Musul’u Şeyh Said yüzünden mi kaybetmiştik?

Musul’u Şeyh Said yüzünden mi kaybetmiştik?
Son Güncellenme : 15 Haz 2014 10:22
Toplam Görüntülenme : 4.038 kez

Musul’un kendisine “devlet” diyen illegal bir örgütün kontrolüne girmiş bulunması Türkiye’nin eski toprağı olan Irak’ı hangi şartlarda bıraktığı tartışmasını da beraberinde getirmiş oldu. Hafızamızı 7 yıl önceye döndürürsek Irak’ın bölünmesi yine gündemdeydi.

O sırada Dışişleri Bakanı olan şimdiki Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, ilginç bir açıklama yapmış ve şöyle demişti: “Biz 1926’da Musul´u verirken tek bir Irak´a verdik. Karşımızda tek bir Irak görmek istiyoruz.” (8 Şubat 2007)

Şimdi Osmanlı’dan ayrıldığından beri rahat yüzü görmemiş olan Irak bir daha bölünmüş durumda ve 8 yıl bizi meşgul eden ve sonra üzerine bir bardak su içip unuttuğumuz Musul hayaleti 7 yıl aradan sonra yeniden semalarımızda tayeran etmekte. Acaba bugün de “Biz 1926´da Musul´u verirken tek bir Irak´a verdik. Karşımızda tek bir Irak görmek istiyoruz” diyebilecek miyiz? Göreceğiz. Belki de ABD gelip Irak’ı birleştirir, kim bilir!

kapak

 Osmanlı döneminde Musul’dan bir görünüş

İsterseniz bu köşede olsun gündemden biraz uzaklaşıp Musul’u asıl kaybettiğimiz yer olan Lozan’a uzanalım ve yıllar yılı masaya yumruğunu vurup “7 düveli dize getirdiği”(!) söylenen şanlı İsmet Paşa’nın Lozan’da Musul’u nasıl İngilizlerin eline teslim ettiğini bizzat kendi sözleriyle görelim.

Az daha unutuyordum: Nicedir ağızlarda bir sakız: Musul’u Şeyh Said yüzünden kaybetmiştik. Şeyh Said ayaklanmasaymış Musul’u kaybetmeyecekmişiz. Bu iddiayı 1923 ve 1926 yıllarındaki iki vahim diplomatik hatamızla çürütürsek isabetli bir yol tutturmuş oluruz.

Lozan’da görüşmeler henüz başlamışken, 27 Kasım 1922’de şöyle demiş İsmet Paşa: “Türkiye fakir bir ülke; Musul petrollerinden pay istiyoruz.”

Bundan 37 gün sonra, 3 Ocak 1923’te bu defa Başbakan Rauf (Orbay) Bey’in Ankara’dan İsmet Paşa’ya çektiği telgrafta Fevzi (Çakmak) Paşa’nın “Musul’un hangi şartlarla olursa olsun idaremiz altına geçmesi lazım geldiği mütalaasında” olduğu bildirilir. ‘Sakın gevşeme’ mesajıdır bu, ‘arkanda biz varız’.

Takvim bu defa 11 Ocak 1923’tür. İsmet Paşa’dan Rauf Bey’e şu cevap gelir:

“İşler bir çok noktalarda dolaştı, durdu. Bu işlerin nerede düğümlendiğini bir İngilizler, bir de biz biliyoruz. Ukde noktası, Musul’dur. Musul’u İngilizlerin behemahal bize vermesi lazımdır. Şurada burada blöf, nümayiş para etmez. Dünyanın kuvvetini bir araya getirseler Türkiye murahhasları gözlerini dikerek Musul’u talep edeceklerdir.”

MUSUL BİZİMDİR, BİZİM KALACAK!

Paşa belli ki gayet formundadır ve haklı olduğumuza sonuna kadar inanmaktadır. 8 gün sonra Rauf Bey’e bu defa şunları yazar:

“Müttefikler bize evet yahut hayır dedirtecek bir proje hazırlıyorlar. Bu pazartesi verecekler. Yakında müttefikler ile büyük bir meydan muharebesi verecekler (yani kendileri-MA) münferid ve müteferrik meseleler üzerinde perakende muharebeler vermekten yoruldular. Bir defa askıdaki sorunlar üzerinde büyük bir meydan muharebesi vermek istiyorlar. Bu, asab meselesidir. Acaba bunda hangi millet kuvvetlidir.”

icerik

Musul’da Eski Köprü

Kimin asabının bozulduğu ve hangi milletin kuvvetli olduğu 4 gün sonra belli olacaktır. Bu sefer Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı telgrafta şöyle der:

“Bugün büyük bir harb oldu. Curzon bütün vesaitini istimal etti (silahlarını kullandı). Musul’un siyasi muharebesidir. Musul’u taleb ettim. Çok yoruldum. Güzel ve Gazi şefim. Beni bu kadar imtihana niçin feda ettin? Curzon sandalyesinden yıkılmıştı.”

Belli ki bacakları titremeye başlamıştır İsmet Paşa’nın ama bir yandan da efeliği çizdirmek istemediği için Lord Curzon’un sandalyesinden yıkıldığını(!) yazabilmektedir.

Acaba gerçekten kazanılmış mıydı harp? Bunu isterseniz Lozan kahramanımız söylesin:

“30 Ocak 1923- Şimdi hallolunacak şudur: Fasıla vererek Ankara’ya gelmek, vaziyeti bir müddet muallak bırakmak yahut Musul’dan feragatle başlayarak yeni bir sulh imkânı aramaktır. Ben Musul’dan feragat ederek sulh imkânı aramak fikrindeyim.”

Olay budur: 11 Ocak’ta “Dünyanın en haklısı ve kuvvetlisiyiz, Musul’u İngilizlerin mutlaka bize vermesi lazım” diyen İnönü, çok değil, 19 gün sonra pes etmiş bir vaziyette “Musul’dan feragat ederek” barış imkânı aramaktadır.

Gelinen nokta kimin görüşüdür acaba? Güya sandalyesinden düşürdüğünü(!) yazdığı Lord Curzon’un görüşü elbette…

88 YIL ÖNCEKİ FECİ HATA

Musul konusunda dikkate değer bir tez hazırlayan İhsan Şerif Kaymaz, 5 Haziran 1926’da Türkiye-İngiltere-Irak arasında imzalanan Ankara Anlaşması’nın Türk tezleri açısından tam bir hezimet olduğunu ortaya koyuyor (Musul Sorunu: Emperyalizm ve Kürtler, Kaynak: 2014, s. 552 vd.). Kaymaz’ın Musul’u kimlere ve nasıl hatalar sonucunda verdiğimize dair sözlerini özetliyorum.

8 yıl süren Musul’u alma mücadelemiz tam bir yenilgiyle sonuçlandı. Musul’u ‘bütünüyle’ Irak’a terk eden Türkiye, orada yaşayan Türkmen nüfus için “azınlık hakları dahi” elde edememişti. “Anlaşma öylesine alelacele imzalanmıştır ki” diyor yazar, “Türk tarafı hiçbir konuda pazarlık yapmamış, neredeyse İngilizlerin dikte ettiği koşulları aynen kabul etmiştir.”

icerik2

İngiltere’yle sürdürülen Musul görüşmeleri sırasında Berlin’deki Türkler, “Musul Türk kalacak” sloganı atıyor. (Servetifünun, 22 Ekim 1925).

İngiltere neyi dikte etmişse kabul ettiğimizi Lozan’dan da bildiğimiz için bu satırlar pek şaşırtıcı gelmemiş olabilir bazılarınıza. Ama devamı var. Mesela şu cümleye ne diyeceksiniz:

“İyi Komşuluk İlişkileri başlığı altında yapılan düzenlemeler (…) konusunda da Türkiye, İngiliz önerilerini kabul etmenin ötesinde, sürece herhangi bir katkıda bulunmamıştır.”

Güzel. İngilizler yazdırıyor, biz kabul ediyoruz, tıpkı Lozan’da olduğu gibi. Ya sonra?

Irak Yüksek Komiseri Henry Dobbs, Kasım 1926’da Türkiye’ye geliyor ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’le görüşüyor. Bu ilginç görüşmede Irak’ta Kürtlere özerklik tanınması gibi bir tasarılarının olmadığı güvencesini veriyor. Yeterince ikna etmiş olmalı ki, Mustafa Kemal de ona “Kürtlerin daha nesillerce kendi kendilerini yönetme yeteneğinden mahrum kalacaklarını”(!) gönül rahatlığıyla belirtiyor (s. 554).

Anlaşılıyor ki, Ankara’nın bütün derdi, güney sınırımızda bir Kürt devleti veya özerk bölgesinin kurulmamasıydı. İngilizler bu güvenceyi verince ve en önemlisi 1925 Mart’ında kabul edilen Irak Anayasası’nda bu yönde bir alamet görülmeyince Musul’u İngiltere’nin elindeki Irak mandasına bırakan imzayı atmakta bir beis kalmamıştı. Fakat “Musul konusunda her şeyi kazanmamıza elbette imkân yoktu ama her şeyi de kaybetmemiz gerekmiyordu.”

Maalesef kaybettik. Sürecin başında, ortasında ve sonunda bu vahim hataları yapanların kalkıp ‘Şeyh Said isyanı çıkmasaydı Musul ne güzel bizde kalacaktı’ demeleri komik bile değildir.

15 Haziran 2014, Pazar



  1. Gülay Koç says:

    sevgili Mustafa Armağan Bey, yukarıdaki yazınızı üzülerek okudum. Düşüncelerinize saygı duyabilirim ama uslubunuza asla.. o yüzden bende sizin uslubunuzda birşeyler yazmak istiyorum.. Devler ülkesinde “uyuyan güzel” kıvamında yaşayan Osmanlı padişah ve devlet adamlarının koskoca devleti parça parça keybetmesi sonucu Anadolu’nun küçücük bir parçasına hapsolmasına razı gelemeyen bu Türk vatanperverleri ile ilgili birşeyler yazarken daha saygılı olmanızı bekliyorum. Koskoca İmparatorluk elden gitmiş siz Musul şöyle kaybedilmiş, İsmet Paşa’nın bacakları böyle titremiş dememelisiniz. Bugün de aynı hatalar yapılıyor ve vatan aynı Osmanlı’nın kendi kendini yönetemediği günlerde olduğu gibi devlere yem ediliyor bunlar hakkında sesinizi yükseltmenizi bekliyorum.

    Tarih o günün şartları dikkate alınmadan ortaya koyulmaya çalışılırsa, o gün üzerlerine düşen görevleri layıkıyla yapanlara karşı haksızlık doğar… Milli bir ekonomi kurulmaya çalışılırken, çok partili hayat denemeleri ile ülke içte kaynarken, uluslararası arenada yalnız ama BAĞIMSIZ bir ülke inşa edilmeye çalışılırken, eskiyi diriltmeye çalışanlar etkisiz hale getirilmeye çalışılırken – ki her yeni rejim eskisini ortadan kaldırmak zorundadır – Musul’un kaybedilmesinde Şeyh Sait isyanı gerçeğini yadsıyamazsınız.

    Yepyeni ve halkın egemen olduğu bir ülke inşa edilirken maalesef bedeller ödenmiştir. Ama bu bedel Osmanlı’nın bu millete ödettiği bedelden daha ağır değildir. Saygılarımla. Gülay Turan Koç.

    • Gulay Hanim Dusuncenize saygi duyuyorum ama Sehy Sait isyani 1925 te ydi.Bu isyandan once musula Cafer Tayyar Pasa onderliginde musul sinirinda kurt isyani bastirdiktan sonra 1924 te m.kemalden izinsiz operasyon yapilmisti . Izin alinamazdi cunki ingiliz usagi m.kemal izin vermezdi .Sogleki ingilizlerin de savasacak gucu olmadigindan lord curzon m.kemalden habersiz yapilan operasyonu durdurmak icin telgraf gonderildi m.kemal ise operasyonu durdurdu durdurulmasaydi musul elimizdeydi .Kurt degilim sonuna kadar Turkum ama ingiliz usaklarini korumanizi asla goz yumamam.Musul Turklerindir m.kemal Turkleri ingiliz kucagina bilerek atmistir.

  2. abdullah abacı says:

    hocam iyi hoş güzel anlatmışsınız da 27 kasım 1922, 3 ocak 1923, 11ocak 1923 ve 30 ocak 1923 son verdiğiniz tarih İnönü’yü anlatırken. sonra anlatırken kasım 1926ya geçiyorsunuz. ama 30 ocak 1923ten kasım 1926ya 3 yıldan fazla var.şeyh said isyanı da bu arada (13 şubat 1925te) çıkıyor. insanın aklına illaki takılıyor musul kerkük hususunda bu 3 seneden fazla sürede neler oldu bu süreç içinde çıkan şeyh said isyanın bu konuya hiç mi tesiri olmadı? saygılarımla…

Yorum Bırakabilirsin

***Yorumlar Onaylandıktan Sonra Yayınlanacaktır.