. Sonra gelsin mahkemeler, sürgünler, idamlar&#8230; Paniğe kapılan halk, günlükleri sobalarında yakarak kurtulmaya çalışırken, Petersburg&#8217;un üstünü koyu bir duman tabakası kaplamış.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Ben bunu Türkiye&#8217;de 1950&#8242;den önce çok az ciddi hatıratın yayınlanışına benzetiyorum. Yayınlananların çoğu da 1945 sonrasına rastlar. Demek ki, Tek Parti döneminin aynı zamanda hatıratlar üzerinde kurduğu bir diktatörlükten de söz edebiliriz. Kâzım Karabekir&#8217;inki gibi yakılan hatıratlar Rusya ile Türkiye arasındaki bağlantıyı kuvvetlendirmeye yarıyor sadece.</p>
<p>Yakın tarihin yeniden yazılacağı günler yaklaşırken (inşaallah), 90 yıldır korku duvarının arkasına saklanan hatıratlar birer ikişer arz-ı endam ediyor. Hafızamızın yırtıkları onarılıyor. Velhasıl, kendimizle yeniden konuşmaya başlıyoruz; kendimizle, yani tarihimizle&#8230;</p>
<p>Timaş Yayınları&#8217;ndan yeni çıkan &#8220;Vahdeddin&#8217;in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor&#8221; adlı kitap bize I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele&#8217;nin bilinmeyenlerini yetkin bir tanığın ağzından aktararak tarih mahkemesine yeni kanıtlar sunmakla kalmıyor, karanlığın alanını biraz daha daraltıyor. Kitabın değerini artıran özelliklerden biri, hem Paşa&#8217;nın hem de Vahdettin&#8217;in anlattıklarını ve sonunda da Padişah&#8217;ın yazdırmaya ve yazmaya başladığı tamamlanmamış bir hatıratını içermesi.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/01/22/armagan03.jpg" alt="" /></p>
<p><strong>Mustafa Kemal&#8217;in Vahdettin&#8217;in huzurundaki yemini</strong></p>
<p>Avni Paşa&#8217;nın hatıratında çok ilginç bilgilere rastlıyoruz. Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın Samsun&#8217;a gitmeden önce Vahdettin&#8217;in huzurunda ettiği yemin bunlardan biri.</p>
<p>Bir Mayıs günü Padişah askeri üniformasını giymiş olup ayakta durmaktadır. Sadrazam Damat Ferid ile Yaver Avni Paşa iki yanında, birer adım gerisindedirler. M. Kemal Paşa bu üçlünün karşısında askerî duruşuna dinî bir eda katarak ilerlemiş ve sağ elini Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in üzerine basarak şu yemini etmişti:</p>
<p>&#8220;Bakanlar Kurulu&#8217;nca düzenlenip Padişah&#8217;ın iradesine sunulan 21 maddelik özel talimatta bana verilen yetkiler doğrultusunda Padişahımızın Anadolu illerindeki bütün mülki ve askeri memurlar üzerinde icrasına görevlendirildiğim denetleme ve soruşturmaları, Halife hazretlerinin yüksek rızası çerçevesinde iftihar kaynağım ve kölece övüncüm olan tam bir sadakatla elimden geldiği kadar yapacağıma vallahi billahi.&#8221;</p>
<p>Kısaltıp sadeleştirdiğimiz yemin metni kitapta rastladığımız orijinal bilgilerden sadece biri. Dahası var elbette. İnkılap tarihlerinden beyni kireçlenmiş nesillere sarsıcı, şaşırtıcı gelecek bilgiler bunlar.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/01/22/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p><strong>Mustafa Kemal, Vahdettin&#8217;i nasıl övmüş?</strong></p>
<p>Genellikle Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın komuta ettiği 7. Ordu&#8217;nun Filistin&#8217;de yenilmediği, başarıyla geri çekildiği anlatılır. Avni Paşa ise bu olayı farklı anlatıyor:</p>
<p>&#8220;Filistin bozgununu gayet veciz ve yalın sözlerle ifade eden ve değerlendiren M.Kemal Paşa&#8217;nın işbu telgrafına ilave edecek bir şey yoktur. Yalnız Şam&#8217;ın savunmasıyla görevlendirilen İsmet İnönü&#8217;nün bu defa da sorumluluklarını, görevini ve Şam&#8217;ı yüz üstü bırakıp kendi kararıyla Halep&#8217;e firar ve oradan İstanbul&#8217;a kaçtığını ve kendisinin (M.Kemal&#8217;in) Halep&#8217;te sahra muharebesi yapacak halde değilken, Halep&#8217;in meşhur &#8216;sahra âlemi&#8217;nin birçoklarından geri kalmadığını ilave etseydi, bir askerî ve insanî fazilet göstermiş olurdu. (&#8230;) Ordu ve kolordularını düşmana teslim edip yalnız aziz canlarını kurtaran kahraman komutanlar elleri boş olarak Halep&#8217;e gelebilmişlerdi.&#8221;</p>
<p>Avni Paşa daha sonra Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın Filistin&#8217;e Padişah Yaveri üniformasıyla gelişine dair bir hatırasına yer veriyor. 7. Ordu Komutanı olarak Filistin&#8217;e gönderilen M.Kemal&#8217;in şerefine Şam civarında, Başmenzil karargâhında bir yemek verilmiştir. Mustafa Kemal, yemekteki konuşmasında Vahdettin&#8217;i övmüş ve yüksek hoşgörüsünden onur duyduğunu anlatmıştır. M.Kemal&#8217;e göre Vahdettin &#8220;feraset ve zekâ&#8221; sahibidir, olayları çok yerinde değerlendirmektedir ve tek taraflı barış yaparak ülkeyi savaştan çıkarmaya çalışmaktadır. Zaten kendisi de Padişah&#8217;ın bu hedefini gerçekleştirmek üzere buradadır.</p>
<p>İzmir&#8217;in işgalinden sonra protesto amacıyla istifa etmeye hazırlanan kabine üyelerini ziyarete giden M.Kemal Paşa&#8217;nın, &#8220;O halde benim Samsun&#8217;a gönderilmem ne olacak?&#8221; diye telaşlandığını ve onlara &#8220;Aman efendim, bence istifanız hiç uygun değildir. Aksine, ısrar ederek göreve devam etmek gerekir.&#8221; dediği de Avni Paşa&#8217;nın iddiaları arasında.</p>
<p><strong>Küçümsenip alay edilen Misak-ı Halife&#8230;</strong></p>
<p>Avni Paşa&#8217;nın hatıratından öğrendiğimiz bir başka gerçek ise Misak-ı Milli yanında bir de Misak-ı Halife&#8217;nin varlığıdır. Misak-ı Milli İtilaf devletlerine karşı yayınladığımız hakkımız olan meşru topraklara dair asgari şarttır. Misak-ı Halife ise Osmanlı&#8217;nın bıraktığı geniş topraklar üzerindeki Hilafet&#8217;ten gelen manevî haklarıdır. Nitekim Damat Ferid Paşa&#8217;nın Paris Konferansı&#8217;nda dile getirmek istediği ama İtilaf devletlerince küçümsenip alay edilen talepler gerçekte Misak-ı Hilafet&#8217;le ilgiliydi.</p>
<p>İngilizler Misak-ı Halife&#8217;den hiç mi hiç hoşlanmamışlardı. Çünkü Hilafet&#8217;in gücünün tehlikeli bir şekilde kullanılması ihtimalini tehlikeli buluyorlardı. İngilizlerin Halife&#8217;yi Anadolu ile uzlaşmaya zorlarken Hilafet&#8217;in kaldırılmasını isteyişleri arasındaki çelişkiye dikkat çeken Avni Paşa&#8217;nın aşağıdaki ifadesi bence kitabın en çok tartışılacak paragrafı:</p>
<p>&#8220;&#8230; Hilâfet&#8217;in Türkiye&#8217;de kalması lüzum ve gereğine daha ziyade inandım. Yaptığım değerlendirmeden müteessir olanlar; &#8220;Paşa, Ankara&#8217;da ve Kuvâ-yı Milliye&#8217;de hiçbir fert yoktur ki, sizin şimdi söylediklerinizi düşünmüş olsun. Kuvâ-yı Milliye İstanbul&#8217;a gelecek İzmir, Edirne&#8217;yi almakla ve yalnız Misak-ı Milli&#8217;nin tahakkukunu görmekle yetinecektir. Millet de bunun için Mustafa Kemal&#8217;in heykelini dikecektir.&#8221; dediler. Ben de cevaben; &#8220;Sizler Mustafa Kemal&#8217;in bir heykelinin dikileceğini söylüyorsunuz. Ben ise iki heykelinin yapılacağını zannediyorum. Şu fark ile ki; birini tunçtan; Milliciler Ankara&#8217;da yaparlar, diğerini de İngilizler altından Londra&#8217;da yapacak ve sırf bunun için Kuvâ-yı Milliye&#8217;nin harekâtına katlanacaktır zannediyorum.&#8221; dedim.&#8221;</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/01/22/armagan02.jpg" alt="" /></p>
<p><strong>Vahdettin Sevr&#8217;i imzalamıyor</strong></p>
<p>Avni Paşa, Vahdettin&#8217;in belli bir İngiliz yanlısı siyasetinin bulunmadığını, vakit kazanmak için uğraştığını yazıyor. Sevr&#8217;i imzalamadığı gibi imzalamaya da asla niyetli olmadığını Padişah&#8217;ın şu sözleriyle dile getiriyor: &#8220;Bu antlaşmayı imza etmeyeceğim. Son söz benim ise yapacağımı bilirim. Bugünkü muameleler günü kurtarmak, vakit kazanmak içindir.&#8221;</p>
<p>Ayrıca Vahdettin&#8217;in Sevr&#8217;i nasıl gördüğünü şu iki cümlesinden net olarak anlıyoruz: &#8220;Sevr Antlaşması musibetlerle dolu bir belgedir (&#8220;mecelle-i mesâib&#8221;). Fakat su üzerine yazılmış bir yazıdır (&#8220;nakş ber âb&#8221;).&#8221;</p>
<p>Yani biraz sabredelim, bu yazı silinecektir. Nitekim Sevr&#8217;i bir süre sonra İngilizler bile ciddiye almadılar. Hem de kendileri zorla imzalattıkları halde.</p>
<p>Özellikle Vahdettin&#8217;in Avni Paşa&#8217;ya özeleştiri mahiyetinde yazdırdığı şu paragrafı çok anlamlı buldum:</p>
<p>&#8220;Üç hatamı itiraf ederim: 1) Saltanat makamını kabul etmemeliydim. 2) İhanetleri ortaya çıkan (Damat Ferid&#8217;inkiler başta olmak üzere) Mütareke hükümetlerine güvenmemeli ve geleceğimi onlara bağlamamalıydım. 3) Milletin (Mustafa) Kemal&#8217;e biat edemeyeceğine hükmetmemeliydim.&#8221;</p>
<p>Haksız yere 150&#8242;likler listesine alındığını savunan Avni Paşa bize yazdıklarının ne hatırat, ne de tarih olup; sadece yaşayıp tanık olduğu olayları bir araya getiren gevşek bir metin, bir &#8220;mecmua&#8221; olduğu uyarısında bulunuyor ve asıl hedefinin sonraki nesillere hizmet olduğunun altını çiziyor.</p>
<p>Ne yazık ki, mevcut kanunlar dolayısıyla (&#8230;) işaretiyle yayınlanamayan kısımlar bu hizmeti yeterince yerine getirmesine mani olmuş görünüyor. Artık bu utancı daha fazla yaşamak istemiyoruz. Hatıratlar özgürce konuşabilsin. Ağızlarına takılan susturucular çıkartılsın. Jean Genet&#8217;nin dediği gibi tarihin bizi nasıl çarpık çurpuk insanlar haline getirmeye çalıştığı bu meşum üç noktalardan yeterince belli değil mi?</p>
<p><strong>Avni Paşa kimdir?</strong></p>
<p>1878 Batum doğumlu olan Ahmed Avni Paşa, Harb Okulu&#8217;ndan mezun oldu, 1897 Yunan Savaşı&#8217;na, ardından Balkan ve I. Dünya Savaşları&#8217;na katıldı. Vahdettin&#8217;in Başyaverliğine atandı, bir ara Bahriye Nazırlığı yaptı. Cumhuriyet&#8217;ten sonra 150&#8242;likler listesine alındı. Vefatına kadar Vahdettin&#8217;in yanında bulundu. Mezarı Lübnan&#8217;ın Cünye kasabasındadır (1934). Ailesi tarafından muhafaza edilen hatıratını, Osman Öndeş yayına hazırladı.</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right"><strong><em>22 Ocak 2012, Pazar</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/tarihe-isik-tutan-avni-pasanin-hatirati-cikti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mevlana Moğol casusu muydu?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/mevlana-mogol-casusu-muydu.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/mevlana-mogol-casusu-muydu.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 17:17:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İddialar]]></category>
		<category><![CDATA[Soru-Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Moğol Casusu]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4893</guid>
		<description><![CDATA[Soru Mevlana&#8217;nın Moğol ajanı olduğu iddia ediliyor. Doğru mudur? Oktay Duran Cevap Eğer bu iddia gerçekse Mevlana nasıl Moğol ajanı olacak? Hiç düşündünüz mü? Gidecek, Moğollar lehine ama Selçuklular aleyhine çalışacak, onlar adına saraydan bilgi toplayacak ve Moğollara aktaracak. Müritlerini de bu iş için yıllarca kullanacak. Bunun karşılığında da para veya ihsan alacak. Ve bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Soru<br />
Mevlana&#8217;nın Moğol ajanı olduğu iddia ediliyor. Doğru mudur?<br />
<em>Oktay Duran</em></p>
<hr />
<p><strong>Cevap</strong><br />
Eğer bu iddia gerçekse Mevlana nasıl Moğol ajanı olacak? Hiç düşündünüz mü?<br />
Gidecek, Moğollar lehine ama Selçuklular aleyhine çalışacak,<br />
onlar adına saraydan bilgi toplayacak ve Moğollara aktaracak. Müritlerini<br />
de bu iş için yıllarca kullanacak. Bunun karşılığında da para veya ihsan alacak.<br />
Ve bu işi, herkese &#8220;Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol&#8221; diyen birisi yapacak.<br />
Ne diyeyim: Size olacak şey gibi geliyorsa kabul ediverin gitsin bu iddiayı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/mevlana-mogol-casusu-muydu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kore&#8217;ye neden asker gönderdik?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/koreye-neden-asker-gonderdik.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/koreye-neden-asker-gonderdik.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 10:44:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Soru-Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[Kore Savaşı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4888</guid>
		<description><![CDATA[Soru 1951 yılında çıkan Kore savaşına Türkiye&#8217;nin bir faydası ve çıkarı olmadığı, hatta zarar gördüğü halde, asker göndermek hangi hükümetini  kararı olduğu ve hangi ülkenin çıkarlarına hizmet ettiğini söyler misiniz? Ersan Ülken Cevap Tarihi bugünden okumaya çalışmanız yanlış olur. Karar elbette DP hükümetinindi. Ama CHP de pek itiraz etmedi. Zira ABD&#8217;ye yönelişi 1945&#8242;te o başlatmıştı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Soru</strong><br />
1951 yılında çıkan Kore savaşına Türkiye&#8217;nin bir faydası ve çıkarı olmadığı, hatta zarar gördüğü halde, asker göndermek hangi hükümetini  kararı olduğu ve hangi ülkenin çıkarlarına hizmet ettiğini söyler misiniz?<br />
<em> Ersan Ülken</em></p>
<hr />
<p><strong>Cevap</strong><br />
Tarihi bugünden okumaya çalışmanız yanlış olur. Karar elbette DP hükümetinindi. Ama CHP de<br />
pek itiraz etmedi. Zira ABD&#8217;ye yönelişi 1945&#8242;te o başlatmıştı. NATO&#8217;ya girebilmek için bunu<br />
yapmaya mecburdu Türkiye. Aynı zamanda SSCB karşısında  sığınacağımız tek yer olan ABD&#8217;nin<br />
başını çektiği Hür Dünya&#8217;nın gereği olarak asker göndermek  zorunda kaldık. Aksi halde dışlanacaktık.<br />
Hem ABD&#8217;nin bize olduğundan daha fazla bizim ona ihtiyacımız vardı o tarihlerde.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/koreye-neden-asker-gonderdik.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Milleti mehterle buluşturan Genelkurmay Başkanı da tutuklanmıştı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/milleti-mehterle-bulusturan-genelkurmay-baskani-da-tutuklanmisti.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/milleti-mehterle-bulusturan-genelkurmay-baskani-da-tutuklanmisti.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 10:41:40 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[12 Eylül 1980]]></category>
		<category><![CDATA[12 Eylül Askeri Darbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrat Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Genelkurmay Başkanı]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Nuri Yamut]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4886</guid>
		<description><![CDATA[Demokrat Parti iktidarıyla uyumlu çalışan 4 merhum Genelkurmay Başkanı&#8217;nın kemiklerinin Devlet Mezarlığı&#8217;na nakledilmeyişi esrarını koruyor.  12 Eylül darbesinden sonra çıkarılan kanunda naaşları Devlet Mezarlığı&#8217;na taşınacaklar arasında Genelkurmay Başkanları da sayıldığı halde onlara bu şansın tanınmayışı, tartıştığımız sivil-asker ilişkileri bakımından çok önemlidir. Bir bakıma iade-i itibar, bir bakıma da yerine getirilmesi gecikmiş bir görev olacaktır bu. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Demokrat Parti iktidarıyla uyumlu çalışan 4 merhum Genelkurmay Başkanı&#8217;nın kemiklerinin Devlet Mezarlığı&#8217;na nakledilmeyişi esrarını koruyor.</p>
<p> 12 Eylül darbesinden sonra çıkarılan kanunda naaşları Devlet Mezarlığı&#8217;na taşınacaklar arasında Genelkurmay Başkanları da sayıldığı halde onlara bu şansın tanınmayışı, tartıştığımız sivil-asker ilişkileri bakımından çok önemlidir. Bir bakıma iade-i itibar, bir bakıma da yerine getirilmesi gecikmiş bir görev olacaktır bu. Bakalım bu ayıbı temizlemek kime nasip olacak?</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>İşte halen Zincirlikuyu&#8217;da gayet sade bir mezarda eşi Cavidan ve kızı Güsfent&#8217;le birlikte son uykusunu uyumakta olan Mehmet Nuri Yamut, 6. Genelkurmay Başkanı olarak 1950&#8242;den Nisan 1954&#8242;e kadar görev yapmış, emekliye ayrıldıktan sonra DP&#8217;den milletvekili seçilmişti. 27 Mayıs darbesi onu da Yassıada&#8217;ya atmaktan çekinmemiş, türlü hakaret ve işkencelere maruz bırakılmış, arası fazla sürmeden kansere yakalanmıştı. 9 Mart 1961&#8242;de Kasımpaşa Deniz Hastanesi&#8217;ne yatırılan Nuri Yamut, 3 ay sonra, 5 Haziran 1961 Pazartesi günü saat 18.30&#8242;da son nefesini vermişti.</p>
<p>Dolayısıyla İlker Başbuğ &#8220;ilk tutuklanan Genelkurmay Başkanı&#8221; değil, Rüştü Erdelhun ve Nuri Yamut&#8217;tan sonra tutuklanan üçüncü Genelkurmay Başkanı&#8217;dır. Lakin tutuklanış sebepleri arasında dağlar kadar fark olduğunu söylememiz gerekir.</p>
<p>6. ve 10. Genelkurmay başkanları olan Yamut ve Erdelhun, sivil otoriteyle iyi geçindikleri ve darbe yapmadıklarından yargılandıkları halde Başbuğ, darbeye teşebbüsten yargılanıyor. Yani bir zamanlar darbe yapmamak suç iken, şimdi darbe yapmak suç. Düşünün ki, bu noktaya gelebilmek, bu açık gerçeği idrak edebilmek için kaç azap çemberinden geçmemiz gerekti.</p>
<p>Genelkurmay&#8217;ın resmi sitesindeki Nuri Yamut biyografisi pek harcıalem hazırlanmış. Nedense 1913-1919 döneminden tek kelime ile olsun bahsetmiyor. Oysa bağlı bulunduğu 2. Kolordu&#8217;nun Zığındere&#8217;de görev yaptığı ve orada yaralandığı pekâlâ yazılabilirdi. Aynı şekilde 1916&#8242;da Doğu cephesinde bulunduğunu İsmet Görgülü&#8217;nün &#8220;On Yıllık Harbin Kadrosu&#8221; adlı kitabından öğrenebilirlerdi. (Sonlara doğru &#8220;Balkan, 1&#8242;inci Dünya ve Kurtuluş Savaşı&#8217;na katılmıştır&#8221; cümlesi yapıştırılmış. İyi de, şunu yerine yazsaydınız daha şık olmaz mıydı?)</p>
<p>Peki emrinde onca uzman bulunan Genelkurmay&#8217;ın sitesinde geçen &#8220;Yamut Paşa Fransızca bilmektedir&#8221; ifadesine ne demeli? Paşa öleli yarım asır oldu beyler! Ne demek &#8220;Fransızca bilmektedir&#8221;? Aynı şekilde milletvekilliğinden de bahis yok. Neden? Bir askerin milletvekili olması ayıpsa İnönü&#8217;yü anlatırken de aynısını yapmalı değil miydiniz?</p>
<p>Derdim, bir internet sitesini eleştirmek değil. Yamut hakkında bilgi kırıntılarını yan yana getirmek ve neden bu denli az, eksik ve de yanlış bilindiğini sorgulamak. Bir insanı öldükten sonra öldürmek denir buna. Oysa en azından şunlar yazılabilirdi:</p>
<p>1935&#8242;te kapatılan Mehterhane&#8217;yi 18 yıl sonra yeniden açma şerefi ona aittir. İstanbul&#8217;un Fethi&#8217;nin 500. yıl kutlamaları vesilesiyle Osmanlı Mehterhanesi&#8217;nden kalan eşya ve aletleri toplar, eski mehtercileri buldurup onlardan bilgi alır ve mehter törenlerini yeniden başlatır. Bu hayırlı hizmeti sebebiyle her daim rahmetle yâd edilecektir.</p>
<p>Paşa bir gezide Çanakkale şehitlerinin kafataslarından piramitler yapıldığını, kemiklerinin dağ gibi yığıldığını görür ve kahrolur. Bunun üzerine Zığındere şehitlerinin kemiklerini toplatıp gömdürür ve üzerine kendi adıyla anılan anıtı yaptırır. Torunu Haldun Şahingiray&#8217;ın telefonda verdiği bilgiye göre Paşa bu anıtı yaptırabilmek için İzmir&#8217;deki 2 evini satmıştır. Bir askerî tarihçi anıtın yapımı için maaşını bağışladığını ekliyor.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/01/15/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Geleceğin Genelkurmay Başkanı Nuri Yamut 1938 yılında Tümgeneral rütbesindeyken çektirmiş bu fotoğrafı. Eşi Cavidan ve kızı Güsfent ile objektife böyle bakmış. Sol altta, Genelkurmay Başkanı olduktan sonra&#8230;</em></p>
<p>Böylece hem mehter marşları çalınırken hem de Çanakkale şehitlikleri gezilirken Nuri Yamut&#8217;un hatırasıyla karşılaşırız.</p>
<p>Torunu Haldun Bey&#8217;e göre, Paşa son derece kibar biriymiş. Genelkurmay Başkanı iken dahi kahve isteyeceği zaman &#8220;Benim kahve isteyeceğimi hissettin galiba&#8221; dermiş. Lafı Yassıada&#8217;ya getiriyorum. Konuşmak istemiyor. Bu kötü hatıraları içimize gömmek istiyoruz diyor. Bu tavra başkalarında da rastladığım için şaşırmıyorum.</p>
<p>&#8220;Peki kendisini son görüşünüz nasıl oldu?&#8221; diye soruyorum. &#8220;Hastanede, sadece kapıdan gösterdiler&#8221; diyor. Odaya sokmamışlar. Uzaktan &#8216;Nasılsın?&#8217; diyebilmiş, el sallamışlar, o kadar. Kansere de kahrından yakalanmış zaten.</p>
<p>Yavuz Donat&#8217;ın birkaç yıl önce köşesine taşıdığı, 27 Mayıs&#8217;ta kendisini tutuklamaya gelen askerler tarafından dövülüp merdivenden yuvarlandığı rivayeti aile tarafından tasvip görmüyor. Acaba bunun sebebi, o kötü olayları unutmak istemeleri olmasın? Nitekim ben o rivayeti başka kaynaklardan da dinledim.</p>
<p>Buna göre kendisini tutuklamaya gelenlerden Muzaffer Çakmaklı adlı bir teğmen, &#8220;Ben Çanakkale ve İstiklal Savaşı gazisiyim, eski Genelkurmay Başkanı&#8217;yım, beni hangi hakla tutukluyorsunuz?&#8221; diye diretince Paşa&#8217;ya bir tokat atıyor. Tokadın etkisiyle kalın dereceli gözlüğü yere fırlıyor, bunun üzerine aynı teğmen gözlüğü ayağıyla eziyor ve o tarihte 71 yaşında olan Yamut Paşa&#8217;yı koluna girip Harp Okulu&#8217;na götürüyorlar. Türlü hakaret ve eziyetler altında cereyan eden Yassıada duruşmalarına hastalığından dolayı katılamayan Nuri Paşa, sonunda hastaneye kaldırılıyor ve orada hayatını kaybediyor. Böylece 3 ay sonra hakkında verilecek ceza da düşmüş oluyor.</p>
<p>Sen Abdülhamid döneminde Harbiye&#8217;ye gir, Balkan savaşlarından Çanakkale&#8217;ye kadar cepheden cepheye koş, yaralan, gazi ol, İstiklal Savaşı&#8217;na katıl, Sakarya&#8217;da 7. Tümen Kurmay Başkanı olarak düşmanı kovala, Genelkurmay Başkanı ve milletvekili ol, sonra bacak kadar çocuklar kapına dayanıp seni zindana atsınlar ve kanseri manevî acına katık yaparak son günlerini tamamla, ailene bir kez dahi sarılmana müsaade edilmesin. Bu da yetmiyormuş gibi, tarih kitaplarından adın çıkarılsın.</p>
<p>Tevfik Fikret&#8217;in dediği gibi &#8220;Acı şeyler Haluk, fakat gerçek&#8221;. Neyse ki, bu milletin o acılardan dersler çıkardığı zamanlar geldi çattı. Kendisine hizmet ettiği halde mağdur edilenleri hiç unutmayacak bu millet. Rüştü Erdelhun ve Nuri Yamut da değerlerimize sahip çıktıkları ve demokrasiye yaptıkları hizmetler sebebiyle unutulmayacaklar arasında.</p>
</div>
<p align="right">
<em><strong>15 Ocak 2012, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/milleti-mehterle-bulusturan-genelkurmay-baskani-da-tutuklanmisti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İdama mahkûm edilen Genelkurmay Başkanı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/idama-mahkum-edilen-genelkurmay-baskani.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/idama-mahkum-edilen-genelkurmay-baskani.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 08 Jan 2012 21:44:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[27 Mayıs]]></category>
		<category><![CDATA[27 Mayıs Darbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Genelkurmay Başkanı]]></category>
		<category><![CDATA[İlker Başbuğ]]></category>
		<category><![CDATA[Rüştü Erdelhun]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4883</guid>
		<description><![CDATA[İlker Başbuğ&#8217;un mahkemece tutuklanması yazılı ve görsel basında &#8216;İlk kez bir Genelkurmay Başkanı tutuklanıyor&#8217; yorumlarına yol açtı.  Ne var ki, 27 Mayıs darbesinde devrin Genelkurmay Başkanı yalnız tutuklanmakla kalmamış, idamla yargılanmış, hatta rütbesi orgenerallikten erliğe indirilerek bir askere yapılabilecek en ağır hakaretlerden birisine maruz bırakılmıştı. 26. Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ&#8217;un &#8220;terör örgütü yöneticisi olmak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">İlker Başbuğ&#8217;un mahkemece tutuklanması yazılı ve görsel basında &#8216;İlk kez bir Genelkurmay Başkanı tutuklanıyor&#8217; yorumlarına yol açtı.</p>
<p> Ne var ki, 27 Mayıs darbesinde devrin Genelkurmay Başkanı yalnız tutuklanmakla kalmamış, idamla yargılanmış, hatta rütbesi orgenerallikten erliğe indirilerek bir askere yapılabilecek en ağır hakaretlerden birisine maruz bırakılmıştı.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>26. Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ&#8217;un &#8220;terör örgütü yöneticisi olmak ve darbeye teşebbüs&#8221; suçlamasıyla tutuklanması üzerine, yakın tarihimizin bu hicranlı sayfasını açmak ihtiyacını duydum.</p>
<p>Genelkurmay Başkanlığı&#8217;nın resmî internet sitesinde 10. Genelkurmay Başkanı olarak adı geçen Org. Rüştü Erdelhun hakkında her şey anlatılıyor da, nedense bir askeri darbeye muhatap olduğu es geçiliyor. &#8220;Genelkurmay Başkanlığı görevinden 3 Haziran 1960 tarihinde emekliye ayrılmıştır.&#8221; Bu kadar. Bu kadar mı acaba?</p>
<p>Darbeye teşebbüsten tutuklanan İlker Başbuğ&#8217;un tam tersine, Rüştü Erdelhun&#8217;un suçu, darbeye katılmamak ve bütün gücüyle engellemeye çalışmaktı! 1960 yılında Genelkurmay Başkanı darbeye katılmadığı için tutuklanmıştı, bugün bir başka Genelkurmay Başkanı darbeye teşebbüsten tutuklanıyor. Yarım asırlık tarihimizin bundan daha çarpıcı bir tablosunu bulmak zordur.</p>
<p><strong>Asker doğdum, Asker öleceğim</strong></p>
<p><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/01/08/armagan01.jpg" alt="" align="left" /> Rüştü Erdelhun 1894&#8242;te Edirne&#8217;de doğmuş, Nisan 1921&#8242;de İstiklal Savaşı&#8217;na katılmış, 23 Ağustos 1958&#8242;de atandığı Genelkurmay Başkanlığı görevine 27 Mayıs darbesine kadar devam etmiş. İngilizce, Fransızca ve Japonca bilen Erdelhun, başta İstiklal Madalyası olmak üzere çok sayıda nişan ve madalyayı göğsünde taşıyan bir asker. En dikkate değer özelliği (bir zamanlar en büyük suçuydu), askerin siyasete karışmaması gerektiğine olan inancıydı. Fevzi Çakmak ekolünden geliyordu. Buna göre asker askerliğini yapacak, siyaset sivillerin işi olacaktı. Siyasete soyunmak isteyen de üniformasını çıkaracaktı.</p>
<p>Org. Erdelhun 27 Mayıs&#8217;tan bir süre önce emrindeki askerlerin kaynaştığının farkına varmıştı varmasına ama bu denli kapsamlı bir hücre yapılanmasıyla kuşatıldığını öğrenememiş, var gücüyle yaklaşan darbenin önüne geçmeye uğraşmıştı. Nitekim Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi&#8217;nden Erdal Şen&#8217;in bulup &#8220;Yassıada&#8217;nın Karakutusu&#8221; adlı kitabında yayımladığı notlarında milletin manevî değerlerine olduğu kadar demokrasiye de saygı ve inancını vurgulayan satırlar şöyle:</p>
<p>&#8220;Parti mücadelesine ordu karışmamalı, tarafsız olmalı. Silahlı gruplar millet otoritesi ve esasına dayalı hükümet icraatlarına mani olmamalı. Silahlı Kuvvetler&#8217;in siyasete karıştırılmaması gerektiği bilinmelidir. Türkiye ve Türk milleti Müslüman&#8217;dır. Türk askerinin şiarı, devletin, hükümetin ve Genelkurmay&#8217;ın personeli olmasıdır. Ordunun görevleri hükümetin siyasetini temin ve ülkenin huzurunu temindir. Bir memlekette her şey kanun ve adaletle olacak. Ordu birkaç yüz mektep talebesinin veya sokak maiyetinin bir kahramanı olmayacaktır. Siyasete karışmayın. Ordu ancak hükümetin emrinde devletin nizamını korumaya memurdur.&#8221;</p>
<p>İşte örnek bir Genelkurmay Başkanının tavrı. Garip olan, Erdelhun&#8217;un tam da bu bir askerin göstermesi gereken normal tavrı yüzünden darbecilerce hakaretlere uğramış ve idama mahkûm edilmiş olmasıdır.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/01/08/armagan02.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>İdama mahkum edilen Erdelhun en önde elleri kelepçeli olarak görülüyor</em>.</p>
<p>Darbecilerden Sıtkı Ulay anılarında Erdelhun&#8217;la görüşmesinde beraberce Baş-bakan&#8217;a gidip onu istifaya davet etmeyi teklif ettiğini yazar. Genelkurmay Başkanı Erdelhun buna, &#8220;Ben asker olarak doğdum, asker olarak öleceğim. Politikadan anlamam ve karışmam. Bunu bana başka birisi söyleseydi tutuklardım.&#8221; diye sert bir tepki göstermiştir.</p>
<p>Erdelhun aynı gün Ankara garnizonundaki bütün subay ve generalleri toplayıp sert bir dille uyarmış ve sokağa dökülenler olursa bunları kendi elleriyle öldüreceği tehdidinde bulunmuştu. Darbeden 10 gün önce yaptığı bu konuşmada subaylara Türk ordusunun demokrat bir rejimin ordusu olduğunu ve hükümette DP&#8217;nin mi, yoksa CHP&#8217;nin mi olduğunun kendilerini ilgilendirmediğini söylemiştir.</p>
<p>Ayak sesleri duyulan darbeyi engellemek için çırpınan bir Genelkurmay Başkanı vardır karşımızda. Nitekim Erdelhun bizzat İstanbul&#8217;a koşup Sıkıyönetim Komutanı&#8217;nı bir tarafa itmiş ve olaylara el koymuş, bu yüzden darbecilerin gözünde itibarını yitirmiştir. Beklenen sona hızla yaklaşılmaktadır.</p>
<p>Harp Okulu öğrencilerinin 21 Mayıs yürüyüşünü güç bela durduran Erdelhun, Başbakanlık&#8217;a çağrılır. Bayar, Menderes, Erdelhun ve Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes&#8217;in yaptıkları toplantıda Başbakan, öğrencilere sert davranılmaması gerektiği uyarısında bulunur.</p>
<p>26 Mayıs sabahı da boş durmaz Genelkurmay Başkanı. Ordusu için için kaynamakta ama o, bu seli durdurmak için çaresizce çırpınmaktadır. Generallerini toplayıp ihtilale katılmamaları konusunda uyarır. Hatta tehdit eder. Darbeden önceki son gün öğleden sonra da isyanı teskin çabalarına devam eder. Yüksek rütbeli subayları MSB Sinema salonunda toplayıp bir darbeye karşı olduğunu açıkça bildirir. Darbenin ülkeyi bir felakete sürükleyeceğini, kulağına böyle söylentiler geldiğini, buna teşebbüs edenler olursa çekinmeden vuracağını söyler. Hatta darbenin engellenmesi için civarda bulunan bazı birlikleri Ankara&#8217;ya kaydırmayı bile planlar.</p>
<p><strong>Nereden nereye</strong></p>
<p>Bu sırada da Menderes ve Bayar&#8217;a ordunun kontrol altında olduğunu, endişeye mahal bulunmadığını söylemektedir ama endişe etmesi gerekenlerden birinin de kendisi olduğunu ne yazık ki o sırada bilmemektedir. Darbeciler artık Genelkurmay başkanlarını da devirmeye karar vermişlerdir.</p>
<p>27 Mayıs günü ilk tutuklananlardan biri de Genelkurmay Başkanı olur. 3 Haziran günü orgenerallikten erliğe tenzil-i rütbe ettirilir ve Yassıada&#8217;ya postalanıp idamla yargılanacaklar arasına katılır. Nihayet 15 idam kararı çıkar ama aralarındaki tek Demokrat Partili olmayan isim, bir generaldir: Rüştü Erdelhun. O da diğerleri gibi elleri kelepçelenerek İmralı&#8217;ya götürülür ve ölüm hücresine konulur. Sessizce kaderini beklemektedir. İdamlar gerçekleştikten sonra affedildikleri bildirilir ve Kayseri Hapishanesi&#8217;ndeki çile günleri başlar. 9 Kasım 1983 günü vefat edene kadar da çekildiği köşesinden Türkiye&#8217;nin nereden nereye geldiğini izlemekle yetinmiştir.</p>
<p>Darbeye katılmamanın suç olduğu bir dönemden teşebbüs edenlerin yargılandığı günlere geldik. Türkiye bu dönüşümü iyi yorumlamalı.</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right">
<em><strong>08 Ocak 2012, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/idama-mahkum-edilen-genelkurmay-baskani.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Fatih İstanbul&#8217;un ismini fetihden sonra&#8230;</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/fatih-istanbulun-ismini-fetihden-sonra.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/fatih-istanbulun-ismini-fetihden-sonra.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 03 Jan 2012 07:40:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Soru-Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<category><![CDATA[İslambol]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4880</guid>
		<description><![CDATA[Soru Fatih İstanbul&#8217;un ismini fetihden sonra &#8220;İslambol&#8221; mu yapmıştır ve Atatürk mü bunu İstanbul yapmıştır? Çok teşekkürler hocam. Mehmet Er Cevap 17-18. yüzyıllarda İstanbul&#8217;a &#8220;İslambol&#8221; denildiğini, hatta üzerinde &#8220;İslambol&#8221; yazılı bazı paralar basıldığını biliyoruz ama 19. yüzyılda Kostantiniyye ve İstanbul isimleri, özellikle ikincisinin yaygınlaştığını görüyoruz. Atatürk&#8217;ün konuyla bir alakası yok.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Soru</strong><br />
Fatih İstanbul&#8217;un ismini fetihden sonra &#8220;İslambol&#8221; mu yapmıştır ve Atatürk mü bunu İstanbul yapmıştır? Çok teşekkürler hocam.<br />
<em> Mehmet Er</em></p>
<hr />
<p><strong>Cevap</strong><br />
17-18. yüzyıllarda İstanbul&#8217;a &#8220;İslambol&#8221; denildiğini, hatta üzerinde &#8220;İslambol&#8221; yazılı<br />
bazı paralar basıldığını biliyoruz ama 19. yüzyılda Kostantiniyye ve İstanbul<br />
isimleri, özellikle ikincisinin yaygınlaştığını görüyoruz. Atatürk&#8217;ün konuyla bir alakası yok.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/fatih-istanbulun-ismini-fetihden-sonra.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atatürk, bir paşayı Meclis&#8217;in elinden nasıl kurtardı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/ataturk-bir-pasayi-meclisin-elinden-nasil-kurtardi.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/ataturk-bir-pasayi-meclisin-elinden-nasil-kurtardi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 01 Jan 2012 11:19:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Sakallı Nureddin Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Uludere olayı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4876</guid>
		<description><![CDATA[Uludere&#8217;de ne oldu? Bilinçli bir katliam mı yoksa bir hata mı? Eldeki 4 saatlik video kaydının inceleneceği ifade edilmekle birlikte yetki karmaşası nedeniyle 35 köylünün ölümüyle sonuçlanan bu bombalama olayının üzerinin kapatılacağı şimdiden belli oldu gibi. Acele hüküm vermeyelim elbette ama ne yapalım ki, yakın tarihimizin aynası bize bu işlerin &#8216;hep böyle&#8217; olduğunu göstermekte. 1921 [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Uludere&#8217;de ne oldu? Bilinçli bir katliam mı yoksa bir hata mı? Eldeki 4 saatlik video kaydının inceleneceği ifade edilmekle birlikte yetki karmaşası nedeniyle 35 köylünün ölümüyle sonuçlanan bu bombalama olayının üzerinin kapatılacağı şimdiden belli oldu gibi.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Acele hüküm vermeyelim elbette ama ne yapalım ki, yakın tarihimizin aynası bize bu işlerin &#8216;hep böyle&#8217; olduğunu göstermekte.</p>
<p>1921 yılının Nisan ve Haziran ayları arasında Dersim dağlarının kuzey sınırlarında meydana gelen Koçgiri ayaklanmasını şiddetle bastıran Sakallı Nureddin Paşa&#8217;nın yaptıklarının nasıl yanına kâr kaldığı bizzat Türkiye Büyük Millet Meclisi tutanaklarından rahatlıkla izlenebilir.</p>
<p>Hem Nureddin Paşa, hem de emrindeki Topal Osman&#8217;ın Samsun ve Koçgiri&#8217;deki acımasız ve kanunsuz eylemleri zamanında Meclis&#8217;te kıyasıya eleştirilmiş ama başta Başkomutan Mustafa Kemal Paşa ve devlet, onlara dokunulmasına engel olmuş, kendilerinden hesap sorulamamış ve bir milletvekilinin deyişiyle, Ermenilere, hatta &#8216;Afrika&#8217;daki barbarlara&#8217; bile layık görülmeyecek zulümler cezasız kalmıştır.</p>
<p>Şimdi Sakallı Nureddin Paşa&#8217;nın düzenli kuvvetleri ile Giresunlu Topal Osman&#8217;ın gönüllülerinin işlediği zulümlerin Meclis&#8217;te nasıl tartışıldığına kulak verelim. Bunun için TBMM gizli oturum zabıtlarının sayfalarına eğilmemiz yeterli olacaktır.</p>
<p>3 Ekim 1921 günkü 85. toplantıda söz alan Erzincan Milletvekili Emin Bey, Koçgiri olaylarını bizzat takip ettiğini söyledikten sonra &#8220;Orada öyle bir mezalim (zulüm) icra edilmiştir ki, tüyleri ürpertir.&#8221; der. Emin Bey&#8217;e göre asıl facia, bu zulümlerin Meclis adına ve onun verdiği yetkilere dayanılarak yapılmış olmasıdır.</p>
<p>Konuşmacılara göre Nureddin Paşa ve adamları, Meclis&#8217;in isyanı bastırmak için ordu komutanlıklarına verdiği yetkiyi kötüye kullanmışlardır. Erzurum Mebusu Mustafa Durak Bey şöyle der: &#8220;Memleketimizde yapılan mezalimi herkes duymalıdır. Çünkü efendiler, memlekette yapılan bütün felaket, bütün mezalim, bütün seyyiat (kötülükler) bunların milletten saklanmasından doğmaktadır.&#8221; (Sanki son cümleyi günümüz için söylemiştir.)</p>
<p>Koçgiri&#8217;de devlet adına işlenen zulümlerin açıklanmasını neredeyse söz alan bütün milletvekilleri istemektedir. İçişleri Bakanı Refet (Bele) Paşa, &#8220;Hepimiz suçluyuz.&#8221; der bu yetkiyi ordu komutanlarına tanımakla, &#8220;Gelin hep birden itiraf edelim.&#8221; diyerek günah çıkartır. Erzurum Mebusu Hüseyin Avni (Ulaş) Bey ise üstü örtülmeye çalışılsa da zulmün Avrupa kamuoyu tarafından bilindiği ve aleyhimize kullanıldığı kanaatindedir. Şunları ekler: &#8220;Bir adam görevini kötüye kullanmış, cezasını görsün.&#8221;</p>
<p>Erzincan Mebusu Fevzi Efendi ise daha da ileri gider ve Koçgiri&#8217;de halka yapılan mezalimin ancak Cengiz Han&#8217;ın ordusu veya Ermeniler tarafından işlenebileceğini dile getirir. Yakılan evler, ırzlarına saldırılan kadınlar, öldürülen çocuklar ve siviller. Söz alanlar dur durak bilmeden Nureddin Paşa&#8217;nın gaddarlığından söz eder. Bir imha hareketine girişildiğinden söz edenler bile çıkar. Emin Bey iyiden iyiye açılır ve şunları söyler:</p>
<p>&#8220;Efendiler, dünyanın hangi yerinde böyle bir harekât görülmüştür ki, babasını bir evladın eline bir ip, diğer evladın eline bir ip alarak çektirerek tam altı saat zarfında bu suretle feci bir şekilde öldürülmüştür?&#8221; (Bunu yapanların da Topal Osman&#8217;ın adamları olduğunu açıklar.)</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2012/01/01/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>12 Eylül yönetimince ölümünden sonra orgenaralliğe yükseltilen Sakallı Nureddin Paşa</em></p>
<p>Dersim Mebusu Hayri Bey&#8217;e göre ise bu zulümler Ermenilere bile yapılmamıştır. Bir başkasına göre bu hareket &#8216;hıyanettir&#8217;. Ve diğer acı şikâyetler ilk Meclis&#8217;in tavanına çarpıp çarpıp dökülür sayfalara o 5 Ekim 1921 günü.</p>
<p>Derken Meclis bir araştırma (tahkikat) komisyonu kurup olayın araştırılmasını ister. Bunun için iki heyet seçilip olay yerlerine gönderilir. Biri Samsun&#8217;da Rumların tehciri sırasındaki muameleleri, diğeri de Dersim&#8217;de yapılanları araştırmakla görevli komisyonlar raporlarını hazırlayıp sunarlar. Meclis, o tarihte kendisine karşı sorumlu bulunan Nureddin Paşa&#8217;ya görevden el çektirir ama cezalandırma noktasında Başkomutan&#8217;ın da kararını vermesi gerekir. Mustafa Kemal Paşa, Meclis&#8217;te yaptığı konuşmada görevinden merkeze alınan Nureddin Paşa&#8217;yı harcamaya yanaşmaz.</p>
<p>Meclis yargılanmasına karar vermiştir ama Mustafa Kemal Paşa yaptığı incelemeden sonra Nureddin Paşa hakkında Meclis&#8217;in verdiği kararın &#8216;biraz ağır&#8217; olduğu kanaatine varmıştır (16 Ocak 1922). Ona Meclis&#8217;in kararına rağmen sahip çıkar. Suçlamaların daha fazla araştırılması gerektiğini beyan eder. Bu açıklama Meclis&#8217;te kabul edilir ve Nureddin Paşa yargılanmaktan bu sayede kurtulmuş olur.</p>
<p>İşte yargılanmaktan böyle kurtarılan Sakallı Nureddin Paşa&#8217;nın Nutuk&#8217;un sonlarında sayfalarca ve kıyasıya eleştirildiğini görmek biraz garip kaçmaktadır. Keza aynı Meclis&#8217;in Rumlara yaptıklarından dolayı sık sık eleştirdiği Topal Osman&#8217;ın da önce Cumhurbaşkanlığı&#8217;nın özel korumalığını yapmasını, ardından da Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey&#8217;i öldürdüğü gerekçesiyle öldürülüp Meclis&#8217;in önünde ayağından asılmasını da anlamak da zorlaşmaktadır.</p>
<p>En ilginci de nedir biliyor musunuz? Sakallı Nureddin Paşa Meclise 1925&#8242;de Cumhuriyet Halk Partisi&#8217;nin bütün baskılarına rağmen girmeyi başarmış ve şapka kanunu aleyhine bir önerge vererek şimşekleri üzerine çekmiştir. Bundan sonra ilginç bir gelişme olacak ve Beylerbeyi&#8217;ndeki evine kapanıp 1932&#8242;deki vefatı üzerine Küplüce Mezarlığına gömülecek olan Nureddin Paşa, 12 Eylül darbesinin ardından Atatürk Araştırma Merkezi&#8217;nin Mustafa Kemal Atatürk ve Abdüllatif Naci Eldeniz&#8217;den sonraki üçüncü şeref üyesi ilan edilecektir.Nureddin Paşa&#8217;nın damadı Abdullah Alpdoğan&#8217;ın da 1937&#8242;de başlayan Dersim harekâtında kayınpederini utandırmadığını ve onun şanını yere düşürmediğini söylememize gerek yok sanırım.</p>
<p>Türkiye tarihini tanıyacak ve yüzleşecek diyorum ama bunun hemen akşamdan sabaha olacağını da düşünmüyorum. Biraz zaman alıyor gördüğünüz gibi. Günün birinde bir Koçgiri tartışması da yapar mıyız bilmiyorum. Bunu sırf bugün için istiyorum. Gözümüzün önündeki ihlallere duyarlı olabilmek için&#8230;</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right"><strong><em>01 Ocak 2012, Pazar</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/ataturk-bir-pasayi-meclisin-elinden-nasil-kurtardi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Kanuni mektubunda ne diyor?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/kanuni-mektubunda-ne-diyor.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/kanuni-mektubunda-ne-diyor.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 25 Dec 2011 08:14:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[François]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni'nin Fransa'ya Gönderdiği Mektup]]></category>
		<category><![CDATA[Sarkozy]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4871</guid>
		<description><![CDATA[Düş artık yakamızdan Fransa. Başka kapıdan geçin. Bu kapı, o eskiden entrikalarınla sadrazam değiştirttiğin kapı değil. Kanuni&#8217;nin kapısı&#8230; Hem &#8216;Düşelim artık şu Türklerin yakasından&#8217; diyen ben değilim. Senin öz evlatlarından bir filozof. Şöyle demiş kendi bünyesindeki despotizmi Doğu&#8217;ya yıkmaya çalışan aydınlarına: &#8220;Türklerin yakasından düşelim artık.&#8221; Neden söylemiş bu sözü biliyor musunuz? Fransa&#8217;da mevcut olan despotik [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Düş artık yakamızdan Fransa. Başka kapıdan geçin. Bu kapı, o eskiden entrikalarınla sadrazam değiştirttiğin kapı değil. Kanuni&#8217;nin kapısı&#8230;</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Hem &#8216;Düşelim artık şu Türklerin yakasından&#8217; diyen ben değilim. Senin öz evlatlarından bir filozof. Şöyle demiş kendi bünyesindeki despotizmi Doğu&#8217;ya yıkmaya çalışan aydınlarına: &#8220;Türklerin yakasından düşelim artık.&#8221; Neden söylemiş bu sözü biliyor musunuz? Fransa&#8217;da mevcut olan despotik yönetimi gözlerden gizlemek için ikide bir Türklerin despot olduğunu yazıp çizdikleri için. Fransa&#8217;nın kendi despotizmiyle yüzleşmesi gerektiğini yüreklilikle dile getiren Althusser&#8217;in kendi tarihlerinin gözündeki merteği görmeyen Fransız parlamenterlere söyleyecek çok sözü olmalı.</p>
<p>Sizin anlayacağınız Fransa, tarihi boyunca bizimle oyalandı, bizimle oynadı, böylece kendisine dışarıdan bir tutamak bulmaya çalıştı. Bir başka deyişle Türklerin ve Müslümanların yakasından hiç düşmedi. Bunu görmek için Cezayir&#8217;e kadar gitmeye de gerek yok. Antep, Urfa ve Maraş, bir de Antakya halkına sorun, size anlatsınlar zalimliklerini.</p>
<p>Fransa&#8217;nın İslam&#8217;ı kendi kimliğine ayna olarak tutma alışkanlığı daha 732 yılında başlar. Güya Müslümanlar o tarihte Fransa&#8217;ya girmekte iken Poitiers&#8217;de durdurulmuştur. Bunu bir kahramanlık destanı olarak anlatırlar. Oysa eskilerden Pierre Loti, yenilerden ise David Levering Lewis&#8217;in yakaladıkları gibi ortada zafer diye bir şey yoktur. Sadece Fransa sınırını biraz zorlayan Arapların sonradan başka bir cepheye gitmeleridir söz konusu olan. Ama Fransızlar bu sözde zaferi öylesine allayıp pullamışlardır ki, duyan da İslamiyet&#8217;i Avrupa&#8217;da durduran güç zannedeceklerdir Fransızları.</p>
<p>Bunu önce Fatih&#8217;in, sonra da II. Mahmud&#8217;un annesinin aslında Fransız olduğu şaklabanlığı takip etmiş, nihayet işgal ettikleri İslam ülkelerine medeniyet götürdükleri mavalına kadar vardırmışlardır işi. Oysa 1945 gibi geç bir tarihte bile (işgalin 100 yılı dolmuştur çoktan) Cezayirliler vatandaş yapılmadığı gibi, eğitim imkânlarından sadece yüzde 8&#8242;i yararlanabilmekteydi. Aynı tarihte Cezayir Avrupalı iş adamları için ucuz işgücü anlamına gelmekteydi. Nitekim Fransız filozofu Sartre, istisnasız bütün Fransızların sömürge yakmacılığından pay aldığını belirtirken modern Fransa&#8217;nın hangi pislikler üzerinde yükseldiğini de gayet güzel açıklıyordu.</p>
<p><strong>Sarkozy&#8217;ye hediye edilmişti</strong></p>
<p>Başbakan Erdoğan, Fransa Parlamen-tosu&#8217;na ve Sarkozy&#8217;ye &#8216;soykırımı inkâr yasası&#8217; hakkındaki cevabını genellikle yaptığı gibi tarih üzerinden vermeyi tercih etti ve Kanuni&#8217;nin 1525 Aralık&#8217;ında Fransa Kralı I. François&#8217;ya yazdığı mektubu gündeme getirdi. (Kanuni ona &#8220;Françesko&#8221; diye hitap ediyordu.) Gerçekten de zamanında ve yerinde yapılmış haklı bir çıkıştı bu.</p>
<p>Başbakan&#8217;ın okuduğu metin mecburen sadeleştirilmiş ve kısaltılmıştı. Özellikle başlangıcında yer alan Kanuni&#8217;nin sahip olduğu ülkeleri sayış kısmı ile François&#8217;nın sadece Fransa vilayetinin kralı olduğu vurgusu ve Fransa Kralı&#8217;nın Osmanlı&#8217;dan yardım isteyişi öne çıkarıldı.</p>
<p>Ancak Başbakan&#8217;ın kameralara gösterdiği büyütülmüş Osmanlıca mektup, basına yansıyan fotoğraflarda okunamıyordu. Başında bir tuğra olduğu görülüyor. Altında divani yazıyla kaleme alınmış mektubun uzunca metni yer alıyor. Mektubun levha haline getirilmiş bu halinin daha önce Sarkozy&#8217;ye de hediye edildiği de Başbakan tarafından açıklandı.</p>
<p>I. François, 1525 yılında Pavia&#8217;da İngiliz-Alman kuvvetlerine yenilip esir düşer. Kralın annesi de Frangipani adlı elçiyi gönderip Kanuni&#8217;den yardım ister. Kanuni ise kendisi için daha büyük bir tehlike olan &#8216;Karlo&#8217; dediği Şarlken&#8217;e karşı Fransa Kralı&#8217;nı destekleyeceğini ve ona yardım elini uzatacağını söyler. Söyler ama bunu öyle bir tonda yazdırır ki, orijinali Fransa&#8217;da bulunan bu mektup, ne zaman Fransa ile aramızda bir sorun çıksa milliyetçilik duygularımızı kabartır durur.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2011/12/25/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p><strong>Kanuni&#8217;nin mektubu</strong></p>
<p>&#8220;Ben ki sultanü&#8217;s-selatin ve burhanu&#8217;l-havakin tac-bahş-i husrevan-i ruy-i zemin zıllullah fil ardeyn, Akdeniz&#8217;in ve Karadeniz&#8217;in ve Rumeli&#8217;nin ve Anadolu&#8217;nun ve Karaman&#8217;ın ve Rum&#8217;un ve vilayet-i Zulkadriye&#8217;nin ve Diyarbekr&#8217;in ve Kürdistan&#8217;ın ve Azerbaycan&#8217;ın ve Şam&#8217;ın ve Haleb&#8217;in ve Mısır&#8217;ın ve Medine&#8217;nin ve Kudüs&#8217;ün ve külliyen diyar-ı Arabın ve Yemen&#8217;in ve dahi nice memleketlerin abay-ı kiram ve ecdad-ı izamım enarallahu berahinehum kuvvet-i kahireleri ile feth eyledikleri ve cenab-ı celalet-meabım dahi tiğ-ı ateşbar ve şemşir-i zafer-nigarı ile feth eylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Hanım. Sen ki Françe vilayetinin Kralı Françeskosun. Dergah-ı selatin-penahıma yarar adamın Frankipan ile mektup gönderip ve bazı ağız haberi dahi ısmarlayıp memleketinize düşman müstevli olup, elan habsde idüğünüzi i&#8217;lam edüp halasın hususunda bu canibden inayet ve medet isti&#8217;da eylemişsiz. Her ne ki demiş iseniz benüm paye-i serir-i âlem-masirime arz olup ala sebili&#8217;t-tafsil ilm-i şerifim muhit olup tamam malumum oldu. İmdi padişahlar sınmak ve habs olunmak aceb değildir, gönlünüzü hoş tutup azürde-hatır olmayasız. Öyle olsa benim abay-ı kiramım ve ecdad-ı izamımız nevveralahu merakidehum daima def&#8217;-i düşman ve feth-i memalik için seferden hali olmayup biz dahi anların tarikine salik olup her zamanda memleketler ve sa&#8217;b ve hasin kaleler feth eyleyüp gece gündüz atımız eyerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Hak subhane ve taala hayırlar müyesser eyleyüp meşiyyet ve iradeti neye müteallik olmuş ise husule gele. Baki ahval ve ahbar ne ise mezkur âdeminizden istintak olunub malumunuz ola, şöyle bilesiz.&#8221;</p>
<p><strong>Başbakan Erdoğan&#8217;ın okuduğu mektubun metni ise şöyleydi:</strong></p>
<p>&#8220;Ben ki sultanların sultanı, hakanların başı, krallara taç giydiren, Allah&#8217;ın yer yüzündeki gölgesi ve atalarımın fethettiği Akdeniz&#8217;in, Karadeniz&#8217;in, Anadolu&#8217;nun, Karaman&#8217;ın, Sıvas&#8217;ın, Zulkadriye&#8217;nin, Diyarbekir&#8217;in, Kürdis-tan&#8217;ın, Azerbaycan&#8217;ın, Acem&#8217;in, Şam&#8217;ın, Haleb&#8217;in, Mısır&#8217;ın, Mekke&#8217;nin, Medine&#8217;nin, Kudüs&#8217;ün, Arabistan&#8217;ın ve Yemen&#8217;in ve de ateş saçan mızrağımın ve zafer getiren kılıcımın gücüyle sahip olduğum nice ülkelerin sultanı ve padişahı olan Sultan Süleyman Hanım. Sen ki Fransa ülkesinin kralı olan Françesko&#8217;sun. Kralların sığınağı olan kapıma mektup göndererek, ülkenizin işgale uğradığını ve esir edilerek hapse atıldığınızı bildirmişsiniz. Bu durumdan kurtulmak için benden yardım istiyorsunuz. Gönlünüzü ferah tutun ve sakın üzülmeyin. Sadece Allah&#8217;ın dediği olur. Ne yapacağımı elçinizden öğreneceksiniz. Selim&#8217;in oğlu Süleyman. 1526 &#8211; İstanbul.&#8221;</p>
<p>İki mektubun karşılaştırmasından sonra şu farklılıklara tespit ettim: 1) Halil İnalcık hoca mektubun 1526&#8242;da değil, 1525&#8242;in Aralık&#8217;ında gönderildiğini yazar. 2) Orijinalinde Sivas yerine &#8216;Rum&#8217; denilmektedir. 3) Rumeli kelimesi çıkarılmıştır. 4) Bunun yerine metinde nedense yer almayan Mekke ve Acem kelimeleri İbrahim Paşa&#8217;nın başka bir mektubundan alınmıştır. 5) Mektubun son kısmı çok özet geçilmiştir.</p>
<p style="text-align: right;">
<em><strong> 25 Aralık 2011, Pazar</strong></em></p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/kanuni-mektubunda-ne-diyor.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İnönü, Atatürk&#8217;ü ölmeden önce nasıl öldürmüştü?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/inonu-ataturku-olmeden-once-nasil-oldurmustu.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/inonu-ataturku-olmeden-once-nasil-oldurmustu.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 18 Dec 2011 04:34:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4866</guid>
		<description><![CDATA[İsmet İnönü&#8217;nün Atatürk&#8217;e dargın ölmüş olmasını kim bilir kaçıncı keredir tartışıyoruz. Bir TV programı sırasında İnönü&#8217;nün kızı Özden Toker, Taha Akyol&#8217;u telefonla arayarak Atatürk ile babasının 25-26 Temmuz 1938 tarihli mektuplarını kamuoyuna &#8220;ilk defa&#8221; açıklamış, Akyol da köşesinde mektupları yayınlayarak tarihe not düşmüş oldu (Hürriyet, 6 Aralık 2011). Lakin Özden Toker&#8217;in mektupları kamuoyuna ilk defa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">İsmet İnönü&#8217;nün Atatürk&#8217;e dargın ölmüş olmasını kim bilir kaçıncı keredir tartışıyoruz. Bir TV programı sırasında İnönü&#8217;nün kızı Özden Toker, Taha Akyol&#8217;u telefonla arayarak Atatürk ile babasının 25-26 Temmuz 1938 tarihli mektuplarını kamuoyuna &#8220;ilk defa&#8221; açıklamış,</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Akyol da köşesinde mektupları yayınlayarak tarihe not düşmüş oldu (Hürriyet, 6 Aralık 2011).</p>
<p>Lakin Özden Toker&#8217;in mektupları kamuoyuna ilk defa açıkladıkları sözüne itirazım var. Zira kızı Gülsün Bilgehan&#8217;ın 1994&#8242;te basılmış olan &#8220;Mevhibe&#8221; adlı kitabında İnönü&#8217;nün söz konusu mektubu aynen mevcuttur. Mektupların orijinallerinin ilk defa açıklandığını söyleseydi daha uygun düşerdi.</p>
<p>Ancak burada bir soruyu gündeme getirmem gerekir:</p>
<p>İnönü&#8217;nün Atatürk&#8217;e Dolmabahçe Sarayı&#8217;nda hastayken yazdığı bir &#8220;belge&#8221;nin aslı neden Cumhurbaşkanlığı Arşivi&#8217;nde değil de, İnönü Vakfı&#8217;ndan çıkar? Özden Hanım&#8217;ın bu soruya cevap vermesini beklemeden Kılıç Ali&#8217;nin hatıratından bu &#8220;belge hırsızlığı&#8221;nı yapanın Nafi Atuf Kansu olduğunu öğreniyoruz! Şöyle yazıyor Kılıç Ali:</p>
<p>&#8220;İsmet Paşa o günlerde sık sık özel mektuplar da gönderiyordu. Atatürk, bej renkli zarflar içerisinde gelen bu mektupları okuduktan sonra yatağının yanındaki komodinin çekmecesine koyardı. Sonradan duyduğuma göre, Atatürk&#8217;ün ölümünün hemen ardından, yed-i emin olarak tayin edilen Nafi Atuf Kansu bu mektupların hepsini komodinin çekmecesinden alarak İsmet Paşa&#8217;ya vermişti.&#8221;</p>
<p>Böylece 25-26 tane olduğunu tahmin ettiğimiz mektupların asıllarının neden İnönü Vakfı&#8217;nda korunduğunu da anlamış oluyoruz. Yine de vakfın onları bugüne kadar neden yayınlamadığını merak ediyorum. Eleman bulamıyorlarsa bu göreve meccanen talibim. Hem Erdal İnönü ile babasının mektuplaşmalarını kitaplaştıran Can Dündar gibi İnönü&#8217;nün &#8220;Kendimi iyi kolluyorum&#8221; cümlesini &#8220;Kendimi iyi kullanıyorum&#8221; şeklinde okumayacağımı da taahhüt edebilirim!</p>
<p>Peki ne yazılıydı İnönü&#8217;nün mektuplarında? Birkaç cümlesini sizinle paylaşayım:</p>
<p>&#8220;Büyük, sevgili Atatürk&#8230; Velînimetim Atatürk&#8230; Derin tazimle ve dayanılmaz bir özleyişle ellerinizden öperim velinimetim&#8230; İki mübarek ellerinizden, sevgili ve can verici yüzünüzden, doyamadan binlerce öperim sevgili Atatürk.&#8221;</p>
<p>Oysa İnönü, Atatürk&#8217;e 15 yıl önce Lozan&#8217;dan çektiği telgrafta &#8220;Her dar zamanımda Hızır gibi yetişirsin. Gözlerinden öperim pek sevgili kardeşim&#8221; diye yazabiliyordu. Demek, öpme derecesi gözlerinden ellerine inmiştir ve bu, Özden Hanım&#8217;a rağmen 1938&#8242;deki İnönü&#8217;nün Lozan günlerindeki prestijinden çok uzaklarda bulunduğunun kanıtıdır. Tabii Atatürk&#8217;e olan &#8216;borcu&#8217;nun 1938&#8242;de hangi seviyelere çıktığının da.</p>
<p>&#8220;Mevhibe&#8221;de bu defa Atatürk&#8217;ün İsmet Paşa&#8217;ya yazdığı bir mektubun metni vardır ki, o da epeyce tuhaftır. Mektup &#8220;1 Ocak 1938- İsmet. Benim sevgili dostum, kardeşim, aziz evladım!&#8221; diye başlar. &#8220;Dostum, kardeşim&#8221; tamam da Atatürk&#8217;ün İsmet&#8217;e &#8220;aziz evladım&#8221; diye hitap etmesini nasıl anlamak gerekir? Üstelik aralarındaki yaş farkı sadece 3 yıl iken, bu baba-oğul ilişkisini hatırlatan aşırı samimiyet şaşırtıcı değil mi?</p>
<p>Öte taraftan Atatürk&#8217;ün yüzüne karşı yalvaran mektuplar yazan ama sonra onlara el koyan İnönü, aralarının bozulmasında Atatürk&#8217;ün haksız olduğunu da söyleyebilmiştir. 27 Mayısçılardan Orhan Erkanlı &#8220;Anılar, Sorunlar, Sorumlular&#8221; adlı hatıratında İnönü&#8217;nün ağzından şu sözleri aktarır:</p>
<p>&#8220;Atatürk&#8217;ün son seneleri çok zor olmuştur. Gece alınan kararları ertesi gün daima iptal etmek eski bir adetimiz idi. Son seneler[de] bu adet kalkmaya başladı. Eylül 1937 kavgası oldu. Bu kavgada haksızlık, esasında Atatürk&#8217;ündür. (&#8230;) İmposition [dayatma] şeklinde karar alarak tebliğ etmek ve bu vesile ile sevmediği birkaç vekili tahkir etmek istedi. Sabrım tükendi. Şiddetle mukabele etmem onu sükûnete getirdi.&#8221;</p>
<p>İsmet Paşa Atatürk&#8217;ü yola getirmiş, dediğine göre. Bir yukarıdaki yalvaran mektupları okuyun, bir de bu efelenişi. Hiç birbirine uyuyor mu?</p>
<p>Yukarıdaki sözleri söyleyen birinin, Çankaya&#8217;daki Atatürk heykelini depoya attırmasını, Nutuk&#8217;u yasaklatmasını, resmi dairelerden, paraların ve pulların üzerinden resmini kaldırtmasını ancak gizli bir tür intikam duygusuna bağlayabiliriz. Büyük adamların yanında durup bütün varlığını ona borçlanan &#8220;ikinci adam&#8221;ların, şefin ölümü üzerine intikamlarını &#8220;karizma transferi&#8221;ni ustaca gerçekleştirerek aldıklarını en azından Stalin&#8217;den beri biliyoruz.</p>
<p>Kaldı ki, Atatürk sağken dahi onun köşk ve saray sofralarında dil ve tarih çalışmalarına gömülmesine için için sevinen ve kendisine terk ettiği iktidar alanından alabildiğine istifade ederek örgüt üzerindeki nüfuzunu pekiştirmeye yoğunlaşan İnönü, 1937&#8242;ye gelindiğinde mutlak iktidara epeyce yaklaşmış durumdaydı. Hatıralarını derleyen Sabahattin Selek&#8217;in kitabın 543. sayfasına düştüğü bir not çok ilginçtir.</p>
<p>Selek&#8217;e göre Atatürk de, İnönü de Nyon Antlaşması&#8217;nın Meclis&#8217;ten kendi istedikleri şekilde geçmesini istiyorlar. Anlaşamıyorlar. Bunun üzerine İnönü, kabineyi toplayıp onlara kimden yana olduklarını soruyor. Cevap, &#8220;Siz başbakansınız, size uyarız.&#8221; oluyor.</p>
<p>Sonuçta Nyon Antlaşması Atatürk&#8217;ün değil, İnönü&#8217;nün istediği şekilde onaylanıyor. Atatürk bunu engellemek için Meclis&#8217;e koşuyor ama nafile. Meclis boştur ve İnönü işi bitirmiştir (Ş. S. Aydemir, &#8220;İkinci Adam&#8221;, cilt I, s. 483, 485).</p>
<p>Böylece İnönü, henüz Atatürk yaşarken ona siyasî bir gol atmayı başarmıştır. Akabinde görevden uzaklaştırılır ki, bunu, Atatürk&#8217;ün, etrafına örülmek istenen İnönü çemberini kırma girişimi diye yorumlayabiliriz. Ayrıca Refik Saydam&#8217;ın, hastalığı sırasında Atatürk&#8217;ü ziyarete gitmek isteyen İnönü&#8217;yü &#8216;Sizi vuracaklar Paşam&#8217; diye bağırarak vazgeçirmesi de üzerinde önemle durulması gereken bir ipucudur. Kimdir İnönü&#8217;yü vurduracak olanlar? &#8220;Çankaya&#8217;nın tetikçisi&#8221; Recep Zühtü&#8217;nün vuracağı söyleniyor ki, yakışır.</p>
<p>Demek ki, Çankaya Köşkü ile Dolmabahçe Sarayı&#8217;na sıkışmış ve Meclis&#8217;te azınlığa düşmüş olan Atatürk yanlıları ile İnönü&#8217;nün güçlü örgütü arasında eşit olmayan bir mücadele yaşanıyordu 1938&#8242;de. Nitekim 11 Kasım&#8217;da 1935&#8242;ten itibaren büyük ölçüde İnönü&#8217;nün safına geçmiş bulunan Meclis, Fevzi Çakmak&#8217;ın da desteğiyle onu Çankaya&#8217;ya çıkarmakta tereddüt göstermez. O kadar ki, CHP grubunda İnönü&#8217;ye oy vermeyen tek vekil, Atatürk&#8217;ün genel sekreterliğini yapmış olan Hikmet Bayur&#8217;dur.</p>
<p>Bilmemiz gerekir ki, bu başarı, İsmet İnönü&#8217;nün 13 yılı aşkın başbakanlığı sırasında bol bol vakit ve imkân bulduğu taktik ve kadrolaşma çalışmalarının planlı bir meyvesiydi. Hatta diyebiliriz ki, ölmeden önce Atatürk&#8217;ün altından iktidar halısı önemli ölçüde kaymıştı ve yaşasaydı bile, 1939&#8242;da cumhurbaşkanı seçilemeyebilirdi.</p>
<p>***</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2011/12/18/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>İsmet Paşa kürsüde konuşuyor, arkasında Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;den bir ayet: &#8220;Ve emruhum şûrâ beynehum.&#8221; (Şûra Sûresi, 38). TBMM&#8217;nin bir ayetin gölgesinde çalıştığı günlerin kayıp anılarından biri. </em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>***</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2011/12/18/armagan02.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>İnönü, Atatürk&#8217;e yazdığı 26 Temmuz 1938 tarihli mektupta &#8220;Derin tazimle ve dayanılmaz bir özleyişle ellerinizden öperim velinimetim.&#8221; diyor (Taha Akyol).</em></p>
<p>***</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2011/12/18/armagan03.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;" align="right"><em>Atatürk&#8217;ün Hasan Rıza Soyak&#8217;a yazdırdığı söylenen 25 Temmuz 1938 tarihli mektup.</em></p>
<p style="text-align: right;" align="right"><em><strong>18 Aralık 2011, Pazar</strong></em></p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/inonu-ataturku-olmeden-once-nasil-oldurmustu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir paşa öldürdü, İstiklal Mahkemesi&#8217;ne başkan oldu!</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/bir-pasa-oldurdu-istiklal-mahkemesine-baskan-oldu.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/bir-pasa-oldurdu-istiklal-mahkemesine-baskan-oldu.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 11 Dec 2011 08:20:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Fuat Cebesoy]]></category>
		<category><![CDATA[İskilipli Atıf Hoca]]></category>
		<category><![CDATA[Jose Saramago]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Tekin]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4862</guid>
		<description><![CDATA[Gazetelerde bir haber: &#8220;Hatay&#8217;ı Fransızlardan 7 milyon franga satın aldık.&#8221; Haydi bakalım gelsin yorumlar: &#8220;Vay canına, demek ki yakın tarih bilgilerimiz külliyen yalanmış. Biz de Hatay&#8217;ı bileğimizin hakkıyla kurtardığımızı zannediyorduk. Meğer neymiş?&#8221; Körlerin fili tarifinden farkı yok bunun. Eline &#8216;belge&#8217; geçiren ortalığa fırlayıp basıyor manşeti. Gerçek kimin umurunda? Ama gerçeğin birilerinin umurunda olması lazım. Jose [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Gazetelerde bir haber: &#8220;Hatay&#8217;ı Fransızlardan 7 milyon franga satın aldık.&#8221; Haydi bakalım gelsin yorumlar: &#8220;Vay canına, demek ki yakın tarih bilgilerimiz külliyen yalanmış.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Biz de Hatay&#8217;ı bileğimizin hakkıyla kurtardığımızı zannediyorduk. Meğer neymiş?&#8221;</p>
<p>Körlerin fili tarifinden farkı yok bunun. Eline &#8216;belge&#8217; geçiren ortalığa fırlayıp basıyor manşeti. Gerçek kimin umurunda? Ama gerçeğin birilerinin umurunda olması lazım. Jose Saramago&#8217;nun &#8220;Körlük&#8221; adlı romanındaki gibi çoğunluğun kör olduğu bir yerde birilerinin gördüklerini söylemesi şart..</p>
<p>Hadi ben dahasını söyleyeyim: Fransızlara verdiğimiz para 7 milyon frank değil, tam 35 milyon franktı! Ancak kimse Fransa&#8217;ya verilen bu paranın mahiyetini sormuyor.</p>
<p>Ben sordum. &#8216;Hatay uzmanı&#8217; denilince akla ilk gelen isim olan Mehmet Tekin, Fransa&#8217;ya üç taksitte ödenen 35 milyon frangın Hatay&#8217;ın satış bedeli olmadığını, bunun oradaki Fransız yatırım ve tesislerinin karşılığı olarak ödendiğini söyledi. Tekin&#8217;e göre ilk taksitte 3 milyon frank ödenmiş, arkasında 25 milyon franklık bir ödeme gerçekleştirilmiş. Son taksit 7 milyon franktır ki, gazetecimizin bulduğu belge de bununla ilgilidir.</p>
<p>Türkiye&#8217;de tarih neden bu kadar gazetelere düşüyor? Tarihçiler arasındaki teknik bir tartışma olarak kalması gerekirken, neredeyse bütün kamuoyunun tarihî konularla bu denli ilgili olması tuhaf gerçekten de.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2011/12/11/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>İskilipli Atıf Hoca&#8217;nın eşine idamından 40 gün kadar önce yazdığı son mektup: &#8220;İnşaallah yakın zamanda kavuşuruz. Size bir sepet elma gönderdim.&#8221; diyor.</em></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bunun açıklamasını ben tarihin yıllarca bastırılmasında görüyorum. Kemalist tarihin efendi anlatı olarak topluma dayatıldığı uzun bir tek eksenli tarih eğitiminden günün birinde nasıl olsa çıkacaktık. Bu çıkış, 1950&#8242;lerde ümit verici gelişmeler gösterdi. Yasak olan hatırat yayınlamak serbest hale geldi. Ali Fuat Cebesoy gibi Atatürk&#8217;ün en yakın arkadaşlarından biri bile &#8220;Milli Mücadele Hâtıraları&#8221;nı ancak Demokrat Parti döneminde yayınlatabildi. Turgut Özal döneminde beliren rahatlama ikinci adım oldu. 28 Şubat postmodern darbesi Kemalist (yoksa &#8220;Kamalist&#8221; mi demeliydik?) tarihi diriltmeye yönelik son çabalayıştı.</p>
<p>Artık Post-Kemalist dönem başlamıştır ve bu dönemin en çarpıcı simgesi, Dersim katliamının kamuoyunun önüne serilmesi ve gözlerin Tek Parti döneminin karanlıklarını daha iyi görmeye başlamasıdır.</p>
<p>Yaşadığımız olay, &#8220;bastırılanın geri dönüşü&#8221;dür ve bu sürecin henüz başlarında bulunuyoruz. Arkası gelecek. Birilerinin korkuları bundandır. Bu süreçte İstiklal Mahkemesi&#8217;nin başına cinayet işleyen birinin getirildiğini de tartışarak öğreneceğiz.</p>
<p>Meclis&#8217;te cümle alemin gözü önünde Deli Halid Paşa&#8217;yı vuran, bunu da mahkemede itiraf eden ama nasılsa beraat ettirilen Kel Ali, sadece bir yıl sonra İstiklal Mahkemesi&#8217;ne üstelik &#8220;Başkan&#8221; atanmıştı. Katillerin hakimlik yaptığı bir dönemdi o.</p>
<p>İşte o sözde hâkimin torunu Osman Paksüt tartışmalar üzerine bir açıklama yapmış: Güya İskilipli Atıf Hoca şapka kanununa muhalefetten değil de, vaktiyle Teali-i İslam Cemiyeti&#8217;nin yayınladığı Milli Mücadele aleyhtarı beyannameye imza attığı için idam edilmiş.</p>
<p>Hukuk, delil demektir. Açarsınız en önemli hukukî belgeler olan iddianame ve kararı, görürsünüz neden idam edildiğini. Diyeceksiniz ki, İstiklal Mahkemeleri&#8217;nin arşivi henüz açılmadı. Evet, henüz açılmadı ama bundan 18 yıl önce, 1993&#8242;te İşaret Yayınları İstiklal Mahkemesi tutanaklarını bastırdı. Hem de Osmanlıca orijinaliyle birlikte.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2011/12/11/armagan02.jpg" alt="" /></p>
<p>İskilipli Atıf Hoca mahkeme sırasında Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya (hani şu Afyon&#8217;da heykeli yapılan &#8216;kahraman&#8217;) ve diğer heyet üyelerinin yönelttiği suçlamaları sırasıyla çürütürken, laf dönüp dolaşıp Teali-i İslam Cemiyeti&#8217;nin bildirisine geliyor. Atıf Hoca bildiriyi imzalamadığını ve imzalayan arkadaşlarını ikna etmek için nasıl çaba sarf ettiğini anlatırken, kendisinden bunu ispat etmesi isteniyor. O da belgeyi sunuyor. &#8220;Vakit&#8221; gazetesinin 1034. sayısında yayınlanmış bir tekzibname, yani yalanlama haberi. İskilipli, bu kesin delille mahkeme heyetinin iddiasını çürütmüş oluyor.</p>
<p>Hoca&#8217;ya illa bir suç yakıştırmak isteyen mahkeme heyeti ne yapıyor biliyor musunuz? Onu salondan attırıyor! Başkanın şu sözleri gayet manidardır: &#8220;Sus! Bizi çileden çıkarma!&#8221;</p>
<p>İşte İstiklal Mahkemesi&#8217;nin adaleti&#8230; Bir de karar metnine bakmaya ne dersiniz?</p>
<p>Kararda Atıf Efendi&#8217;nin TC&#8217;nin yenilik ve ilerlemeye doğru attığı adımlara engel olmak ve halkı isyan ve irticaya teşvik etmek kastıyla 1924 sonlarında &#8220;Frenk Mukallitliği ve Şapka&#8221; adlı kitabı yayınladığı, 1925 tarihli Şapka kanunundan sonra isyan çıkan bölgelerdeki aramalarda kitabın bulunduğu ve eserin masum halkın fikirlerini iğfal ve isyanın çıkışında etkili olduğu belirtildikten, yani asıl suçlama şapka üzerinden yapıldıktan sonra buna &#8216;zoraki bir yorum&#8217; ekleniyor.</p>
<p>Bu yorumda Hoca&#8217;nın daha 1909&#8242;dan itibaren karıştığı olaylar zikrediliyor ve inkâr etmesine rağmen bildiride imzası olduğu iddia ediliyor ama bundan dolayı suçlanmıyor. Bu husus, şapka hakkındaki kitabından dolayı suçlandıktan sonra onun zaten eskiden de bu işlere müsait bir şahıs olduğu iddiasını destekleyici bir yorum şeklinde karşımıza çıkıyor</p>
<p>Nitekim idam cezası, TCK&#8217;nun 55. maddesi gereğince anayasayı tamamen veya kısmen değiştirmeye cebren teşebbüsten veriliyor (s. 291). Anayasayı değiştirecek ne gibi bir eylemde bulunduğu meselesi bir yana (altı üstü bir kitap yazmıştır), kararda Atıf Hoca için vatana ihanetten bahsedilmemesi de idamın doğrudan doğruya kitabının şapkayı protesto edenleri, onların deyişiyle irticayı tahrik ettiğinden dolayı verildiğini ortaya koymakta. Asıl vatana ihanet suçlaması Babaeski Müftüsü Ali Rıza Hoca için yapılmıştır ve karar metni dikkatle okunmadığı için birbirine karıştırılmıştır.</p>
<p>Zaten beraber asıldıkları merhum Ali Rıza Hoca ile Atıf Efendi&#8217;yi kader adeta birbirine bağlamıştır. Mesela kendisi de aynı mahkemede yargılanan Tahirü&#8217;l-Mevlevi&#8217;nin tanıklığından anlıyoruz ki, rüyasında Peygamber Efendimiz&#8217;i (sav) gören ve savunmasını onun uyarısı üzerine yapmayan kişi Ali Rıza Hoca olduğu halde, bu tavır İskilipli Atıf Hoca&#8217;ya yakıştırılagelmiştir.</p>
<p>3 Şubat 1926 sabahı Ankara&#8217;da, Meclis&#8217;in önünden geçenler dilini yutmuş bir kalabalığa rastlayacak ve merak edip baktıklarında beyazlar içindeki iki cesedin sehpalarda sallandığını göreceklerdi. Uzun boylusunun Atıf Hoca olduğunu sadece bilenler bilecekti.</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right">
<em><strong> 11 Aralık 2011, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/bir-pasa-oldurdu-istiklal-mahkemesine-baskan-oldu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Başka Dersim&#8217;ler var mı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/baska-dersimler-var-mi.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/baska-dersimler-var-mi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 04 Dec 2011 07:50:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Dersim Katliamı]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Aygün]]></category>
		<category><![CDATA[Zilan Katliamı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4857</guid>
		<description><![CDATA[Bu defaki Dersim tartışması, CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün&#8217;ün 10 Kasım 2011 tarihli Zaman&#8217;da çıkan demeciyle başladı ve bu konuda en son konuşması gereken Deniz Baykal&#8217;ın açıklamasıyla doruğuna ulaştı.  Baykal&#8217;a göre Dersim tartışması bir &#8220;tuzak&#8221;tı ve CHP bu tuzağa düşmeyecekti. Oysa bu bir &#8220;tuzak&#8221; ise, buna düşmemenin yolu, onu görmezden gelmek değil, tanıyıp bu kabuk [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bu defaki Dersim tartışması, CHP Tunceli Milletvekili Hüseyin Aygün&#8217;ün 10 Kasım 2011 tarihli Zaman&#8217;da çıkan demeciyle başladı ve bu konuda en son konuşması gereken Deniz Baykal&#8217;ın açıklamasıyla doruğuna ulaştı.</p>
<p style="text-align: justify;"> Baykal&#8217;a göre Dersim tartışması bir &#8220;tuzak&#8221;tı ve CHP bu tuzağa düşmeyecekti. Oysa bu bir &#8220;tuzak&#8221; ise, buna düşmemenin yolu, onu görmezden gelmek değil, tanıyıp bu kabuk bağlamış yaranın sahiplerinden özür dilemekten geçmez miydi?</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Bu defaki Dersim &#8216;açılımı&#8217;, uzun bir süredir bu köşeden benim de kendi imkânlarımla katkıda bulunduğum yakın tarihin aydınlanması girişimleri için çok önemli bir adım oldu. Bunun arkası gelecek ve başka Dersim&#8217;ler de birer ikişer gün yüzüne çıkacak. Bakın, şimdiden sıraya girdiler bile.</p>
<p>Cumhuriyet devrinde yaşanan bu &#8216;öteki Dersim&#8217;lerden birisi de, 1930 yazında gerçekleştirilen Zilan katliamıdır. Öyle ki, bu katliam, yapıldığı tarihte -Zilan&#8217;ı duymazlıktan gelen solcularımızın kulakları çınlasın- Zürih&#8217;te toplanan Sosyalist Enternasyonal tarafından kınanmış, dünya kamuoyunun dikkatlerini &#8220;Türk oligarşisi&#8221;nin Kürt halkını kurban ettiğine çekmiş, bölgede işlenen &#8220;kanlı suçlar&#8221;ın kapitalist ülkeler tarafından görmezlikten gelindiğini ifade ederek bunu protesto etmiştir. (W. Jwaideh, Kürt Milliyetçiliğinin Tarihi, İletişim: 2004, s. 413-4)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2011/12/04/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p><strong>Peki Zilan&#8217;da ne oldu?</strong></p>
<p>1925 yılında patlak veren Şeyh Said ayaklanmasının şiddetle bastırılması ve ardından gelen kitlesel zorunlu iskân uygulaması adeta Kürt milliyetçiliğinin gelişmesi için uygun bir zemin hazırlamış oldu. 1927 baharında bir Kürt Milli kongresi toplandığını ve kongrede bütün milliyetçi örgütlerin dağıtılarak hepsinin Hoybun (Bağımsızlık) adlı bir örgüt çatısı altında birleştirilmesine karar verdi. Ve bir bayrağı da olan minyatür bir devletin Ağrı Dağı eteklerinde kurulduğunu görüyoruz.</p>
<p>Önceleri şaşırtıcı bir şekilde uzlaşmacı davranan Türk yetkilileri müsait davrandılar ama Kürt milliyetçileri bunun bir tuzak olduğu inancıyla anlaşmaya yanaşmadılar. Bunun üzerine Türk devleti Mayıs 1930&#8242;da 4. ve 6. Kolordulara Salih (Omurtak) Paşa komutasında hareket emri verdi. Yine de ilk ateş, Kürtlerden geldi. 11 Haziran&#8217;da başlayan hücum ilk aşamada başarılı oldu, Türk ordusu Ağrı Dağı&#8217;ndan atıldı.</p>
<p>Ancak savaş uzayıp yayıldıkça kimin daha dayanıklı olduğu anlaşılıyordu. En son 2 Eylül&#8217;de meydana gelen büyük bir çarpışmada Kürt kuvvetleri Türk askerini Diyarbakır&#8217;a doğru geriletmeyi başardılar ama bu başarı, aynı zamanda kuvvetlerinin son damlasını kullandıkları anlamına geliyordu. Üstün asker sayısı ve ikmal imkânlarıyla Türk askeri kontrolü ele geçirdi ve isyancılar dağıldı; Kürtlerin komutanı İhsan Nuri İran&#8217;a kaçmayı başardı. Bir isyan daha bastırılmış oluyordu.</p>
<p>Ancak iş orada kalmadı. İsyanın bastırılmasını ağır ve kesin cezai tedbirler, yani tehcir (zorunlu göç), toplu tutuklamalar ve alelacele infazlar takip etti. Bölgedeki Kürt köyleri uçaklarla bombalanıp ateşe verildi. Bugün hâlâ son tanıkları hayatta olan sivillerin katledildiğini biliyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2011/12/04/armagan02.jpg" alt="" /></p>
<p>&#8216;Nereden biliyoruz?&#8217; diye soracaksınız haklı olarak. Tabii günün birinde bir Başbakan çıkıp da Dersim&#8217;de öldürülenlerin resmi sayısını açıkladığı gibi Zilan deresinde öldürülenlerin sayısını açıklayıncaya kadar da kesin ölü sayısını bilemeyeceğiz. Ancak devrin gazetelerinde, özellikle Cumhuriyet gazetesinde önemli bilgiler var. Aşağıda bu bilgilerin bir kısmını o gazetelerden aktaracağım.</p>
<p>Mesela 16 Temmuz 1930 tarihli Cumhuriyet&#8217;te bir yandan Ağrı Dağı harekâtının yeni başladığı ifade edilirken öbür taraftan uçaklarımızın bombardımanın devam ettiğini okuyoruz. Robert Olson&#8217;un tezi böylece doğrulanıyor. Biz daha çok Sabiha Gökçen&#8217;in Dersim&#8217;i bombalamasına takmış durumdayız ama açık gerçek şudur: Kürt isyancıların ve köylerin bombalanması sayesinde stajını tamamlamıştır Türk Hava Kuvvetleri!</p>
<p>16 Temmuz tarihli Cumhuriyet&#8217;i okumaya devam ediyoruz:</p>
<p>&#8220;Ağrı Dağı tepelerinde kovuklara iltica eden 1.500 kadar şaki kalmıştır. Tayyarelerimiz bilafasıla (aralıksız) uçuşlara devam ederek, şakiler üzerinde çok yakından bombardıman ediyorlar. Hava ateşi süreksiz devam etmekte, Ağrı daimi infilak ve ateş içinde inlemektedir. (&#8230;) Süvarilerin yetişemediği yerlerde Türk&#8217;ün demir kartalları asilerin hesabını temizlemektedir.&#8221;</p>
<p>Fakat operasyon sadece Ağrı Dağı&#8217;nda değil, daha güneyde, Van Gölü&#8217;nün kuzeyindeki Erciş&#8217;te, Zilan deresinde de bütün hızıyla devam etmektedir. Aynı gazeteye göre Ağrı eteklerinde eşkıyaya iltica eden köyler ahalisi Erciş&#8217;e sevk olunmuştur. Gazetede yazıldığına göre,</p>
<p>&#8220;Zilan harekâtında imha edilen eşkıya miktarı 15 binden fazladır. Yalnız bir müfreze önünde düşüp ölenler 1.000 kişi tahmin edilmektedir. Buradaki harp pek müthiş bir tarzda cereyan etmiş, Zilan deresi lebalep ecsad ile dolmuştur.&#8221;</p>
<p>Bu nasıl bir bilgidir? Zilan deresinin ağzına kadar cesetle dolduğunu bildiren gazetedeki haberin bir kısmı devletin okuru gaza getirmek için verdiği yanlı bilgiler olsa dahi, Ağrı Dağı harekâtının henüz başlamadığı hesaba katılırsa Zilan deresinde öldürülen 15 bin kişinin hepsinin eşkıya ya da bugünkü deyimle terörist olması mümkün müdür? Akla mantığa sığmayan bu veriyi sunanlar, sadece Zilan&#8217;da 15 bin teröristin bulunmasının ne anlama geleceğini anlaşılan kimsenin fark etmeyeceğini zannetmektedir. Bu açıkça bir katliamdır ve katliamın Dersim&#8217;de veya Zilan&#8217;da olmasının bir önemi olmamak gerekir. Dersim için ayağa kalkan Türkiye&#8217;nin Sünni Van&#8217;a bağlı Erçiş&#8217;teki Zilan halkı için de sesini yükseltmesi gerekmez mi?</p>
<p>Velhasıl diğer Dersim&#8217;leri de tartışmaya hazır mıyız?</p>
</div>
<p style="text-align: right;"> <em><strong>04 Aralık 2011, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/baska-dersimler-var-mi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;Hasta&#8217; Atatürk, Seyid Rıza&#8217;nın asıldığı gece Elazığ&#8217;da ne yapıyordu?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/hasta-ataturk-seyid-rizanin-asildigi-gece-elazigda-ne-yapiyordu.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/hasta-ataturk-seyid-rizanin-asildigi-gece-elazigda-ne-yapiyordu.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Nov 2011 10:05:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Dersim]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan Sabri Çağlayangil]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4851</guid>
		<description><![CDATA[Başbakan Erdoğan öyle anlaşılıyor ki, şu kadar İnkılap tarihi bölümünden daha fazla çalışıyor.  Geçtiğimiz çarşamba günü yaptığı konuşmayla Erdoğan yalnız CHP başkanının eline iki tarafı keskin bir kılıç savurmakla kalmadı, yıllar yılı Dersim&#8217;i unutan İnkılap tarihçilerimize de bir muhtıra vermiş oldu. Bakalım, bu &#8216;Dersim açılımı&#8217;ndan sonra da 1937-38 yıllarını yazarken Dersim&#8217;de olup bitenleri unutabilecekler mi? [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Başbakan Erdoğan öyle anlaşılıyor ki, şu kadar İnkılap tarihi bölümünden daha fazla çalışıyor.</p>
<p> Geçtiğimiz çarşamba günü yaptığı konuşmayla Erdoğan yalnız CHP başkanının eline iki tarafı keskin bir kılıç savurmakla kalmadı, yıllar yılı Dersim&#8217;i unutan İnkılap tarihçilerimize de bir muhtıra vermiş oldu. Bakalım, bu &#8216;Dersim açılımı&#8217;ndan sonra da 1937-38 yıllarını yazarken Dersim&#8217;de olup bitenleri unutabilecekler mi?</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Unuturlar, unuturlar&#8230; İsmi lazım değil, yaklaşık 1500 sayfalık &#8220;Gazi Mustafa Kemal&#8221; kitabını yazan bir zat-ı muhterem, küçük Mustafa&#8217;nın nasıl birdirbir oynadığını geniş geniş anlatırken, on binlerce insanın hayatını ilgilendiren Dersim olaylarından tek kelime söz etmiyorsa bizdeki İnkılap tarihlerinin yazılma amacının, geçmişi açıklamak değil de örtmek olduğunu söylemek zorundayız.</p>
<p>Dersim denilince öteden beri şu söylenirdi: Efendim, o zaman Atatürk çok hastaydı, yerinden kımıldayacak hali yoktu, Dersim&#8217;de olan bitenlerden habersizdi, hatta &#8216;Dersim kararnamesi&#8217;ni imzalamaya yanaşmamıştı vs. Sözün özü: Dersim&#8217;den Atatürk sorumlu değildi.</p>
<p>Gerçi Başbakan meselenin Atatürk boyutuna girmekten özenle kaçındı ama CHP&#8217;li Hüseyin Aygün, &#8220;Dersim katliamından Atatürk&#8217;ün haberi vardı.&#8221; diyerek bombanın pimini çekmişti ve ona karşı parti içinde başlayan isyanın korkusu da aynıdır: &#8216;Bu işe Atatürk&#8217;ü karıştırmayın&#8217; demek istiyorlar.</p>
<p>Ben de bunu anlamıyorum: 1937 yılında Atatürk Hatay için şu kadar çalıştı, diyenler aynı yıl gerçekleşen Dersim&#8217;den onu dışlayamazlar. Üstelik 4 Mayıs 1937 tarihli Dersim&#8217;e uygulanacak zorunlu iskân politikasının dönüm noktalarından biri olan Bakanlar Kurulu kararının altında onun imzası varken&#8230; 2. maddede isyan eden mıntıkadaki halkın toplanıp başka yere nakledilmesi istenmektedir. Nitekim Sibel Yardımcı ve Şükrü Aslan&#8217;ın dersim milletvekili Diyap Ağa&#8217;nın torunuyla yaptıkları görüşmede Atatürk&#8217;ün Diyap Ağa&#8217;yı çağırıp &#8220;Git, aşiretini kedisine kadar al, Dersim&#8217;den çık. Çık ama Malatya&#8217;yı geç,&#8221; demiş ve Diyap Ağa da Çankaya&#8217;dan aldığı bu tüyo sayesinde Dersim&#8217;i terk etmiş ve ailesinin hayatını kurtarmış. (&#8220;Herkesin Bildiği Sır: Dersim&#8221;, s. 426.)</p>
<p>Bu sözlü tanıklığa inanacak olursak Atatürk&#8217;ün bölgede yapılacak operasyonlardan çok önceden haberdar olduğunu ve iyi tanıdığı Diyap Ağa&#8217;ya olacakları böyle haber verdiğini görüyoruz.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2011/11/27/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2011/11/27/armagan02.jpg" alt="" /></p>
<p>Atatürk&#8217;ün Dersim operasyonuna ne kadar yakından ilgi duyduğunun dolaylı değil de doğrudan delili ise zamanın Malatya Emniyet Müdürü İhsan Sabri Çağlayangil&#8217;in anılarında buluyoruz. Çağlayangil&#8217;in 1990&#8242;da basılan anılarında şu satırları okuyoruz:</p>
<p>&#8220;Dersim olayı da yakın tarihimizin bulutlar arkasındaki bir gerçeğidir.&#8221; Doğru, bulutlar arkasında ama ne? Allah&#8217;tan Çağlayangil pek ağzı sıkı davranamamıştır da, bazı gerçeklerin kapılarını aralamamıza imkan tanımıştır.</p>
<p>Çağlayangil, Atatürk&#8217;ün &#8220;Dersim meselesini kökünden hallediniz&#8221; talimatını verdiğini yazdıktan sonra bizzat katıldığı Dersim operasyonu hakkında şu bilgileri veriyor:</p>
<p>&#8220;Seyit Rıza ve çevresi yakalandı. Mahkemeleri sürüyor. İşte bu sırada Atatürk Diyarbakır&#8217;daki Murat suyu üzerinde yeni yapılan Singeç Köprüsü&#8217;nü açmaya gidecek. (&#8230;) Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer bana dedi ki: &#8220;Dersim harekâtı bitti. Beyaz donlu altı bin doğulu Elazığ&#8217;a dolmuş. Atatürk&#8217;ten Seyit Rıza&#8217;nın hayatını bağışlamasını isteyecekler, buna engel ol.&#8221;</p>
<p>Atatürk pazartesi günü Elazığ&#8217;a gelecekti, o gün de cumartesiydi, resmi daireler kapalıydı. Bizden istenenler &#8220;Asılacakları Atatürk gelmeden asın, beyaz donlular Atatürk&#8217;ün karşısına çıktığı zaman iş işten geçmiş olsun.&#8221; Savcıya gittim. Durumu kendisine anlattım. Savcı mahkemeleri etkileyemeyeceğini söyledi. Biz mahkemenin kararını Atatürk gelmeden önce vermesini ve Seyit Rıza meselesinin kapanmasını istiyorduk.</p>
<p>Savcıyı aşmak mümkün olmayınca rapor aldırıldı, yerine tanıdığımız bir savcı geçti. Hakime baskı yaparak mahkemeyi, tatil olmasına rağmen Pazar gecesi 24&#8242;e aldırdık. Saatler 24&#8242;ü 1 geçe mahkeme başladı. 7 ölüm cezası çıktı.</p>
<p>Seyit Rıza idam sehpalarını görünce durumu anladı. Bana &#8220;Sen Ankara&#8217;dan beni asmak için mi geldin&#8221; dedi ve güldü. Bu yaşlı adam rap rap yürüdü. Çingeneyi (celladı) itti. İpi boynuna geçirdi, sandalyeye ayağıyla tekme vurdu. İnfazını gerçekleştirdi.</p>
<p>İhsan Sabri Çağlayangil bundan sonra idamı Atatürk&#8217;ün nasıl bildiğini ve beklediğini ima eden şu ilginç cümleleri sarf ediyor:</p>
<p>&#8220;Fakat bu işleri belki zamanında halledemeyeceğiz diye Atatürk bir gün sonra Elazığ&#8217;a geldi. Treni gece kör makasa çekmişler, uyuyormuş. &#8220;Atatürk seni çağırıyor&#8221; dediler. Gittim, kahvaltı ediyorlardı. Bana bir resim gösterdi. Seyit Rıza&#8217;nın sehpada sallanırken resmi çekilmiş. &#8220;Çabuk git, bu resmin negatifini bul, imha et&#8221; dedi. Anladım ki, Atatürk bu olayları sevmiyor. Negatifleri imha ettim, yalnız resimlerden ikisini sakladım. Birini Atatürk&#8217;e verdim, birini de kendim aldım. Atatürk &#8220;Bana ayırdığın resmi ver&#8221; dedi. Verdim. Halkevine hareket etti.</p>
<p>Cengiz Çandar&#8217;ın &#8220;Munzur&#8221; dergisinin 2008 tarihli 30. sayısından aktardığına göre Çağlayangil, bizzat Kemal Kılıçdaroğlu&#8217;na bu olayı şöyle anlatmış:</p>
<p>&#8220;Atatürk, fena halde sinirlenmiş, beni çağırdı. Nedir bu rezalet? dedi. Bütün Kürtleri ayaklandırır bu resim. Herif seyyit. Peygamber sülalesinden, dedi. Öyle sümükleri akmış beyaz sakalıyla, dedi. Git, derhal imha et, dedi.&#8221;</p>
<p>&#8220;Atatürk hastaydı, Dersim&#8217;den haberi yoktu&#8221; diyenlere ithaf olunur.</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right">
<strong><em> 27 Kasım 2011, Pazar</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/hasta-ataturk-seyid-rizanin-asildigi-gece-elazigda-ne-yapiyordu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Abdülmecid&#8217;i &#8220;İnönü Ansiklopedisi&#8221; bile savunmuştu</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/abdulmecidi-inonu-ansiklopedisi-bile-savunmustu.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/abdulmecidi-inonu-ansiklopedisi-bile-savunmustu.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 21 Nov 2011 10:15:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İnönü Ansiklopedisi]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülmecid]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4848</guid>
		<description><![CDATA[Sonunda bu da oldu. Şimdiye kadar pek fazla dikkat çekmeyen bir Osmanlı padişahı CHP&#8217;li Muharrem İnce&#8217;nin sihirli dokunuşuyla gündemimize balıklama dalmış oldu.  TBMM&#8217;nin hazırladığını ileri sürdüğü bilimsel bir sempozyumun davetiyesinden yola çıkan İnce, bu davetiyenin ihtişamı yanında 10 Kasım için hazırlanan resmi bildirinin pek silik soluk kaldığını ileri sürdü. Dedektifliği de ihmal etmiyordu: Neden tam [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Sonunda bu da oldu. Şimdiye kadar pek fazla dikkat çekmeyen bir Osmanlı padişahı CHP&#8217;li Muharrem İnce&#8217;nin sihirli dokunuşuyla gündemimize balıklama dalmış oldu.</p>
<p style="text-align: justify;"> TBMM&#8217;nin hazırladığını ileri sürdüğü bilimsel bir sempozyumun davetiyesinden yola çıkan İnce, bu davetiyenin ihtişamı yanında 10 Kasım için hazırlanan resmi bildirinin pek silik soluk kaldığını ileri sürdü. Dedektifliği de ihmal etmiyordu: Neden tam da 17 Kasım&#8217;da başlatılmıştı sempozyum? Bu tarihte &#8220;hain&#8221; Sultan Vahdettin İngiliz gemisiyle kaçtığına göre hükümetin maksadı neydi?</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>İşin garibi, eskiden muhafazakâr aydınlar Abdülmecid&#8217;i kıyasıya eleştirirken Kemalistler modernliğine sahip çıkardı, şimdi iş tersine döndü. Başbakan Erdoğan&#8217;ın çılgın projeyi açıklarken &#8220;Dedemiz Abdülmecid&#8221; sözünden anlaşılacağı gibi onun modernliğini sahiplenme sırası muhafazakârlara, eleştirme görevi de sözde Batıcılara düştü. Ne diyelim: Sanki Abdülmecid&#8217;in de başı dönmeye başladı!</p>
<p>Kendini bilmez bir köşe yazarı da aklınca Abdülmecid&#8217;e &#8220;amca&#8221; diyerek dalga geçmek istemiş. İkide bir CHP&#8217;nin geçmişini aklamak için çırpınan bu zata en güzel cevabı kim veriyor, biliyor musunuz? Bizzat İsmet İnönü. &#8220;İnönü Ansiklopedisi&#8221;nin 1946 tarihli 2. fasikülündeki &#8220;Abdülmecit&#8221; maddesinde Osmanlı Devleti&#8217;nin 31. padişahı hakkında çok önemli bilgiler verilmiş. Biz söylesek inanmayacak olanlara kendi dillerinden cevap vermek bir fayda sağlayabilir ümidiyle özetliyorum maddeyi:</p>
<p>Sultan Abdülmecid Tanzimat Fermanı&#8217;nı ilan etmiş, Mısır meselesini çözmüş, bize sığınan Macar mültecilerini Ruslara teslim etmeyerek dünyada &#8220;pek iyi bir etki&#8221; yapmış ve Macarlarda Türklere karşı &#8220;ırkdaşlık sevgisi&#8221; uyandırmış, Kırım Savaşı&#8217;nı açmış, Silistre zaferi onun zamanında kazanılmış, 1856 Paris Kongresi&#8217;nde Osmanlı Devleti&#8217;nin bağımsızlığı sağlanmış, Islahat Fermanı&#8217;yla Hıristiyan uyrukluların kişi ve mal güvenliğiyle mezhep ve öğretim özgürlükleri sağlamlaştırılmış.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2011/11/20/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Ulucamideki levhada Abdülmecid imzası silinmişti.</em></p>
<p>Ayrıca pek çok yeniliğe imza atmış. Mesela rüşdiye denilen ortaokulları yaygınlaştırmış, annesinin yaptırdığı şimdiki İstanbul Kız Lisesi&#8217;nde Darülmaarif adıyla bir lise açmış, hemen bütün okulların açılış ve diploma törenlerine katılmış, hatta sınavlara varıncaya kadar katılmaktan çekinmemiş, öğrenci ve öğretmenleri teşvik etmiş.</p>
<p>Bu da yetmezmiş gibi, 1845&#8242;te Ayasofya&#8217;da bir üniversite binasının yapımını başlatmış ve üniversiteye hoca yetiştirmek üzere Avrupa&#8217;ya öğrenci göndermiş, ders kitaplarının yazımı içinse Encümen-i Daniş adlı bilim akademisini kurmuş (1851). İlk öğretmen okulu ile Mülkiye&#8217;yi kuran da, İzmit kağıt fabrikasını açan da o olmuş.</p>
<p>Adalet ve Milli Eğitim Bakanlıkları Abdülmecid zamanında kurulmuş. Zamanında Avrupa ile ticari ve mali ilişkiler artmış. Borç alınarak faydalı eserler meydana getirilmişse de, paranın birçoğu da saray ve köşklere harcanmış. Gureba ve Haseki hastaneleri açılmış. Kara ve Deniz Harp Okulları, Mecidiye adını taşıyan kışlaları ve Dolmabahçe Sarayı&#8217;nı yaptırmış.</p>
<p>&#8220;İnönü Ansiklopedisi&#8221; 38 yaşında ölen bu Osmanlı padişahı hakkında şu olumlu hükmü veriyor: &#8220;Bazı kusurlu ve zayıf tarafları olduğu halde, uyanık ve hamiyetli devlet adamlarını kullanmak hususundaki yeteneği ile Abdülmecit&#8217;in saltanatı 19. yüzyılda Osmanlı Devleti&#8217;nin oldukça itibarlı bir devrini teşkil eder.&#8221;</p>
<p>İtibarlı, öyle mi? Abdülmecid hakkında bu olumlu hükmün CHP&#8217;nin Tek Parti iktidarında, üstelik İnönü&#8217;nün izni alınmadan devlette kuşun uçmadığı bir zamanda verildiğini unutmayın.</p>
<p>Görülüyor ki, Abdülmecid olmadan Cumhuriyet&#8217;e ve bugüne giden yolu belirlemek mümkün değil. Düşünün ki, Atatürk&#8217;ün okuduğu Harbiye&#8217;yi o &#8220;amca&#8221; açmış, ilk telgraf ve demiryolu hatlarını (telgraf okulu dahil) o kurdurmuş, bugün hâlâ devam eden süreli askerlik ve &#8220;kura&#8221; uygulamalarını başlatmış, yeni ticaret ve arazi kanunlarını çıkarmış, ilk bütçe onun zamanında yapılmış ve ilk kağıt para çıkarılmış, hatta Fossati&#8217;ye Ayasofya&#8217;nın tamirini de o yaptırmıştı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2011/11/20/armagan02.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Kuba Mescidi</em></p>
<p>Abdülmecid en çok döneminde israf ve sefahatin, Avrupa taklitçiliğinin arttığı için eleştirilir. Bu eleştiride Cevdet Paşa&#8217;nın yazdıklarının büyük payı var. Ancak unutmayalım ki, Cevdet Paşa da doğrudan Abdülmecid&#8217;i sorumlu tutmaz. Kâh &#8220;Mısır döküntüleri&#8221;ni, kâh devrin paşalarını, kâh saray kadınlarını suçlar ve Abdülmecid&#8217;in israfı önlemek için nasıl sert tedbirler aldığını, hatta saray kadınlarını tehdit ederek &#8220;Aklınızı başınıza toplamazsanız dövdürürüm&#8221; dediğini yazar.</p>
<p>Abdülmecid&#8217;in iktidarı kuşkusuz sıkıntılı bir dönemdir; dış borç alınmak zorunda kalınması hayra alamet değil. Kuşkusuz kültür Avrupa&#8217;dan etkilenmiştir; Necip Fazıl&#8217;ın deyimiyle &#8220;piç mimari&#8221; yaygınlaşmıştı. Ve hiç kuşkusuz Tanzimat rüzgârı; kanunlardan giyim kuşama, Batı&#8217;dan medeniyet ithali için seferber olunmuştu.</p>
<p>Ancak 22 yıllık uzun bir dönemi bu dar çerçeveye hapsetmemek lazım. Her evladına bir Batı müziği enstrümanı çalmayı öğretecek kadar Batı müziğinden hoşlanan padişah, aynı zamanda önemli bir hattattı. Yazdığı devasa levhaların birisi halen Bursa&#8217;da Ulucamii&#8217;nde. İlginç olan husus, Cumhuriyet devrinde tuğraların yasaklanmasını fırsat bilen bir gayretkeşin Abdülmecid&#8217;in levhadaki imzasının üzerini kapatmış olmasıdır. Son restorasyonda üzeri açılınca görüldü ki, levha Abdülmecid&#8217;e aittir.</p>
<p>Abdülmecid&#8217;in bir özelliği de, Mekke&#8217;de Harem-i Şerif&#8217;i, Medine&#8217;de Ravza-i Mutahhara&#8217;yı tamir ettirmesi, Hırka-i Şerif&#8217;in bulunduğu yer ile Yahya Efendi türbesinin yanına birer cami yaptırmasıdır. Efendimiz&#8217;in (sas) hücre-i saadetinin tamirini yaptırıp çevresini düzenleten Abdülmecid&#8217;in tamir kitabesi üstüne tuğrası konulur ve bu bilgi, kulağına kadar gider. Bunu yapan kişiyi şöyle uyardığı rivayet edilir: &#8220;Benim adımın orada işi ne? Eğer ille de yazacak idiysen &#8216;günahkâr Abdülmecid&#8217; yazmalıydın.&#8221; Ve ille de tuğrasının asılması gerekiyorsa Efendimiz&#8217;in ayak ucuna asılmasını tembihler.</p>
<p>Kuba Mescidi&#8217;nin kapısına koydurduğu çift tuğranın sırrına eğilerek vedalaşalım.</p>
<p>Abdülmecid döneminde Kuba Mescidi tamir edilir ve kapısına klasik Osmanlı kitabelerinden birisi konulur. Ancak bir fark hemen dikkati çeker. Kitabede biri en üstte ve büyük, diğeri en altta ve küçük olmak üzere iki tuğra vardır. Normalde bir tuğra konulması gerekirken neden iki tuğra konulmuştur dersiniz? Uğur Derman hocadan dinleyelim cevabı:</p>
<p>&#8220;Kuba Mescidi&#8217;nin bizzat İslam Peygamberi tarafından kurulmuş olduğu düşünülerek, Osmanlı&#8217;ya has bir incelik gösterilmiş ve zaman sanki Asr-ı Saadet imiş ve Mescid de sanki o ilk Kuba Mescidi imiş gibi üstüne mescidi yaptıran İslam Peygamberi adına bir tuğra konulmuş ve Osmanlı padişahının tuğrasına, Peygamber&#8217;e hürmeten anca kitabenin altında yer verilmiştir.&#8221;</p>
<p>Belki de dünyada Resulullah (sas) adına yapılan tek tuğra bugün Kuba Mescidi&#8217;nin kapısında yok. Çünkü Abdülmecid&#8217;in bu inceliğini Suudiler buldozerlerle yıktırdı.</p>
<p>Peki bu Abdülmecid niye anlatılmaz?</p>
</div>
<p style="text-align: right;"><em><strong>20 Kasım 2011, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/abdulmecidi-inonu-ansiklopedisi-bile-savunmustu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Osmanlı&#8217;da cumhuriyet vardı, hem de iki tane!</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/osmanlida-cumhuriyet-vardi-hem-de-iki-tane.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/osmanlida-cumhuriyet-vardi-hem-de-iki-tane.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Nov 2011 07:57:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlıda Cumhuriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Yedi Ada Cumhuriyeti]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4845</guid>
		<description><![CDATA[Geçenlerde bir caddede &#8220;Cumhuriyet 88 yaşında&#8221; afişleri arasından geçerken aklımızın ne kadar güdük bırakıldığını, her ne varsa 1923&#8242;ten başlatan sakat anlayışın iç ipliğimize kadar sirayet ettiğini görüp hüzünlendim.  Hem köklü ve iftihar edilecek bir tarihimiz olduğunu söyleyeceğiz, hem de neredeyse &#8220;insan&#8221;lık katına terfi edişimizi en kaba iplerle Cumhuriyet&#8217;e bağlayacağız. İşte bu olmadı beyler! Olmadı, zira [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Geçenlerde bir caddede &#8220;Cumhuriyet 88 yaşında&#8221; afişleri arasından geçerken aklımızın ne kadar güdük bırakıldığını, her ne varsa 1923&#8242;ten başlatan sakat anlayışın iç ipliğimize kadar sirayet ettiğini görüp hüzünlendim.</p>
<p> Hem köklü ve iftihar edilecek bir tarihimiz olduğunu söyleyeceğiz, hem de neredeyse &#8220;insan&#8221;lık katına terfi edişimizi en kaba iplerle Cumhuriyet&#8217;e bağlayacağız. İşte bu olmadı beyler!</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Olmadı, zira en azından Osmanlı tarihine biraz dikkat ettiğinizde Cumhuriyet fikrinin 1923&#8242;ten 220 yıl önce ortaya atıldığını göreceksiniz. 1703&#8242;te Çalık Ahmed adlı bir yeniçeri ağasının Osmanlı&#8217;da hanedanlıktan vazgeçilebileceğini ve bir &#8220;cumhur cemiyeti&#8221; kurulabileceğini söylemesi (bkz. Naima Tarihi) yeterince anlamlı bir olay değil midir ki dikkate alınmıyor. Keza Dubrovnik Cumhuriyeti&#8217;nin 19. yüzyıl başına kadar Osmanlı Devleti bünyesinde varlığını bal gibi sürdürdüğünü, hatta bu &#8216;Osmanlı cumhuriyeti&#8217;nin kapısına kilit vuran zatın, modern Avrupa&#8217;nın kurucusu olan Napolyon Bonapart olduğunu söylememiz de sesimizi duyurmaya yetmiyorsa buyurun bir başka kanıt:</p>
<p>Osmanlı Devleti bünyesinde yeni bir &#8220;cumhuriyet&#8221; kurulmasına izin vermiş ve kısa ömürlü de olsa cumhuriyeti içine sindirmeyi bilmişti.</p>
<p>Newton&#8217;un kafasına elma düşünce yerçekimi kanununu bulduğu efsanesi gibi, Cumhuriyet&#8217;in de 1923&#8242;te tek bir kişi hariç kimsenin aklına gelmemiş olduğunu zannedenler bakalım ondan 123 yıl önce ilan edilen bu cumhuriyete ne diyecekler?</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2011/11/13/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Yedi Ada Cumhuriyeti&#8217;nin başkenti Korfu&#8217;da Meclis binası bile vardı.</em></p>
<p><strong>Osmanlı&#8217;ya uzaylı gibi bakanlar</strong></p>
<p>Osmanlı tarihine keşke sadece uzaylı gibi baksalardı, ona razıydık. Hem uzaylı gibi, hem de düşmanca bakmışlar. Özellikle son yılları itibarıyla Osmanlı&#8217;nın aleyhine kullanılabilecek bütün veriler seferber edilmiş, lehine yorumlanabilecekler de ya görmezden gelinmiş ya da çarpıtılarak aleyhine çevrilmiştir. Misal mi? Buyurun, Georgetown Üniversitesi&#8217;nden Kahraman Şakul&#8217;un &#8220;Osmanlılar Fransız İhtilali&#8217;ne karşı&#8221; başlıklı ezber bozan çalışmasına göz atmaya (&#8220;III. Selim ve Dönemi&#8221;, İSAM, 2010, s. 255 vd.):</p>
<p>&#8220;Osmanlılar ve Ruslar tarihlerinde ilk defa ittifak kurarak ortak bir filoyla Fransız işgalinde tutulan Yedi Ada&#8217;yı ele geçirip &#8220;Cezayir-i Seb&#8217;a-i Müctemia Cumhuru&#8221; adında bir cumhuriyet kurmuşlardı. Bu adalarda Osmanlı tabiiyetinde ve Rus korumasında kurulan cumhuriyet idaresi varlığını 1807&#8242;ye kadar korumuş, bu sırada Osmanlılar Adriyatik&#8217;te Fransızlara karşı senelerce filo gezdirmiş, cüz&#8217;î miktarda da olsa İtalya&#8217;ya paralı askerler göndermiş, Osmanlı donanması Ankona ve Otranto gibi İtalyan şehirlerinin Fransız işgalinden kurtarılmasında görev almıştı.&#8221;</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2011/11/13/armagan02.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>1800&#8242;de Osmanlı Devleti himayesinde kurulan Yedi Ada Cumhuriyeti&#8217;nin, kapağı görülen anayasası Padişah tarafından onaylandıktan sonra yürürlüğe girmişti. </em></p>
<p>Demek ki, bizim battı bitti dediğimiz yıllarda Osmanlı Devleti Akdeniz&#8217;de Rusların desteğiyle bir cumhuriyet kurmuş, Adriyatik&#8217;te filo yüzdürmüş, İtalya&#8217;ya paralı askerler göndermiş ve asıl önemlisi, Fatih zamanında fethedilen Otranto&#8217;ya asırlar sonra yeniden asker çıkarmıştı. Bu hiç de alışık olmadığımız Osmanlı resminin yanına TTK&#8217;nın Osmanlı Tarihi&#8217;ni yazma görevi verdiği Enver Ziya Karal&#8217;ın Osmanlı&#8217;nın dünyadan habersiz olduğunu ispatlama çabalarını koyarsanız mevcut tarihin bizi nasıl bir hapishaneye tıkmak üzere kurgulandığını anlamaya başlarsınız.</p>
<p>Güya Osmanlılar o kadar ahmakmışlar ki, Napolyon&#8217;un Mısır&#8217;a saldıracağını akıllarına sığdıramamışlar ve saf saf Mora veya Arnavutluk&#8217;a saldırmalarını beklemişler. Ali Efendi&#8217;nin raporlarından bu sonucu çıkaran Prof. Karal&#8217;ın belgeleri çarpıttığını ileri süren K. Şakul, orijinal belgede Ali Efendi&#8217;nin kendi fikrini değil, Fransa Dışişleri Bakanı Talleyrand&#8217;ın görüşünü aktardığını, oysa Karal&#8217;ın bunu Osmanlı elçisinin kendi görüşü olarak yansıttığını zarif bir tarzda yakalıyor.</p>
<p>Bu çarpıtma E. Z. Karal eliyle bizim tarihçiliğimize, Bernard Lewis eliyle de Batı tarihçiliğine transfer edilmiş, böylece etraflarında olan bitenlere aval aval bakan bir Osmanlı resmi, tarih galerimizin en görünür yerine asılmıştır. Lakin genç araştırmacılar, tarihimizin özgürleşmesine ve gerçek yerine oturtulmasına var güçleriyle çalışmaktalar. Var olsunlar.</p>
<p>Osmanlıların en güçlü oldukları zaman dahi alamadıkları bazı ada ve kalelere asker çıkarıp ay-yıldızlı bayrağı astıklarını öğrendiğimiz bu seferler sırasında Napoli&#8217;ye çıkıldığında çok ilginç bir olay cereyan etmişti. Napoli, halkı arasında asker bulunmadığını görünce Osmanlı &#8220;Kapudane&#8221;si, 600 İtalyan bulmuş ve bir belgede geçtiği gibi onlara &#8220;ehl-i İslam kisvesi giydirüp beraber istihdam etmiş&#8221;ti. Yani İtalyanlara Osmanlı askeri kıyafeti giydirip asker yapmıştı. Üstelik bizim şaşırdığımız bu hale Sultan III. Selim hiç şaşırmamıştı.</p>
<p>Dr. Şakul&#8217;un dikkatimizi çektiği bir başka olay da ilginçtir. &#8220;Şehper-i Zafer&#8221; adlı gemisiyle Ankona kuşatmasına katılan &#8220;başbuğ&#8221; Sofalı İbrahim Ağa, Ömer Seyfeddin&#8217;in kalemine düşse harika bir hikâye çıkaracağı kesin olan bir macera yaşamıştır. Kuşatma sırasında askerin firar etmemesi için İstanbul&#8217;dan gönderilemeyen maaşlarını, Rus komutanın kefaletiyle borç aldığı 10 bin İspanyol Riyali&#8217;yle ödemiş ama devletten izinsiz aldığı bu para kendisine geri ödenmeyince perişan olmuş, &#8220;han köşelerinde sefil&#8221; düşmüş, Bâbıâli&#8217;ye yazdığı mektupla yardımcı olmalarını istemişti. Bu paranın çok azı kendisine geri ödenince hastalanmış ve görevine devam edemez olmuştu.</p>
<p>Aynı yazıdan ilk &#8220;modern&#8221; Osmanlı hastanesinin daha 1799&#8242;da Korfu adasında kurulduğunu öğrenmek, modernleşme sürecine yeni bir bakış geliştirmek bakımından çok önemli. Bir tanığın ifadesiyle Korfu hastanesinde her hastaya bir yatak, 4 gömlek, 2 çarşaf vs. verilmekte ve doktorlar günde iki defa hastaları ziyaret etmekteydiler. Hatta hastalara, hastalıklarına göre ayrı yemekler bile veriliyordu.</p>
<p>İşte bu ilginç devirde amfibi harekâtına girişecek denli denizciliğini ilerletmiş olan Osmanlı Devleti, Ruslar ve İngilizler anlaşarak &#8220;İyonya adaları&#8221; olarak bilinen Korfu, Zenta, Kefalonya, Ayamavra, İtaki Pakso ve Çuka adalarıyla Mora ve Arnavutluk kıyılarında Venedik&#8217;ten alınan adalardan bir &#8220;Birleşmiş Yedi Ada Cumhuriyeti&#8221;nin kuruluşuna katılmış ve yönetmişti. 21 Mart 1800&#8242;de imzalanan antlaşmayla Osmanlı himayesine bırakılan bu cumhuriyet, Rusya&#8217;nın kefaletinde bulunacak, Osmanlı Devleti&#8217;yle bağlantısı bir başka Osmanlı Cumhuriyeti olan Dubrovnik&#8217;in statüsüne sahip olacak, 3 yılda bir Bâbıâli&#8217;ye 75 bin kuruş cizye gönderecekti. Ayrıca Yedi Ada Cumhuriyeti&#8217;nin özel bir bayrağı da bulunacaktı. Üstelik bu cumhuriyetin bir de anayasası olacaktı. Nitekim bu anayasa Osmanlı yetkililerince hazırlanmış ve Yedi Adalıların görüşü alındıktan sonra padişah tarafından onaylanmıştı.</p>
<p>Bu bayrak elimizde. Tarih kitapları ortada. Belgeler sürekli konuşuyor. Ama nedense biz hâlâ Cumhuriyet&#8217;in 88 yıllık olduğunu törenlerle ilan etmeye bayılıyoruz. Oysa elin İngiliz&#8217;i, aslında feodal düzene geri dönüşün belgesi olan 1215 tarihli Magna Carta&#8217;yı kralın yetkilerini kısıtlayan ilk belge diye sergilemeye devam ediyor. Bizde ise Fransa&#8217;ya &#8220;Bizim asırlar boyu koruduğumuz cumhuriyeti yıkan siz değil misiniz?&#8221; diyecek bir babayiğit aranıyor.</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right">
<strong><em> 13 Kasım 2011, Pazar</em></strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/osmanlida-cumhuriyet-vardi-hem-de-iki-tane.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Selahaddin Eyyubi hem Kürt, hem Arap, hem de Türktü!</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/selahaddin-eyyubi-hem-kurt-hem-arap-hem-de-turktu.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/selahaddin-eyyubi-hem-kurt-hem-arap-hem-de-turktu.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Nov 2011 07:51:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Arap]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt]]></category>
		<category><![CDATA[Selahaddin Eyyubi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4842</guid>
		<description><![CDATA[Başbakan Erdoğan grup toplantısında Selahaddin Eyyubi&#8217;nin &#8220;gerçek torunları&#8221;nın teröre karşı tavır aldıklarını söyledi.  Bunun üzerine &#8220;Selahaddin Eyyubi&#8217;nin gerçek torunları&#8221; vurgusuyla yalnızca Kürtleri mi yoksa genel olarak bu topraklarda yaşayanları mı kastettiği noktasında kafalar karıştı. Öte yandan da &#8220;Selahaddin Eyyubî Kürt müydü?&#8221; sorusu yayından çıkan bir ok gibi ak sayfalara düşmüş oldu. Ben Türkiye&#8217;de etnik kökenleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Başbakan Erdoğan grup toplantısında Selahaddin Eyyubi&#8217;nin &#8220;gerçek torunları&#8221;nın teröre karşı tavır aldıklarını söyledi.</p>
<p> Bunun üzerine &#8220;Selahaddin Eyyubi&#8217;nin gerçek torunları&#8221; vurgusuyla yalnızca Kürtleri mi yoksa genel olarak bu topraklarda yaşayanları mı kastettiği noktasında kafalar karıştı. Öte yandan da &#8220;Selahaddin Eyyubî Kürt müydü?&#8221; sorusu yayından çıkan bir ok gibi ak sayfalara düşmüş oldu.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Ben Türkiye&#8217;de etnik kökenleri tartışmanın anlamsızlığına inanan biriyim. Zira ailemizin bir kolu Şam&#8217;dan, öbür kolu Amasya&#8217;dan, diğeri Hilvan&#8217;dan vs. gelip Urfa&#8217;da buluşmuşlar. Çok sonraları annemin dilindeki birçok kelimenin Dede Korkut Kitabı&#8217;nda geçtiğini öğrenmek şaşırtıcı olmuştu benim için. Kürt mü, Arap mı, Türk mü? olduğum, sıcak suyla soğuk suyun bir kovaya döküldükten sonra ayrıştırılamaması gibi neredeyse tespiti imkânsız bir bilmecedir.</p>
<p>Elbette Kürtlerin dünya ve İslam tarihinin en büyük şahsiyetlerinden birine sahip çıkması önemli. Ama bu, onu bir ırka indirgeme yanlışına dönüşmemeli. O İslamın, hatta insanlığın ortak değeridir. Unutmayalım ki, Fransızlar bile Fransız bir anne uydurarak onu sahiplenmek istemişlerdi. Demek ki, paylaşılamayan bir güzelliğin odağındadır Selahaddin Eyyubi.</p>
<p>Kürtler onun Kürt, Araplar Arap, Türkler de Türk olduğunu iddia ederler. Bu bir kavga sebebi olmamalı. Bir evrensel değeri sahiplenme uğrunda girişilen rekabetin güzelliğini yakalamalıyız onun şahsında.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2011/11/06/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p><strong>Selahaddin Eyyubi Kafkasyalı mı?</strong></p>
<p>Selahaddin Eyyubi&#8217;nin Kürt olduğunu iddia eden 4-5 Arapça kaynak var elimizde. Üstelik İbn Hallikan gibi bir asır sonra onun soyağacını araştırmış bir tarihçi de çıkmış ki bu bakımdan şanslı sayılırız. İbn Hallikan şöyle diyor:</p>
<p>&#8220;Tarihçiler Selahaddin Eyyubi&#8217;nin babası ve ailesinin Azerbaycan&#8217;ın en ucunda bulunan Duvin şehrinden olduğunda anlaşmışlardır. Burası Gürcüler ülkesinde ve Arran yolundadır. Onlar Kürttü ve Ravâdiye aşiretine mensuplardı ki, bunlar büyük Hezbaniye aşiretinin bir koludur. Babası Duvin&#8217;de doğmuştur. Dedesi Şâdi, Şirkûh ve Necmeddin Eyyub adlı oğullarıyla birlikte önce Bağdat&#8217;a, sonra da Tikrit&#8217;e yerleşmiş. Dedesi Tikrit&#8217;te ölmüş ve adına bir türbe yapılmıştır. Onların soyağacını dikkatlice inceledimse de, Şâdi&#8217;den daha geriye gidemedim.&#8221; (Minorsky&#8217;nin &#8220;Prehistory of Saladin&#8221; adlı incelemesinden, s. 125)</p>
<p>İbn Hallikan&#8217;ın dediklerinden çıkan sonuçlar: 1) Selahaddin Eyyubi&#8217;nin kökeninin Kafkasya&#8217;da Müslümanların kilit noktalarından biri olan Duvin yakınlarında Azanakan köyü olduğu, 2) Kürt oldukları, 3) Hezbanilerin bir kolu olan Revâdi aşiretine mensup olduklarıdır.</p>
<p>Aynı şekilde Kürt tarihçi Şerefeddin&#8217;in &#8220;Şerefnamesi&#8221; de, İbnu&#8217;l-Esir gibi tarihçiler de onun &#8220;Duvinli Revanda (Revadi) Kürtleri&#8221;ne mensup olduğunu yazarlar. Ancak Minorsky&#8217;nin dikkatimizi çektiği bir nokta önemlidir:</p>
<p>Kafkasya, Revâdi aşiretinin asıl vatanı değildi. Hezbani Kürtlerinin Aras vadisine, 10. yüzyıldan önce dalgalar halinde yerleştikleri bilindiğine göre buraya muhtemelen Erbil taraflarından gelmişlerdi, zira Hezbani kelimesinin Erbil&#8217;le kadim bir bağlantısı mevcut.</p>
<p>Minorsky&#8217;nin bu kısa analizinden Eyyubi ailesinin asıl vatanının Azerbaycan olmadığını anlıyoruz. Öyleyse nereden gelmişlerdi oraya? Erbil&#8217;den mi?</p>
<p>Selahaddin Eyyubi üzerine dünyadaki en muteber uzmanlardan birisi, Türkiye&#8217;de yaşıyor. Tarihçi camiası dışında neredeyse meçhul kalan bu mütevazı isim, Prof. Ramazan Şeşen&#8217;dir. Selahaddin Eyyubi üzerine yazdığı iki muhteşem kitabında onun etnik kökeni konusuna ışık tutan bir araştırmaya girişen Şeşen, bize diğer tarihçilerin dikkatini çekmeyen bir pencere açıyor.</p>
<p>Buna göre Selahaddin Eyyubi muazzam bir şöhrete sahip olarak öldükten sonra hakkında çeşitli şecereler uydurulmuştur. Hatta kimisi Kureyş&#8217;e, kimisi de Emevilere kadar çıkarmıştır soy zincirini.</p>
<p><strong>Yemen&#8217;den Azerbaycan&#8217;a</strong></p>
<p>Ancak tarihçi Yakubî&#8217;nin bir kaydına göre Revadî Kürtleri, Revvâd b. El-Musanna el-Ezdî&#8217;den gelir ve bu şahıs da 758 yılında Basra&#8217;dan Azerbaycan&#8217;a yerleştirilen Yemen Araplarındandır. Selahaddin Eyyubi&#8217;nin aşireti Revâdiler önce Tebriz civarına yerleştirilmiş, kuvvetlendikten sonra Tebriz şehrinin yönetimini ele geçirmişler ve 10. yüzyılda o bölgede yaşayan Hezbanî Kürtleriyle karışarak zamanla kendilerini &#8220;Kürt&#8221; saymışlardır. Dolayısıyla Selahaddin Eyyubi&#8217;nin uzak ataları Araptır ve zamanla Kürtleşmişlerdir.</p>
<p>Şimdi Eyyubilerin Türk ayağına geliyoruz. Selahaddin&#8217;in abisinin ismi Turanşah, bize ailenin Türklerle de karışmış olduğunu gösteren ufak bir misal sunar. Küçük kardeşlerinden birinin ismi Tuğtekin, öbürününkü Böri&#8217;dir (Türkçe &#8220;kurt&#8221; anlamında). Üç kardeşinin Türkçe isimler taşıması bir tesadüf olabilir mi? Ancak dayısının isminde geçen &#8220;Tüküş&#8221; (Türkçe &#8220;tokuş&#8221; kelimesi Arapçada böyle yazılır) kelimesinden ve ailenin bildiğimiz kadınlarının Türkçe isimler taşımalarından yola çıkarak &#8220;anne tarafı Türk olmalıdır&#8221; hükmüne varan Prof. Şeşen, eniştelerinden Muzafferüddin Gökböri&#8217;nin de Türk olduğunu ekliyor sözlerine. (Dr. Rıza Nur ise &#8220;Türk Tarihi&#8221;nde Selahaddin Eyyubi&#8217;nin ölmeden önce devletin topraklarını çocukları arasında bölüştürmesinin bir Türk devlet teamülü (&#8220;ülüş&#8221;) olduğundan hareket ederek bunu onun Türklüğüne delil gösterir.)</p>
<p>Ramazan Şeşen hocanın şu sözleri çok anlamlı:</p>
<p>&#8220;Ayrıca Kürt ırkı Türklerin Suriye, Mısır, Anadolu ve diğer Ortadoğu ülkelerindeki hakimiyetlerinin tesisinde daima Türklerle beraber hareket etmiştir. Şah İsmail ve İran&#8217;da bulunan birçok Türk şii olup İranlılığa hizmet ettikleri halde, Doğu Anadolu&#8217;daki Kürtler Osmanlılara sadık kalarak, birçok Türk kabilelerinin aksine, Türklüğe hizmet etmişlerdir.&#8221;</p>
<p>Dolayısıyla Selahaddin Eyyubi melez bir aileden gelir ve bu melezliği de hem Türkiye Müslümanları, hem dünya Müslümanları açısından mutlak bir avantajdır. Uzak ataları Araptır, evet, bunlar zamanla Kürtleşmiş ve kendilerini Kürt saymaya başlamışlardır. Lakin bünyesinde çalıştıkları ve sonunda devraldıkları Nureddin Zengi&#8217;nin devletindeki Türklerle etkileşime girip zamanla Türkleşmeler de olmuştur. Zira Zengi, Eyyubi ve Memluk devletlerinde devlet ve ordu teşkilatı Türklerin, bürokrasi ise Arapların elindeydi. Ayrıca ordularında hatırı sayılır oranda Kürt askeri de bulunuyordu.</p>
<p>Sonuçta bence Selahaddin Eyyubi hem Arap, hem Kürt, hem de Türktü. Bu yapay ve bizi bölecek tanımlardan da kurtulalım derim. İslam dünyasının temel problemini politik ahlaksızlaşma olarak gören ve buna isyan eden Selahaddin Eyyubi, İslam dünyasını tek bir bayrak altında birleştirme davasına kendini adamış biriydi. Gibb&#8217;in deyişiyle, İslamı siyasi cesaretsizlik batağından çıkararak ahlakî bir ideal etrafında yeniden kenetlenmenin yolunu açmıştı. Bugün onun aziz hatırası niye aynı işi göremesin?</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right">
<em><strong> 06 Kasım 2011, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/selahaddin-eyyubi-hem-kurt-hem-arap-hem-de-turktu.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Yunanlılar kimin adalarını satışa çıkarıyor?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yunanlilar-kimin-adalarini-satisa-cikariyor.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yunanlilar-kimin-adalarini-satisa-cikariyor.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 30 Oct 2011 20:36:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[12 Adalar]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan Konferansı]]></category>
		<category><![CDATA[Yunanistan]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4837</guid>
		<description><![CDATA[İçine girdiği borç sarmalından bir türlü çıkamayan Yunanistan&#8217;ın yetkilileri, bir süre önce garip bir açıklamayla Ege&#8217;deki adalarından bazılarını satışa çıkararak mali krizi atlatmayı düşündüklerini beyan etmişlerdi. &#8220;12 Ada&#8221; diye bilinen, Ege&#8217;deki kıyılarımızı bir ağ gibi sarmış bulunan adaların satılacak olması hakikaten rahatsız ediciydi. Neden rahatsız oldum? İki açıdan. Birincisi, İsmet Paşa&#8217;nın hem Başdelege olarak katıldığı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">İçine girdiği borç sarmalından bir türlü çıkamayan Yunanistan&#8217;ın yetkilileri, bir süre önce garip bir açıklamayla Ege&#8217;deki adalarından bazılarını satışa çıkararak mali krizi atlatmayı düşündüklerini beyan etmişlerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;12 Ada&#8221; diye bilinen, Ege&#8217;deki kıyılarımızı bir ağ gibi sarmış bulunan adaların satılacak olması hakikaten rahatsız ediciydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Neden rahatsız oldum?</p>
<p style="text-align: justify;">İki açıdan. Birincisi, İsmet Paşa&#8217;nın hem Başdelege olarak katıldığı Lozan&#8217;da 12 adanın alınması yönünde herhangi bir direnişte bulunmayışı, hem de Cumhurbaşkanlığı döneminde iki defa geri alma veya en azından bazı haklarımızı kabul ettirme fırsatı çıktığı halde onları elinin tersiyle itmiş olması yeterince yaralayıcıydı. İkincisi, bu adaları Yunanistan&#8217;a üçüncü şahıslar vermişti. &#8216;Yahu kimin malını kime veriyorsunuz?&#8217; diye soran da olmamış anlaşılan.</p>
<p style="text-align: justify;">Diyeceksiniz ki, &#8216;Biz vermedik ama bunca zaman sonra bunun derdini sürmek sana mı düştü?&#8217; Evet, bana, bize, hepimize düşüyor bu davanın izini sürmek ve geçmişin hesabını sormak. Hafızamızı kayıplarımız konusunda canlı tutmanın, en azından bugün sahip olduklarımızın kıymetini bilme noktasında bir bilinç uyanışını sağlama potansiyeline sahip olduğuna inanıyorum.</p>
<p style="text-align: justify;">Bundan 100 yıl önce İtalyanlar Trablusgarb&#8217;a hücum etmişler ve bizi barışa zorlamak için Rodos ve 12 Ada&#8217;yı işgal etmişler, &#8216;Trablusgarb&#8217;da direnmekten vazgeçip askerinizi çekerseniz biz de adaları boşaltırız&#8217; şantajını yapmışlardı. Sonuçta 1912 Ekim&#8217;inde Lozan&#8217;ın iskelesi olan Uşi&#8217;de İtalyanlarla anlaştık, 2. madde gereği biz askerimizi çekecektik, İtalyanlar da adaları boşaltacaklardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Gelin görün ki, bu sırada Balkan Savaşı çıkmıştı. Yunan donanması 12 Ada&#8217;yı işgale hazırlanıyordu. Sırf bu yüzden adaları boşaltmak üzere olan İtalyanlara, &#8216;Hiç değilse savaş sonuna kadar kalın&#8217; dedik. Zaten 1914&#8242;te 1. Dünya Savaşı&#8217;na girince İtalyanlarla düşman olduk, böylece 12 Ada kâğıt üzerinde bize ait görünmesine rağmen İtalyan işgalinde kalmaya devam etti. 2. Dünya Savaşı&#8217;nda İtalyanların hem Libya&#8217;dan, hem de adalardan çekilme kararı alıncaya kadar bu böyle gitti.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte 1942&#8242;den sonraki süreçte fırsatları layıkıyla değerlendirebilseydik, belki hepsi üzerinde değil ama bazı adaların alınması veya adalar üzerinde haklarımızın tanınması mümkün olabilecekti. Bu fırsatların nasıl kaçırıldığını dönemin tanıklarından öğreniyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">İlk olarak eski Dışişleri bakanlarımızdan Feridun Cemal Erkin&#8217;e başvuralım.</p>
<p style="text-align: justify;">1946&#8242;da Paris&#8217;te toplanan savaşın galipleri, yenik İtalya ile barış antlaşmasının şartlarını görüşmektedirler. O tarihte Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreterliği görevini yürüten Erkin, hükümete başvurarak konferansın 12 Ada&#8217;nın kaderini tayin işini görüşeceğini, görüşmelere katılma girişiminde bulunmak için izin istediğini bildirmiştir. Hükümet Cumhurbaşkanı İnönü&#8217;nün başkanlığında toplanmış ve kararını şöyle bildirmişti: &#8220;2. Dünya Savaşı dışında kalmış olmaklığımız dolayısıyla savaşın ganimetlerinden pay almak hakkımız yoktur. Konferansa başvurulmayacaktır.&#8221; (Milliyet, 28 Temmuz 1976)</p>
<p style="text-align: justify;">adalara mendil sallayan kim?</p>
<p style="text-align: justify;">ABD&#8217;nin Ankara Büyükelçisi Edwin Wilson&#8217;la görüşen Erkin, ona, konferansta Yunanistan&#8217;ın tarafını tutarak Türkiye&#8217;nin haklarını görmezden gelmelerinin haksızlık olacağını bildirmiş ve adaların aslında Türkiye&#8217;ye ait olduğunu, Anadolu&#8217;ya en yakın olanlarının bize verilmesi gerektiğini söylemiştir. Wilson, bu sözler karşısında sessizliği yeğlemiş olmasına rağmen Erkin aynı görüşleri bu defa İngiliz Büyükelçisi Sir David Kelly&#8217;ye aktarmış, o da durumu Dışişleri Bakanı&#8217;yla görüşeceğini bildirmiştir. Sonuçta 12 Ada, nüfusun çoğunluğu Rum olduğu gerekçesiyle ve silahsızlandırmak şartıyla Yunanistan&#8217;a bol keseden ihsan edilmiştir. Böylece Yunanlılar tek kurşun atmadan, hiçbir zaman kendilerinin olmayan adalara bağdaş kurup bugüne kadar gelebildiler.</p>
<p style="text-align: justify;">Yalnız Erkin&#8217;in dikkatini çeken bir nokta önemlidir. Eğer bir yerde çoğunluk olmak orada hak sahibi olmak demekse bu niçin bizim lehimize uygulanmaz? Mesela Batı Trakya&#8217;da çoğunluk Müslüman Türklere aittir. O tarihte Yunanistan&#8217;ın bu sebeple adalara sahip olması halinde bizim de Batı Trakya&#8217;da hakkımız doğacağını bir mütekabiliyet ilişkisi kurarak savunacak çapta bir Dışişleri kadromuz olsaydı bazı haklar kazanılması mümkündü.</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak olayın bir başka yönünü, eski Dışişleri bakanlarımızdan İhsan Sabri Çağlayangil açıklamıştır. Cüneyt Arcayürek&#8217;in yaptığı bir söyleşide Çağlayangil, 12 Ada ile ilgili son derece çarpıcı bir bilgiye yer vermiştir. Buna göre,</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;İngiltere, adalar konusunda Paris Konferansı hazırlanırken Ankara elçisi eliyle Türk hükümetine bu konferansa katılmasını bildirmiştir. Dışişleri Bakanlığı Arşivi&#8217;nde gördüğüm belgeye göre Türk hükümeti bu teklife cevap vermemiştir. Daha sonra İngiliz elçisi, bir teşebbüs daha yapmış, bu adalarda Türklerin de oturduğunu, hiç değilse bu açıdan konferansta Türkiye&#8217;nin de bulunmasını uygun gördüklerini söylemiştir. Hatta bu konferansa katılmamayı arzu ettiğimize göre hiç değilse bir gözlemci bulundurmamızı telkin etmiştir. Bu da uygun görülmemiş olmalı ki, hiçbir hareket yapılmamıştır.&#8221; (Hürriyet, 11 Kasım 1972)</p>
<p style="text-align: justify;">Ancak Arcayürek&#8217;in Tek Parti döneminin kokmaz bulaşmaz Cumhurbaşkanı İnönü&#8217;nün bu politikasını deşifre etme çabası bir adım daha ileri gider ve o tarihte sağ olan Celal Bayar&#8217;a bilgisi olup olmadığını sorar. Bayar da, 1950&#8242;de Çankaya Köşkü&#8217;ne çıktığı zaman çekmecelerden birinde eski yazıyla bir belge gördüğünü, okuyunca bunun İnönü ile Başbakan Şükrü Saraçoğlu arasında geçen bir yazışma olduğunu öğrendiğini söyler. Bu belgede Saraçoğlu, Alman gizli servislerinin Adaları bizim işgal etmemiz yönündeki telkinlerinden söz etmekte ve İnönü&#8217;den ne yapılması gerektiğine dair cevap beklemektedir. O sırada bir yurt gezisinde bulunan İnönü ise Almanların bu tekliflerinin reddedilmesini Başbakan&#8217;a bildirmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bayar millî bir mesele olduğu için bu belgeyi hiç açıklamamış, ancak bir seçim kampanyasında kendisine hücum edince İnönü&#8217;ye, &#8220;Adalara mendil sallayan kim?&#8221; diyerek anlayacağı lisanla hitap etmişti. İnönü meseleyi hemencecik anlamış ve olayın üzerini kapatmıştır. Şimdi &#8220;Cumhuriyet&#8221;te yazan Arcayürek o yazı dizisini şu sözlerle noktalamış:</p>
<p style="text-align: justify;">&#8220;Gerçek odur ki, adalar meselesi savaş içinde ve savaş sonrası Türkiye&#8217;nin lehine uygun gelişmeler göstermiş ve bunlar değerlendirilememiştir.&#8221;</p>
<p style="text-align: justify;">Yunanistan işte şimdi o biraz da bizim ihsan ettiğimiz adaları satılığa çıkarıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: right;"><em><strong>30 Ekim 2011</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yunanlilar-kimin-adalarini-satisa-cikariyor.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Gençliğe Hitabe&#8217;yi İnönü mü yazmıştı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genclige-hitabeyi-inonu-mu-yazmisti.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genclige-hitabeyi-inonu-mu-yazmisti.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 23 Oct 2011 06:30:34 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Gençliğe Hitabe]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4831</guid>
		<description><![CDATA[Her adım başı bir sürprizin beni beklediğini bilerek yürüyorum tarihin engebeli yollarında. Ve tarih okurken şaşırmayanlara hayret ediyorum. Bu derece sürprizi bol bir alan zor bulunur zira.  Gazeteci Oral Çalışlar 12 Eylül&#8217;den sonra girdiği hapishanede yaşadıklarını yazdığı &#8220;Liderler Hapishanesi&#8221; adlı kitabında (1986) kendisi de içeride olan Bülent Ecevit&#8217;le yaptığı bir konuşmayı aktarırken ilginç bir bilgi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Her adım başı bir sürprizin beni beklediğini bilerek yürüyorum tarihin engebeli yollarında. Ve tarih okurken şaşırmayanlara hayret ediyorum. Bu derece sürprizi bol bir alan zor bulunur zira.</p>
<p style="text-align: justify;"> Gazeteci Oral Çalışlar 12 Eylül&#8217;den sonra girdiği hapishanede yaşadıklarını yazdığı &#8220;Liderler Hapishanesi&#8221; adlı kitabında (1986) kendisi de içeride olan Bülent Ecevit&#8217;le yaptığı bir konuşmayı aktarırken ilginç bir bilgi kırıntısını gözler önüne serer. Buna göre Ecevit, Çalışlar&#8217;a, &#8220;Nutuk&#8221;un sonunda yer alan ve halen resmi kurumlarımızın duvarlarını süsleyen Gençliğe Hitabe&#8217;yi İsmet İnönü&#8217;nün kaleme aldığını, bizzat İnönü&#8217;nün ağzından aktarmıştır.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Atatürk, &#8220;Nutuk&#8221; metnini tamamladıktan sonra yakın arkadaşı İnönü&#8217;ye okuyup fikirlerini söylemesi için verir. İnönü de okur ve der ki: &#8220;Paşam, çok güzel, ancak sonunu gençliğe hitap ederek bitirmek sanırım faydalı olur&#8221;. Bunun üzerine Atatürk &#8220;O zaman sen yaz&#8221; der ve ardından İnönü, Gençliğe Hitabe&#8217;yi kaleme alır. Bunu eski Milli Eğitim bakanlarından Necdet Uğur da biliyormuş. İşin ilginç tarafı, Oral Çalışlar&#8217;ın kitabı hem Ecevit&#8217;in hem de Uğur&#8217;un sağlığında yayınlanmış ve herhangi bir yalanlama gelmemiştir.</p>
<p>Tabii ki bu bilgi tek başına Gençliğe Hitabe&#8217;yi İnönü&#8217;nün yazdığını ispatlamaz ama en azından bir tartışma başlangıcıdır, hukuk deyimiyle, delil başlangıcı. Buradan yola çıkarak tarihçilerin alacakları uzun bir yol vardır.</p>
<p>Keza çocukluğumda hâlâ okul duvarlarında asılı duran Türklerin dünyaya yayılmalarını anlatan haritayı da bir okul ziyaretinde sınıftan çıkışta Atatürk&#8217;ün kendi eliyle çizdiğini ve sonra da kimse değiştirmeye cesaret edemediği için aynen kaldığını bir hatırattan öğrenmekteyiz. Gerçi sonradan göçler yoluyla Türk ırkının dünyaya medeniyet götürdüğü görüşünden de vazgeçildi ama bu motif okullar kanalından toplumsal hafızaya bir kez kazınmış oldu.</p>
<p>1935&#8242;te İngiliz ve Fransızların baskısı altında içine girilen ırkçı eğilimden hızla uzaklaşılmış olduğunu belirtelim. Ancak 1930, Türkiye&#8217;de yaşayan diğer ırkların dışlandığı ve Türklerin ırkî özelliklerinin abartıldığı dönemin başlangıç yılı olarak hatırlanacaktır. Nitekim aynı yıl, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, ünlü Ödemiş nutkunda şu korkunç ifadeyi kullanacaktı:</p>
<p>&#8220;Benim fikrim, kanaatım şudur ki, dost da, düşman da, dağ da bilsin ki bu memleketin efendisi Türk&#8217;tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır.&#8221; (Milliyet, 19 Eylül 1930)</p>
<p>Bunlar inkâr kabul etmez, kategorik ifadelerdir ve yalnız Bozkurt değil, aynı zamanda Başbakan İsmet İnönü de 1926 yılı Kasım ayında benzer bir ifadenin altına imza atmıştır. Türk Ocakları Kurultayı&#8217;nda konuşan İnönü&#8217;nün keskin sirke mahiyetindeki sözleri şöyledir:</p>
<p>&#8220;Vazifemiz, Türk vatanı içinde Türk olmayanları behemahal Türk yapmaktır. Türklere ve Türklüğe muhalefet edecek anâsırı [etnik unsurları] kesip atacağız. Ülkeye hizmet edeceklerde her şeyin üzerinde aradığımız, Türk olmalarıdır.&#8221;</p>
<p>Bugün acısını hep beraber çektiğimiz olayların kökeninde biraz da bu sakat ve katı anlayışın yattığını bilmemiz lazım.</p>
<p>***</p>
<p><strong>Osmanlı coğrafi bölgeleri nasıl ayırdı?</strong></p>
<p>1931-1932 yılları dil ve tarih konusunda çalışmaların yoğunlaştığı yıllardır. Türk dil ve tarih tezleri bu yıllarda gelişip olgunlaştırıldı. Ancak coğrafya çalışmaları için bir 10 yıl daha beklemek gerekecektir. İlk Coğrafya Kongresi&#8217;nin 1941 yılında gerçekleştirilebilmiş olması, coğrafyanın, daha doğrusu vatan kavramının şekillenmesinin Cumhuriyet yöneticilerinin zihinlerinde biraz zaman aldığını gösteriyor. O güne kadar ihmal edilen ve şimdilerde yeniden tartışılan Türkiye&#8217;nin bölgelere ayrılması konusu da bu kongrenin ana gündem maddeleri arasındadır.</p>
<p>Coğrafya Kongresi&#8217;nde İbrahim Akyol, Besim Darkot, Herbert Louis ve H. Sadi Selen adlı profesörlerin teklifiyle Türkiye 7 coğrafi bölgeye ayrılır. Buna göre denizlere doğru açılan cepheler komşu denizlere göre, iç kısımlar ise Anadolu&#8217;nun yönlerine göre adlandırılmıştır. Yani bölümlendirmede fiziki coğrafya esas alınmıştır. Daha önce Faik Sabri Duran&#8217;ın 1938 tarihli bölümlendirmesinde bütün Doğu ve Güneydoğu Anadolu&#8217;nun &#8220;Şark Yaylası&#8221;, Orta Anadolu&#8217;nun ise &#8220;Merkez Yaylası&#8221; olarak adlandırılması gibi aykırı örneklere rastlanıyor, coğrafyacılar arasında bir birlik kurulamıyordu. İlk defa 1941 Coğrafya Kongresi&#8217;ndedir ki, bugün bildiğimiz bölgelerin belirlendiğini biliyoruz. (Geniş bilgi için bkz. Sezgi Durgun, &#8220;Memalik-i Şahane&#8217;den Vatan&#8217;a&#8221;, İletişim: 2011, s. 223 vd.)</p>
<p>Ancak bu bölgelerin sınırlarının çizilmesine itiraz eden uzmanların bulunduğunu da unutmamak lazım. Mesela Cevad Gürsoy adlı coğrafyacı, 1957 yılında yazdığı makalede Karadeniz Bölgesi ile Doğu Anadolu bölgeleri arasındaki sınırın yanlış çizildiğini iddia etmiş, Orta ve Batı Karadeniz sınırlarının da hatalı olduğunu savunmuştur. Ayrıca Akdeniz ile Güneydoğu Anadolu&#8217;yu ayıran sınırın hatalı olduğunu, bu sınırın Fırat nehrine kadar uzatılmasının uygun olduğunu, bu nedenle Gaziantep platosunun da Akdeniz bölgesine dahil edilmesi gerektiğini savunmuştur. Biraz da çocukluğumun bir kısmını geçirdiğim için ilgimi çeken Gaziantep hakkında söylediklerini sizinle paylaşmak istiyorum:</p>
<p>&#8220;Beşeri ve iktisadi coğrafya bakımından Gaziantep ve çevresi, Akdeniz mıntıkasıyla ve özellikle Adana bölgesiyle yakından alakadardır. Adana ve Hatay çevrelerinin, Türkiye ortalamasının üstünde yoğunluk gösteren sık nüfuslu sahası, oldukça kütlevi bir vaziyette Fırat&#8217;a doğru uzanmaktadır. Gaziantep çevresi, Gâvur Dağı&#8217;nın kuzeydoğuya doğru devam eden yoğunluk sahasıyla irtibat halindedir. Bundan başka Gaziantep platosu, Fırat&#8217;ın doğusundaki sahalara nazaran bol yağışlarıyla Akdeniz mıntıkasına daha fazla yakınlık göstermektedir.&#8221;</p>
<p>Hakikaten de Gaziantep neden Güneydoğu Anadolu bölgesindedir? Bunun fiziki coğrafya açısından tatminkâr bir açıklaması yoktur. Oysa bu mesele, Osmanlı&#8217;da &#8220;Cezire-i Ulyâ&#8221; denilerek ve Fırat&#8217;a kadarki bölge Akdeniz bölgesi içine alınarak çoktan halledilmişti. Yani Osmanlı&#8217;yı taklit etsek mesele kalmayacaktı. Ancak akla gelen ilk ihtimal, Cumhuriyet&#8217;i kuranların yalnız fiziki değil, beşeri ve ırkî bir coğrafi bölümlendirme de yaptıkları şeklindedir. Muhtemelen Gaziantep&#8217;teki Kürt nüfusu, bu şehri Akdeniz&#8217;de değil, Güneydoğu Anadolu&#8217;da görmemizin esas sebebini teşkil etmektedir.</p>
<p>Bir zamanlar &#8216;Haritalar nasıl yalan söyler?&#8217; diye sormuştum. Sezgi Durgun&#8217;un sözünü ettiğim kitabını okuduktan sonra &#8216;Coğrafyacılar nasıl yalan söyler?&#8217; diye sormamız gerektiğini düşünüyorum.</p>
</div>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: right;" align="right"><em><strong>23 Ekim 2011, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genclige-hitabeyi-inonu-mu-yazmisti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Meğer &#8220;Bursa Nutku&#8221;nu yazan da ciddiye almamış</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/meger-bursa-nutkunu-yazan-da-ciddiye-almamis.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/meger-bursa-nutkunu-yazan-da-ciddiye-almamis.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2011 07:19:11 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Bursa Nutku]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Nutku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4829</guid>
		<description><![CDATA[Neredeyse 60 yıldır Atatürk&#8217;e izafe edilip durulan &#8220;Bursa Nutku&#8221;nun ona ait olmadığını artık daha kesin olarak söyleyebiliriz.  Zira eski gerekçelere iki güçlü kanıt eklendi. Bu kanıtları görmeden önce eski gerekçeleri sıralayayım: 1) &#8216;Bursa Nutku&#8217; adı verilen metin, bir &#8220;nutuk&#8221; değildir, olsa olsa bir sohbetten alınmıştır. 2) Atatürk&#8217;ün sağlığında hiç yayınlanmadığı gibi, ölümünden 9 yıl sonra [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Neredeyse 60 yıldır Atatürk&#8217;e izafe edilip durulan &#8220;Bursa Nutku&#8221;nun ona ait olmadığını artık daha kesin olarak söyleyebiliriz.</p>
<p> Zira eski gerekçelere iki güçlü kanıt eklendi. Bu kanıtları görmeden önce eski gerekçeleri sıralayayım:</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>1) &#8216;Bursa Nutku&#8217; adı verilen metin, bir &#8220;nutuk&#8221; değildir, olsa olsa bir sohbetten alınmıştır.</p>
<p>2) Atatürk&#8217;ün sağlığında hiç yayınlanmadığı gibi, ölümünden 9 yıl sonra bir kitapçıkta yayınlandığı zaman dahi onu kimseler ciddiye almamıştı.</p>
<p>3) Birilerince darbelere gerekçe olarak gösterilen bu sözde &#8220;nutuk&#8221;, başka hiçbir bağımsız kaynak tarafından (tartışmalar başladıktan sonra yazılmış olan şike kokanlar hariç) doğrulanmış değildir.</p>
<p>4) Atatürk gibi otoriter bir devlet başkanının anarşiye prim verecek ve gençleri sokağa dökecek bir konuşma yapması mümkün değildir. (Geniş bilgi için bkz. Küller Altında Yakın Tarih adlı kitabım.)</p>
<p>Şimdi daha kesin konuşmama sebep, doğrudan doğruya &#8220;Bursa Nutku&#8221;nun içinde yer aldığı kitabı incelemem oldu. Şimdiye kadar bir &#8220;Bursalı gazeteci&#8221; diye takdim edilen Rıza Ruşen Yücer&#8217;in &#8220;Atatürk&#8217;e Ait Birkaç Fıkra ve Hâtıra&#8221; adlı 1947&#8242;de basılan kitapçığına eğilen bir çalışmaya pek rastlamadım. Tartışmalarda genellikle ikinci, hatta üçüncü el kitaplar kullanılmış. Bu da meselenin niye arapsaçına döndüğünü açıklıyor zaten.</p>
<p>Rıza Ruşen Yücer, hepi topu 24 sayfacık tutan kitabındaki 16 adet &#8220;fıkra ve hatıra&#8221;nın doğruluğuna nedense garanti verememektedir. Kitabının yıllar sonra bu kadar ciddiye alınacağını hiç düşünmediğine eminim. Nitekim yazarın Önsöz&#8217;de yer alan itiraf mahiyetindeki şu sözleri ibretliktir:</p>
<p>&#8220;Naklettiğim fıkra ve hâtıralar gerçekten olmuş mudur? Bunu da kesin olarak temin edemem [garanti veremem]. Çünkü ben, belgelendirmekten ziyade ve sadece işittiklerimi, -duyduğum şekle sadık kalarak- tesbit ve nakle önem verdim.&#8221;</p>
<p>Demek ki, yazar bile anlattıklarının gerçekliğinden emin değildir. Önemli bir kısmını başkalarından işitmiştir ve bunların gerçekten vuku bulup bulmadıklarını araştırıp soruşturmuş da değildir.</p>
<p>Böylece &#8220;Bursa Nutku&#8221;na neden &#8216;sözde nutuk&#8217; dediğimizi ve bu &#8220;sohbeti&#8221; aktaran kişinin de olay yerinde bulunmadığını, konuşulduğu söylenen ve etrafında fırtına kopartılan sözleri başkasından işittiğini, onların gerçek olup olmadığına dair bir bilgi ve kanaatinin olmadığını bizzat kendi sözlerinden öğrenmiş oluyoruz.</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2011/10/16/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>Rıza Ruşen Yücer&#8217;in sözde &#8220;Bursa Nutku&#8221;na dayanak olarak alınan 1947 tarihli kitabının kapağı. Kitaptaki &#8220;Eşiniz gibi öpünüz&#8221; başlıklı yazının başlığı.Yazar Önsöz&#8217;de yazdıklarının kulaktan dolma şeyler olduğunu böyle itiraf ediyor.</em></p>
<p><strong>Gelelim ikinci kanıta&#8230;</strong></p>
<p>Aynı kitapta geçen Atatürk&#8217;e dair &#8220;fıkra ve hâtıralar&#8221; arasında öylesine gayrı ciddileri var ki, bunların içinde yer aldığı bir kitabın siyasî tarihimizde yarım asırdır bunca fırtına koparabildiğine insanın inanası gelmiyor. Meseleyi aydınlatmak bakımından bu kitapçıkta anlatılan gerçekten tuhaf &#8220;fıkra&#8221;lardan birkaç örnek vermek faydalı olacaktır:</p>
<p>Gazeteci Musa Ataş, Atatürk&#8217;ün Bursa&#8217;ya son gelişinde verilen baloya, yanında hanımı ve pembe tuvaletli bekâr bir bayanla katılmak istemiş, lakin bu bayan, kavalyesi olmadığı için içeriye girememiştir. Bunun üzerine Musa Bey, gazetede çalışırken bulduğu yazara, baloya başka bir bayanla gitmeyecekse pembe tuvaletli bayanla gitmesini rica eder. Yazar da kabul eder ve kadınla kol kola baloya giderler.</p>
<p>Önce resmî konuşmalar yapılır. Muhabirlerin görevi, bu haberi gazetelerine yetiştirmektir. Yazar da gazetesine gitmek üzere salondan ayrılır ve işini bitirdikten sonra geri döner. Ancak dönünce ne görse beğenirsiniz! Atatürk kendi pembe tuvaletli &#8220;dam&#8221;ına pek yakın davranmakta, ona sigara ikram edip sık sık dansa kaldırmakta ve büfeye götürüp içki ikram etmektedir. Çiftin neşeleri gayet yerindedir.</p>
<p>Yazarımız ilk şaşkınlıktan kurtulduktan sonra Atatürk&#8217;ün yanına gider. Bu sırada arkadaşları kendisine takılır. &#8220;Atam, bu gazeteci arkadaşın damını kapmışsınız&#8221; derler yılışık bir edayla. Atatürk güya bu iddiayı kabul etmez ve yazara, pembe tuvaletli bayanın adını sorar. Yazarımız kendisinden öğrendiği ismi söyler, &#8220;Hatice&#8221; der. Atatürk &#8220;İşte&#8221; der, &#8220;kimsenin damını kapmadığımın ispatı!&#8221; Daha sonra pembe tuvaletli bayana dönüp &#8220;Lütfen isminizi söyler misiniz?&#8221; der. Bunun üzerine Bayan, isminin &#8220;Ataca&#8221; olduğu cevabını verir. Atatürk de &#8220;Gördünüz mü?&#8221; diyerek muzafferane bir tebessümle kolunu bayan Ataca&#8217;ya uzatır. (Bundan sonrasını bilmiyoruz.) Meğer tanışmaları sırasında adının Hatice olduğu söyleyince Atatürk kadına, &#8220;Ben olsam, Ata&#8217;ya bu kadar yakın olduğum için adımı Ataca kordum&#8221; diyerek adını o anda değiştirivermiştir!</p>
<p>Bursa Nutku taraftarları bu laubaliliği Atatürk&#8217;e yakıştırıyorsa diyecek sözümüz yok!</p>
<p>Kitapta geçen evlere şenlik bir başka &#8220;fıkra&#8221; ise bir öpüşme sahnesiyle dikkat çekiyor. Buna göre Atatürk 10. yıl kutlamaları sırasında Ankara Orduevi&#8217;ndeki baloyu teşrif eder. Bir ara önünde dans eden bir çift dikkatini çeker. Karı koca olduklarını öğrenince de öpüşmelerini ister. Subay olan koca, emir üzerine zoraki bir öpücük kondurur eşinin yanağına ama Atatürk beğenmez bu öpücüğü, samimi bulmaz. &#8220;Yoksa bu senin eşin değil mi?&#8221; diye çıkışır. Subay &#8220;Eşimdir&#8221; diye ısrar edince, ona şu emri verir: &#8220;O halde eşiniz gibi öpünüz!&#8221;</p>
<p>Böylece bize &#8220;Bursa Nutku&#8221;nun dayanağı olarak sunulan kitapçıktan Atatürk&#8217;ün Cumhuriyet balolarında insanları alenen öpüştürmek gibi bir &#8220;misyonu&#8221;nun olduğunu da öğreniyoruz.</p>
<p>Bir de gençliğinde sık sık gittiği Galata&#8217;daki Barba adında bir Rum meyhaneciye yıllar sonra cumhurbaşkanlığı döneminde yeniden uğradığı anlatılıyor kitapçıkta. Meyhaneci Barba bu ziyaret sırasında Atatürk&#8217;e &#8220;Mıstık&#8221; diye hitap etmiştir. Ne muazzam bir bilgi, değil mi?</p>
<p>Buna benzer &#8220;fıkra&#8221; değerinde hatıralarla dolu bir kitapçıktır Rıza Ruşen Yücer&#8217;in &#8220;Atatürk&#8217;e Ait Birkaç Fıkra ve Hâtıra&#8221;sı.</p>
<p><strong>Şimdi soruyorum:</strong></p>
<p>Eğer bu kitapçıkta anlatılanlar doğruysa, o zaman Atatürk&#8217;ün, misafirlerinin &#8220;dam&#8221;larına el koyan, bunu da gayet laubali tarzda yapan biri olduğuna hükmetmemiz gerekecektir. Ayrıca, hem de 10. yıl kutlamaları gibi resmî bir baloda, üstelik orduevi gibi ciddi bir kurumda, dahası, bir Türk subayına, herkesin önünde eşiyle öpüşmesini emrettiğini de kabul etmemiz gerekecektir. Atatürk&#8217;e sağlığında &#8220;Mıstık&#8221; diyenlerin varlığını ve onun da bu hitabı hoş gördüğünü öğreniyoruz!</p>
<p>Sağlıklı bilgiler içerdiğini söylediğiniz bu kitapta anlatılanlar doğruysa o zaman Bursa Nutku&#8217;ndaki &#8220;ciddi&#8221; Atatürk&#8217;ü nereye koyacağız? Tersine, anlatılanlar yanlışsa, kaçınılmaz olarak bu kadar ciddiye aldığınız &#8220;Bursa Nutku&#8221; da geçerliliğini ve güvenilirliğini yitirecektir.</p>
<p>Atatürk&#8217;ün Türk gençliğini anarşizme teşvik ettiği söylenen sözde &#8220;Bursa Nutku&#8221;nun kulaktan dolma bilgilerle yazılmış gayri ciddi bir kitapçık içinde yer almış olması, böyle bir &#8220;nutk&#8221;un mevcut olmadığını güvenle ileri sürmemize yetiyor da artıyor bile.</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right">
<em><strong> 16 Ekim 2011, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/meger-bursa-nutkunu-yazan-da-ciddiye-almamis.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;Türkçe fermanı&#8217; bir Cumhuriyet efsanesi mi?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/turkce-fermani-bir-cumhuriyet-efsanesi-mi.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/turkce-fermani-bir-cumhuriyet-efsanesi-mi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 09 Oct 2011 06:58:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Karamanoğlu Mehmed Bey]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Fermanı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4825</guid>
		<description><![CDATA[Cumhuriyet efsanelerinden biri daha yıkılacak ama peşinen söyleyeyim, bunun için özür dileyecek değilim.  Karamanoğlu Mehmed Bey&#8217;in çıkardığı iddia edilen &#8220;Bundan sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil konuşulmaya&#8221; fermanı ona ait değildir, bir; bu ferman birkaç gün ya uygulanmış ya uygulanmamıştır, iki; aynı Karamanoğlu&#8217;nun vezirliğinde tekrar Arapça ve Farsçaya dönülmüştür, üç. Ernest [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Cumhuriyet efsanelerinden biri daha yıkılacak ama peşinen söyleyeyim, bunun için özür dileyecek değilim.</p>
<p> Karamanoğlu Mehmed Bey&#8217;in çıkardığı iddia edilen &#8220;Bundan sonra divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil konuşulmaya&#8221; fermanı ona ait değildir, bir; bu ferman birkaç gün ya uygulanmış ya uygulanmamıştır, iki; aynı Karamanoğlu&#8217;nun vezirliğinde tekrar Arapça ve Farsçaya dönülmüştür, üç.</p>
<div id="haberMetinDiv" style="text-align: justify;">
<p>Ernest Gellner &#8220;Millet, milliyetçiliğin eseridir.&#8221; der. Milliyetçiliğin milleti nasıl inşa ettiğini görmek için 1930&#8242;lar Türkiye&#8217;sine bakmak yeterlidir. Karamanoğlu Mehmed Bey efsanesi, Türk milliyetçiliğinin kendisine tarihten &#8220;atalar&#8221; icat etmek için uğraştığı 1920&#8242;li yılların ikinci yarısında gündeme gelir.</p>
<p>&#8220;Dil Bayramı&#8221;(!) diye bir ucubeyi icat eden zihniyetin asıl derdi neydi biliyor musunuz? Cumhuriyet yönetiminde Türkçeden başka dilleri &#8220;yasaklamak&#8221; istiyorlardı; kendilerine meşruiyet sağlayacak bir öncü aradılar, onu Karamanoğlu Mehmed Bey&#8217;de buldular. Hem o da Anadolu&#8217;da Türkçeden başka bir dilin konuşulmasını yasaklamamış mıydı? Biz aslında yeni bir şey yapmıyoruz, Karamanoğlu&#8217;nun başlattığı işi sürdürüyoruz, demeye getiriyorlardı. (Bu noktaya dikkatimi çeken Mikail Bayram hocaya teşekkürler.)</p>
<p>Bu fermanın aslı elimizde olmasa da, İbn Bibi adlı tarihçinin Farsça eserinde bir kaydını buluyoruz. Zaten tek kaynağımız da onun &#8220;Selçuknâme&#8221;si. Ancak İbn Bibi&#8217;nin metni birilerince fena halde çarpıtılmış.</p>
<p>Önce Türkçeye İbn Bibi Tarihi&#8217;nde sözde &#8220;Türkçe fermanı&#8221;nın nasıl geçtiğine bakalım. Mürsel Öztürk tercümesinden okuyalım: &#8220;Bugünden sonra hiç kimse divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil konuşmayacak&#8221; diye karar aldılar.</p>
<p>Eserin Osmanlı döneminin başlarında yapılan Yazıcızade Ali tercümesinde ise aynı metin şöyle çevrilmiş: &#8220;Şehirde çağırttılar ki, &#8220;Şimden girü hiç kimesne kapuda ve divânda ve mecâlis ve seyrânda Türkî dilinden gayri dil söylemeyeler.&#8221;</p>
<p align="center"><img src="http://medya.zaman.com.tr/2011/10/09/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p>Fermanda divan toplantılarında, padişahın huzurunda, devlet dairelerinde, sohbet meclislerinde ve şehir içerisinde Türkçeden başka dil kullanmanın yasaklandığı görülüyor. İyi de diğer dillerin yasaklanması anlamına gelen bu fermanı nasıl anlamalıyız? Cumhuriyet ideolojisinin bize dayattığı gibi bir &#8220;Türkçülük bilinci&#8221;nin ta 13. yüzyılda bile canlı olduğunu ve Mehmed Bey&#8217;in etrafını çeviren yabancılaşmış Selçuklu saray çevresine meydan okuyuşu olarak mı anlayacağız? Yoksa&#8230;</p>
<p>İlk olarak İbn Bibi&#8217;nin metnine baktığımızda bu sözü Karamanoğlu Mehmed Bey&#8217;in söylediğine dair en ufak bir işaret yoktur. Zaten Mehmed Bey &#8220;Sultan&#8221; değildir ki ferman çıkarsın. Malum, ferman sultanlar tarafından çıkarılır. Ayrıca Mehmed Bey fermanın yayınlandığı günlerde vezir bile değildir. Bir oldu bittiyle Konya&#8217;yı ele geçirip II. İzzeddin Keykavus&#8217;un şehzadelerinden olduğunu iddia ettiği Siyavuş&#8217;u Selçuklu tahtına oturtmuştur. İbn Bibi&#8217;nin metninden anlaşıldığına göre fermanı çıkaran kişi, halkın Cimri dediği Siyavuş&#8217;tur. Bundan böyle dil bayramlarında Cimri&#8217;nin adı &#8220;Türkçe kahramanı&#8221; olarak anılsa gerektir.</p>
<p>İnsanlar sanıyorlar ki, yıllarca sürmüş meşru bir yönetim tarafından çıkarılmıştır bu ferman. Cimri-Mehmed Bey ekibinin bütün iktidarları sadece 37 gün sürmüştür. Hatta Yazıcızade tercümesinden anlıyoruz ki, &#8220;Türkçe fermanı&#8221; ancak birkaç gün yürürlükte kalmış, sonra vezirliğe getirilen Karamanoğlu Mehmed Bey &#8220;defterleri dahi Türkçe yazalar&#8221; genelgesini çıkarmıştır. Sadece Yazıcızade&#8217;nin çevirisinde geçen bu ifade bence Karamanoğlu&#8217;nun lehine kaydedilmelidir, ferman değil. Bazı şaşkınlar Cimri&#8217;nin çıkardığı fermanı Mehmed Bey&#8217;e mal etme telaşıyla, yazı diline geçilmesi yönündeki bu önemli emrini atlamışlar.</p>
<p>Ancak Yazıcızade Ali metnin devamında olayın akıbetini de anlatıyor ki son derece aydınlatıcıdır. Bugünkü dille diyor ki: &#8220;Türkçeyi o zamanlar Arap harfleriyle yazmak âdet olmamıştı. Her yazıcı kendi anladığı şekilde yazıyordu. Cümle kuracakları vakit bunu başaramadılar. Zira Türkçenin kayda geçirilmesi kolay değildir ve yazısı yoktur. Çaresiz kalıp Farsça şerh ve Arapça yazı yazdılar.&#8221;</p>
<p>Anlaşılıyor ki, Mehmed Bey&#8217;in lehine kaydedilecek olan kayıtları Türkçe tutma emri de işleri karıştırmaktan başka bir işe yaramamış ve kısa bir süre sonra yazışmalarda karışıklıklar başlayınca vazgeçilip kayıtlar eskisi gibi Arapça ve yanında Farsça şerhle tutulmaya devam edilmiş.</p>
<p>İyi ama 1277 Mayıs&#8217;ında hem konuşma hem de yazı dilinde Türkçenin kullanılması girişiminin asıl gerekçesi nedir?</p>
<p>Bu noktayı Selçuklu tarihi uzmanı Prof. Osman Turan &#8220;Selçuklular Zamanında Türkiye&#8221; adlı eserinde, hem de milliyetçi camianın önemli aydını Prof. Erol Güngör &#8220;Tarihte Türkler&#8221; adlı kitabında izah etmişler. Erol Güngör&#8217;e göre,</p>
<p>&#8220;Çokları bunun Karamanoğlu Mehmed Bey&#8217;in Türkçülüğünden, milliyet şuurunun kuvvetinden doğmuş bir emir olduğunu sanarak, Karamanoğlu&#8217;nu Selçuklulara karşı milliyetçiliğin savunucusu gibi görürler. Aslında Karamanoğlu&#8217;nun bütün gayesi, devlet idaresinde bulunan okumuş tabakanın, yani aydınların te&#8217;sirini ortadan kaldırmaktı. Kendisinin hiçbir tahsili ve kültürü olmadığı için Selçuklu idarecileri karşısında eksiklik duyuyor, oralarda ne olup bittiğini bir türlü anlamıyordu.&#8221;</p>
<p>Osman Turan ise &#8220;Esasen Mehmed Bey Konya&#8217;yı alıp Selçuklu devletine sahip olduğunu sandığı bir kısa işgal zamanında memleketi bu dilde idare edemeyeceğini düşünerek bu kararı almış; fakat bunu tatbik imkânının daha zor olduğunu kavrayamamış ve Karamanlıların daha sonraları muamelatı Türkçe yapamamaları da hem bunu göstermiş hem de bunda millî duygudan ziyade kültür seviyeleri âmil olmuştur.&#8221; demektedir.</p>
<p>Yani hem Mehmed Bey&#8217;in, hem de Cimri&#8217;nin Türkçeden başka dil bilmeyişleri, onları Arapça ve Farsçanın yaygın olarak kullanıldığı Konya&#8217;da acze düşürmüş, etraflarında olup biteni anlayamadıkları için &#8220;Vatandaş Türkçe konuş!&#8221; türünden bir uyarıda bulunmuşlardı. Ancak bu, zannedildiği gibi Türkçülük veya Türkçecilik gayretinden değil, tam tersine, yönetime hakim olamama sıkıntısından kaynaklanmıştı.</p>
<p>Ancak burada can alıcı bir nokta var: Bol keseden Osmanlıların Türkçeyi mahvettiklerinin iddia edildiği bir devirde, &#8220;Türkçeye sahip çıkan şahsiyet&#8221; olarak Osmanlı&#8217;ya muhalif olan Karamanoğulları&#8217;ndan birinin yüceltilmesi anlamlıdır. Ne var ki, ne Karamanoğulları&#8217;ndan, ne de diğer herhangi bir başka Türk devletinden bize Türkçe bir resmi yazışma gelmemiştir. Türkçeyi resmi dil olarak kabul etmiş olan ilk Türk devleti Osmanlılardı. İşte bu şanı Osmanlı&#8217;ya kaptırmamak için uydurulmuştu Karamanoğlu Mehmed Bey efsanesi.</p>
</div>
<p style="text-align: right;" align="right">
<em><strong> 09 Ekim 2011, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/turkce-fermani-bir-cumhuriyet-efsanesi-mi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Mustafa ARMAĞAN İle Türkçe Ezan Üzerine&#8230;</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/mustafa-armagan-ile-turkce-ezan-uzerine.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/mustafa-armagan-ile-turkce-ezan-uzerine.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 07 Oct 2011 07:16:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Menderes]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Celal Bayar]]></category>
		<category><![CDATA[Ezanın Türkçe Okunması]]></category>
		<category><![CDATA[habertimes.com]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa ARMAĞAN Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Sarper Erkılınç]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Ezan ve Menderes]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Ziya GÖKALP]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4772</guid>
		<description><![CDATA[Sayın Armağan, öncelikle şöyle bir soru ile başlamak yerinde olacaktır. Sizce Ezanın Türkçe okunması Osmanlı İmparatorluğunun Batılılaşma sürecinde aydınlar ya da devlet yönetimi tarafından tartışılan konulardan biri olmuş mudur? Özellikle 1910’lu yıllarda bazı reformist Türkçü yazarlar tarafından tek tük çıkışlar görülmekle birlikte Türkçe ezan isteğini en net bir şekilde ifade eden kişi, Ziya Gökalp olmuştur. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Sayın Armağan, öncelikle şöyle bir soru ile başlamak yerinde olacaktır. Sizce Ezanın Türkçe okunması Osmanlı İmparatorluğunun Batılılaşma sürecinde aydınlar ya da devlet yönetimi tarafından tartışılan konulardan biri olmuş mudur?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Özellikle 1910’lu yıllarda bazı reformist Türkçü yazarlar tarafından tek tük çıkışlar görülmekle birlikte Türkçe ezan isteğini en net bir şekilde ifade eden kişi, Ziya Gökalp olmuştur. Ziya Gökalp’in bu talebi ekseriyetle 1918 yılında yayınlanan Yeni Hayat isimli kitabında dillendirdiği bilinir ama son kitabımızda biz bu tarihi 1915’e kadar çektik. Bu kitabında yer alan ve</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bir ülke ki camisinde Türkçe ezan okunur,</p>
<p style="text-align: justify;">Köylü anlar manasını namazdaki duanın</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">mısralarıyla başlayan “Vatan” başlıklı manzumesiyle birlikte bu konuda bir düşünce tohumu ekilmiş olduğunu görüyoruz. Biliyoruz ki, Mustafa Kemal Paşa her ne kadar bütün düşüncelerine katılmasa da, Ziya Gökalp’i dikkatle ve takdir ederek okuyan biriydi. Nitekim Ziya Gökalp’ın Türkçe Ezan, Türkçe İbadet, Türkçe Kur’an gibi o zamana göre aşırı sayılabilecek fikirlerinin sonraki nesilleri ciddi manada etkilediğini biliyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Aynı Ziya Gökalp’ın o yıllardan biraz önce “Ezan” isimli bir şiiri de var ama…</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Tabii ki… Ama dikkat edin, Sultan II. Abdülhamid döneminde yazılmıştır o şiir. Şimdi Abdülhamid dönemi çok ilginçtir. Sonraki dönemlerde ona karşı olduklarını söyleyen aydınlar Abdülhamid zamanında müthiş Osmanlıcıdır, çok muhafazakârdır, hatta Abdülhamidcidir. Ziya Gökalp de bu insanlardan birisidir. Nitekim 1908’de Abdülhamid’in cülus yıldönümlerinden birinde Abdülhamid’i öven bir şiir kaleme almıştır.  Ve söylediğiniz gibi Arapça ezanın güzelliklerini anlattığı “Ezan” adlı şiiri de vardır. Yahya Kemal de öyledir. O zamanki İrtikâ dergisinde Abdülhamid’i öven şiiri de vardır Yahya Kemal’in. Daha sonraları o da Abdülhamid’den kaçıp Paris’te Jöntürklere katılmıştır. Dolayısıyla o dönemde yazılan şiirler unutturulmaya çalışılmış, hatta yokmuş gibi davranılmıştır. Bu şiirler birileri tarafından kamuoyuna sızdırılacak olsa “irticacı”, “saltanatçı”, “eski rejim taraftarı” olarak yaftalanacakları bilindiğinden o dönemde yazılanların gizli kalması ihtiyacı hissedilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Peki, Türkiye’yi yasağa götüren süreç nasıl başladı ve gelişti? Ayrıca bu süreci nasıl değerlendirmeliyiz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Olayı inkılâplar bağlamında değerlendirmek gerekir. Tarihî süreci şöyle resmedebiliriz:</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>
<div>1924 Hilafetin kaldırılması ve tevhid-i tedrisatın kabul edilmesi.</div>
</li>
<li>
<div>1925 Şapka inkılâbı.</div>
</li>
<li>
<div>1926 Medeni Kanunun kabulü.</div>
</li>
<li>
<div>1928 harf inkılâbı.</div>
</li>
<li>
<div>1929’dan itibaren dilin özleştirilmesi (Öz Türkçeciliğin başlatılması) ve 1932’de Türk Dil Kurumu’nun kurulması. Aynı yıl Türk Tarih Kurumun kurulması ile tarih görüşünde değişiklik yapılıyor ve böylece kültür devrimleri safhasına geçilmiş oluyor. Nihayet ‘Son inkılâp’ olarak sıra dinde reforma geliyor. Bu süreci böyle okumak lazım.</div>
</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Dinde reformun amacı şudur:</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye de harf değişikliğine, medeni kanun getirilmesine, şer’i devletten laikliğe geçilmesine, dilin ve tarihin değiştirilmesine rağmen hala soğumayan, direnen dinî bir hararet  mevcut. İnsanlar hala mevlitlerde, Kur’an okunurken ağlıyor, yaşıyor o duyguları. Ama laik yıldönümleri insanları aynı şekilde etkilemiyor. Belki bir bando yerleri zangırdatarak geçiyor ama o sivil din dediğimiz insanların kendi aralarında samimi bir şekilde yaşadıkları ortamda dinin oluşturduğu ambiyans, ya da Şerif Mardin’in deyişiyle ‘efsun’ diyelim, bir türlü yakalanamıyor. Duadan, ilahiden, Kur’an’dan zevk alma olgusu yeni rejim tarafından laikleştirilemediği gibi, onun alternatifi de aynı şekilde insanların gönüllerine tesir edemiyor.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong><em>Edemeyince ikili bir ambiyans doğuyor:</em></strong></p>
<p style="text-align: justify;">Biri dinî, öbürdü laik. Halbuki onlar ikincisini birincisinin yerine ikame etmek istiyorlardı. İşte halkın kalbine inmek, günlük hayatında onun duygusal dünyasının fethi bir türlü başarılamıyordu. Bu yüzden din alanının soğutulması gündeme geldi. Yerini alamıyorsa, yerine geçirilmeliydi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ne yapılıyor bunun için? Kur’an tercüme ettiriliyor ve camilerde Türkçe Kur’an okutulmaya başlanıyor. Türkçe ibadet gündeme geliyor. Sonra da namazlarda dua ve surelerin Türkçe okutulması konusu arkasından&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">Hatta “iftitah tekbiri” denilen “Allahu ekber” değil, “Tanrı uludur” diyerek namaza başlanması, arkasından tekbirlerin, salaların, salavatların Türkçe getirilmesi ve en son 1932 başında Fatih Camii’inde ilk Türkçe ezanın okutulma girişimi. Tekil bir olay gibi görünüyor ama arkası gelecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Özetlersek, 1932 yılına kadar diğer inkılâplar, reformlar tamamlanıyor, laikliğe geçiliyor ve bir adım daha atılarak 1932’de artık din alanının devlet tarafından tanzim edilmesi noktasına geliniyor. Sadece idari şekline değil, içeriğine de bir müdahale başlıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Burası artık laikliğin kırılma noktasıdır bence. Laiklik belki buraya kadar esneyebilir. Yani Diyanet’in kurulması, din adamlarının devlete bağlı hale getirilmesi&#8230; Ama artık devletin sınırı aşarak, “İbadeti şöyle yapacaksın, duanı böyle edeceksin, namazı böyle kılacaksın” demeye başlaması ve bunu kanuni ya da idari bir takım yaptırımlarla düzenlemeye kalkması laiklik sınırının aşıldığı anlamına geliyor ki, bu hem halk için sıkıntılı bir süreç, hem de laiklik adına sıkıntılı bir yorum oluşturmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Halk tarafından, daha doğrusu dilden dile dolaşan bir söylem olarak Ezanın Arapça okunması yasağı Mustafa Kemal Atatürk tarafından konulmuştur. Bu söylemi nasıl değerlendiriyorsunuz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi ezan yasağının iki aşaması var. İlki, Atatürk tarafından 1932’de başlatılan aşama. Türkçe ezanı bizzat Atatürk istiyor. Fakat bir kanun çıkartmıyor, sadece Diyanet kanalıyla bir idari düzenleme olarak müezzin ve imamlara yönelik bir genelge yayınlatıyor ve ‘Bundan sonra ezan Türkçe okunacaktır’ deniliyor. İkinci aşama olarak 1941’den 1950’ye kadar devam eden yasal süreç geçerli, yani kanunla Arapça ezanın yasaklanması devresi. Sene 1941, artık Atatürk ölmüş, İnönü Cumhurbaşkanı ve Refik Saydam Başbakan.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Peki ezan yasağını Atatürk kanunla düzenleyemez miydi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bence Atatürk bu konuda çok kurnaz davrandı. Çünkü devlet ve din işlerinin ayrılması anlamındaki laiklik, eğer devlet bir kanun ile ibadetin nasıl yapılacağını düzenlemeye kalkarsa çiğnenecekti. Laikliği ben koydum, ben çiğnedim, gibi abes bir durum ortaya çıkacaktı. Çünkü sonuçta bir insanın camide nasıl ibadet edeceğini devlet düzenliyorsa, o bir din devleti demektir ve laik değildir. Bir dini, o dinin kendi kuralları düzenler. Yani hangi dua okunacak, hangi şekilde namaz kılınacak? Laik devlet bunlara karışamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Şöyle düşünün: Devlet insanların alnı secdeye gitmeyecek diye bir kanun çıkarabilir mi? O zaman bu nasıl bir laiklik olacak? Din işlerine o dinin otoriteleri karar verir. Nasıl din adamlarının devlet işlerine karışması yanlışsa, devletin de ibadetlere müdahalesi aynı şekilde yanlıştı. Dolayısıyla Atatürk daha ‘denemeci’ bir yaklaşım seçti. Acaba Türkçe ezanı topluma bu şekilde tutturabilir miyim? diye düşündü. Yoksa Celal Bayar’ın dediği gibi eğer Harf devriminde olduğu gibi hakikaten kafasına koymuş olsaydı bunu ne yapar eder çıkartırdı.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Dolayısıyla Atatürk bu konuda ısrarcı değildi ve bu uygulamanın zaman içinde oturacağını düşünüyordu. Bu açıdan ezan yasağını bir kanunla düzenleme yoluna gitmedi. Konuyu idari düzenleme aşamasında bıraktı.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">1941 yılında ise yasak kanunla düzenlendi, üstelik hem para cezası, hem de hapis cezası getirildi. Böylece laiklik çok ağır bir yara almış oldu. İnsanlar mağdur oldu; dayak yiyenler, işini kaybedenler, hüküm giyenler, mahkemelerde sürünenler vs. Devlet büyük bir itibar kaybına uğradı. Toplum devletinden uzaklaşmaya başladı. Halk namazını kılacak ama etrafa gözeticiler koyuyor, jandarma geliyor mu, müfettiş, öğretmen birileri var mı diye; ancak emin olduktan sonra ezanını okuyabiliyordu. Aynı şekilde Kur’an öğretmek de yasaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">İşte böyle bir ortamda, 1950’de Rahmetli Adnan Menderes’in yaptığı şey “Arapça ezanı okuyanlar 300 liraya kadar para cezası ve 3 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır” fıkrasını kanundan, 526. maddeden kaldırmaktır. Bu değişiklik ile bence laikliğin ruhuna çok uygun bir harekette bulunuldu. Bilindiğinin aksine Menderes Arapça ezan okuma mecburiyeti getirilmedi, Türkçe okumak da yasaklanmadı. Kanun laikleştirildi, tarafsızlaştırıldı. Sonrasına ise cemaat karar verdi. Hangi şekilde ibadet etmekten zevk duyuyorsa onu yaptı. 60 senedir bir tek vakitte, bir tek camide Türkçe ezan okunmadıysa halk tercihi belli. Dolayısıyla Adnan Menderes ve Celal Bayar’ın tavırları laikliğin ruhuna uygundu.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bütün bu yapılanların sebebi, halkı daha da dindarlaştırmak olarak açıklanıyor. Bunun doğruluğunu ya da yanlışlığını nasıl değerlendirebiliriz?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkçe ezanla amaçlanan şey, halktaki dinî hararetin soğutulmasıdır. Bu hararet nasıl soğutulabilir? Cumhuriyetin kurmak istediği kurumların karşısındaki alternatif tek halk kurumu olan camiler nasıl cemaat açısından karizmasını kaybedebilir? Dava buydu. Dikkat ederseniz aynı tarihlerde Halkevleri açıldı ve ilçelere kadar ısrarla yaygınlaştırıldı. Halkevleri ne demek? Cami Allah’ın evi, onun karşısına, bazen kapatılan caminin içine Halkevi açılıyor. Maksat, buradan da belli değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Peki, bu sürecin sonunda ne oldu? Bugünlerde de okuyoruz, siz de okumuşsunuzdur. ‘Efendim Ezan Türkçe okunursa insanlar anlar, Allah’ı daha çok severler, camiler dolar, taşar’ deniliyor. Peki, öyle mi olmuş?  Hayır. Uygulama tam tersini gösteriyor. Camiler neredeyse tamamen boşalmış, insanlar evlerinde ibadete başlamışlar. Çünkü sünnet değiştirilmiş. Peygamber Efendimiz’in (SAV)  sünneti değiştirilmiş. Dolayısıyla insanlar ezan Türkçe okununca o namazın kabul olmayacağını düşünmüşler.  O yüzden namazlını evlerinde kılmayı tercih etmişler. Yani baştaki iddianın tam tersi gerçekleşmiş oluyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">İkinci olarak camiler boşalınca ne oluyor? Denildi ki, o kadar para veriyoruz imama, müezzine ama bunların cemaati yok. Ne yapalım? Bir semtte 3 cami varsa 2’sini kapatalım ve herkes o tek camiye gitsin. Mesela Çorum’un Alaca ilçesinde tek bir tane cami bırakılıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Üçüncü ve son olarak, bunlar yapılınca, ‘Camiler neden boş duruyor?’ deniliyor. Milli servet olması açısından bakılıyor olaya. Bu sefer de cami binalarını başka amaçlarla kullanalım deniliyor. Ne yapılıyor? Buğday depoları yetmiyor, depo olarak kullanılıyor. Ahıra Askeri birliğin ahır ihtiyacı var, onun için kullanılıyor. Mesela Bursa’da Molla Arap Camii bu amaçla kullanılıyor ve daha çok örnekleri var bunun. Yetmedi, kiralayalım deniliyor. Minaresi yıkılarak kullanılan böyle pek çok cami var. Dükkân olarak kullanılmışlar. CHP ilçe ve bucak teşkilatları ve Halkevlerinin minaresi yıkılmış camileri büro olarak kullandıklarını biliyoruz.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Sonuçta şöyle bir durum ortaya çıkıyor: İnsanlar ezanın ne dediğini anlarsa daha çok dindarlaşacak, camilere dolacak diye bir gerekçeyle başlayan süreç insanların kutsala olan saygısını da ortadan kaldırıyor. Camileri ahır olduğunda artık camiye saygısı kalır mı insanların? Orada bir çöp bile bulsanız kaldırmak isterken ahır olduğunu görünce o alanın dokunulmazlık, kutsallık değeri da yıkılıyor gözünüzde. Ondan sonra bakın sırasıyla neler geliyor: Birçok caminin yıkılması, zarar görmesi, çürümeye terk edilmesi, vs.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">İşte bunu yapınca toplumu bir arada tutan en önemli faktörlerden bir tanesini, kutsallık bağını ortadan kaldırmış oluyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Bir örnek verebilir misiniz söylediklerinize?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Mesela 27 Mayıs İhtilalinden sonra darbeciler ile CHP gençlik örgütleri 18 Martta bir Çanakkale gezisi düzenliyorlar. Çanakkale’ye, yani bu ülkenin kuruluşundaki en önemli mekâna, şehitlerin mezarlarına. Bir gemi tutuluyor ve üniversitede okuyan kız ve erkekler gemiye bindiriliyor, aynı zamanda kasa kasa içki de konuluyor. Yolda içki, dans, türlü rezaletler… Çanakkale’ye çıkıldığında ise sadece bir avuç insan kendinde. Geri kalanlar sarhoş ve rezillik çıkartıyorlar. Maalesef aynı durum dönüşte de yaşanıyor. Bazı genç kızlar bekâretlerini yitiriyor. Bu geziye basın mensupları da katılmış. Duyulmasını istemiyorlar rezaletlerin, inerken basına paralar veriliyor, lütfen bunları yazmayın diyorlar. Fakat birkaç gün sonra kızı felakete uğrayan bir anne emniyete şikâyette bulunuyor. Tabii emniyet muhabirleri eliyle olay basına yansıyor ve tarihe <strong><em>KADEŞ REZALETİ</em></strong> adıyla geçiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">İşte Cumhuriyet gençliğini getirmek istedikleri nokta burası. Çanakkale gibi tüylerimizin ürpermesi gereken bir kutsal mekâna insanları sarhoş ederek götürmek ve onların gözünde bütün kutsalları yıkmak.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">İşte tam da bu noktada 1950’de ezanın Arapça okunması aslında bir dönüm noktasıdır. Bir simgedir. Kritik bir virajdır. Eğer o viraj alınamasaydı Türkiye çok daha maneviyat yoksulu bir ülke olacaktı. Maneviyatın yeniden dirilmesi 1950’de başlıyor. İmam-Hatiplerin açılması, Kur’an öğretiminin serbest bırakılması, hafızlık öğretiminin başlaması vs… Bu sebepten ezan ın aslında olduğu gibi Arapça okunması çok önemli bir dönüm noktası olmuştur.  Eğer o viraj alınmamış olsaydı Türkiye’nin hali bugünkü Kıbrıs’tan farklı olmazdı. İşte Kıbrıs’ın hali ortada. Kur’an öğretimi yasaklanıyor ve bunu yapanlar da öğretmenler sendikası.  Aynı öğretmenler sendikası ÖSYM sonuçlarında en başarısız yer olarak Kıbrıs’ın çıkması konusunda nedense seslerini çıkarmıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Kıbrıs’ta bir konferans vermiştim geçen yıl. Orada dedim ki: <em><strong>‘Kıbrıs’a bakın ve Türkiye’nin ne hale getirilmeye çalışıldığını anlayın.’</p>
<p></strong></em></p>
<p style="text-align: justify;">Bu açıdan 1950 çok önemli bir viraj oldu.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">1950’de öyle bir patlama yaptı ki halkın talebi, Meclis’te yapılan ezan oylamasında CHP’nin de olumlu oy vermek zorunda kaldığını görüyoruz. Bana göre Menderes bu adımı iktidara gelir gelmez atmasaydı, Arapça ezanın okunmasının önündeki engeli kaldırmış olmasaydı, sanıyorum ileride hiç atamazdı. Çünkü 1950’de perişan olmuş bir CHP varken karşılarında, ileriki yıllarda tekrar toparlandılar ve güçlendiler, hatta Demokrat Parti’ye göz açtırmadılar muhalefetten.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> “Felah” kelimesi var bir de. Sizce her şey Türkçeleşirken neden sadece ona dokunulmuyor?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Şimdi içerik konusuna girersek ezanda toplam (tekrarlar ve edatlar hariç) 10 kelime var. Bu 10 kelimenin 4 tanesini (Allah, İlah, Muhammed, Resulullah) zaten günlük dilde kullanıyoruz. Eğer Müslüman olmak için söylenmesi gereken Kelime-i Şehadet’in kelimeleri olan Eşhedü, İlah ve İllallah’tan ikisini de çıkarırsak bu rakam 6 kelimeye çıkar. Bilinmeyen 4 kelime kalır ve bunlardan biri de felah’tır. Mana olarak ‘kurtuluş’ demek.  Namazın manevi olarak kurtuluş olduğunu simgeliyor. Ezanı Türkçeleştirenler o kelimeye gelince duruyorlar. Ya millet bunu suiistimal ederse, haydin kurutuluşa diyerek;  ya bunu Cumhuriyetten kurtuluş olarak algılarlarsa, ya bunu dine dönüş olarak yorumlarlarsa; ya laiklikten kurtulmak gibi bir dua olarak okurlarsa gibi bir sürü soru. İşte o zaman deniliyor ki, felah aynen kalsın, Türkçe olmasın. Onu da katarsak geriye 3 kelime kalıyor. Bunlar hayya haydi demek, salah namaz demek, ekber de en büyük demek. Dolayısıyla birisine en fazla 3 dakika içinde öğretilebilecek bu 3 kelime için 1400 yıllık bir sünneti değiştirmek nasıl izah edildi, nasıl makul gösterildi? Ben hala anlayabilmiş değilim.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Peki, Rahmetli Adnan Menderes’in bu süreçte istifa ettiği bilgisi ne kadar gerçekçi?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Rahmetli Menderes ilk icraat olarak ezanın gündeme gelmesini istiyordu. Celal Bayar ise biraz zaman lazım diye düşünüyordu. Zira CHP’nin yeni iktidarı irtica ile suçlayabilme ihtimali söz konusuydu. Fakat Menderes ‘Bundan sonra bir daha böyle bir fırsat bulamayız, şimdi yaptık yaptık, yoksa bir daha yapamayız’ fikrindeydi. Celal Bayar kabul etmiyor önce bu fikri. Bunun üzerine Menderes’in istifa etmese bile geri çekildiğini, gücendiğini biliyoruz. Galiba 1-2 günlüğüne başkentten ayrılıyor. Başkentten kaybolan Menderes’in Mersin’de bulunduğunu öğrenen Bayar onu çağırıyor ve düzenlemeyi beraberce yapıyorlar.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Malum yasak sürerken ülkenin dört bir yanında traji-komik ve dramatik bir çok enstantane yaşanıyor. Hepsinin yanında bir de HATAY konusu var ki bu başlı başına bir trajedi…</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Hatay’a geçmeden önce şunu anlatayım: Diyelim 1932’de Mardin’desiniz. Tek kelime Türkçe bilmiyorsunuz. İmam da bilmiyor, müezzin de. Arapça biliyorsunuz sadece. Sonra bir gün devletten bir emir geliyor: Ezan Türkçe okunacak. Bugün bile böyle köyler mevcuttur. Peki bu bölgelerde bu kararın uygulanmasının kime ne faydası vardır? Türkçe bilmeyen insanların ezanı Türkçe okumalarının devlete ne faydası olacaktır? Anlamak hakikaten zor.</p>
<p style="text-align: justify;">İkincisi, o insanlar Arap oldukları için ezanı zaten anlıyorlardı. Eğer amaç ibadetlerini ve ezanı anlamaları ise o insanlar zat anlıyorlardı. Dilini anladıkları bir din onlar için anlaşılmaz olmuyor mu?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bir de şuna bakalım:  O bölgelere devlet ne götürmüş hizmet olarak? Elektrik yok, su yok, yol yok, hemşire yok, doktor yok, hizmet olarak sadece Türkçe ezan götürmüşsün. Bilmedikleri bir dilde ezan okumaya mecbur etmişsin. Devlet oraya bir jandarma ve vergi tahsildarıyla gitmiş, bir de Türkçe ezan ile. Bunlar bugünkü Kürt meselesinin temelinde yatan şeyler. Hepsi değil tabii ama bu da sebeplerden biri.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Bu çalışmaya başlamadan önce meselenin o bölgedeki vatandaşlarımız tarafından bu derece farklı algılandığını bilmiyordum. Onların olayı din açısı yanında birlikte bir de dil açısından algıladıklarını bilmiyordum. Amerika Türkiye’yi işgal etse ve ezanların İngilizce God is greatest’ diye  okunmasını emretse ne düşünürseniz onlar da böyle hissetmişler. Kürtler Türkçeden sırf bu sebeple nefret etmişler. Çoğu köyde bildikleri tek Türkçe ibare ‘tanri ulidir.Bu bir zulüm değil mi?</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Hatay’da ise gerçekten traji-komik bir durum yaşanıyor. 1938’de Suriye mi Türkiye mi? diye bir halk oylaması yapılıyor. Gariptir, bu süreçte Türkiye büyük bir propaganda faaliyetleri yürütüyor. Türkiye’den Şeyhler, Hocalar, Din adamları gönderiliyor bölgeye. Türkiye’de tekkeler kapatılmış ama orada Müslüman Türkiye propagandası yapılıyor. Türkiye’nin ne kadar dindar bir ülke olduğu vurgulanıyor Hataylıların gözünde.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;">Sonuç olarak halk Türkiye’yi seçiyor ve Türk askeri Hatay’a giriyor. Askerimizin ilk yaptığı iş ezanı susturmak oluyor. Halk şaşırıyor. ‘Yahu burada Fransızlar varken ezan Arapça okunuyordu Türkler gelince neden sustu ezanlar? Hani biz işgalden kurtulmuştuk?’ Biliyorsunuz  Hatay’da önemli miktarda bir Arap nüfusu var. Dolayısıyla işgalci Fransa’nın karışmadığı ezana Türkiye devleti karışıyor. Sadece ezana karışmakla kalmıyor Türkiye. Kur’an öğretiminde de benzer sıkıntılar yaşanıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">
<p style="text-align: justify;"><strong>Neden “Türkçe Ezan ve Menderes”?</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çocukluğumdan beri babam anlatırdı, etrafımdaki yaşlı insanlar anlatırdı ama ben bu konunun çok fazla üzerinde durmadım. Geçen yıl konuyu biraz inceleyince olayın ne denli önemli olduğunu gördüm, tanıkların yavaş yavaş azaldığını da. 18 yıllık sürede yaşanan sıkıntılar, çekilen acılar, kararan hayatlar beni çok ama çok etkiledi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ayrıca kitabın çıkışının Arapça okunmasının serbest bırakılışının 60. yıldönümüne denk gelmesi de ayrı bir etken oldu. Bu konunun kulaktan dolma bilgilerle değil de, bir araştırma mahsulü eserle ele alınması için, sadece araştırma değil, olayı yaşayanları da işin içine katarak çok daha etkili ve kalıcı bir çalışma yapılabileceğini düşündüm. Çalışmamızda kırk kadar gönüllü görev aldı. Hepsine teşekkür ediyorum. Ben de gençlerle beraber çalışmanın keyfini yaşadım. Takıldığım yerlerde onlar bana, onların takıldığı yerlerde ben onlara yardımcı oldum ve sonuçta bu eser ortaya çıktı.</p>
<p style="text-align: justify;">Umarım yararlı olmuştur ve bu acılı devrede akıtılan gözyaşlarının tuzu gelecek nesillerin dillerine ve gönüllerine değmiştir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/mustafa-armagan-ile-turkce-ezan-uzerine.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;İstanbul&#8217;un kurtuluşunu babama inat 2 Ekim&#8217;den 6 Ekim&#8217;e aldılar&#8217;</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/istanbulun-kurtulusunu-babama-inat-2-ekimden-6-ekime-aldilar.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/istanbulun-kurtulusunu-babama-inat-2-ekimden-6-ekime-aldilar.html#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 06 Oct 2011 07:05:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman Gazetesi]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul'un Kurtuluşu]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman Gündem]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4766</guid>
		<description><![CDATA[İstanbul&#8217;un kurtuluşunun 88. yıldönümü ile ilgili ilginç bir bilgi ortaya çıktı. Şehrin İngiliz işgalinden kurtulduğu Ekim 1923&#8242;te Mustafa Kemal Atatürk tarafından &#8216;İstanbul komutanı&#8217; olarak atanan Selahattin Adil Paşa&#8217;nın oğlu Semuh Adil, İstanbul&#8217;un işgalden kurtulduğu günün 6 Ekim değil, 2 Ekim olduğunu iddia etti. Babasının hatıratında yer verilen bilgilere ve sözlü beyanlarına dayanarak, 2 Ekim&#8217;in tek [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div id="news-detail-spot" style="text-align: justify;"><strong>İstanbul&#8217;un kurtuluşunun 88. yıldönümü ile ilgili ilginç bir bilgi ortaya çıktı. Şehrin İngiliz işgalinden kurtulduğu Ekim 1923&#8242;te Mustafa Kemal Atatürk tarafından &#8216;İstanbul komutanı&#8217; olarak atanan Selahattin Adil Paşa&#8217;nın oğlu Semuh Adil, İstanbul&#8217;un işgalden kurtulduğu günün 6 Ekim değil, 2 Ekim olduğunu iddia etti.</strong></div>
<div id="news-detail-news-text" style="text-align: justify;">
<div id="haberMetinDiv">
<p>Babasının hatıratında yer verilen bilgilere ve sözlü beyanlarına dayanarak, 2 Ekim&#8217;in tek parti döneminde 6 Ekim olarak değiştirildiğini ileri sürdü. İstanbul komutanı olarak atanan babasının İstanbul&#8217;u devraldığı günün 2 Ekim olduğunun altını çizen Semuh Adil, &#8220;Tek parti hükümeti, İstanbul&#8217;un kurtuluşunu babama inat 2 Ekim&#8217;den 6 Ekim&#8217;e aldı.&#8221; dedi.</p>
<p>Semuh Adil, babasının İstanbul&#8217;u işgalcilerden başarılı bir organizasyonla devralmasıyla şehirde bir kahraman haline geldiğini, bunu çekemeyenlerin onu terfi ettireceklerine, eski görevi olan Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarlığı&#8217;na dahi atamayıp alt düzeyde bir göreve kaydırdıklarını söyledi. En önemlisi de tarihteki başarılarını hafızalardan silerek onu unutturduklarını ifade etti. Tek parti döneminde geri plana itilen paşa da kendisini sanayiciliğe vererek ülkesine üretim alanında hizmet etmeye devam etmiş. Babasının CHP&#8217;ye yakın olmaması nedeniyle Çanakkale Zaferi&#8217;ndeki başarılarının gölgelenmek istendiğini anlatan Semuh Adil, İstanbul&#8217;un kurtuluşunun 2 Ekim&#8217;de kutlanacağı günleri bekliyor sabırla. Bir de resmî bir Çanakkale programında babasının 18 Mart kahramanları arasında anılmasını.</p>
<p>Paşa, Çanakkale&#8217;nin de kahramanlarından</p>
<p>1882 Fatih doğumlu Selahattin Adil Paşa, 1961 yılında vefat ettiğinde ailesi dışında unutulmuş gibiydi. Oysa 18 Mart Çanakkale Zaferi&#8217;nin iki mimarından biriydi. Cevat Çobanlı Paşa ile birlikte İtilaf donanmasını karanlık sulara gömen Müstahkem Mevki&#8217;nin Kurmay Başkanı&#8217;ydı. Bugün Çanakkale kutlamalarında adı bile anılmıyor. Semuh Adil, babasının işgalcilerden İstanbul&#8217;u kurtaran ve şehri devralan komutan olmasına rağmen İstanbul&#8217;un kurtuluşu kutlamalarından adının silinerek haksızlığa uğratıldığına inanıyor. Hatta bu haksızlık o boyutlara ulaştırılmış ki İstanbul&#8217;dan son işgal kuvvetleri 2 Ekim 1923&#8242;te &#8220;Arabic&#8221; adlı gemiyle ayrıldıkları halde, kurtuluş tarihi 4 gün sonraya alınmış. Yani Şükrü Naili (Gökberk) Paşa&#8217;nın kolordusuyla İstanbul&#8217;a girmesi esas alınmıştı. Halbuki o tarihte İstanbul zaten kurtulmuş durumdaydı.</p>
<p>Bu durumu Selahattin Adil Paşa hatıralarında şöyle anlatıyor: &#8220;Türk, İngiliz, Fransız ve İtalyan birliklerinden ayrılan birer birlik belirli saatte Dolmabahçe meydanında yerleşmişti. Yapılan geçit merasiminden sonra İtilaf devletleri kumandanları tarafından büyük bir seyirci topluluğu önünde alkışlar arasında şanlı bayrağımız selamlandı. Yabancı kumandanlar, cami rıhtımına kadar uğurlanmış ve burada rıhtıma yanaşan bir motorla Fındıklı açıklarında beklemekte olan Arabic vapuruna gitmişlerdi. Bu suretle de İstanbul işgaline kesinlikle son verilmişti.&#8221;</p>
<p style="text-align: right;"><em><strong>Mustafa ARMAĞAN, İstanbul, 06 Ekim 2011</strong></em></p>
</div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/istanbulun-kurtulusunu-babama-inat-2-ekimden-6-ekime-aldilar.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Konuşan Fotoğraf</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/konusan-fotograf.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/konusan-fotograf.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 02 Oct 2011 08:33:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman Said Nursî]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz Gezmiş]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Edhem]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Said İsyanı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4698</guid>
		<description><![CDATA[Diyarbakır&#8217;da Said Nursi ile Deniz Gezmiş yan yana Mustafa Armağan&#8217;ın 2 Ekim 2011 tarihli &#8220;Şeyh Said isyanı bahanesiyle 22 yaşında bir hoca asılmıştı&#8221; yazısında sözünü ettiği Diyarbakır&#8217;daki dükkanın görüntüsünü ilk kez sizlerle paylaşıyoruz. &#160; &#160; &#160;  Ayrıca fotoğrafla ilgili yazıya gitmek için&#8230; Resmi Yüksek Çözünürlükte Gör]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h4 style="text-align: center;"><strong>Diyarbakır&#8217;da Said Nursi ile Deniz Gezmiş yan yana</strong></h4>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mustafa Armağan&#8217;ın 2 Ekim 2011 tarihli &#8220;Şeyh Said isyanı bahanesiyle 22 yaşında bir hoca asılmıştı&#8221; yazısında sözünü ettiği Diyarbakır&#8217;daki dükkanın görüntüsünü ilk kez sizlerle paylaşıyoruz.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><img class="aligncenter" src="http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2011/10/diyarbakırda-posterler-800-600.jpg" alt="" width="550" height="438" /></p>
<p><a href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/seyh-said-isyani-bahanesiyle-22sinde-bir-hoca-asilmisti.html" target="_blank"> Ayrıca fotoğrafla ilgili yazıya gitmek için&#8230;</a></p>
<p><a href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2011/10/diyarbakırda-posterler.jpg" target="_blank">Resmi Yüksek Çözünürlükte Gör</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/konusan-fotograf.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Şeyh Said isyanı bahanesiyle 22&#8242;sinde bir hoca asılmıştı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/seyh-said-isyani-bahanesiyle-22sinde-bir-hoca-asilmisti.html</link>
		<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/seyh-said-isyani-bahanesiyle-22sinde-bir-hoca-asilmisti.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 01 Oct 2011 23:04:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>M. Armağan</dc:creator>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Pazar Zaman]]></category>
		<category><![CDATA[Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Edhem]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Said İsyanı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4690</guid>
		<description><![CDATA[Yöreye özgü kara taşlarla inşa edilmiş bir Osmanlı hanında kahvaltımızı yapıp çıkarken, belki de Türkiye&#8217;nin başka hiçbir yerinde göremeyeceğim çarpıcı bir manzarayla karşılaşıyor bakışlarım.  Hepsi de ölmüş on kadar erkeğin yan yana duran posterleri bunlar. İçlerinden seçebildiklerim şunlar oluyor: Che Guevara, Said Nursi, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Hz. Ali, Atatürk, Seyyid Rıza, Ahmed-i Hani, Deniz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Yöreye özgü kara taşlarla inşa edilmiş bir Osmanlı hanında kahvaltımızı yapıp çıkarken, belki de Türkiye&#8217;nin başka hiçbir yerinde göremeyeceğim çarpıcı bir manzarayla karşılaşıyor bakışlarım.</p>
<p style="text-align: justify;"> Hepsi de ölmüş on kadar erkeğin yan yana duran posterleri bunlar. İçlerinden seçebildiklerim şunlar oluyor: Che Guevara, Said Nursi, Yılmaz Güney, Ahmet Kaya, Hz. Ali, Atatürk, Seyyid Rıza, Ahmed-i Hani, Deniz Gezmiş ve Şeyh Said&#8230;</p>
<div id="haberMetinDiv">
<p style="text-align: justify;">Bilin bakalım bu manzarayla hangi şehrimizde karşılaştım? Tabii ki Diyarbakır&#8217;da. Zira bu kadar farklı kutupları birleştiren bir tabloya sahip çıkabilecek başka bir şehir olduğunu sanmıyorum. Türkiye ortalamasının çok dışındaki bu tablo üzerinde düşünmeye değer. Aynı devletin okullarında Şeyh Said mürteci ve hain olarak yaftalanırken, sokaktaki insan onu bir kahraman olarak bağrına basıyorsa burada &#8220;Tarih&#8221;in ne işe yaradığını da sorgulamamız gerekmez mi?</p>
<p style="text-align: justify;">Gerçekten de tarih ne için okutulur bu ülkede? Birilerinin Altın Çağ kabul ettikleri 1920&#8242;leri, 1930&#8242;ları kutsamak için mi? Hem bu kutsama ayini biraz fazla uzamadı mı sizce de?</p>
<p style="text-align: justify;">Niyeti malum bir &#8220;okur&#8221; o bayat klişeyi, &#8220;Bu topraklar neden bu kadar çok hain üretir?&#8221; diye tekrarlamış. Eline çekiç alanın her şeyi çivi olarak görmeye başlaması gibi, resmi ideolojiye her itiraz edeni hain olarak yaftalamak ne zamandan beri çağdaşlık oluyor? Hem her Allah&#8217;ın günü çağdaşlığı kutsayacaksın, hem de onun baş şartı olan çoğulculuğu, 21. yüzyılda dahi lanetleyeceksin! Kimi kandırıyorsunuz?</p>
<p style="text-align: justify;">Hiç kuşkunuz olmasın, Şeyh Said isyanı da tartışılacak bu ülkede, şapka kanunu yüzünden yapılan zulümler de. Zaten tartışılıyor da. Kökeni 1930&#8242;lara dayanan resmi tarih, katılığını bu şekilde devam ettirdiği takdirde ayrışma hızlanacak ve şimdiye kadar sessiz kalan tarihler (&#8220;ma&#8217;dun&#8221; veya &#8220;subaltern&#8221; anlatılar) er veya geç konuşmayı öğrenecekler.</p>
<p style="text-align: justify;">İşte bugün size anlatacağım olay da kaderine terk edilmiş ve susturulmuş parçalarından birisidir tarihimizin. Henüz 20 yaşlarının başındaki bir ilim öğrencisi, bakın nasıl idam edilmiş ve daha da kötüsü, adı sanı nasıl unutturulmuş?</p>
<p style="text-align: justify;">Bu arada şunu belirtelim ki, Şeyh Said isyanını, sadece Şeyh Said ve Abdullah, Hacı Halid, İsmail gibi arkadaşlarının Diyarbakır surlarının önüne dizilen idam sehpalarıyla biten bir olay olarak göremeyiz. Bu isyan bahane edilerek Türkiye&#8217;de ne kadar potansiyel muhalif ses varsa ya şeklen ya da ebediyen &#8220;susturulmuş&#8221;tur. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, bugünkü deyişle İleri Cumhuriyet Partisi&#8217;nin kapatılıp Kazım Karabekir gibi önde gelen muhaliflerin idamla yargılanmasından tutun da, Cumhuriyet&#8217;in ilanından önce yazdığı kitabı ve İzmir&#8217;de halkın arzusu üzerine verdiği vaazları yüzünden idam edilen İbrahim Edhem adlı 22 yaşında gencecik bir &#8220;hoca&#8221; da dahildir bu mazlumlar kadrosuna.</p>
<p align="center"><img class="aligncenter" src="http://medya.zaman.com.tr/2011/10/02/armagan01.jpg" alt="" /></p>
<p style="text-align: center;"><em>&#8220;1925&#8242;de Şark İstiklal Mahkemesi&#8217;nce idam edilen İbrahim Edhem Hoca&#8217;nın kalpaklı bir fotoğrafı.&#8221;</em></p>
<p style="text-align: justify;">İbrahim Edhem, 1904 Ankara doğumlu bir gençti. Ankara Sultanisi&#8217;nde 10. sınıfa kadar okuduktan sonra ayrılıp kendisini dinî ilimler sahasında yetiştirmeye çalışan, bu arada Konyalı Mehmed Vehbi gibi alimlerden özel dersler alan gayretli bir aydındır. Cumhuriyet kurulmadan önce bir ara yolu İzmir&#8217;e düşer, bir camide verdiği vaaz halk tarafından çok beğenilir ve umumi arzu üzerine camilerde peş peşe vaazlar verir. Bu yoğun talebe cevap veremeyeceğini anlayınca da &#8220;İslamiyet&#8217;te Ahlâk ve Kadınlarda Tesettür&#8221; adlı küçük boy 59 sayfalık bir risaleyi 5 bin adet bastırarak fikirlerini kamuoyuyla paylaşır.</p>
<p style="text-align: justify;">Cumhuriyet&#8217;in ilanına kadar bir sorun çıkmaz. Ancak nasipse hakkında müstakil bir kitap yazacağım 1924 yılı, bu gencecik hocanın makus talihinin başlangıcı olur. 6 Ocak 1924 günkü Tanin gazetesi İbrahim Edhem adlı bir hocanın yargılanmasına İstiklal Mahkemesi&#8217;nde başlanacağını duyuruyordu. Suçlama, devletin iç güvenliğini ihlal ve halkı devletin kanun ve düzenine karşı kışkırtmaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ertesi günkü gazeteleri okuyunca bu gencecik hocanın savunmasının dudakları uçuklattığı görülür. Basında İslamiyet&#8217;in değerlerine ve kadınların tesettürüne saldırıların başlaması üzerine kamuoyu oluşturmak için harekete geçtiğini ve risaleyi bastırdığını cesaretle savunan hoca, vicdan özgürlüğü olduğu inancıyla fikrini savunduğunu söyler. İrtica suçlamasını reddeder ve kendisinin yenilikçi olduğunu, hatta bu yüzden diğer hocalarca dışlandığını ifade ederek İstiklal Savaşı sırasında halkı nasıl Milli Mücadele&#8217;ye ikna ettiğinden örnekler vererek savunmasını tamamlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Şeyh Said isyanından yaklaşık 1 yıl önceki bu İstiklal Mahkemesi henüz insaf duygularını kaybetmemiş olmalı ki, sanığa bir yıl hapis cezasıyla yetinir (43 gün hapis yattıktan sonra af kanunuyla serbest kalır). Ama isyandan kısa bir süre sonra İbrahim Edhem&#8217;in yakasına yapışacak olan Şark İstiklal Mahkemesi o kadar insaflı çıkmayacak ve bu genci darağacına göndermekte tereddüt etmeyecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">İlk mahkemesi İstanbul, Fındıklı&#8217;daki Meclis-i Mebusan binasında yapılmıştı, Temmuz 1925&#8242;te yapılan ikinci mahkemesi ise Urfa Lisesi&#8217;nde gerçekleşir. Savcı Avni Bey, Şeyh Said isyanını çok geniş bir kadronun hazırladığına inanmakta ve Edhem Bey&#8217;in de onun &#8220;tertipçisi, faili ve amili&#8221; olduğunu iddia etmektedir. Mahkemeye kalpakla gelen sanık, hapisten çıktıktan sonra hocalığı bıraktığından, geçimini ticaretle sağlamaya çalıştığından, pamuk ve fıstık almak için Doğu&#8217;ya gittiğinden söz eder. Urfa&#8217;ya geliş sebebi ise Çolak Hafız adlı güzel sesli birinin Kur&#8217;an okuyuşunu dinlemek içindir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu arada İstiklal Savaşı&#8217;nda Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın yanından ayrılmayan Şeyh Sunusi&#8217;den Abdülhamid&#8217;in büyük oğlu Şehzade Selim Efendi&#8217;ye mektup getirmesi suçlama konusu olur. (Hocamızın mektubun içeriğinden haberi yoktur. Bundan şu sonuç çıkar ki, Türkiye&#8217;den ayrılmamış olsa başına çorap örülenlerden biri de Şeyh Sunusi olacaktı.)</p>
<p style="text-align: justify;">6 Temmuz günkü celsede mektup tekrar gündeme getirilir ve İbrahim Edhem&#8217;in, isyanın amil ve faillerinden olduğu gerekçesiyle idamına ittifakla karar verilir. Nihayet 7 Temmuz 1925 günü Urfa sıcaktan kavrulurken henüz 22 yaşında bir genç, darağacında son nefesini vermektedir. İşin garibi, her iki davasında da mahkeme başkanlığı yapanların kendilerinin, sonraki yıllarda yolsuzluktan ve Atatürk&#8217;e suikasttan yargılanmış olmalarıdır. Hem bu, Meclis&#8217;te herkesin gözü önünde Deli Halid Paşa&#8217;yı vuran Ali Çetinkaya&#8217;nın terfi ettirilerek İstiklal Mahkemesi&#8217;ne reis yapılması, yani hukukun bir katilin vicdanına teslim edilmesinin yanında hiç kalır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kim kimi, ne adına ve hangi yüzle yargılamaktadır?</p>
</div>
<p align="right"><em><strong> 02 Ekim 2011, Pazar</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/seyh-said-isyani-bahanesiyle-22sinde-bir-hoca-asilmisti.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

