Sultan Abdülhamid’i tahttan nasıl indirmişlerdi?

Sultan Abdülhamid’i tahttan nasıl indirmişlerdi?
Son Güncellenme : 14 Ağu 2016 17:25
Toplam Görüntülenme : 634 kez
Etiket :

Tarih: 27 Nisan 1909.

Yer: Yıldız Sarayı, Küçük Mabeyn Köşkü.

Sultan 2. Abdülhamid’in tahttaki son dakikaları.

Yalnızdır Sultan, gözü gibi baktığı asker tarafından işgal ve hatta yağma edilmiş olan Yıldız Sarayı’nın bir köşkünde iki haremağasıyla beraber gelecek haberlere muntazırdır.

Öylesine kuşatılmıştır ki etrafı, bırakın kendisine kahve ikramını, aç kalmış çoluk çocuğuna ekmek bile bulamamaktadır.

33 sene eteğinin bir ucu Adriyatik’te, öbürü Basra Körfezi’nde serili bir imparatorluğu kurtlara yem etmemek için çırpınmış olan Sultan Abdülhamid şimdi kendi evladı gözüyle baktığı asker kılıklı eşkıya tarafından tahtından düşürülmektedir.

Efendim, dağa çıkan Resneli Niyazi çok dürüst, namuslu ve kahramanmış! Geçin efendim bunları. Cuma vakti cümle erat ve zabitan namazdayken tabur kasasını kırarak 200 Hamidî altını çalan ve devletin silahlarına el koyarak adamlarıyla dağa çıkan eşkiyayı efsaneleştirirseniz 15 Temmuz’daki alçaklığı millete reva görenleri de alkışlamanız gerekir.

Hem yüz küsur sene önce hem de bugün yapılan, bal gibi kanusuz eylemlerdi ve biri başarılı oldu diye tebcil edilirken öbürü başarısız olunca takbih edilmemeli, hepsi aynı “gayrimeşruluk gayrimeşruluktur” kriterine göre maşeri vicdanda mahkûm edilmelidir. Aksi halde iyi darbe-kötü darbe ikilemine sürükleniriz ki, bu bizi çıkmazların en çürütücüsüne mahkûm eder.

Biz yine Küçük Mabeyn Köşküne dönelim.

Yıldız Sarayı’nın devasa kapısından dört fesli zat içeriye girmektedir. Bunlar biraz sonra mazlum ve mağdur Sultanımıza hal’ (tahttan indirme) kararını tebliğ edecektir. İçlerinden birisinin ceket cebinde duran bir ‘kağıt parçası’ birazdan çıkacak ve okunduğunda tarihin yüzünü kızartacaktır.

Uyduruk bir Meclis-i Millî tarafından silah zoruyla alınmış yine uyduruk bir fetvadır o. Fetva dediğimiz belgenin adıyla beraber anılmaması gereken bir utanç vesikası demek daha doğru.

Kimlerdi? Sayalım:

1) Ermeni Ayan (Senato) üyesi Aram Efendi,

2) Draç Mebusu Arnavut Esad Toptani (sonradan ‘hizmetlerine mukabil’ Paşa yapılacaktır),

3) Yahudi Selanik Mebusu Emanuel Karasso (‘Karasu’ değil) ve,

4) Abdülhamid Han’ın vaktiyle nice iltifatına mazhar olarak Koramiralliğe kadar yükselmiş bulunan Arif Hikmet Paşa.

Bunlardan Esad Toptanî o kadar vatanseverdi ki(!) Balkan Harbinde son kalemiz olan İşkodra’yı canıyla başıyla savunan Hasan Rıza Paşa’mızı öldürterek kaleyi Karadağlılara teslim etmiş, bu da yetmemiş, İtalyanlarla işbirliği yaparak bağımsızlığını kazanan Arnavutluk’un başına geçmek için mücadele etmiş, nihayet Paris’te bir Arnavut genci tarafından vurularak öldürülmüştü.

Peki Emanuel Karasso? Bu Yahudi ve 33 derecelik Mason üstad-ı azamının hikayesi ise daha feci. 1. Dünya Harbinde vagon ihtikârlarından muazzam paralar kazanmış, Mütareke devrinde ise İtalya’ya kaçmıştı. Bir de bakılmış ki, adam İtalyan vatandaşıymış! Yani çifte vatandaş!

Bunlar ve daha niceleri…

Biz bu ihanet zincirlerinin içinden geliyoruz ve bu ihanet zinciri FETÖ üzerinden devam ediyor. Tarih de çok ilginç. 15 Temmuz, Haçlıların 1099 yılında Kudüs’ü ele geçirdikleri günün 917. sene-i devriyesi ve ne tesadüf ki gün olarak da aynı: Cuma.

“Günün 9. saatiydi” diyor Haçlı Kroniği’nin yazarı William Tyrennis. Ve o gün tarife sığmaz katliamlar yapılmıştı Kudüs’te. Tıpkı 15 Temmuz’da zırh delici mermiyle insanları parçalamayı göze alanlar gibi…

Nerede kalmıştık?

Evet o dört fesli, iki milletvekili ile iki senato üyesi sarayın koridorlarında ilerlerken Sultan Hamid Küçük Mabeyn’dedir. Elinde tesbihi olduğunu söyler kızı Ayşe Sultan. ‘Hepimiz korku içindeydik, ağlaşıyor, dua ediyorduk’ diye de ilave eder.

Malum dört kişi içeri girer, selam verirler. Hafif bir el hareketiyle selamlarını alır Hakan.

Sultan gayet metin ve mütevekkildir. Yorgun ve yaşlı görünmektedir. Vakarlıdır, dimdiktir.

İnsanın adeta içine nüfuz eden gözlerini heyetin üzerinde gezdirir. Neden geldiklerini bilmektedir elbette ama kendilerinin lafa başlamalarını bekler.

Bunun üzerine Draç Mebusu Esad Toptanî iki adım ileri atar. “Biz Meclis-i Mebusan tarafından geldik. Fetva-i şerife var. Millet seni azl etti (görevden aldı). Amma hayatın emindir (güvencededir)” sözleri sessizliğin hakim olduğu salona buz parçaları gibi takır takır düşer.

Sultan Abdülhamid bu sözü heyecanına bağışlar ama düzeltir: “Zannedersem hal’ etti (tahttan indirdi) demek istiyorsunuz.” Öyle ya, padişah bir memur değildir ki azl edilsin.

Besbelli Padişahın şahsını tahkir maksadıyla yapılmıştı bu kelime oyunu. Tıpkı tahttan indirilmiş Sultan Abdülaziz’i, iki kurenasıyla laubali vaziyetteki fotoğrafını çektirerek tahkir etmek istedikleri gibi Sultan Hamid’i de bu kelimeyle vurmak istemişlerdi.

Devam etti: “Pekala buna gösterilen sebep nedir?”

Ardından fetva okundu. Bula bula “bazı mesâil-i mühimme-i şer’iyyeyi kütüb-i şer’iyyeden tayy u ihrac ve kütüb-i mezkûreyi men’ u ihrak” suçlamasını bulmuşlardı ya İslamın yaşaması için ömrünü heder etmiş bir Sultana şer’i meseleleri dinî kitaplardan çıkarmak ve dinî kitapları yasaklayıp yakmak gibi bir şenaat yakıştırılıyordu.

Olacak şey değildi. Kur’an-ı Kerim’i, Sahih-i Buhâri’yi, Şifa-i Şerif’i onbinlerce nüsha bastırıp dağıttıran Sultan şimdi onları yakmakla suçlanıyordu, öyle mi?

Lakin mesele başkaydı. Yaktırdığı, yasaklattığı kitaplar yok muydu? Vardı da, onlar ya yanlış harekelenmiş Kur’an-ı Kerim’ler veya içine uydurma rivayetler katılmış hadis kitapları yahut Osmanlı Hilafetinin meşru olmadığını ileri süren İngiliz veya Rus kaynaklı propaganda kitaplarıydı. Ne yani, Sultan hatalı basılmış Kur’an-ı Kerim’leri hamam külhanlarında yaktırmayıp sevabına halka dağıttırsa mıydı?

“-Ben hangi şer’i kitabı yakmışım?”

diye bağırdı yüksek sesle. Arkasından da tarihin alnına şu sözleri kazıdı:

“-Ben 33 sene millet ve devletim için, memleketimin selameti için çalıştım. Hakimim Allah ve beni muhakeme edecek de Resulullah’tır. Bu memleketi nasıl buldumsa öylece teslim ediyorum. Hiç kimseye bir karış toprak vermedim. Hizmetimi ancak Cenab-ı Hakk’ın takdirine bırakıyorum. Ne çare ki düşmanlarım bütün hizmetime kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak da oldular.”

Ve şu sözü ekleyerek salondan çıktı:

“-Bu memleketi benden sonra 10 sene idare etsinler, 100 sene idare etmiş sayacağım.”

27 Nisan 1909 ile Osmanlı’nın teslim olduğu 31 Ekim 1918 arasında sadece 9,5 yıl vardır ve ne acıdır ki 10 sene tamamlanmamıştır!




Yorum Bırakabilirsin

***Yorumlar Onaylandıktan Sonra Yayınlanacaktır.