<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mustafa Armağan &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/author/m-armagan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 01 May 2024 19:18:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Mustafa Armağan &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kutü’l-amâre destanı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kutul-amare-destani/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kutul-amare-destani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 May 2024 19:18:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9171</guid>

					<description><![CDATA[Lise Tarih ders kitabında Kutü’l-amâre’ye dair tek cümle şu efendim: “Basra’ya çıkan İngilizler Kutü’l-amâre’de yenilgiye uğratıldılar.” Hayret. Kim uğrattı peki? Meçhul. Özellikle meçhul bırakıyor bu cümleyi yazan kalem. Sanki başlarına bir yıldırım düştü İngilizlerin, sanki bir sel geldi götürdü, sanki kendilerine bir hastalık arız oldu. Bu kitabı yazan şahıs her kimse, “Biz Türkler İngilizleri Kutü’l-amâre’de yendik ve toptan esir aldık” diyemiyor kardeşlerim, diyemiyor. Böyle bir kitabın Türk çocuklarına okutulduğunu tasavvur edebiliyor musunuz? Yendik diyemiyor adam yahu, İngilizleri mağlup ettik, esir aldık, perişan ettik diyemiyor. Peki, bunu yazan&#160;Türk&#160;olabilir mi? Bunu yazan Türk olamazsa bunu okuyan çocuklarımız onun yazdıklarını okuyup da nasıl Türk olacak? Türklüklerini nasıl hissedecekler? Nasıl bir tarih şuuru edinecekler bu kitaptan? Edinemiyorlar tabiatıyla. İngilizler ile Fransızlar Çanakkale’den geçmeyi başaramayınca ne yaptı? Gemilerine doldurdukları askerleri Süveyş Kanalı’ndan geçirerek Basra Körfezi‘ndeki Fav yarımadasından –tıpkı ABD’nin baba George Bush zamanında Saddam Hüseyin’e karşı giriştiği harekâtta yaptığı gibi- yukarıya doğru yürümeye başladılar. Yani Çanakkale’den geçemeyince yapamadıklarını bu defa Basra Körfezinden girerek başarmak için harekete geçtiler. Basra Körfezi’nden girecekler, buradan Bağdat ve Musul üzerinden Anadolu’ya doğru ilerleyip Güney Doğu Anadolu’dan itibaren bütün Osmanlı topraklarını ve en nihayet başkent İstanbul’u işgal edeceklerdi. Basra Körfezi’ne çıkarma bunun için yapıldı. İkinci Çanakkale’dir burası. Birinci Çanakkale müdafaası Marmara Denizi girişinde, ikinci Çanakkale müdafaası ise Basra Körfezi’ndedir.&#160; Kutü’l-amâre Bağdat’ın kuzeyinde, Musul ile Bağdat arasındaki bölgede bulunan bir kasabadır. Çanakkale’de o bir kılıç gibi bilenmiş ve düşmanı elinden kaçırmış olan kahraman gazilerimiz, orada işleri bittikten sonra Bağdat cephesine gönderildi ve Kutü’l-amâre’de bunlar artık karşılarındaki düşmanı küçümseyen, onları gözlerinde büyültmeyen, İngilizleri yenebileceklerine sonuna kadar inanan metin bir anlayış kazandılar. Sonuçta ne oldu peki? 1915’in Kasım ayında Felâhiye meydan muharebesinde, sonra Selman-ı Pak’ta Kasım 1915 tarihinde vuku bulan bir meydan muharebesinde General Townshend’in başında bulunduğu bir İngiliz ordusunu mağlup ettik. Söylemesi kolay geliyor dile. Bir meydan muharebesinde bir İngiliz ordusunu 1916 yılında dünyada yenebilen kaç ülke vardı acaba? Gidin, tarih kitaplarına bakın bakalım. Bu çetin mi çetin işi başarmışsınız ama size bu zaferiniz çok görülmüş. Unutturulmuş… Sakallı Nureddin Paşa O meydan muharebesinin komutanı da unutturulmuştur işin garibi. İsmini biliyor muyuz? Sakallı Nureddin Paşa… Unutmayın, İngilizlere bir meydan savaşında bu yenilgiyi tattıran, Selman-ı Pak’ta yenen ve düşmanı önüne katıp kovalayan, sonunda Kutü’l-amâre kasabasına sıkıştıran kahramanımız Sakallı Nureddin Paşa’dır. Ben Nureddin Paşa’nın mezarını araya taraya zor buldum. İstanbul’da Üsküdar’da Küplüce Mezarlığı‘nda medfun. İstiklal Savaşı’nda da merkez Ordusu Komutanlığı’nı, 1. Ordu Komutanlığı’nı üstlenen, İzmir’e giren ve Yunanı denize döken kuvvetlerimizin başında bulunan komutan Sakallı Nureddin Paşa’dır. O zaman sakal bırakan paşa pek olmadığı için sakalı ile meşhur olmuş, Sakallı Nureddin Paşa diyerek onu diğerlerinden ayırd etmişler. Esasen mektepli değil, alaylı bir paşamızdır. Bir ufak mezarlıkta unutulmuş bir kahraman olarak sessizce yatıyor. Kahramanlarını unutan milletler kahraman çıkaramaz kardeşlerim. Sen kahramanlarını unutursan yarın öbür gün senin kahramanlığını da unuturlar. Halil Kut Paşa Peki, öbürü kim? O tarihte henüz 40 yaşında bile değil. Bu, az önceki tabloda gördüğünüz düşman komutanlarını, generalleri esir alan Halil (Kut) Paşa… Enver Paşa’nın kendisinden iki yaş büyük amcası. Maalesef Cumhuriyet devrinde Enver Paşa’yı tarihten silelim derken Halil Kut Paşa’yı da sildiler. O da tarihimizin mağdurlarından biri oldu. Soy ismini düşmanı sıkıştırdığı Kut kasabasından alır. Onun da mezarının yerini söyleyeyim: Beşiktaş’tadır. Yahya Efendi Dergâhının avlusunda, ailesi tarafından yaptırılmış bulunan sade bir kabirde yatar. Bunu özellikle büyüklerimize duyurmak istiyorum. Bu zaferi kazananların mezarlarını bir yere toplayın, bir&#160;Kutü’l-amâre abidesi&#160;yapalım, ziyaretçiler burada onları toplu bir halde görebilsin. Tabii söylemek bizden, yapmak onlardan… Kutü’l-amâre’de Selman-ı Pak Meydan Muharebesi ve 44. Kayseri Kasap Alayımızın katıldığı Felâhiye Meydan Muharebeleri, Sâbis Meydan Muharebeleri… Toplam olarak 17 meydan muharebesi yapıyoruz İngilizlerle. Bunların çoğunu da kazanıyoruz. Bakın, en büyük meydan muharebesi Selman-ı Pak’ta cereyan ediyor. Tarih Kasım 1915. Ondan sonra çekilen düşmanı adım adım takip ediyoruz. Nereye kadar? Onun da haritasını göstereyim, nasıl bir yer olduğunu görmeniz bakımından. Dicle ve Fırat nehirlerinin birleştiği, dirsek yaptığı yerdeki Kut kasabasına sıkıştırıyoruz İngiliz ordusunu. Bizim siperlerimiz burada. Düşman bu dirsekte sıkışmış kalmış durumda. Hem nehir, hem de kara tarafından kuşatmışız. Yani çembere almışız. İngilizler buraya sıkışınca telsizle dışarıdan, Mısır’daki İngiliz kuvvetlerinden yardım ister. Defalarca kurtarma operasyonu düzenlediler. Hatta bir tugay gönderdiler. Uçaklarla yardım gönderdiler fakat şuraya sıkışmış olan ordularını bizim elimizden kurtaramadılar. Bu tarafı nehir, önünde de çakı gibi siperlerimiz var. Buradan çıkamıyorlar ve 1915 Kasım ayından 1916 Nisan ayına kadar altı ay direndikten sonra teslim olmak zorunda kalıyorlar.&#160; İngilizler teslim oluyor Fakat İngilizler için bu teslim olma o kadar yüz kızartıcı (humilating) bir hadisedir ki, Amerika’da York şehrinde General George Washington karşısındaki yenilgilerinden beri tarihlerinde hiç bu kadar ağır bir hezimet yaşamamışlar. Zamanın 1 numaralı dünya gücüdür İngiltere. Düşünün, bir Amerikan ordusunun Irak ordusu karşısında yenildiğini, bir kasabaya sıkıştırıldığını, Amerika Birleşik Devletlerinin bütün askeri gücüne rağmen ordusunu o kapandan kurtaramadığını ve sonuçta ordusunun Iraklılara teslim olduğunu… Amerika hâlâ dünyanın yüzüne nasıl bakabilir? İngilizler de Kutul-amare’de aynısını denedi. Uçakla ordularını kurtarmaya çalıştılar, gıda balyaları attılar onlara, Mısır’dan birlikler gönderdiler vs. Hepsini, hepsini bir şekilde engelledik ve sonuçta açlığa duçar olup teslim olmak zorunda kaldılar. Yiyecek at, eşek bile kalmadı. Neredeyse birbirlerini yiyeceklerdi. Kutü’l-amâre kasabasında kazanıldığı için de adı “Kutü’l-amâre Zaferi” olarak tarihe geçti. 28.04.2024, Yeni Akit]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kutul-amare-destani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Halkın tarihi resmi tarihi yenecek￼</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/halkin-tarihi-resmi-tarihi-yenecek%ef%bf%bc/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/halkin-tarihi-resmi-tarihi-yenecek%ef%bf%bc/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Apr 2024 23:32:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9166</guid>

					<description><![CDATA[Hakikat şu ki, tarihimizi ya bilmiyoruz veya yanlış biliyoruz. Onun için sık sık gündeme getirdiğim “Neden&#160;‘BİZ’&#160;kör edildik? sorusunu burada bir kere daha sormak istiyorum.&#160; Bir Arjantinli yüz yıl önceki gazetesini okuyabiliyor. Aynı şekilde bir Çinli, bir Japon, bir Rus, bir İranlı, bir Yunan, hatta bir Suriyeli de okuyabiliyor. Atalarının kullandığı alfabeyle yazılan metinleri okuyabildikleri gibi kullanılan kelimeleri yani dili de bizimki gibi uydurmacılığa kaptırmadıklarından okuduğunu da anlayabiliyor üstelik. Peki&#160;SEN&#160;neden okuyamıyorsun? &#160; Bu sarsıcı soru üzerinde düşünelim.&#160; Neden özellikle&#160;SEN&#160;kör edildin? Çünkü birileri senden çok fena korkuyordu. Bu milletin mayasında kontrol edemeyecekleri müthiş bir imparatorluk potansiyeli olduğunu defalarca gördüler. Haçlı seferlerinde gördüler, Selçukluda gördüler, Osmanlı tokadının acısını asırlarca tattılar. Osmanlının ‘battı, bitti’ dedikleri bir döneminde bile Kutül Amare, Çanakkale ve Gazze zaferlerimizi gördüler.&#160; Neticede cezalandırıldık. Bir daha bu topraklardan bir Osmanlı filizlenmesin diye bu kör edilme, gözümüze mil çekilme işlemi gerçekleştirildi.&#160; Bunları fark edebilmek için Kemalist tarihin felç edici etkilerinden zihnimizi kurtarmamız gerekir. Kendimizi ve zihinleri iğdiş edilmekte olan nesillerimizi daha doğrusu. Zavallılar yalan tarihe mahkûm ediliyor. Farklı bir şey düşünme ve yazma imkânları en kaba saba metodlarla baltalanıyor ve sonuçta sahte bir tarihle kör edilmiş nesiller bırakılıyor ortada. İsteniliyor ki, yalnız kendi istedikleri tarih okutulsun. Böyle bir dayatma dünyanın neresinde görülmüş? Her yerde resmi tarih vardır ama resmi olmak için mücadele eden tarihler de vardır ve bunların varlığı engellenmez. Bilimde son nokta konulabilir mi? Sürekli gelişir deneye yanıla. Çocukluğumuzda 9 gezegen olduğunu biliyorduk, derken Plüton’un gezegen değil, uydu olduğuna karar verdi bilim adamları ve sayı 8’e indi. Bilim yanıldı mı? Yanıldı. Demek ki tarih de bilim katına yükselmek istiyorsa yanılgılarını tasfiye etme cesaretini göstermelidir.&#160; Ben de çok şey istiyorum değil mi? Bilimmiş, bilimsellikmiş kimin umurunda? Onlar inandıklarına yediden yetmişe herkesin inanmasını istiyor, istiyor ne kelime, dayatıyorlar. Dayatmacı, güdümlü tarih de ne yazık ki tarih olamıyor. Şimdi sizi resmi tarihin dışına, çok dışına götürecek keskin bir viraja giriyoruz. Halkın tarihi 15 Temmuz’da darbeye karşı direnen milletimizin dediği olacak diye heyecanlanan bir ben miydim? Milli iradenin şahlandığı o günlerde yazdığım bir yazıya “15 Temmuz’dan sonra tarih eskisi gibi olmayacak” diye başlık atmış ve şunu eklemiştim:&#160;Artık halkın tarihi yazılmalı ve okunmalı. Ne var ki süreç tam tersi yönde işledi ve halkın tarihi yazılıp okunacağına Kemalist devlet kadrolarının dayatması olan 1930 model tarih büsbütün hakim oldu. İleriye gidileceğine, geriye gidildi. Hatta eskiden bizimle yol yürüyenler dahi kaçak olarak öbür trenlere atladı. Ben buradayım. Zira “Demirden korksaydım trene binmezdim.” Bu kadar. Halkın tarihi dedik. 2019 yılında kaybettiğimiz tarihçi Prof. Dr. Kemal Karpat&#160;Dağı Delen Irmak&#160;adlı söyleşilerinden meydana gelen kitabında (Timaş, 2010) halkın tarihi meselesini öyle can alıcı bir noktadan yakalıyor ki, elimden gelse bu bahsi talebelerime ezberletirdim.&#160; Bugün Romanya’da kalmış olan Babadağ’da doğan Karpat hoca&#160;Hatça Ana&#160;dedikleri halasından dinlediklerini aktarır.&#160;Hatça Ana&#160;aile tarihini anlatır gibidir ama mühim bazı tarihî hakikatleri de sözlerinin arasından serpiştirir. Mesela asırlık bir kılıç asılı durmaktadır odanın duvarında. “Bu kılıcı nereye asarsanız asın, daima kıbleye döner” derlermiş. Bunun manasını şöyle açıklar hoca:&#160; “Onlar kıbleye döner derken ‘biz bir şeyi savunuyorduk, bu kılıç bir şeyi savunuyordu’ manası çıkıyordu ve bize de bu felsefe işlenmişti.” Ardından şu nefis yorumu yapar: “Biz okula gitmiş, kitap okumuş kişiler, tarihi çok biçimlendirilmiş şekilde anlarız. Veya amaçlı olarak bize sunulan tarihi okuruz ve amaca göre anlarız. Ama halk, tarihi yaşandığı gibi anlar ve anlatır. Bunlar da tarih olur.” Peki kaç türlü tarih vardır? Yine Kemal Karpat’a kulak verelim: “Biz Türklerin üç çeşit tarihi vardır. Bir resmi tarih, iki Avrupalıların yazdığı tarih ki bu ikisi de şüphelidir. Bir de halkın zihninde kalmış tarih vardır. İşte hakiki tarih odur.” Halkın arasında yaşayan tarihe “sözlü tarih” diyoruz ki ben de yakınlarda İşaret Yayınları tarafından 2 cilt halinde neşredilen&#160;Türkçe Ezan ve Menderes&#160;ile&#160;Minaredeki Yabancı&#160;adlı kitaplarımda sözlü tarihin bir uygulamasını yaptım. Eğer Türkçe ezan devriyle alakalı o verileri toplamasaydım bugün onlar yoktu. Tavsiye ederim okumanızı.&#160; Hatça Ana’nın tarihi Karpat hoca Hatça Ana’nın tarihini büyüleyici örnekler halinde önümüze koyar. “Hatça halamın anlattıklarından aklımda kalanlar yavaş yavaş canlanarak bana gerçek tarihin aslında Hatça halamın anlattıkları olduğunu gösterdi.” Bu ışıltılı cümle büyük tarihçinin tarihin engerek düğümünü çözme hamlesi olarak okunmalıdır. Ya okuyunca sizin de benim derinden bir “Ahh” çekeceğiniz ateş böceklerinin yazdığı tarih: “10 yaşımda çocuktum. Yağmur bizi köyden uzak tarlalarda yakalamıştı, sırılsıklam bir şekilde at arabasına doluşmuş, köye dönüyorduk. (…) Baktım etrafta ateş gözüküyor, kıvılcımlar parlıyor. Hayret içinde sordum: “Nuri Ağa, nedir bunlar?” Nuri Ağa bana dönerek:&#160; Allah’ın&#160;şehidlerimize&#160;yaktığı kandillerdir, dedi. Ben sarsıldım. Hâlâ o his içimdedir. Basit bir adamdı Nuri Ağa, halktan biriydi. Orada gelip geçmiş savaşları, ölenleri hatırlıyor. “Ateşböceği” deyip geçebilirdi ama halk oraya bir mana vermiş: “Bizim burada şehidlerimiz yaşıyor.” Ya bu müthiş ânın üzerine oturttuğu nefis yoruma ne dersiniz(s. 25-26): “Sonradan o ışıkların ateşböceği olduğunu öğrendim. Fakat bu, ateşböceklerinin ‘Allah’ın kandili’ olduğu imajı benim kafamdan silinmedi, gerçeği bildiğim halde.” İşte size bir tarih ki bambaşka güzelliklere sahip.&#160; Karacaoğlan’ın “Dilleri var bizim dile benzemez” mısraını şu şekilde düzenlemenin vakti gelmiştir: Tarihleri var bizim tarihimize benzemez. Yeni Akit, 21.04.2024]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/halkin-tarihi-resmi-tarihi-yenecek%ef%bf%bc/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>23 Nisan&#8217;ın kaybedilen ruhu neydi?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/23-nisanin-kaybedilen-ruhu-neydi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/23-nisanin-kaybedilen-ruhu-neydi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Apr 2024 23:29:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9164</guid>

					<description><![CDATA[&#8220;Bay­ram” di­ye bil­di­ği­miz mu­ay­yen di­nî ve mil­lî gün­le­rin ne­den, ne za­man­dan be­ri ve na­sıl bay­ram yapıldığını, hat­ta bil­di­ği­mi­zi zan­net­ti­ği­miz baş­lan­gıç ta­rih­le­ri­nin tak­vim yap­ra­ğın­dan bı­çak­la ke­sil­miş gi­bi düş­me­di­ği­ni araş­tır­mak merak uyandırıcı bir meşgaledir. He­le II. Meş­ru­ti­yet’in ila­nın­dan son­ra kut­lan­ma­ya baş­la­nan iki ‘mil­lî’ bay­ra­mın (Iyd-i Mil­lî-yi Os­ma­ni ve Mec­lis-i Mil­lî­nin Yevm-i Kü­şa­dı) hem de1936’ya ka­dar kut­lan­dığını öğ­re­nin­ce me­rak kıvılcımları artacaktır. Araştırmacı Necdet Sakaoğlu’nun 1998 Nisan’ında&#160;Toplumsal Tarih&#160;dergisinde çıkmış “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın tarihinden” başlıklı yazısını okuyunca “Sahi, bayramların da bir tarihi olmalı değil mi?” sorusuyla araştırma kuyularına daldım. 23 Ni­san’ın “ço­cuk bay­ra­mı” ola­rak kut­la­nı­şı­nın ta­ri­hi­ne eği­li­yor ve il­ginç so­nuç­la­ra ula­şı­yor Sa­ka­oğ­lu. Me­se­la ilk 23 Ni­san’ın, 23 Ni­san 1921’de ‘bay­ram’ ola­rak de­ğil, ‘te­za­hü­rat’ ola­rak kut­lan­dı­ğı­nı öğ­re­ni­yo­ruz; ama o sı­ra­da ço­cuk bay­ra­mı olmamıştır he­nüz, Hakimiyet-i Milliye Bayramı’dır. 23 Ni­san’ın gayri resmi bir şekilde ço­cuk bay­ra­mı ola­rak kut­lan­ma­sı için 1929 yı­lı­nı bek­le­mek ge­re­ke­cek­tir. Öte yandan 23 Nisan’ın 1982 yılına kadar resmen Çocuk Bayramı yapılmadığını, ancak Kenan Evren ve saz arkadaşları tarafından, biraz da dünyaya diktatör olmadıkları imajını vermek maksaıyla Ulusal Egemenlik Bayramı’na “ve Çocuk Bayramı” ibaresinin eklendiğini bilmek önemlidir. 23 Ni­san’ın ne­den ve na­sıl ço­cuk bay­ra­mı ol­du­ğu­nun da il­ginç bir ta­ri­hi ol­du­ğu­nu öğ­re­ni­yo­ruz aynı araş­tır­ma­dan. Hi­ma­ye-i Et­fâl Ce­mi­ye­ti (Ço­cuk Esir­ge­me Ku­ru­mu) 1921 yı­lın­da esas ola­rak ga­zi ve şe­hit ço­cuk­la­rı­nın ba­kı­mı­nı üst­len­mek ama­cıy­la ku­rul­muş dev­let des­tek­li ha­yır ku­rum­la­rın­dandır. &#160;1929 yı­lı­na ka­dar sa­de­ce Hâ­ki­mi­yet-i Mil­li­ye Bay­ra­mı ola­rak kut­la­nan 23 Ni­san’ın ço­cuk bay­ra­mı ha­li­ne gel­me­si Hi­ma­ye-i Et­fâl Ce­mi­ye­ti’nin ge­nel­ge­siy­le ger­çek­leş­miş­tir. Ör­gü­tü­ne yol­la­dı­ğı bir ge­nel­geyle 23–29 Ni­san gün­le­ri­ni “Ço­cuk Haf­ta­sı”, 23 Ni­san’ı da Hâ­ki­mi­yet-i Mil­li­ye Bay­ra­mı’na pa­ra­lel ola­rak “Ço­cuk Bay­ra­mı” ilan et­miş­tir ce­mi­yet başkanı Dr. Fuat (Umay). Ne var ki, kı­sa sü­re­de asıl ama­cın­dan sap­mak­ta ge­cik­me­ye­cek­tir 23 Ni­san kut­la­ma­la­rı. Şe­hit ve ga­zi ço­cuk­la­rı­nın da­ha iyi şart­lar­da eği­til­me­si, ba­kıl­ma­sı ve ye­tiş­ti­ril­me­si ama­cıy­la ih­das edi­len ço­cuk bay­ram­la­rı va­li­le­rin, mü­dür­le­rin, eşrafın ço­cuk­la­rı­nı süs­le­yip püs­le­ye­rek kor­tej­le­re kat­ma­la­rı, “renk­li ve göz alı­cı ba­lo­la­ra” gö­tür­me­le­ri, en gü­zel ki­min (son­ra­la­rı han­gi oku­lun) ço­cu­ğu­nun gi­yin­di­ği ya­rış­ma­la­rı gi­bi çar­pık uy­gu­la­ma­la­ra sah­ne ol­ma­ya baş­la­yan 23 Ni­san kut­la­ma­la­rı­na ilk tep­ki he­men er­te­si yıl&#160;Re­sim­li Ay&#160;der­gi­sin­den gel­miş­tir. Der­gi­de Sa­bi­ha Ze­ke­ri­ya (Ser­tel) im­za­sıy­la çı­kan bir ya­zı, mem­le­ket­te bun­ca yok­sul­luk var­ken, bu ka­dar kim­se­siz, ye­tim, ök­süz, has­ta­lık­lı, oku­la gi­de­me­yen, ağır ve sağ­lık­sız iş­ler­de ka­rın tok­lu­ğu­na ça­lış­tı­rı­lan ço­cuk­lar mev­cut­ken böy­le­si­ne bir “eğ­len­ce”nin yer­siz­li­ği­ni ve ama­cın­dan sap­tı­rıl­mış ni­te­li­ği­ni sert bir dil­le şöyle eleş­tir­ir: “23 Ni­san ço­cuk­la­rı eğ­len­dir­mek gü­nü de­ğil­dir. Hi­ma­ye­i Et­fâl’in yap­tı­ğı prog­ra­mı yan­lış tat­bik eden­ler, bu­nu bir eğ­len­ce gü­nü ka­bul et­ti­ler&#8230; 23 Ni­san aç­la­rın, has­ta­la­rın, iş­te ça­lı­şan ço­cuk­la­rın gü­nü­dür. On­la­rın dert­le­ri­nin ko­nu­şu­la­ca­ğı gün­dür.” Sonradan muhalif&#160;Tan&#160;gazetesini çıkaracak olan Zekeriye Sertel’in eşi olan Selanik doğumlu Sa­bi­ha Ze­ke­ri­ya Hanım bu­gün­kü ‘stad­yum kut­la­ma­la­rı’nı gör­se aca­ba ne der­di? Hiç şüp­he­siz, şe­hit ve ga­zi ço­cuk­la­rı­nın bu kut­la­ma­la­rın ne­re­sin­de yer al­dı­ğı­nı so­rar ve 23 Ni­san’la­rın ye­ni­den as­li ama­cı­na uy­gun ola­rak kut­lan­ma­sı­nı is­ter­di. Bu­gün de ga­zi ve şe­hit­le­ri­miz yok mu? Bu­gün de kim­se­siz, se­fil ço­cuk­la­rı­mız kol gez­mi­yor mu şe­hir­ler­imizde? On­la­rın der­diy­le dert­len­mek ve sorunlarına dikkat çekmek için icad edi­len bu bay­ram han­gi dert­le­ri­ne der­man, han­gi ya­ra­la­rı­na mer­hem ola­cak­tır aca­ba? Hat­ta 23 Ni­san’lar­da on­la­rı hiç ha­tır­la­yan çı­ka­cak mı­dır? 23 Ni­san’ın ken­di ta­ri­hin­den yü­zü­nün kı­zar­dı­ğı­nı ne za­man fark ede­bi­le­ce­ğiz der­si­niz? İttifak, 23.04.2024]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/23-nisanin-kaybedilen-ruhu-neydi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mezarı Bile Olmayan Şehid Veziriazam</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mezari-bile-olmayan-sehid-veziriazam-2/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mezari-bile-olmayan-sehid-veziriazam-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Sep 2023 13:59:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9159</guid>

					<description><![CDATA[Asıl ölüm, unutulmaktır. Osmanlı tarihinin binbir kahramanından hangisini önünüze bir kitap gibi koysanız parlaklığından gözlerinizin kamaşmasına mani olamazsınız. Osmanlı Devleti’ne ikinci bir bahar yaşatan Köprülü ailesinin çıkardığı üçüncü veziriazam olan Fazıl Mustafa Paşa da bu mücellâ simalardan olmasına rağmen ne yazık ki ismi hariç neredeyse tamamen unutulmuştur. Oysa Köprülü Mehmed Paşa ile başlayıp oğulları Fazıl Ahmed ve Fazıl Mustafa paşalarla devam ederek Amcazade Hüseyin ve Numan paşalarla devletin kabzasını maharetli ellerine alan Köprülüler, Osmanlı devletinin 17. asır ortalarında parçalanmasına mani olmuş dirayetli bir hanedandır ve bünyesinden tam beş Sadrazam çıkararak adını tarihe altın harflerle yazdırmıştır.&#160;Öyle ki,&#160;Osmanlı tarihinde Osmanoğulları haricinde bir tek Köprülü ailesinin tarihi müstakil olarak yazılabilmiştir&#160;(Behçetî Seyyid İbrahim tarafından). Köprülü Mehmed Paşa’nın sadaret mührünü teslim aldığı 15 Eylül 1656 tarihi Osmanlı Devleti için yeni bir yükseliş döneminin başlangıcını işaret eder.&#160;Merhum Halil İnalcık’ın deyimiyle mühürle birlikte&#160;“Diktatör yetkilerini”&#160;de alan Mehmed Paşa, devletin eğrilmiş omurgasını düzelttiği gibi ölümünden sonra yerine geçirdiği 26 yaşındaki oğlu Fazıl Ahmed Paşa sayesinde, Kanuni Sultan Süleyman’ın ihtişamlı devrini andıran bir yeniden şahlanışın zeminini de hazırlamıştır. &#160; Köprülüzade Fazıl Ahmed Paşa’nın cepheden cepheye kendini atarak tükettiği gençliğinin ardından henüz 41 yaşındayken adeta bir mum gibi eriyerek vefat etmesinden sonra Mehmed Paşa’nın damadı olan&#160;Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Kanuni’nin fethine muvaffak olamadığı Viyana’yı fethetmek üzereyken gelen ihanet ve bozgunlar Karlofça’ya kadar sürecek bir dizi kanlı savaşa girmeye mecbur edecekti Devlet-i Aliyye’yi. İşte kimini kazandığımız, kimini de kaybettiğimiz çetin bir savaşlar zinciri sırasında alanın avucunu yakan sadaret mührü Köprülü Mehmed Paşa’nın öbür oğlu&#160;Fazıl Mustafa Paşa’nın mahir eline teslim edilecektir. O da ailesinin şanını ve devletinin itibarını yüceltmek için elinden geleni yapacak ve kendisini harp meydanlarına&#160;“Serdar-ı Ekrem”&#160;olarak tayin ettirecektir. Ardından Niş, Semendire, Belgrad… Osmanlı Devleti’nin Balkanlardaki bu kilitlerini ve Tuna boyundaki kaleleri birer ikişer geri alacak ve devlete rahat bir nefes aldıracak, sonra da Osmanlıların Nemçe tabir ettikleri Avusturya’ya karşı sefere çıkacaktır. Zemun sahrasındayız. Kırım Hanı kuvvetlerini henüz harp meydanına intikal ettirememiştir. Bu ciddi bir eksikliktir ama Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa yerinde duramıyor, düşmanı bir an önce yenmek için sabırsızlanıyordu. Kuvvetleriyle Salankamen’e doğru ilerlediği görüldü Veziriazamın. Bu arada tehlikeyi fark eden&#160;Prens Ludwig&#160;kuvvetlerini aniden hücuma geçirdi. Günlerden 20 Ağustos 1691 pazartesiydi. Kıran kırana bir savaş koptu oracıkta. O hengâmede Yeniçeri Ağası şehid düşmüş, kuvvetlerimiz ağır zayiat vermişti. Düşman da ondan kalıcı sayılmazdı gerçi. Muharebe sağlı sollu devam ederken merkezde zafiyet alameti belirmişti, daha kötüsü düşman ordusu karargâha doğru ilerliyordu. Bu kritik anda&#160;Veziriazam Fazıl Mustafa Paşa&#160;kılıcını çekerek sağ kanattan ilerleyen düşmanın üzerine atılmış, askerleri de onunla beraber yalın kılıç dalmışlardı Avusturya ordusunun saflarına. Nitekim bu müdahalenin tesiri görülmüş, Osmanlı ordusu toparlanmış, belki binbirinci kere düşmana meydanı dar etmekteydi ki… Düşman saflarından atılan bir kurşun Serdar-ı Ekrem Fazıl Mustafa Paşa’yı tam alnından vurarak yere düşürdü.Böyle durumlarda sakin olması gereken adamları ise “Serdar düştü!” diye bağırıp paniğe kapılınca, Sipahi Ağası Ömer Ağa da yerinde sabit kalacağına geri çekilince zaferle bitecek olan savaş bir hezimete dönüşmüş,&#160;Avusturya askerleri bir ordunun namusu mesabesindeki karargâhı ele geçirivermişti. İşin garibi, aynı zamanda bir hadis âlimi olan şehid Fazıl Mustafa Paşa’nın nâşı savaş meydanında kalmıştı. Mezarının mevcut olmaması bir nakısa olabilir mi? Hem asıl ölüm, hafızalardan silinmek değil midir? O savaş meydanında şehadet şerbetini içti ama hafızalarımızda öldü. Onu biz öldürdük. Asıl acı olan nokta da burası&#8230; 30.09.2021, muzakerat.com]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mezari-bile-olmayan-sehid-veziriazam-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Talas Meydan Savaşı Gerçekte Nasıl Oldu?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/talas-meydan-savasi-gercekte-nasil-oldu/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/talas-meydan-savasi-gercekte-nasil-oldu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Sep 2023 13:57:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9157</guid>

					<description><![CDATA[Türk tarihi, uydurmalar yoluna girmeye muhtaç değildir. &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; Zeki Velidi Togan Üç tarih kitabı Müslüman Türk devletlerinin tarihine dair üç kitapla başlayalım Talas Savaşına dair literatür kritiğimize. Elimizdeki eserlerin en eski tarihlisi olan M. Çağatay Uluçay’ın İlk Müslüman Türk Devletleri Tarihi’nde mesele gayet vâzıh bir surette ortaya konulmuş aslında. Aşağıda özetliyorum: Araplar Maveraünnehir’i alıp Sir Derya kıyılarına gelince Çinlilerle karşı karşıya geldi. Türkler Çinliler ile Araplar (“iki ateş”) arasında kaldı. Kaşgar’ın Çin genel valisi, Sir Derya’nın batısındaki topraklarına saldırmaya kalkınca Türkler Ebu Müslim’den yardım istedi. O da Ziyad b. Salih komutasında “büyük bir ordu” gönderdi. Türkler, bu Arap ordusuna katıldı ve Talas şehri civarında yapılan çarpışma sırasında Çin ordusunda bulunan Karluklar “kandaşlarına karşı savaşmak istemediklerinden” çekimser kaldı. Muharebe beş gün sürdü, Çin ordusu kesin bir yenilgiye uğrayınca Türkler yarım asırdan beri batı Türk illerini ellerinde tutan Çinlileri ülkeden kovmuş oldu. Sonuçta Türkler ile Araplar bu ortak başarı sayesinde yakınlaştılar. Çağatay Uluçay’ın sözlerini Arapların Türklerin çağrısıyla yardıma koştuğu ve büyük Çin ordusunu Türklerin desteğiyle yendikleri, bunun Türkleri Çin baskısından kurtardığı gibi Müslümanlığa girişlerini de hızlandırdığı şeklinde özetleyebiliriz. Öte yandan Prof. Dr. Erdoğan Merçil’in&#160;Müslüman-Türk Devletleri Tarihi&#160;adlı kitabında hadise daha muhtasar ele alınır. Buna göre Abbasilerin iktidara geçmesinden hemen sonra, 751 yılında vuku bulan Talas savaşında Araplar Türklerle birlikte Çinlilere karşı savaşmış ve savaşın kazanılması Türklerin bölge üzerindeki üstünlüklerinin devamını sağlamıştı. Bu tarihten itibaren Türk-Arap münasebetleri dostça gelişmiş ve böylece İslam dini “yavaş yavaş” Türkler tarafından benimsenmeye başlamıştı. Son alarak Prof. Dr. Nesimi Yazıcı’nın İlk Türk-İslâm Devletleri Tarihi adlı çalışmasında ise diğer kitaplara nazaran sözkonusu savaşa epeyce geniş (tam beş sayfa) yer ayırması dikkati çeker. Ne var ki, ilk sayfasının doırudan savaşla ilgiliyken sonrasında uzun uzadıya sonuç ve etkilerinin (Çin kâğıdının Müslümanların eline geçmesi tam bir buçuk sayfa boyunca anlatılır) işlendiği gözden kaçmaz. Yine de üç benzer muhtevalı kitap içerisinde mevzuumuzla ilgili en geniş bilgiyi Yazıcı’nın kitabında buluyoruz. Buna göre 743 yılında yıkılan Göktürk devletinin (Türgişler de o tarihte zayıflamıştı) ardından Batı Türkistan’da Çin’in önünde duracak ciddi bir kuvvet kalmamıştı. Buna mukabil Arapların Maveraünnehir’de üstünlüğü ele geçirmeleri ve Batı Türkistan’a akınlar düzenlemeleri karşısında “Türk beylerinden bir kısmı&#160;(Araplara karşı-MA)&#160;Çinlilerden yardım istemişti”. Bu diğer kaynaklarda rastlanmayan ilginç bilgi, iki ateş arasında kalan Türklerin bazen Çinlilerden Araplara karşı, bazen de Araplardan Çinlilere karşı yardım istemelerini mantıklı bir zemine oturtmamıza yardım ediyor. Anlaşılan, büyüyen tehlike karşısında devrin iki süper gücü arasında denge oyunu oynuyorlardı Batı Türkistan’daki Türk beylikleri. Çin İmparatorundan Araplara karşı kendilerine yardım etmesini isteyen ilk Türk hükümdarının Fergana İhşidi olduğunu öğreniyoruz (712 yılında). Bunu diğer talepler takip etmiş. Lakin Tang hanedanından güçlü imparator Hisuan-tsang önceleri bu taleplere yüz vermezken Türgiş Hakanı Su-lu’nun 737’de öldürülmesi üzerine iştahlanmış. Zira bu ölüm üzerine Türgişler arasında iç savaş çıkmış, tabii ki bölgede bir iktidar boşluğu doğmuş. Nitekim Çin 747 yılında büyük bir orduyla Batı Türkistan’a sefer açmış. Kuça Valisi Kao Sien-tche komutasında yola çıkan Çin ordusu Taşkent’i almış; Taşkent Beği Bagatur Tudun yakalanıp öldürülmüş. Bunun üzerine Türkler Müslümanlardan yardım istemiş, Horasan Valisi Ebu Müslim de yardıma Ziyad b. Salih komutasında “güçlü bir ordu” göndermiş. 751 Temmuzunda Talas (bugünkü Almaatı) şehri civarında cereyan eden beş günlük savaşın muhtemelen son gününde Göktürklerin bir boyu olan Karlukların Çin birliklerine arkadan saldırmaları üzerine Araplar galip gelmiş. 70 bin kişilik Çin ordusunun büyük bir kısmı savaş meydanında yok edilmiş, 20 bin Çinli de esir alınmış. Komutan bile küçük bir birlikle canını zor kurtarmış. Dr. Yazıcı sonuçları sayarken Talas savaşının Türk tarihinin akışını yönlendirdiği ve Araplar ile Türkler arasında barış ve dostane ilişkiler dönemini başlattığı, savaş kaybedilseydi Türklerin Budist olmak zorunda kalacaklarını vurgular ve Türkistan’a İslam medeniyetinin mi Çin medeniyetinin mi hâkim olacağının bu savaşla belirlendiğini belirtir. Diğer taraftan Çin’in batı medeniyetiyle temasının bu savaş sayesinde gerçekleştiği, özellikle kâğıt imalatının Çin’den Müslümanlara, oradan da Sicilya ve İspanya kanalıyla Avrupa’ya taşındığı üzerinde genişçe durulur. Kâğıdın Çin’in dışında ilk defa Semerkand’da imal edildiğinden bahisle uzun bir kâğıt ve kitap tarihi bahsi eklenir. Hatta yel değirmenlerinin de bu savaşla “Avrupa”ya geçtiği söylenir ki münhasıran Türk-İslam devletlerinin işlendiği bir kitapta neden bir buluşun Avrupa’ya intikali bu derecede önemsenir, anlaşılır gibi değildir gerçekten de. Özetlersek: Türk-Arap ilişkileri başlangıcından yüz yıla yakın bir süre savaşlarla devam ederken Talas’tan sonra “büyük çapta barış ve dostluğa” dönüşecek bir münasebet şekli ortaya çıkmış, bu da Türklerin Müslümanlığı kucaklamalarını kolaylaştırmıştır. Müslümanlaşma Talas’ta mı başladı? Bu bilgilerin bir özeti mahiyetinde olmak üzere Prof. Hakkı Dursun Yıldız hoca başkanlığında bir heyet tarafından hazırlanan&#160;Lise 2 Tarih&#160;kitabından da bir iktibasta bulunmak istiyorum: Abbasiler’in iktidara gelmelerinden bir yıl sonra Talas Savaşı Türkler ile Müslümanları birbirine yaklaştırmıştır. Hunlar’dan itibaren Çin’in hedefi Türkistan’ı ele geçirmekti. Bu sebeple Türkler’in zayıflaması Çin’i derhal harekete geçirmiştir.  Göktürk Devleti’nin yıkılması ve Türk birliğinin dağılması üzerine, 747 yılında Çin, Türkistan üzerine bir sefere çıktı. Çin’e karşı yalnız başına savaşamayacağını anlayan Türkler, Abbasiler’in Horasan valisi Ebu Müslim’den yardım istediler. Ebu Müslim, Ziyat bin Salih kumandasındaki orduyu Çin ordusuna karşı sevketti. İki ordu Temmuz 751 tarihinde Talas nehri kıyısında, bugünkü Almaata yakınında karşılaştı. Beş gün devam eden savaş sonunda Çin ordusu ağır bir mağlubiyete uğradı. Talas Savaşı’nın Türk, İslâm ve Dünya kültür tarihi bakımından büyük önemi vardır. Bu savaşla Türkler ile Müslümanlar arasındaki savaşlar sona ermiş, bunun yerini dostluk ve ticarî ilişkiler almıştır. (…) İlk baskısı 1930 yılında yapılan&#160;Türk Tarihinin Ana Hatları&#160;adlı kitapta atlanan Talas Savaşı’nın&#160;ertesi yıl neşredilen&#160;Tarih II: Orta Zamanlar&#160;adlı ders kitabında genişçe işlendiği görülür. Çinliler Şaş (Taşkent) beyini tevkif ederek Çin’e kadar göndermiştir (ne kadar calib-i dikkattir ki, öldürüldüğünü yazmaz). Türkler Ebamüslim’le (Ebu Müslim’i böyle yazar) beraber olup Çinlileri vatanlarından atma hazırlığına başladılar. Ziyad bin Salih’in kumandası altında toplandılar ve Seyhun boylarına yerleşmeye çalışan Çin ordusu üzerine atıldılar. Çin ordusunda bulunan Karluk Türkleri ırkdaşlarına karşı silah kullanmak istemedikleri için savaş meydanından çekildi. Beş gün süren savaş Çin ordusunun kat’i hezimetiyle sonuçlandı. Sonuçta “Bu şerefli zafer, yarım asırdan beri Garbî Türkellerine tahakküm eden Çin İmparatorluğunu kat’i surette bu sahadan kovmuş oldu. (…) Türkler Ebamüslim ihtilali(y)le Araplara, Talas suyu meydan muharebesi(y)le Çinlilere galebe etmişlerdi.&#8221; Burada izah edemeyeceğimiz kadar tarihi eğip büken çok safsatayla doldurulmuş bulunan bu satırların tenkidine girmiyoruz. Ne var ki hakiki tarihçiler safına geçtiğimizde bu mühim tarihî hadisenin bambaşka yüzleri zuhur etmeye başlar. Mesela Peter Golden&#160;Türk Halkları Tarihine Giriş&#160;adlı kıymetli eserinde şunları yazar: Farkı fark eden gözler Tür-geşler Çaç/Şaş/Taşkent hakimi Çabış’ın 750’-deki isyanına katılmışlar ve T’ang güçleri tarafından hemen yenilmişlerdi. Çabış’ın oğlu (babası T’anglılarca idam edildi) Araplara kaçtı. Bölgeye müdahale etmek için fırsat kollayan Araplar bundan büyük mutluluk duydular. 751 Temmuz’unun sonlarında Talas yakınlarındaki Atlax’da gerçekleşen kaçınılmaz çarpışmada, bir Koreli generalin komutasındaki T’ang güçleri,&#160; Karluk müttefiklerinin Arapların yanına geçmeleriyle tam bir yenilgi tattılar. Bundan sonra Müslümanlar Batı-Güneybatı Orta Asya’da hakim siyasi ve kültürel güç oldular. Dikkat ettiyseniz Golden’ınki hariç yukarıdaki hiçbir kitap bize Çinlilerce idam edilen Taşkent hâkiminin oğlunun kaçarak Araplara sığındığını, bunun da Arapların Batı-Güneybatı Orta Asya’ya hâkim olmak iştahını kabarttığını anlatmamıştı (tabii Talas Savaşı’ndaki Çinli komutanın aslen bir Koreli olduğunu da). Her adımda önümüze yeni ışıkların düştüğü arayışımıza bu defa aykırı tarihçi Prof. Osman Karatay ile devam ediyoruz. Karatay’a göre Taşkent hükümdarı Çin imparatoruna karşı vazifelerini yerine getirmediği için bölgeden sorumlu Çinli general tarafından idam edilince veya aynı general Taşkent bölgesinin zenginliklerinden ihtirasa kapılıp onları elde etmek isteyince oğlu hem çeşitli Türk topluluklarına hem de eski düşman Araplara döndü ve yardım istedi. Bir ihtimal Maveraünnehir’deki şehirler (sadece Türklerin yönettiği şehirler değil, Soğdlar da vardı aralarında) bu yeni tehlike karşısında Araplarla birleşerek Doğu Türkistan’ı işgale karar vermişti. Ortak çıkarlar Türk beylerini eski düşmanları Araplarla birlik olup Çin’e karşı ittifaka girmeye zorlamıştı anlaşılan. “Sonuçta Soğd ve kuşkusuz Türk nüfusla desteklenmiş İslam ordusu Talas yakınlarında Çin ordularının komutanı olan Kao-hsien-chih ile karşılaştı ve beş gün süren bir savaştan sonra ağır bir yenilgiye uğrattı.” En-Lin’in ünlü makalesine dayanan yazara göre, Çin kaynaklarında “barbarlar” diye zikredilen Karlukların başlangıçta Çin ordusunda iken isyan etmeleri ve onu arkadan vurmaları, iki ateş arasında kalan Çin birliklerinin yenilmesini getirmiştir. Münhasıran olmasa da bu yenilginin de etkisiyle Çin’in batı Türkistan’daki ilerleyişi durmuş, dahası Semerkand’a getirilen 20 bin Çinli esir arasında bulunan kâğıt ustalarının burada kâğıt üretimini başlatmaları sağlanmıştır. Prof. Karatay abartmalara karşı çıkıyor ve “Başka bir şey de yok” diye kestirip atıyor. Yukarıda Golden dışındaki anlatılarda tekrarlananların aslında Barthold’un 120 yıl önceki tespitlerinin tekrarı olduğunu ve bunun neredeyse istisnasının bulunmadığını yazıyor. Bu savaşta yenilmesinin Çin’de deprem etkisi meydana getirdiğini söylemek de bir abartıdır, çünkü “Çin’in Batı Uç Valiliği’nin bir ordusunun Araplar karşısında yenilmesinin ülkede deprem etkisi yarattığını düşünmek Çin tarihini bilmemektir.” Yazara göre Çin’deki kargaşayı kendi iç dinamikleriyle açıklamak gerekir. Osman Karatay’ın iki itirazı daha vardır geleneksel anlatıya: 1) Karlukların Arapları desteklemesiyle Türkler ile Araplar arasındaki buzların eridiğini zannetmek hatalıdır, zira yakınlaşma süreci bu savaşla başlamamış ve bitmemiştir. Sıkıntı, Orta Çağın başlarındaki bir toplumsal yapıyı 20. yüzyılın şartlarında düşünmeye çalışmaktan kaynaklanıyor, 2) Karluklar kendilerinden mesul bir boydur ve yaptıkları o döneme göre sadece kendilerini bağlar. Bütün Türklere teşmil edilemez. Unutmayalım ki, başlangıçta Çin ordusuna yardımcı olup asker verenler de Karluklardır. “Bütün Türkler yeknesak bir yapıya sahip değildi. Uruk ve boy düzeninde yaşıyorlardı.” Nitekim Karluklar Talas Savaşı’ndan sonra Müslüman olmak için 200 yıl bekleyeceklerdir! Hatta Horasan Valisi Muaz bin Müslim ile Talas Savaşı sonrasında çatıştıkları bilinir. Yazarın tespitleri nettir: “Karluklar bile Talas’tan sonra Müslüman olmadılarsa bunu genelleyip bütün Türklere teşmil etmek, tarihteki gerçeklerle hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır. Kaderin çok garip bir cilvesidir, Karluklar bundan iki buçuk asır sonra Talas için Müslümanlarla iki defa savaşacaklardır.”&#160; &#160; &#160;&#160; Rüyalar ölmez Nihayet bu yazıyı yazmama vesile olan Jean-Paul Roux’nun tespitlerine geldik.&#160;Türklerin Tarihi&#160;adlı kitabında olayı şöyle anlatır Roux: Çinli general yandaşları arasında bulunan Taşkent kralını (beği) sınır bekçiliği görevlerini yerine getirmediği gerekçesiyle suçlar ve hatasını kabul etmesini ister, özür diletir. Sonra tutuklatıp öldürtür ve servetine el koyar. Göktürkler (Tukyular) yıkılmıştı, Soğd ülkesi İslamiyete karşı ayaklanmıştı, Araplar da kendi aralarında kavga ediyorlardı (Emevi-Abbasi kavgası). Çinli general kolay bir zafer kazanacağını düşünüyordu. Taşkent beğinin kaçmayı başaran oğlu yardım istedi. Ebu Müslim ve Karluklar yardıma olumlu cevap verdi. Güneyden Araplar, kuzeyden Karluklar Atlaş’ta Çin ordusuyla karşı karşıya geldi. Çin ordusu neredeyse tamamen imha edildi. “Böylece bir günde Orta Asya’nın kaderi belirlendi. Orta Asya, bir Çin Orta Asya’sı olacakken, İslamiyete kucak açmıştı.. J.-P. Roux,&#160;Orta Asya&#160;adlı kitabında ise savaşı önceki kitapta olduğu şekliyle anlattıktan tabloyu şöyle ortaya koyar: En önemli sonuç Orta Asya’da tam bir egemenlik kurmak üzere olan Çinlilerin yok edilmesidir. Han ve Tang hanedanlarının hayalleri yıkılmıştır, Bin yıl boyunca bir daha bu düşten hiç söz edilmeyecektir. Orta Asya Çinlileşmek üzereyken Müslümanların eline geçmiştir. Usta tarihçi mazinin dibini tarayan çıpasını çekip bugün aynı coğrafyanın üzerine doğru fırlatırken tarihin bin yıl arayla da olsa tekerrür etmeyi sevdiğini söyler gibidir: Ama rüyalar ölmez. Çinliler geri döneceklerdir. Bugün Orta Asya’da yine Müslümanlarla karşı karşıya gelmişlerdir ve şartlar çok da farklı değildir. Ne var ki asıl büyük sürprizi sona saklamıştır tarihçimiz. Talas Savaşı’na ordu gönderen Horasan Valisi Ebu Müslim ile savaşı kazanan Ziyad bin Salih kısa bir süre sonra birbirine düşecek ve önce kendisine isyan eden Salih bin Ziyad’ı Ebu Müslim öldürtecek, ardından isyan eden gururlu Ebu Müslim’i Halife. Talas Savaşı’nın üzerinden üç buçuk sene geçmiştir ki, Halifenin sarayına çağrılan Ebu Müslim orada tutuklanıp 13 Şubat 755 günü boğduruldu ve cesedi Dicle Nehrine atıldı. Bu sırada henüz 35 yaşındaydı. Talin cilvesi mi demeliyiz bilmiyorum: o Ebu Müslim ki Irak’ta 8 yıl önce başa geçmeleri için başlattığı ihtilalde uğurlarına canını ortaya koyduğu Abbasi halifesi tarafından öldürtülmüştü. Hiç ibret alınsaydı! Jean-Paul Roux bize yalnız tarih anlatmaz, aynı zamanda tarihten ibret almanın ne kadar elzem olduğunu da hatırlatır: Talas savaşı halifeyi sevindirmiş miydi? Ebu Müslim’in kazandığı bu zaferle güçlenişinden ve önünden duduğu endişeye bakılırsa bu şüphelidir. Ebu Müslim’e çok şey borçludur ama halife nankörlük etmektedir.&#160;Vefa borcu ne kadar çok olursa nankörlük kendini o kadar çabuk gösterir. Ne demiş eskiler: “Kurbu’s-sultân, âteş-i sûzan.” Yani: Sultana yakın olmak yakıcı bir ateştir. 14.10.2021, muzakerat.com]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/talas-meydan-savasi-gercekte-nasil-oldu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İngiliz Elçisinin Arabasını Çekenler</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ingiliz-elcisinin-arabasini-cekenler/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ingiliz-elcisinin-arabasini-cekenler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Sep 2023 13:56:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9155</guid>

					<description><![CDATA[İngiliz Büyükelçisinin arabasını çekenlerin torunları “Elçi krizi”nde yasa girdi&#8230;&#160; Mustafa Armağan Tarih: 31 Temmuz 1908’dur. İkinci Meşrutiyetin 24 Temmuzda ilanının üzerinden tam bir hafta geçmiştir. O sırada İstanbul’daki İngiltere Büyükelçisi Sir Nicholas O’Conor ölmüş, Londra’dan yerine yeni bir Büyükelçi atanmıştır. Çiçeği burnunda büyükelçi Gerard Lowther’ın trenle İstanbul’a geleceği, “Devr-i Dilârâ-yı Meşrutiyet”in sarhoşluğuna kendilerini iyiden iyiye kaptırmış bulunan İngiliz taraftarı Jön Türkler tarafından haber alınmış, aralarında heyecanlı bir bekleme başlamıştır. Hem İngilizler olmasaydı bu muazzam inkılap gerçekleşebilir miydi? Britanya devlet-i fahimânelerine bir teşekkür şarttı. İşte o büyük gün gelip çatmıştı. İngiltere Büyükelçisi trenden ineceği gün topluca Sirkeci Garı’na gidildi. Elçi tezahüratla karşılandıktan sonra gençler galeyana geldi. İçlerinden bazıları elçiyi taşıyacak arabaya koştu ve atlarının koşumlarını sökerek yerlerine kendilerini koştular. Sonra da Galata’nın sarp yokuşlarından çıkararak Galatasaray’da İngiliz Büyükelçiliğinin bulunduğu binaya kan ter içinde kalma pahasına taşıdılar. İçinizde ‘Bu kadarı da olmaz, kesin muhafazakârların şehir efsanelerinden biridir’ diyenler varsa kendilerine yanlış kapı çaldıklarını söylemek zorundayım. Bilenler bilir: Bu köşenin yazarı kaynağını tahkik etmediği hiçbir yazıya imza atmaz. O zaman buyurun kaynaklar arasında hızlı bir gezintiye. Önce meşhur Midhat Paşa’nın oğlunun tespitlerini alalım. Ali Haydar Midhat hatıratında İngiliz elçisinin arabasını çekme hadisesini İstanbul’daki Alman-İngiliz çekişmesi bağlamında şöyle ele alacaktır: “1908 tarihinde İstanbul’da bulunan ecnebi süfera (elçiler) arasında, en ziyade dikkati celp eden (çeken) Almanya Sefiri Baron Marschall von Biberstein’di. (…) Meşrutiyet’in ilk günlerinde, halkın İngilizlere gösterdiği muhabbet ve dostluk tezahürleri, Alman Sefiri’ni oldukça düşündüren bir keyfiyet olmuştu. Halk, İngiliz Sefiri Sir G. Lowther’in arabasını hayvanlarını sökerek, arabayı ta sefarethaneye kadar bizzat çektikleri zaman, Alman siyasetinin Türkiye’de iflas ettiğine hükmedenler olmuştu. İngilizlere karşı bu kadar sevgi izhar olunurken, Abdülhamid, Almanlara dostluk gösterdi diye, aksine olarak Almanlar aleyhinde nümayişler yapılıyor ve gazetelerde Baron Marschall’ın istibdat devrindeki hareket ve hizmeti hakkında imalar eksik olmuyordu.”&#160;[1] Bu zillet kokan hadiseden bahseden bir başka yayın ise Mahmud Muhtar Paşa’nın&#160;Maziye Bir Nazar&#160;adlı hatıratıdır. Burada öyle bir cümle sarfeder ki Paşa, araba çekme hadisesinin Almanya ile İngiltere arasındaki nüfuz mücadelesinin bir perdesi olduğu kesinleşmeye başlar: “İstanbul’da Almanya sefâreti işlerini vekâleten yürüten sefir Von Kiederlen Wachter hakkındaki aleyhte tezâhürat bu konuda şüpheye yer bırakmıyordu. Halbuki yeni İngiliz sefiri Sir Edward Lowther’in İstanbul’a gelişinde büyük bir topluluk demiryolu istasyonunda sevgi gösterilerinde bulunuyor ve hangi yönden bakılsa Türkiye işlerinde yeni bir istikamet görülüyordu. Bu itibarla Osmanlı meşrutiyeti İngiltere ve Fransa’ca mes’ûd bir hadise telâkki ediliyor(du)…”[2] İzzet-i nefsini yitirmiş ve şahsiyetini Batı’nın lütuflarına endekslemiş Jön Türklerin İngiltere’ye duydukları karşılıksız sevginin yansıması&#160;olan ve tarihimize&#160;“Kara leke”&#160;olarak geçen bu iğrenç hadise hakkında Jön Türklerden Ahmet İhsan (Tokgöz) de bizzat görgü tanığı ve büyükelçiyi karşılayanlardan biri sıfatıyla aşağıdaki tespiti ve özeleştiriyi yapmıştır: “1908 Temmuzunun 23. günü (yani Meşrutiyetin ilanı sırasında) İstanbul’da bulunmayan İngiliz Sefiri Lowther şehrimize döndüğü zaman Sirkeci istasyonunu baştanbaşa doldurmuştuk. Büyükelçiyi candan ve gönülden alkışlıyorduk. Nihayet coşkun gençler büyükelçinin arabasını çeken atları söktüler, arabayı kendi kollarıyla çekmişlerdi. Bu fıkrayı yazmaktan maksadım, Meşrutiyetin ilanına kadar Türk aydınlarının siyasi meylini ve düşüncesini göstermek içindir.”[3] Öyle ki, araba çekme olayından İngiliz büyükelçisi bile neye uğradığını bilemeyip şaşkına dönmüş, aynı gün Londra’ya çektiği telgrafta bu beklenmedik davranış karşısında hayretler içerisinde kaldığından bahisle arabasını çeken Jön Türklerden “Politik tecrübeden yoksun, aralarında birlik bulunmayan iyi niyetli çocuklar topluluğu” diye alaycı bir ifadeyle bahsetmek ihtiyacını duymuştu.[4] Son 10 yılında Osmanlı Devleti’nin yönetimi bu “iyi niyetli ama tecrübesiz çocukların” eline geçecek, imparatorluk bunlar tarafından idare edilecek ve henüz 10 yıl bile tamamlanmadan biten Cihan Harbiyle birlikte koca bir imparatorluk da tarihe karışacaktı. Oysa Sultan II. Abdülhamid ise Lowther’in teşhisinin aynını daha yıllar önce şöyle koymuştu: “Hakimiyet çocukların eline geçti, neler yapabileceklerini bekleyip görmek lazım.”[5] Öte yandan İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Grey, Lowther’a yolladığı talimatta “İstanbul’a olabilecek en uygun ve ilginç bir dönemde ulaştınız. Bu göreve atandığınızda böylesine coşkulu bir karşılamayı aklımızdan bile geçiremezdik” diye yazıyordu. Dışişleri Bakanı ayrıca Avam Kamarası’nda “Türk-İngiliz dostluğu” ve uygulayacakları “yeni Osmanlı politikası” üzerine önemli bir konuşma yapmış, dahası, yeni yönetim (Jön Türkler) sözünü ettiği reformları uyguladığı müddetçe ellerinden gelen desteği vermeye hazır olduklarını belirtmişti.[6] Öte yandan Almanya da boş durmuyor, Payitahtta yeni itibar kapılarını zorluyordu. O kadar ki, İngiliz Büyükelçisinin arabasının çekilmesinden rahatsız olarak Osmanlı hükümetine başvurmuş ve Berlin’den gelmekte olan büyükelçi Baron Biberstein’ın arabasının da çekilmesini isteyecek noktaya kadar işi ilerletmişti. Almanların bu hakaretamiz teklifi diplomat Galip Kemali Söylemezoğlu’nun hatıralarında dile getirilir. Buna göre, Meşrutiyetin ilan edildiği günlerde İstanbul’da bulunmayan Alman Büyükelçisi Berlin’den dönmeden önce Büyükelçiliğin baştercümanı Osmanlı Hariciye Nezaretine gelerek Biberstein Sirkeci Garı’na gelince gençlerin onun arabasını da çekmelerini rica etmişti. Hariciye Nazırı Tevfik Paşa ise bu teklife İngiliz Büyükelçisinin arabasını gençlerin kendi istekleriyle çektikleri, isterlerse Alman büyükelçisinin de arabasını çekebilecekleri cevabını verdi. Tabii Büyükelçi gara inince arabasını atlardan başka çeken olmadı. Elçinin trenden inip arabasına binişini küçük bir meraklı topluluk seyretmekle yetindi.[7] Böylece arabayı at yerine insanların çekme eylemi Jön Türklerin İngiltere’ye mahsus bir jesti olarak kalacak ama elçilere güvenen yerli işbirlikçiler son “elçi krizi”ne kadar uzanan karanlık bir çizgide hak ettikleri sakil mevkii alacaklardı. Not: Yakında yayınlanacak&#160;Celladına Aşık Olmak&#160;adlı kitabından yararlanmama ve yazımızda kullandığımız resmi neşretmeme izin verdiği için Süleyman Kocabaş beye teşekkür ederim. Kaynaklar; [1]&#160;Ali Haydar Midhat,Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Hatıralarım 1872-1946, Bengi Yayınları, İstanbul, 2008, s. 199. [2]&#160;Mahmud Muhtar,&#160;Maziye Bir Nazar: Berlin Andlaşmasından Harb-i Umûmi’ye Kadar Avrupa ve Türkiye-Almanya Münasebetleri, Hazırlayan: Erol Kılınç, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 1999, s. 103. [3]&#160;Ahmet İhsan, Matbuat Hatıralarım, c. I, s. 33. [4]&#160;Matthew Smith Anderson,&#160;Doğu Sorunu 1774-1923, Çeviren: İdil Eser, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul, 2001, s. 296, dipnot 16. [5]&#160;Sir Henry F. Woods,&#160;Türkiye Anıları: Osmanlı Bahriyesinde 40 Yıl (1869-1909),&#160;Çeviren: Fahri Çoker, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1976, s. 139. [6]&#160;Murat Özyüksel, “İkinci Meşrutiyet ve Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman-İngiliz nüfuz mücadelesi”,&#160;İ.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Dergisi, No: 38 (Mart 2008)&#160;https://www.acarindex.com/pdfler/acarindex-143f3c8d-6a39.pdf&#160;(erişim: 27 Ekim 2021) [7] Galip Kemali Söylemezoğlu, Hariciye Hizmetinde Otuz Sene, c. I, Maarif Basımevi, İstanbul, 1955, s. 128. 28.10.2021, muzakerat.com]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ingiliz-elcisinin-arabasini-cekenler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnönü, Harf İnkılabının Gerçek Maksadını Böyle İfşa Etmiş</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/inonu-harf-inkilabinin-gercek-maksadini-boyle-ifsa-etmis/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/inonu-harf-inkilabinin-gercek-maksadini-boyle-ifsa-etmis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Sep 2023 13:54:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9153</guid>

					<description><![CDATA[Harf İnkılabı meselesi bir kuyudur, yalanlar kuyusu… Milletimizin hafızasına indirilen bu ağır darbenin muhasebesini henüz hakkıyla yapabilmiş değiliz, lakin kapının arkasında bir yalan dağı çoktan yükselmiş durumda. Bu 90 yıldır biriken tahrifat çöplüğünü kolayca temizlemek de mümkün değil takdir edersiniz ki. Resmi tarih tarafından bize en sık söylenen yalanlardan biri, Arap harflerini öğrenmenin son derece zor olduğu, bu yüzden “geri kaldığımız”. Güya Latin alfabesi okuma yazmada kolaylık sağlaması için alınmış imiş. İnkılabın üzerinden bir veya “en geç” iki yıl geçince bütün Türk toplumu gürül gürül okuma yazma öğrenecekmiş! Bu topyekûn okur-yazarlığa ulaşılacağı “öngörüsü” tabii ki tutmayacak ve değil bir iki yıl içerisinde, ancak 90 yılda o noktaya ulaşılacak, Türkiye ise 1938 yılını sadece %19,2 okuryazarlık oranıyla kapatacaktı. Bunları nasip olur da Harf İnkılabı hakkında bir kitap yazarsam delilleriyle ortaya koyacağım. Ama gelin, bugün farklı bir şey yapalım, Jacques Derrida’nın deyişiyle Türkiye’de ‘Harf Darbesi’nin yapıldığı sırada Başvekil olan İnönü’nün altı demecine eğilerek “kolaylık” gerekçesinin aslında bir kurt bahanesi olduğunu, asıl derdin “Arap kültürü” diye aşağılamaya kalktıkları “İslam kültürü” ile bağımızın koparılması, öte yandan Batı medeniyetine geçişin “kolaylaştırılması” ve teşviki olduğunu kendi itiraflarıyla görelim. İnönü Harf İnkılabını nasıl geciktirmiş? İsmet İnönü hatıralarında başlangıçta Harf İnkılabına, Enver Paşa’nın Cihan Harbi sırasında Arap harflerini ayrı ayrı yazdırma (huruf-i munfasıla) teşebbüsünden dönülmesini örnek göstererek direndiğini, Mustafa Kemal 1926 yılında bu fikri kendisine açtığında “Bu kolay bir iş değildir” diye itiraz ettiğini anlatır. Dediğine göre ikazı üzerine inkılap tam iki sene gecikmiş, öte yandan kanun çıktıktan sonra bir daha “eski yazıyı” kullanmamıştır: “Harf inkılabı çıktıktan sonra, şimdiye kadar eski yazıyla yazmış olduğum 20 satırı bulmaz.” Anlaşıldığı kadarıyla İsmet Paşa’nın itirazı inkılabın kendisine değil, uygulanmasınadır. Zannetmiştir ki, inkılaptan sonra her iki alfabe de kullanılacak, bu da memleketin kültür hayatını kötürüm edecektir. (Sanki etmedi.) İnönü’nün 50 yıllık uzun siyasî ömrü (1922-72), Harf İnkılabına dair fikirlerini geniş bir zaman skalasında açıklamasına müsaade etmiştir. Bu sayede bu inkılabın altındaki hakiki maksadın bizzat onu icra edenlerden biri tarafından yeterince açıklandığını görme imkânını yakalıyoruz. Aşağıda İsmet İnönü’nün 1928-68 yıllarına ait kronolojik sırayla verilen altı açıklaması ışığında Harf İnkılabındaki hakiki maksadın deşifresini yapacağız. &#160; Asıl gerekçe kolaylık mı? Önce Harf İnkılabı kanununun çıktığı 1 Kasım 1928 günü TBMM’de yaptığı konuşmada söylediklerini genişçe görelim ki, 40 yıl sonra 5. maddede inkâr ettiği “kolaylaştırma” faktörünü o tarihte ne büyük bir ısrarla vurguladığını hafızamıza nakşedelim. Paşa şöyle demiş 1928 Kasımında:&#160;&#160; &#160;&#160;&#160;&#160; “Türk alfabesi ile bu milletin okuma yazma mücadelesine girmesi her tarafta büyük bir açılma, büyük bir&#160;kolaylık&#160;vermiştir. (…) İkincisi;&#160;kolaydır. (…) Bu&#160;kolaylıktan&#160;hakkiyle istifade etmek ve bunun neticelerini birkaç sene içinde gözle görülür bir hale getirmek için, Hükümet ciddi mesai sarf edecektir. Hükümet, bütün memlekette millet mektepleri halinde, işinde, tarlasında, fabrikasında çalışan vatandaşların ayaklarının ucuna getirilen&#160;kolaylıkla&#160;öğretecek muallimlerle,&#160;kolay&#160;tedarik olunacak vasıtalarla bu yeni alfabeden tamamiyle istifade etmeleri için bütün mesaisini sarf edecektir.[1] Bu, inkılap yapılırken serd edilen gerekçedir. Bakalım hakiki sebep burada denildiği gibi&#160;kolaylık&#160;mıymış? Nitekim İnönü’nün bundan 25 yıl sonra bu defa muhalefetteyken yaptığı şu açıklama hakiki niyetin ilk izharı olacaktır:&#160; “Yeni harfler Cumhuriyetin garp medeniyeti cemiyetini kabul etmesinin de başlıca dayancı olmuştur. Yeni harfler Türk milletini bir kültür âleminden başka bir kültür âlemine nakletmiştir. Eski harfler Arap kültür ve medeniyetinin sembolü, ifadesi ve istilâ vasıtası idi. (…) Evet, yeni harflerle kazandığımız en mühim bir netice orta çağdan çıkıp XX. asrın medeni cemiyetine girmemizin en tesirli vasıtasını elde etmiş olmamızdır. Hiç tereddüt etmeden söylemeliyiz: Türk inkılaplarının en ehemmiyetlisi yeni Türk harflerinin kabulüdür.”[2] Demek Orta Çağdan çıkma ve Batı medeniyeti topluluğunu kabul etmenin temel dayanağı imiş yeni harfler. Latin harfleriyle Batı medeniyetine girmenin en etkili aracını elde etmişiz öyle mi? Hem de bu, tereddütsüz bir şekilde Türk inkılaplarının (dikkat edin, “Atatürk inkılapları” demiyor) en etkilisi yapıyormuş onu. İyi de bunları 1928 yılında neden söylemediniz diye sormayalım mı şimdi? İnönü’nün 27 Mayıs darbesinin üzerinden henüz altı ay geçmişken bu defa daha net ifadelerle vurguladığı nokta, harf değiştirmenin hakiki maksadının aslında “Milletin penceresini bir başka aleme, medeniyet alemine açmak”&#160;olduğudur. Beraberce okuyalım: “Latin harfleri bir kültürdür. Milletin penceresini bir başka âleme açmak meselesidir. Bu pencere, bu pencere açılmıştır.”[3] Başbakanlık koltuğuna oturduğu iki yıl sonra ise bu defa Harf İnkılabıyla açılan pencerenin dikey yönde açıldığını, yani bir “yükselme” hareketi olduğunu vurguladığını görürüz: &#160; Latin harfi devrimi bir şekil değişikliği değildir.&#160;Kültürün, çağı geçmiş bir âlemden yeni bir yükselme âlemine yönelmesi demektir.[4] Nihayet bütün şahitleri mezara koyduktan sonra 1968 yılında yazdırılan&#160;Hatıralar’ında baklayı ağzından çıkarır ve 40 yıl önce boğazını kuruturcasına tekrarladığı&#160;kolaylık’ın bir bahaneden ibaret olduğunu üzerine basa basa itiraf eder: &#8220;Harf inkılabı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. Okuma yazma kolaylığı Enver Paşa’yı tahrik eden sebeptir. Ama,&#160;harf inkılabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır. İster istemez Arap kültüründen koptuk.&#160;Arap kültürünün ve Arap dilinin tesiri hakkında, yeni nesiller bizim kadar fikir edinemezler. (…) Latin harflerine geçmek Türk dilini ve milli kültürü kurtarmak için esaslı bir etken olmuştur.&#8221;[5] Nihayet yine 1968 yılında Abdi İpekçi tarafından banda alınan ve&#160;Milliyet&#160;gazetesinde neşredilen konuşmasında bu inkılabın en mühim noktasının&#160;kültür istikameti&#160;olduğu üzerinde duracaktır: &#160; Harf inkılabı yalnız milleti okuyup yazdırır hâle getirmek için&#160;vasıta kolaylığı değildir. Aynı zamanda&#160;kültür istikametidir.&#160;En mühim yeri orasıdır. Bunun için tesirleri iyi olmuştur ve neticeleri daha büyük olacaktır.[6] Tarih görüneni tekrar etme değil, görünmeyeni deşifre etme sanatıdır. Yukarıda aktardığımız “altı İnönü”nün 1928’den 1968’e kadar uzanan bir çizgide dilinin altındaki baklayı adım adım nasıl çıkardığını gördük. Başlangıçta harf inkılabına karşı çıkarken sonradan “terbiye edilen” Prof. Fuat Köprülü ise 10 yıl sonra hakikati adeta bülbül gibi şakımıştır: “Bir milletin eski alfabesini bırakıp yeni alfabe kabul etmesi, eski bir kültür dairesinden çıkıp yeni bir kültür çerçevesi içine girmesi demektir. Biz Arap harflerini bırakmakla, Orta Zaman Şark kültüründen silkinip muasır Garp kültürü dairesine girmek iradesini göstermiş olduk.”[7] Bizi bilinçaltınızdan ara sıra dilinize vuran itiraf nağmelerini yakalamakla uğraştıracağınıza erkekçe çıkıp ‘Biz inkılapları doğrudan doğruya Batı medeniyetine geçmek ve İslam/Osmanlı medeniyetinden kopmak için yaptık’ diyemiyorsunuz değil mi? Afedersiniz, bunu diyebilen biri çıkmıştı içinizden. Ama o da Türk basınına değil, Avrupa basınına konuşacak kadar cesaret sahibiydi. Kimdi bu cesur adam? diye sormayın lütfen. Ben devrin Adalet Bakanı diyeyim de, siz anlayın.&#160;&#160;&#160;&#160; Kaynaklar; [1]https://www5.tbmm.gov.tr/tutanaklar/TUTANAK/TBMM/d03/c005/tbmm03005001.pdf&#160;Harf İnkılabı kanunu gerekçesinin 1. maddesinde de de “Okuma ve yazmanın&#160;kolaylıkla&#160;halk kütlesine yayılması” denilerek bu hususun altı ısrarla çizilmiştir. Aynı metin için bkz.&#160;İnönü’nün Söylev ve Demeçleri I, İstanbul, 1946, Milli Eğitim Basımevi, s. 184 vd. [2]Ulus, “Yeni Türk harflerinin yıldönümü”, 9 Ağustos 1953. Ayrıca bkz.&#160;Muhalefetde İsmet İnönü, 1950-1956, Hazırlayan: Sabahat Erdemir, İstanbul, 1956, s. 196-197. [3]Ulus,&#160;18 Kasım 1960, s. 5.&#160;Öncü&#160;ve&#160;Hürriyet’in 17 Kasım 1960 tarihli nüshalarına bu ifade şöyle geçmiştir: “Bu, yalnız harf değil, kültürdür. Bu memleketin kültür penceresini bir başka âleme açmaktır.” Ayrıca bkz. Semih Kalkanoğlu,&#160;İsmet İnönü: Din ve Laiklik, İstanbul, 1991, Tekin Yayınevi, s. 201.&#160;İnönü bu konuşmayı 16 Kasım 1960 günü DTCF’de Atatürk Haftası etkinlikleri kapsamında gençlere yaptı. [4]Cumhuriyet, 11 Kasım 1962. [5]&#160;İsmet İnönü,&#160;Hatıralar, 3. baskı, İstanbul, 2009, Bilgi Yayınevi, s. 485. [6]&#160;Kaynak: Abdi İpekçi,&#160;İnönü Atatürk&#8217;ü Anlatıyor, İstanbul, 1981, Cem Yayınevi, s. 44. [7]  Fuat Köprülü, “Alfabe İnkılabımız” Ülkü, Sayı 67, Eylül 1938, s. 2. 04.11.2021, muzakerat.com]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/inonu-harf-inkilabinin-gercek-maksadini-boyle-ifsa-etmis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sezai Karakoç’un Ruhuna Yağan Yağmur</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sezai-karakocun-ruhuna-yagan-yagmur/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sezai-karakocun-ruhuna-yagan-yagmur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Sep 2023 13:52:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9151</guid>

					<description><![CDATA[Baharın Bursa’yı teşrifi biraz tuhaftır. Uludağ henüz karlara gömülüyken eteklerine inildikçe kesif beyaz örtü yer yer delinir, sonra o delikler giderek büyür, karları adalaştırır, ovaya karışırken de nazlı toprağın ak saçını okşaya okşaya göklere çekilir. Ardından sert bir lodos ve peşinden yağmurlar dökülür ki, gökkuşaklarında gerinen günlerin elemleri elenir. Onsekizime yeni basmışım, adımlarım inişli yokuşlu Bursa caddelerine meydan okumakta. Kitapçıları nezarethaneme misafir edeli çok olmamış. Civciv yumurtayı gagalamakta sizin anlayacağınız… Derken Timurtaş Camii’nin çaprazına düşen bayide tek yaprak bir gazeteye kement atıyor gözlerim. Başlığında gotik harflerle&#160;Diriliş&#160;yazılı. 250 kuruşu verip alıyorum. Tarih mi: 3 Nisan 1977. ‘Bu nasıl gazete böyle?’ demeye kalmıyor, habersiz manşete takılıyorum: “İnsanlığın alınyazısı bir çocuk”tan bahsediliyor. “O çocuğu bekliyoruz” diyor yazar ve “Dünyayı değiştirecek, yenileyecek, diriltecek çocuğu” diye de ekliyor sözlerine. Verilenle yetinmeyip kendini aşan bir çocuktan bahsediyor, muştu gibi gelen, müjde ve umut ışığı getiren bir çocukmuş bu. Gayri ihtiyari ‘O çocuk ben olabilir miyim?’ diye geçiriyorum içimden. Sonra derlenip toplanıyorum. Yazı gözlerimi vantuz gibi kendine çekiyor, kendimi bir çağrının tam göbeğinde buluyorum. Çocuklara, gençlere, müzmin ümitvarlara coşkun bir çağrıdır bu: &#160;&#160;&#160; “Bir temel yükseltiyoruz. Geleceğin erleri onun üzerine diriliş kemerlerini ve kubbelerini oturtacaktır. Ruhun ayasofyaları, süleymaniyeleri yükselecektir yeniden. Diriliş mehteri, dünyanın ufkunu, metafiziğin marşıyla çınlatacaktır. Pandorun kutusu kapanırken, ruhun şifa mücevherleri, saklı oldukları mahfazalarının kapaklarını zorlayacaklardır, dışarı çıkma günü gelen civcivin yumurtanın kabuğunu gagasıyla tık tık döğmesi gibi.” Civciv, gaga, tık tık… Yaşadığımın farkına o gün varmaya başladığımı itiraf ediyorum. Yazı, Sezai Karakoç’a aitti. Tam benim için yazılmıştı. O çocuk olamadım belki ama sabırlı bir güneş gibi daima önümde yürüdü feneri. Verilenle yetinmemeyi, kendimi aşmayı ve sorgulamayı, “kayıplardan, kaybolanlardan ürpermeyi” öğrenmeye soyunacak bir “diriliş eri” olmaktı artık gayem. Olamadım belki ama Hac yolunda karınca misali yürümek de şerefli değil miydi? Merhum Sezai Karakoç ile 3 Nisan 1977 tarihinde başlayan tanışıklığımız 16 Kasım 2021 günü dünya serüvenini noktalayacaktı. Ancak bitmeyecek bir koşuydu bu. Ruhlar için zaman ve mekânın tahdidi söz konusu değildi ki. Şehzadebaşı Camii’nin zamanın buz gibi donduğu avlusuna emanet ettiğimiz Sezai Karakoç’un cenazesi yalnız o avluya değil, Türk irfanına da yerleşeceği münasip bir yer aradı durdu 60 yıl boyunca. Bulabildi mi? Nerde! Onu istiab edecek bir zemin mevcut değildi ki bulsun. Yine de cenaze namazını gördükten sonra umutsuz olmamalıyız diye düşündüm. Avluyu dolduran çoğu genç onbinler bu şiir ve şuurda cengaver amma hayatta derviş şahsiyetin taht kurduğu kalpler olarak huzurundaydı. Orada ebediyet lodosları esiyor ve “Seni ancak ebediyetler eder istiab” mısraı sağanak halinde ruhlara yağıyordu. Ne de olsa şair “Kapalıçarşı” şiirinde yağmurun ruhların içindeki müzikle karşılıklı yağdığını anlatmayı denememiş miydi? 23.11.2021, muzakerat.com]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sezai-karakocun-ruhuna-yagan-yagmur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fikir tanklarımız boşalıyor: Türkiye bir bilgesini daha kaybetti</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/fikir-tanklarimiz-bosaliyor-turkiye-bir-bilgesini-daha-kaybetti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/fikir-tanklarimiz-bosaliyor-turkiye-bir-bilgesini-daha-kaybetti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Sep 2023 13:51:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9149</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’nin hazan mevsimine girdiğini biliyorduk ama yaprak dökümünün bu raddeye varacağını doğrusu tahmin etmek istemezdik. Yavuz Bahadıroğlu, Sezai Karakoç, Mustafa Yazgan ve ardından Teoman Duralı (1947-2021) beylerin aynı yıl peş peşe aramızdan ayrılması sevenlerini ve bu ülkenin sahici aydınlarını derinden sarstı. Allah cc. Teoman hocamıza ve diğer büyüklerimize rahmet eylesin, mekânları cennet olsun. Alarm zilleri çalıyor… Fikir tanklarımız yavaş yavaş boşalıyor…. Peki gidenlerin yerlerini doldurmak için bir şeyler yapıyor muyuz? Asıl mühim olan bu. Şahsen dost olma ve 2020 Eylül’ünde kendisiyle TVNet’te bir program yapma fırsatı bulduğum merhum Teoman Duralı, Türkiye’de eşine ender rastlanan yetkinlikte cins bir hocaydı. Felsefe gibi kavranılması zor bir sahada öyle parlak bir anlatımı vardı ki, derslerinde adeta kavramları kafanıza çekiçle çakar gibi konuşur, bir başka cins filozof Wittgenstein’ın yaptığı gibi boşlukta el yordamıyla bir başka dünya arar gibi esrarengiz jestleri sözlerine refakat ettirir, bu da talebenin zihninde bir bina inşa edildiği hissini uyandırırdı. Ancak Teoman hocanın ayırt edici özelliği, felsefe sahasını meslektaşları gibi dar tutmayıp tefekkür kudretini tarih, kültür ve sanat gibi, hatta yaşama felsefesi gibi komşu arazilere de sürmesini iyi bilmesiydi (burada hocası Nermi Uygur’un izindeydi). Böylece adına “düşünen tarih” diyebileceğim ve benzerine ülkemizde pek az rastlanan bir farklılığın o duru zekâdan fışkırışına tanık olurdunuz. Bir ayağını kendi toprağına sabitleyen hoca (Hz. Mevlana’nın pergel mecazını hatırlayın) fikir atını tefekkürün karanlık vadilerine cesaretle sürer ve bu seferlerinden zengin ganimetlerle dönmekle kalmaz, bunları biz müptedilere cömertçe ikram da ederdi. Bu yüzden İngiliz-Yahudi medeniyetinin dünyayı sinsice sömürmesi ve tahribatına, köksüz Batılılaşma hareketlerine, her türden taklitçiliğe, Cumhuriyet devrindeki “yazının katli” ve “dilin katli” gibi kültür inkılaplarına, Osmanlı Devleti’nin “Türklüğün en parlak başarısı” olduğuna vs. dair can alıcı meselelere Türkiye’de yaşayan bir felsefeciden asla beklenmeyecek cinsten aykırı, net, demlenmiş ve aynı derecede cesurca yorumlar getirebilmiş, uykudaki dimağları uyandırabilmişti. Alman şairi Heinrich Heine öldüğümde ‘tabutuma bir kılıç koyun’ demişti, insanlar kendileri uğruna çarpıştığımı bilsin diye. Merhum Duralı hoca ise beyninde kılıçla dolaşan bir entelektüeldi. Akademyanın ikiyüzlü, sahtekârca protokol laflarına karnı toktu. En sert sözlerini olanca kibarlığı içinde ama tam bir cerrah soğukkanlılığıyla söylemeyi itiyad edinmişti. Çünkü hastaydık, daha fenası hasta olduğunun farkında olmayan hastalardık. Hoca teşhisi kim ne der diye umursamadan korkusuzca koymaktan imtina etmezdi. Tıpkı şu vecizesinde olduğu gibi: “Biz alhzheimer olmuş bir toplumuz. Bunun en önemli müsebbibi, yazının katlidir. Sovyet devrimini, Çin devrimini görmüş dünya ama hiçbiri yazıya dokunmamış. Japonlar ve Koreliler için Çin yazısı yabancı. Niçin değiştirmediler?” Evet, niçin? Niçin onlar değil de biz kör edildik? Bu soruya bırakın cevap vermeyi, onun farkında bile değiliz millet olarak. İyi ki Teoman Duralı gibi zihni ve ruhu diri insanlar yaşadı bu çorak topraklarda ve ışığı on yıllar sonra da olsa fark edilecek saf fikirler serdetti, bununla da yetinmeyip fikirlerini eserler halinde kütüphane raflarımıza tevdi etti. Bu hazan mevsiminde bir tesellimiz varsa bundandır vesselam. 07.12.2021, muzakerat.com]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/fikir-tanklarimiz-bosaliyor-turkiye-bir-bilgesini-daha-kaybetti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cengiz Aytmatov’dan İbretlik Bir Hatıra</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/cengiz-aytmatovdan-ibretlik-bir-hatira/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/cengiz-aytmatovdan-ibretlik-bir-hatira/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Sep 2023 13:49:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9147</guid>

					<description><![CDATA[Kırgız romancı Cengiz Aytmatov&#8217;un (1928-2008) çocukluk hatıralarını okurken bir nokta dikkatimi çekmişti. Henüz küçükken Aytmatov’un köyünde şöyle ilginç bir hadise yaşanmış: Köy ahalisi yazın yaylaya çıkıyormuş. Orada büyük sürüleri güden at çobanları varmış. Bir gün telaş içinde Aytmatov’un babaannesinin çadırına gelmişler. Akıl danışmak istiyorlarmış. Zira sürüdeki en güçlü ve değerli aygır birdenbire ölmüş. “Don Aygırı” diye tanınan bu cins atı özellikle seçerek yetiştirmek üzere buraya getirmişler. Biz de olay mahalline çocuklarla koşup gitmiştik, diye yazıyor Aytmatov. At, şişmiş işkembesi ve araları açılmış ayaklarıyla yerde yan yatıyormuş. Atın başına toplanan çobanların elleri ayaklarına dolaşmış. Başlarını sallıyor, inleyip sızlıyor, böyle bir şeyin nasıl olabileceği üzerinde tartışıyor, atın ölümünden sorumlu tutulacakları için fena halde korkuyorlarmış. Aygırın niçin öldüğünü anlatacak makul bir rapor yazmazlarsa başlarının derde gireceği kesinmiş. Ardından çaresiz birini gönderip haber vermişler yetkililere. Derken kızıl saçlı bir Rus baytar çıkagelmiş yaylaya. Atın yerde yatan ölüsünü uzun uzadıya incelemiş. Sapasağlam bir atın durup dururken neden öldüğüne o da akıl erdirememiş. Küçük Aytmatov köyde okula giden tek çocuk olduğu için Rus baytar ile köylüler arasındaki tercümanlığı üstlenmek de mecburen onun nasibine düşmüş. (İlk telif ücretini bu işten kazandığını söyleyen Kırgız yazarın ödülü, haşlanmış büyükçe bir et parçasıymış!) Çobanlar kıvranır, Rus baytar aygırın başında dikilirken ihtiyar bir köylü gelmiş yanına küçük Aytmatov’un ve söyleyeceklerini Rusçaya çevirerek onlara söylemesini istemiş. Köylü tane tane anlatmış, küçük Aytmatov da tercümanlığını yapmış: &#8211; &#8220;Dağlarda şu anda bulunduğumuz yerin adı Uu-Sas’dır, yani Zehirli Çayır. Burada bizim atlarımızın tanıdığı ve bu yüzden yemedikleri zehirli bitkiler büyür. Ama orada yatan at, dışarıdan tanımadığı Kaylu yaylasına ilk defa gelmişti. Bu otları yedi ve zehirlendi, bu sebeple de öldü.&#8221; Cengiz Aytmatov bu sözleri ihtiyarın ne diyeceğini merakla bekleyen Rus baytara tercüme etmiş. Uzman şaşırarak dinlediği ihtiyar köylünün dediğinin doğru olduğuna kanaat getirmiş ve raporunu bu açıklamaya dayandırarak yazmış. Aytmatov “Bunun üzerine köy halkı biraz rahatladı ve Rus baytara kuzu ziyafeti çekildi” diye yazıyor. Aksi halde neler yaşanabileceğini az çok tahmin edersiniz herhalde. Ne de olsa Stalin devridir. Kimsenin gözünün yaşına bakılmaz, belki köy bile haritadan silinebilirdi. * Şimdi bu kıssadan nasıl bir hisse çıkarmalıyız? Geleneklerin bir milletin hayatiyetini sürdürmesinde ne kadar değerli, onsuz olmaz bir yeri olduğunu elbette. Gelenekler bize bir koruma çerçevesi sağlar. Kendimizi öğretir ve bizim zararımıza olacak zehirli otları yememize mani olur. Geleneksiz insan, hangi otun zehirli olduğunu idrak edemeyen bu iri aygır gibidir. Aygırın sonu ölümdü. Milletler belki atlar gibi birdenbire ölmez, zamana yayılır ölümleri. Ölümleri de fiziki olmaz zaten. Başkasına benzeyince ölmüş olur. İhtiyar köylünün bilgeliği kadar onun sözlerini o dili bilmeyenlere aktaran çocuk Aytmatovlara da ihtiyacımız vardır. Yani geleneği ona yabancı olan zehirli otlardan bihaber nesillere aktaracak olanlara&#8230; Bir başka deyişle o milletin köprü şahsiyetlerine. 23.12.2021, muzakerat.com]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/cengiz-aytmatovdan-ibretlik-bir-hatira/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Menderes’in Yeni Bulunan Mektubunu 15 Yıl Önce Yayınlamıştım</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/menderesin-yeni-bulunan-mektubunu-15-yil-once-yayinlamistim/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/menderesin-yeni-bulunan-mektubunu-15-yil-once-yayinlamistim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Sep 2023 13:48:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9145</guid>

					<description><![CDATA[Antika ve Sanat adlı bir müzayede firması “Adnan Menderes’in idama giderken yazdığı son mektup”u 120,000 TL açılış fiyatıyla satışa arz etmiş. Bu arada bir iyilikte bulunup mektubun okunaklı bir görüntüsünü de paylaşmış ki, bu sayede&#160;www.müzakerathaber.com&#160;dahil bir çok haber sitesi okurlarına mektubu duyurma imkânını bulmuş. Meraklısı için link &#160;https://antikavesanat.com/muzayede/11332/adnan-menderes-in-idama-giderken-yazdigi-son-mektup Yalnız mektubun metnini gerek haber sitelerinde gerekse Antika ve Sanat’ın web sayfasından  okuyunca bundan 15 sene önce yazdığım aşağıda tam metnini okuyacağınız yazı geldi aklıma. 2007 Martında kaleme aldığım bu yazıda Gürbüz Azak beyin Ben Adnan Menderes adlı kitabında bulduğum “Adnan Menderes’in idamından evvel son sözleri”nin Osmanlıcasını fotokopisiyle birlikte ilk kez hatasız bir şekilde yayınlamıştım. Nitekim aynı yıl düzenlenen 27 Mayıs darbesinin yıldönümünde o tarihte Başbakan olan muhterem Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan bu mektubu okuyarak cümle aleme ilan etmişti. Fakat hakikaten balık hafızalı olmalıyız ki, birileri 15 yıl önce yayınladığım ve Cumhurbaşkanımızın da Menderes ve arkadaşlarının mezarı başında okuduğu bu mektubu sanki yeni bulunmuş gibi servis edebiliyor. Halbuki metnimi bulmak Google’da 60 saniyelerini ya alır veya almazdı. Neyse, yine de bu vesileyle mektubun gündeme gelmesinden memnunum. Lakin antikavesanat.com sitesi mektubun Latince metnini bulup Latinceye aktarmış ama maalesef onu bile beceremeyip hata üstüne hata yapmış. Aşağıda hem bu hatalara değinecek hem de mektubun aslı olduğunu düşündüğüm ve Demokrat Parti milletvekillerinden merhum Gıyaseddin Emre’nin ailesinde olduğunu öğrendiğim Osmanlıca aslından çevrilmiş tam metnini sunacağım. Önce zemini temizleyelim, yani mektubun müzayede sitesindeki hatalara işaret edelim. Mektubun sonunda parantez içindeki ibarede şu yazılıdır: “(Altay Ömer Egesel’e vasiyeti. Bir subaydan alınmıştır.) Fakat sitede bu ifade “(Başsavcı Altay Ömer Egesel vasiyeti bir subaydan alınmıştır.)” şeklindedir. Halbuki kastedilen Egesel’in vasiyeti olamaz, çünkü Egesel Menderes’ten 24 yıl sonra ölmüştür (1985). Burada kastedilen açıkça Menderes’in Egesel’e vasiyetidir. Malum sitede “Adnan Menderes&#160;hürriyet uğruna ortaya koyduğu başını&#160;on yedi&#160;sene&#160;“içinde”&#160;almadığınız için sizlere müteşekkirdir.” diye çevrilen cümledeki “on yedi sene içinde” ibaresi yanlıştır, doğrusu “on yedi sene evvel” olacaktır. Kastettiği, 1961-17=1944 yılıdır ki, Menderes’in CHP milletvekili olmasına rağmen içeriden muhalefete başlamasının tarihidir. “Şunu&#160;da söyleyiniz ki,” şeklinde yazılan ifade dikkatle incelendiğinde doğrusunun “Şunu da söylüyeyim&#160;ki:” olduğu anlaşılır. “Dirimizden&#160;korkmamalıydınız.” değil, “Dirimden&#160;korkmamalıydınız.” olacaktı. “Ama şimdi milletle el ele vererek” değil, “Ama şimdi milletçe el ele vererek” olacaktı. “Buna rağmen merhametim sizinledir.” değil, “Buna rağmen merhametim sizinle beraberdir” olacaktı. Görüyorsunuz, el kadar mektubu Latin alfabesinden Latin alfabesine aktarmayı dahi beceremeyecek vaziyetteyiz ki, bu bir dramdır arkadaşlar, hala okuryazar olamadığımızın halis bir göstergesidir. Hatta (burası haber sitelerine dair bir sitem içerir) önünüzdeki yazıyı Latin harfli aslıyla mukayese etmeyi dahi akıl edemeyecek kadar lakayt bir vaziyetteyiz. Ne diyelim: Allah cc. sonumuzu hayreylesin. Önce Adnan Menderes’in son mektubunun Osmanlıca aslını sunalım. Şimdi de mektubun müzayedeye çıkarılan kopyasını görelim. Her iki nüsha arasında bazı farklar bulunduğu gözünüzden kaçmamıştır. Bu işe girerek sözü uzatmak istemiyorum. Onları da siz buluverin bir zahmet. Nihayet 4 Mart 2007 tarihli yazımı tarihe not düşmek adına buraya naklediyorum: “Adnan Menderes’in idamından evvel son sözleri” İdamlar bütün dünyada nicedir elin ayağın ortalıktan iyice çekildiği saatlerde, yani sabaha doğru yapılıyordu. Sebebi ise gayet basit ve anlaşılırdı: Gündüz infaz edilen idamlar halkta taşkınlıklara meydan veriyor, olayın dehşetinden etkilenenler sağa sola saldırıp başka ölümlere yol açıyorlardı. Ama onunki öyle olmayacak, bir ikindi vakti, ağır ağır darağacına doğru yola çıkarılacaktı.Son sözlerini yazmak için kâğıt kalem istedi. Ufak bir not kâğıdı uzattılar önüne. Başladı yazmaya. Kendini iyi ifade etmesiyle tanınan Başvekil Adnan Menderes, darağacının gölgesinde o kâğıt parçasına bir demokrasi manifestosu döktürecekti. Kimseden korkusu kalmamıştı. Ölümden öte yol var mıydı? Başladı yazmaya. Dünyaya sağlığında bıraktığı son belgenin “eski yazı” dediğimiz Osmanlıca olması ve hemen hiçbir imla bozukluğu ve cümle düşüklüğü olmadan yazılmış bulunması ise düşündürücüdür. Demek ölümü bile arzulayacak noktaya getirilebiliyormuş insan. Gerektiğinde ona bir sevgiliye koşar gibi koşabiliyormuş. İlk satırı yazdı: “Adnan Menderes’in idamından evvel son sözleri.” Sonra düşüne düşüne yazmaya devam etti: “Sizlere dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam [bu kelimenin üzeri çizilip merhametim yapılmıştır] sizlerle beraberdir.” O mahkemede ezilmiş, tükenmiş ve adeta canlı cenaze gibi bir görüntü çizen Menderes’in dimağı, bu son mesajında adeta tutuşmuş ve eski günlerini hatırlamıştır. Özellikle irticalî konuşmalarında zaman zaman edebî bir lezzet kazanan üslubu, Osmanlıcanın o zengin lügatinden bir çıkış yolu arardı. İşte 1 Mayıs 1960 tarihli radyo konuşmasından birkaç cümle: “Çok partili hayat birtakım müşkilata rağmen devam edip yerleşmekte… Ve her memleket meselesini milletin rey ve iradesiyle halletmek veya istikametlendirmek şuuru vicdanlarda kökleşmekte… Fakat memleket bütün bu güzel ve müsbet manzaraları ile göze gelmiş gibi, feleğin kahrı şeametli [uğursuz] bir nefes gibi üstünde dolaşmakta, sanki zehirli bir çöl rüzgârı gibi onun güzel renklerini soldurmaya çabalayarak esmekte… Ne için sevgili vatandaşlarım? Bu kin, bu husumet, bu ihtiras, bu kıskançlık ne için kurutucu bir çöl fırtınası gibi bu güzel vatanın üstünde estirilmek istenmekte?” Evet ne içindi bütün bunlar? Memleketin üzerinde estirilmek istenen zehirli çöl rüzgârı kimin eseriydi? Daha da önemlisi, Menderes, “silahların gölgesinde yaşayan efendiler”den kimleri, hangi güçleri kastetmişti? CHP’liler ve İnönü’yü mü? Derin devleti mi? Yoksa bazılarının iddia ettiği gibi ABD’yi mi? Ya da yine bazılarının iddia ettiği gibi hakimiyetini ABD’ye kaptırmış olmanın telaşıyla harekete geçen İngiltere öncülüğündeki Avrupa’yı mı? Mektubun dikkat çekici cümlelerinden birisi, Türkiye’deki “hürriyet mücadelesi”nin er geç kazanılacağına ilişkin vurguyla öne çıkıyor. Menderes’in hürriyet mücadelesinin başlangıcı olarak verdiği tarih, 17 yıldır ki, 1944’e tekabül eder. Demek ki Eylül 1945’te CHP’den ihraç edilmeden önceki ilk muhalefet günlerini hatırlıyordu Menderes. Şükrü Saraçoğlu kabinesine güvensizlik oyu veren yedi muhaliften biri de o değil miydi? ‘Geç kaldınız, geç. Benim başımı asıl o zaman alacaktınız’, demeye getiriyordu idam sehpasının eşiğindeki Başvekil. İşte bu cümleden çözüyoruz, mektupta Menderes’in hedefinin, ezelî rakibi İsmet İnönü olduğunu. Silahların gölgesinde yaşayan efendi, odur. ‘1950’de kurtardım’ dediği de odur. İktidara geldiklerinde paçası tutuşan İnönü’ye ‘devr-i sâbık” yaratmayacaklarını söyleyerek teminat veren, bir nevi onu kurtaran Celal Bayar’la kendisi değil miydi? Bakmayın siz İnönücülerin ‘Aslında İsmet Paşa Menderes’in idam edilmesini son dakikaya kadar istemedi’ yavelerine. Çünkü Bedii Faik’in de ustaca yakaladığı gibi, İnönü onun idamını son dakikaya kadar değil, “son dakikada” istememiştir. Ama zaten o son dakikada kimsenin (ABD Başkanı’nın bile) idamı önleyecek gücü kalmamıştı ki! Zamanlaması tek kelimeyle harikaydı İnönü’nün. Rakibinden kurtulmayı arzu etmiş ama son dakikada harekete geçerek üzerindeki şaibeyi de temizlemek istemişti. ‘Ne yapayım, gördünüz, elimden geleni bu kadardı’, diyerek de işin içinden sıyrılmayı becermişti. Mektup devam ediyor: “Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir.” Yoksa bir kehanet karşısında mıyız? Ölüsü değil de ruhu, gün gelecek defalarca sandığa gömerek -yeni bir Menderes olarak ortaya çıkan Ecevit parantezi hariç- CHP’yi siyaset meydanından silip süpürmeyecek midir? Ve bugün CHP’nin ensesindeki nefes, Türk halkının gönlünden hâlâ silinmeyen Menderes’in ruhu değil midir? Dolayısıyla bu son anından damıtılmış kehanet pekala tutmuş, yıllar sonra İstanbul’a nakledilen kemikleri bile on binleri sokağa dökmeye yetmiştir. Bana sorarsanız asıl çıkan kehaneti, ihtilalden sonra dostları tarafından bile komik bulunan “Bütün bir millet arkamdan geliyor” sözleri olmuştur. 13.01.2022, muzakerat.com]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/menderesin-yeni-bulunan-mektubunu-15-yil-once-yayinlamistim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sezai Karakoç Neden Bu Kadar Çok Seviliyor?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sezai-karakoc-neden-bu-kadar-cok-seviliyor/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sezai-karakoc-neden-bu-kadar-cok-seviliyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Sep 2023 13:47:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9143</guid>

					<description><![CDATA[16 Kasım 2021 günü Hakkın rahmetine tevdi ettiğimiz Sezai Karakoç’un cenazesi alışılmış ölçülerden daha kalabalıktı. Normalde televizyonlara çıkmaz, bir gazetede yazı yazmaz, röportaj dahi vermezdi. Hatta Diriliş Partisi’ni kurana kadar resim de çektirmezdi. Hatırlardadır, 2011 yılında Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülünü almak üzere Çankaya Köşkü’ne gitmemişti. Adeta münzevi bir derviş gibiydi, lakin inancını haykıran yazıları ve kurşun gibi mısralarıyla onu halktan ayıran medya duvarının buzdan bir barikat gibi eritebileceğini o Kasım günü cümle aleme gösterecekti. Şehzadebaşı’nda toplanan on binler şu gerçeği ispat etmiş oldu: Hakikatin sesi susturulamaz. Hakikat konuştuğu zaman her şey susar. Sezai Karakoç bildiğimiz dünyayı dışladı, kendine ait bir dünyayı ilmek ilmek ördü ve o yeraltı nehirleri gibi akarak yüzbinlere hitap etmeyi başardı. Hakikatin ipine &#160;tutunarak insanın kalbine inen yolu buldu ve o iple insanımızın ta kalbine dokundu. Bu ülkenin hakiki ihtiyacı olan iman pınarının yeniden coşması, insanların tekrar İslamî şuurla mücehhez kılınması ve makûs talihimizi ancak bu imanla mücehhez nesillerin kırabileceğini insanımıza öğretmesi en büyük hizmeti oldu. Necip Fazıl gazetelerde köşe yazısı yazar, röportaj verir, Anadolu’yu şehir şehir dolaşır, konferans salonları dolar taşar, böylece insanlar onu yakinen bilirdi. Sezai Bey böyle değildi. O şiir yazdı, gazete ve dergi yayınladı, yayınevi kurdu, nihayet parti kanalıyla düşüncelerini siyasî seviyede dile getirmek yolunu seçti. Batı karşısında aşağılık kompleksine düşürülmüş, kültür kökleriyle bağını koparmış, ülkesinden ümidini kesmiş, Batının kulu, kölesi yapılmak istenmiş bir nesle “Siz Müslümansınız, muhakkak kazanacaksınız, çünkü Allah size bu yüce dini bahşetmiş, bu dinin sunduğu potansiyellerin farkına vardığınız zaman yeryüzünün en şanlı milleti yine siz olacaksınız” diyebilmiştir. Diriliş çağrısı “Ey milletim uyan!”&#160;diye başlayan&#160;“İslam Milletine Diriliş Çağrısı”&#160;bu bakımdan çok enteresandır. Şöyle başlar: “Milletim uyan, kendine dön, aslını unutma, geçmişini bil.” Burada tarihin şifreleri konuşuyor gibidir. Çünkü geçmişini bilmeyen, bir medeniyet tasavvuru oluşturamaz. Devam ediyor: “İçinden gerçek aydınlardan kurulu bir kadro çıkar. Çıkar ki onlar hem bugününü, hem yarınını kurtarsınlar. Geleceğini ancak bilinçli, idealist, aydın bir nesil güven altına alır. İşte büyük bir milletsin, geçmişte çağ açıp kapattın, yine açıp kapatabilirsin.” Sürekli geçmişin rüzgârını üzerimize seferber etti,&#160;“Kendini bildiğin gün kurtulacaksın”&#160;diye sıkı sıkıya tembihlemeyi unutmadı. Kabul edelim ki bunlar son derece değerli mesajlar… Ben de bir zamanlar bunları okumak ne kelime, içen yeni yetme gençlerden biriydim. 16 yaşımda bu sarsıcı mesajla tanışmıştım. İnsan Sezai Bey’in yazdıklarını gençliğinde okuyunca&#160;“Hakikaten insanlığı ve İslamı diriltebilir miyim?”&#160;diye şöyle bir etrafına bakınmak ihtiyacı duyuyor. Şuurda ilk kırılma, resmi ideolojinin giydirdiği deli gömleğini fırlatıp atma yolundaki ilk teşebbüs böyle başlıyor. Şok tedavi gibi bir şey sizin anlayacağınız. Bu bakımdan Cemil Meriç, Nuri Pakdil, Nurettin Topçu, Erol Güngör, Sezai Karakoç ve Necip Fazıl’ın adeta bugün yaşayacağımız kültür şoklarını ve savrulmaları önceden görerek, bu akibete karşı setler, sütunlar dikmeye çalıştığını görürüz. Nasıl Aliya İzzetbegoviç 1970’lerden 90’ların kıyametini görüp de&#160;“Mladi Müslümani”&#160;hareketiyle bir sosyal şuurlandırma faaliyetini başlattıysa bir benzerini bu nesil bugünler için yaptı. Onlar olmasaydı bugün nerelere savrulurduk kim bilir, tahmin etmek zor. &#160; Tarih tutulması 1920’lerin, 30’ların kültür şoklarını (harf inkılabı en görünen sembolü ama “dil devrimi”&#160;de içinde) onların bakış açılarından kavradık. Geçmişi okuyamıyor, okusan da anlayamıyorsun, ecdadınla bağın kopuyor. Ne oluyor? Batıdan ne aktarıldıysa onu biliyorsun. Kendine güven duyan, kültürünün mihverinden biri nasıl konuşur, bunun örneklerini görüyorsun onları okurken. O özgüveni boynuzlarından yakalıyorsun. O zaman diyorsun ki:&#160;“Biz gezegen olmaya layık bir millet değiliz. Bizim başka bir güneşimiz var. Tutulmuş olabilir. Lakin Batı yeryüzündeki tek güneş değildir. Güneş tutulmamız ancak biz çalışırsak sona erecektir.”&#160;Tamam, geçmişte mağlup olduk ama unutmayalım ki ebedî mağlubiyet yoktur, tıpkı ebedî galibiyetin olmadığı gibi. Bir millet hayatiyetine güveniyorsa iş bitmiştir. Bir maçta yenilebilirsin; ikisinde, üçünde yenilebilirsin ama bu kötü sonuçlar dünyanın sonu demek değildir, bir de lig sonu var. Evet, hatalarımız oldu, dünya şartlarına ayak uyduramadı, yenildik. Tamam ama bu, dünyanın sonu değildir. Hayat devam ediyor, dünya değişiyor, devlet, servet, zenginlik kimsenin ebediyen tekelinde kalmıyor. Hiçbir devlet sonsuza kadar hükümferma olmuyor. Çin 15. yüzyıla kadar çok büyük bir medeniyetti. Sonra içine kapandı, çöktü, şimdilerde tekrar toparlandı. Demek ki dünya yuvarlak. Bir benim önüme geliyor fırsat, değerlendirirsem ne ala, değerlendiremezsem başkasının önüne gidiyor. Avrupa fırsatın imkânlarını dünyayı sömürerek yedi, bitirdi. Ama artık onların da ellerinden çıkıyor, yavaş yavaş Pasifik’e doğru kayıyor medeniyetin mihveri. Demek ki tarih önümüze daima yeni fırsatlar çıkarır. Çıkarır ama çıktığı anda değerlendirecek kadar hazır değilsen onları kullanmazsın.&#160;“Fırsant ki hevâ-yı tiz-perdir/Ermek ona bir dahi hünerdir”&#160;demiş şair. Hazırlık yapmamışsan fırsat önünden geçer, gider, bakakalırsın. Bunun için her millet ferdinin ne istediğini bilecek şekilde şuurla yetiştirilmesi gerekir. Bizim bir hedefimiz olmalı, hedefe kilitlendik mi, bugün olmayabilir, 50-100 yıl içerisinde de olmayabilir ama ona bir gün ulaşacak nesilleri yetiştirmekle mükellefiz, demesi lazım devletin, aydınların ve yöneticilerin. Mesela Yunanlar Osmanlıya isyan ettiğinde dediler ki:&#160;“Biz eski Yunan medeniyetinin devamıyız. Bu medeniyeti ihya edeceğiz. Onun bir vakitler sahip olduğu topraklar, bu arada Akdeniz’deki adalar yeniden bizim olacak.”&#160;1821’de isyan edip ardından bağımsızlıklarını kazandılar. Katliamlar yaparak toprakları ele geçirdiler. Başta belki&#160;‘Ne hayal’&#160;diye gülüp geçtiler ama ne oldu? 100 yıl sonra, Lozan ile Batı Trakya ve adaların büyük bir kısmına sahip oldular. Bırakmadılar peşini, yine nesiller boyu anlattılar. 12 Adayı biz Lozan’da İtalya’ya vermiştik. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra dünya şartları değişti. İtalya’nın cezalandırılması gündeme geldi. Yunanlar yine ısrar etti:&#160;“12 Ada bizimdir.”&#160;Böylece tek kurşun atmadan 12 Ada paketlenip Yunan’a hediye edildi. Neticede Yunanlar bir hedefi on yıllar boyu ısrarla talep etmenin semeresini almış oldu. Bir devletin, bir milletin uzak ve yakın hedefleri olmalı. Hedefin ille toprak olması gerekmez. O zamanlar toprak fethi yoluyla oluyordu, şimdi bilgi, kültür, sanayi, ekonomi ve diplomasi yoluyla.&#160;“Ne işimiz var Libya’da!”&#160;diyor birileri.&#160;“Yurtta sulh, cihanda sulh”&#160;ilkesi var ama bunu “içe kapanma” olarak anlarsan tıkanır, kalırsın. Yoksa dünya barışını kuran aktörlerden biri olacağım, şeklinde anlarsan Bosna’da, Libya’da, Afganistan’da bulunmak millî politikamızın bir parçası haline gelir. Bu zaten bize yabancı bir durum değil, dedelerimizden tevarüs eden bir haslet; arkamızda modeli de var. Metafizik bakışın gücü Sezai Karakoç metafizik bir açıdan karamsarlığımızın manasız olduğunu göstermeyi başardı.&#160;“Sub specie aeternitatis”&#160;diye Latince bir söz var, yani&#160;“Ebedî bakış açısıyla olaylara bakmak”. Adeta gökten, ebedî âlemden bir insanüstü varlığın dünyaya bakışı. Yolda ayağım tökezledi, düştüm… Kalk… Bu, dünyanın sonu değil ki. Geçmişte de nice devletler düştü, kalktı, sonra bir daha düştü, tekrar dirildi. Asla umutsuz olmamamız gerektiğini tarih bize haykırıp duruyor. En mühim derdimiz, bir milletin yaşama kudretinin ne kadar hayatî olduğunu idrakte çektiğimiz sıkıntı. Bu halkın millet olma iddiasını nesiller boyunca yaşatmış olması. Zannetmeyin ki bunu her millet aynı güçte yaşatabilir. Biz tarihte bunu yaşayan ve yaşatmış ender milletlerdeniz. Çin bile Amerika, İngiltere ve Moğolların istilasına uğradı tarihinde ama bir şekilde kendini kurtarmayı başardı. Milletlerin yaşama azmini kaybetmemesi neyle olur? Maddiyatla mı? Hayır. Sadece maddiyata ağırlık verirsen o millete ihanet etmiş olur, onu konfora, lükse alıştırırsın ki, bu sonunda aleyhine döner. Mühim olan o milletin manevî damarlarını açık tutabilmektir. Maddiyatı kontrolüne alabilecek örnek insanı yetiştirmektir. Bu insanı yetiştirebildiği takdirde bir millet beka sırrını çözmüş olur. Aksi halde İbn Haldun’un dediği gibi bir süre sonra dinamizmini yitirip başka milletlerin hakimiyeti altına girer. Sezai Karakoç dünyaya metafizik bakış açısıyla bakıyordu dedik. Bir başka deyişle gökle bağlantısını koparmadan… Daha doğrusu Aliya’nın manidar deyişiyle&#160;“Gökyüzünün öğrencisi”&#160;olma vasfını koruyarak. Yeryüzünde bir talebe mantığıyla hareket edip gökyüzünün, semavî olanın öğrettiklerini tatbik uğruna çalışmak ve bu gayreti organize etmek… Sezai Karakoç gibi mütefekkirler bize manevî dinamiklerin bir milletin yaşaması ve dirilmesinde ne kadar hayatî olduğunu öğretti. O ve nesli bunu öğretmeseydi belki de bugün bu meseleleri bu özgüvenle konuşmuyor olacaktık. 27.01.2022, muzakerat.com]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sezai-karakoc-neden-bu-kadar-cok-seviliyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>O Montrö Belgesi Neden Bazılarını Kudurttu?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/o-montro-belgesi-neden-bazilarini-kudurttu/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/o-montro-belgesi-neden-bazilarini-kudurttu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Sep 2023 13:45:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9141</guid>

					<description><![CDATA[6 Mart 2022 günü&#160;Yeni Akit&#160;gazetesinde çıkan “İnanmayacaksınız ama Montrö’ye zafer değil diyen M. Kemal’di” başlıklı yazımda aslıyla beraber neşrettiğim bir belge birilerini fena halde ürküttü. Tahmin edilebileceği gibi hızlarını alamayıp hem sosyal medyadan, hem de&#160;Cumhuriyet&#160;gibi Koç türevi gazetelerden seslerini yükseltti. Sen hem Koç gibi Türkiye’nin en büyük kapitalistinin koltuğunun altına gizlenecek, hem de kalkıp bana solculuk, antikapitalizm ve milliyetçilik/Kemalistlik taslayacaksın, öyle mi? Neşrettiğim belgeyi zaten biliyorlarmış da, yeni değilmiş de&#8230; Ben de yeni demiyorum zaten ama neden ben yayınlayana kadar bundan söz etmediniz? Var olduğunu biliyordunuz da neden gizlediniz bu zamana kadar? “Atatürk’ün yeni bulunan fotoğrafları” diye kim bilir kaçıncı defa ısıtıp ısıtıp sürülen görüntüleri yayınlamaktan bıkmadınız ama nedense Montrö hakkında devrin Cumhurbaşkanının Dışişleri Bakanına yazdığı ve sonuçtan “pek memnun olmadığı”nı söylediği tebrik telgrafını nasılsa atladınız öyle mi? Güldürmeyin adamı… Böyle hayatî bir dış mevzuda devletin tepesindeki zatın Dışişleri Bakanına gönderdiği telgraf karşısında “Hay Allah, nasılsa gözümüzden kaçmış” diye komiklik etmeniz kusura bakmayın ama ne kadar ciddiyetsiz olduğunuzu ve izinden gittiğinizi söylediğiniz lideri ne kadar takmadığınızı gösterir. Takmıyorsunuz zaten ve kötü tarihçiler gibi malzemenin işinize geleni alıyor, gelmeyeni unutulmuşlar mezarlığına gömüyor veya resmen ya makaslıyor hatta sansürlüyorsunuz. Lakin “Tarih” dediğimiz birikim keyfinizce at oynatacağınız bir saha değil. Onun hakiki sahipleri var Allah’tan. İşte o sahiplerden biri, işte o görmezden geldiğiniz belgeyi bu defa aslıyla beraber yayınladı, tabii kudurdunuz. Ne yapalım, siz de kuduz hastanesi açmak zorunda bırakmayın bizi. Ciddiyetsizsiniz, biliyorum ama yine de belgenin hatırına cevap veriyorum. Önce “Kamal Atatürk” imzalı ve 19 Temmuz 1936 tarihli tebrik telgrafı ne diyor, ilk iki paragrafını aşağıya alıyorum (tamamı için yazıdaki fotokopisine bakınız): “Dr. Aras / Montreux TEBRİK EDERİM; MONTREUX KONFERANSINI PEK PARLAK DEMİYECEĞİM, MAKUL İNTAC EDEBİLDİĞİNDEN DOLAYI. ÜMİD EDERİM Kİ DÜNYA MEDENÎ VE İNSANÎ ÂLEMİ BİZİM TÜRKLÜK NAMINA ALDIĞIMIZ UYSALLIĞI, ABNEGATION’U TAKDİR EDECEKLERDİR. YUKARIDA VERMEK İSTEMEDİĞİM PARLAKLAKLIĞI, BU MUVAFFAKİYETİNİZİ ZAFER HALİNE GETİRECEK BUNDAN SONRAKİ YÜKSEK NETİCELER ALMANIZA SAKLIYORUM…” Şimdi de&#160;Atatürk’ün Bütün Eserleri&#160;adlı külliyattaki sadeleştirilmiş halini aktarıyorum, belki o dilden anlarsınız: “Tebrik ederim; Montreux Konferansı’nı pek parlak demeyeceğim, makul neticelendirebildiğinden dolayı. Ümit etmek isterim ki, dünya medeni ve insanı âlemi bizim Türklük namına aldığımız uysallığı, abnegation’u (fedakârlık, özveri) takdir edeceklerdir. Yukarıda vermek istemediğim parlaklığı, bu muvaffakiyetinizi zafer haline getirecek bundan sonraki yüksek neticeler almanıza saklıyorum…” Dediği ana hatlarıyla şunlar: Montrö tebrik edilecek bir başarı ama pek parlak bir değil, makul bir sözleşmedir, Montrö’de uysal davrandık ve fedakârlıkta bulunduk, Umarım medeni dünya (Batı) bizim Montrö’de gösterdiğimiz fedakârlık ve uysallığı takdir edecektir, “Adına “zafer” diyeceğim asıl parlak neticeyi ileride alacağınıza inanıyorum. Bunda anlamayacak ne var Allah aşkına? Aptala anlatır gibi tane tane anlatmış. Yok memnun olmadığı şey İtalya’nın Montrö’yü imzalamamasıymış, yok Cumhurbaşkanının bu dert içinde kalmış, onun için pek parlak değil demiş, yok İtalya 2 Mayıs 1938’de imza koymuş da zafer tamamlanmışmış. Bu ne tamamlanmaz bir zafermiş böyle. Mudanya Mütarekesi zafer ama ortada henüz vatan yok. Lozan Antlaşması zafer ama Boğazlar ve İstanbul denetim altında, daha tam egemen değiliz. Montrö zafer ama küskün İtalya’ya bir türlü imzalatamadığımız için o da tam değil. İtalya 1938’de imza koyuyor ama zafer yine tamamlanamıyor. İkinci Dünya Savaşına kadar tıngır mıngır gidiyor. Dürüst olmayı deneyin bir kere de: Yayınladığım belge açıkça Cumhurbaşkanı Kamal Atatürk’ün Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nden “pek parlak değil” diyerek tam memnun olmadığını ve onu “zafer” olarak görmeyip bir “uysallık” ve “fedakârlık” (abnegation) neticesinde kazanılmış muvaffakiyet seviyesinde kaldığını, ancak ileride kazanılacak yeni diplomatik başarılarla zafer seviyesine çıkabileceğini söylüyor. Bütün bunlar da sizin koro halinde dile getirdiğiniz “Montrö zaferdir” söylemine tam manasıyla soğuk duş yaptırdığı için yaşadığınız şaşkınlığı anlayışla karşılıyoruz. Alışacaksınız baylar, ne yazık ki gerçeklerin ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır.&#160;&#160;&#160;&#160; 10.03.2022, muzakerat.com]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/o-montro-belgesi-neden-bazilarini-kudurttu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ramazan Medeniyeti</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ramazan-medeniyeti-2/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ramazan-medeniyeti-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Sep 2023 13:44:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9139</guid>

					<description><![CDATA[Dr. Süheyl Ünver Hoca (1898-1986) son derece üretken ve geniş malumatlı bir kalem ehliydi. İnanılmayacak kadar çeşitli bahislerde yazdığı iki bine yakın yazı içerisinden Ramazan’la ilgili olanları bundan çeyrek asır evvel bir kitapçıkta derlenmişti.*&#160;Bütün yazıları ayrı ayrı üzerinde durulmayı hak ediyor; ancak özellikle kitabın son yazısı olan&#160;&#8220;Ramazan Medeniyeti&#8221;, defalarca okunup not ve ders alınacak unutulmuş hatıra ve hikmetlerle dolu olduğu için sayfamızın misafiri olacak. Radyo ve televizyon olarak TRT’ye mahkûm olduğumuz yıllarda Ramazan geceleri eğlenceyle, eğlence de kantocular, orta oyuncuları, Direklerarası’ndaki tiyatro kumpanyalarından sahnelerle özdeşleştirilmiş gibiydi. Ramazan’da eğlence denilince Dümbüllü İsmail, Şehzadebaşı’ndaki sinemaların önünde piyasa yapıp mendil düşürenler, Kantocu Peruz, Deniz Kızı Eftelya ve İncili Çavuş fıkraları gelirdi akla. Oysa bu, son derece yanıltıcı ve tek yanlı bir Tanzimat sonrası yoz Ramazan anlayışıydı ve tamamen nevzuhurdu. Başka bir deyişle ağırlıklı olarak 1860’lardan başlayıp 1920’lere kadar devam etmiş bulunan kırma/karma bir alafranga, hatta züppece eğlence hayatıydı sergilenenler ve bırakınız Anadolu’yu, İstanbul’da da son derece dar bir zümreye hitap ettiği halde sanki eskiden bütün İstanbul ve Osmanlı dünyası bu şekilde eğlenirmiş gibi sahte bir algı uyandırılıyordu. Buna mukabil İstanbul’da asıl büyük ve şimdi olduğu gibi sessiz kalabalıkların rahmanî Ramazan gün ve gecelerini nasıl coşkuyla ihya ettiklerini yeterince bilmiyoruz. Bu bilgiler unutulmuş, genellikle hatıratların şurasında burasında saklı kalmış durumda. Onları saklandıkları yerden bulup çıkarmak bu ülkenin hakiki tarihçilerinin asli vazifelerinden olmak gerekir. İşte Osmanlı devrinin o son güzel hakiki Ramazanlarının nasıl yaşandığını hatırlatan Süheyl Ünver hocanın bir çırpıda anlattıkları. Dikkat ve ibretle kulak kesilelim söylediklerine: Ramazan ayında mahya, temizlik, rabıtalık, ahlak tasfiyesi, günah ve zararlı şeylerden çekinme, yerinde eğlenebilme, dinlenebilme, cömertlik ve herkesi düşünmek terbiyesini bir araya getirerek, bir&#160;Ramazan medeniyeti&#160;vücuda getirmiş ve bunu İstanbul’da teksif etmişiz (ete kemiğe büründürmüşüz). (&#8230;) Ramazan, her sınıftan halkın benimsediği bir mevzu olmuş ve herkeste çocukluğundan beri gelen devamlı ve azalmayan intibalarla (izlenimlerle) daha Ramazan biterken,&#160;‘gelecek sene Ramazan’ına on bir ay kaldı’, diye bir sevinçle, gelecek seneninkine mahsus tasarılarıyla hoş bir sene daha geçirmişler ve ömürlerini, geçirecekleri hoş Ramazanlara bağlamışlardır. Ölmek isteyenler bile,&#160;“Şu Ramazan’ı da göreyim de öyle..”&#160;diyerek hayatında bir defa daha idrak etmekle noksansız (eksiksiz) ahirete göçmeyi düşünmüşlerdir. Ramazan bir ay, bazen 29, bazen 30 gün sürer. 29 gün Ramazanlarında,&#160;“Bizim bir günümüzü çaldılar”&#160;diye alakalarıyla serzenişlerde bulunurlar. 30 gün oruç tutanlar bayramın birinci günü oruç tutmadığından bir şey yemeğe utanır ve bir nevi gündüz yemenin acemiliği ve mahçupluğu içindedir. Adeta giden Ramazan’dan sıkılır [‘utanır’&#160;anlamında-MA]. Ramazan gidiyor, acaba bir daha seneye çıkacak mıyım? diye ağlayanları bilirim ben. (&#8230;) Adeta Ramazan yalnız bir oruç ayı değildir. Sanki Peygamberimiz şehirlerimize gelir, hepimizin saadet ve fakirhanelerimize (evlerimize) ruhen misafir olur. Asıl bayram, Ramazan bittikten sonra değil, bizzat Ramazan’da olur. Öyle ki bu bayram, senede bir ay gelir ama onun gelmesi tam on bir bayram sevinci içinde geçer. Her hakiki Müslüman’ın gönlünde Allah korkusu kadar Ramazan sevgisi de yer etmiştir. Bayram değil, Ramazan düğün ayıdır. O düğüne herkes müştaktır (onu sabırsızlıkla bekler).&#160;&#8220;Ramazan’a çok şükür on ay kaldı&#8221;, diye bir ay daha yaklaşmanın sevinciyle gözleri yaşaranları bilirim. (&#8230;) Kadir günü Müslümanların çok müteessir (üzgün) bir günüdür. Allah kabul etsin, diye bütün dualar o gün sona erer. Yani Ramazan bi’l-kuvve (potansiyel olarak) Kadir’de sona erer. Sonunda bi’l-fiil (gerçekten) biter. Camilerde&#160;“Elveda”&#160;avazelerinden ağlamadık can kalmaz. Artık o ismi var, cismi yok bir Ramazan, ömürler oldukça gelecek, tıpkı bir kuyruklu yıldız gibi seyredecektir. Fakat kuyruğunu götürmez, bırakır.&#160;Ondan Türkler bir&#160;Ramazan medeniyeti&#160;kurmuşlardır&#8230; Rahmetli Süheyl Ünver Hoca’nın bu paha biçilmez değerdeki sözlerine herhangi bir ilavede bulunmaya gerek yok aslında. Yine de doğru anlayıp anlamadığımızı kontrol babında şunları söylememe izin verin lütfen: Ramazanlar Müslüman hayatının etrafında döndüğü eksendir. Onun içindir ki,&#160;“On Bir Ayın Sultanı”&#160;diye selamlamak adettir onu. Bunun manası, Ramazan’ın diğer 11 ayın yöneticisi, yani efendisi, patronu olduğudur. Adeta Ramazan hakiki aydır da, diğerleri gölgesidir. Rabbimiz bize esasen Ramazan’daki gibi yaşamamızı tavsiye ediyor, bunu da bizim irademize bırakmıyor, bir tür hızlandırılmış eğitimden geçirerek nasıl yaşamamız gerektiği noktasında müdahale edip yönlendiriyor. Yani bir bakıma ‘Ben aslında sizin Ramazan’daki gibi yaşamanızı ve ibadet etmenizi istiyorum. Lakin irade-i cüz’iyyenize de müdahale etmiyor, sizi 11 ay büyük ölçüde kendi başınıza bırakıyorum. Fakat 11 ay sonra yine Ramazan’da huzuruma geleceksiniz; o zaman sizi bir nevi staja alarak, üzerinizden dünyanın tozunu, toprağını temizleyerek garip kalmış gönül gözünüzü açmakla yetiniyorum’ demiş oluyor. Bir Müslümanın hemen bütün bir ruh hayatı Ramazan’ın etrafında şekillenmekte, bir yıl içerisinde tabiatıyla kaybettiği irtifaya yine Ramazan sayesinde yükselebilmektedir.&#160;“Hay Allah, bu yıl yine Ramazan nasıl da geldi”&#160;şaşkınlığını isterseniz yukarıda Süheyl Hoca tarafından anlatılan tabloyla karşılaştırmayı bir deneyin. Günümüzün dünyaya boğazına kadar batmış Ramazan algısı ile bayramın daha ilk gününden itibaren bir dahaki senenin Ramazan’ını özlemeye, beklemeye, müştak olmaya başlayanların&#160;“On bir Ayın Sultanı”nı karşılaştırmak her bakımdan faydalı olacaktır diye düşünüyorum. Tabii bize kaybettiklerimizi hatırlatması kaydıyla… Mesela şu eski bayram tebriği cümlesindeki zarafetlerin hatırlanmasında olduğu gibi: &#160;“Iyd-i sa’îdinizi tebrik eylerim efendim.” Kaynak:   A. Süheyl Ünver, Bir Ramazan, Binbir İstanbul, Hazırlayan: İsmail Kara, Kitabevi Yayınları, İstanbul, 1997. 05.04.2022, muzakerat.com]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ramazan-medeniyeti-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kutul Amare Zaferinin Bilinmeyen Bir Sayfası</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kutul-amare-zaferinin-bilinmeyen-bir-sayfasi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kutul-amare-zaferinin-bilinmeyen-bir-sayfasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Sep 2023 13:42:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9137</guid>

					<description><![CDATA[2016 yılına kadar ders kitaplarında tek bir cümleyle yer alırdı Kutul-Amare zaferi. O cümle de şuydu: “Basra’ya çıkan İngilizler Kutul Amare’de yenilgiye uğratıldılar.” Hayrola, kim uğrattı? Hayaletler mi? Yoksa gökten bir sel boşandı da o mu sürükleyip denize döktü.&#160;“Yenilgiye uğratıldılar”&#160;ifadesi kadar ahlaksızca yazılmış, yakın tarihimizin zamirini ele veren cümleye bol bol rastlarız aslında kitaplarımızda ama Mecnun’un gözüyle bakmak şartıyla. Malum, Mecnun, tutulduğu Leyla için yanıp yakılıyor, akrabaları da merak etmiş “Kim bu Leyla? Bize göster” demişler. Gizlice uzaktan göstermiş. Akrabaları “Bu kara kuru kız mı senin yanıp yakıldığın? diye çıkışınca meşhur aşık “Ama onu Mecnun’un gözüyle görmeniz lazım” cevabını yapıştırmış. Bu bakımdan tarihte de Mecnun’un gözü önemli. Gören değil, delen bir göz, eski deyişle nâfiz bir nazar lazım. 2016 yılının 29 Nisanında Lütfi Kırdar Kongre Merkezinde kürsüye çıkan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan&#160;“Tarihi 19 Mayıs 1919’dan başlatan anlayışı reddediyorum”&#160;deyince gözlerim dolmuştu. Şöyle devam etmişti bu tarih dersini andıran tarihî konuşmasına:&#160;&#160; “Resmi tarihimizi yıllarca İngilizlerin istediği gibi düzenledik.” Son altı yılda bazı tamirler yapıldı Kutul Amare zaferi hakkında, her yıl 29 Nisanlarda hatırlanır oldu. Ders kitaplarındaki o tek cümlelik manasız ifadenin yanına birkaç cümle eklenebildi ama itiraf edelim ki hakkı verilemedi. Zaten gazi ve şehitlerimizin hakkını ödeyemeyiz ama daha fazla çalışmak ve anlatmak gerekirdi. Bir dizi yapıldı, yarısında ismi değişti. Kim değiştirdi? İngilizler mi devreye girdi? Yoksa içimizdeki İngiliz’den fazla İngilizci olanlar mı? İngiliz’in eli ayağı uzundur derler. İnanırım. Türkiye’de neden bir İngiliz düşmanlığı yoktur? diye sormuş ama cevap alamamıştım. İngilizlerin Şehzadebaşı’nda katlettikleri 16 Mart şehitlerini artık niye anmıyorsak ondandır diyeyim, gerisini siz anlayın. Zaten İstiklal Savaşı’nı anlatırken de Yunan değil, düşman denilip anonim ve belirsiz hale getirilmesinden az çok çıkartabilirsiniz vaziyetin vahametini. Evet, Kutul Amare’nin gündeme gelmesi için de bir savaş verdik ama her zafer gibi bu da hasarsız olmadı maalesef. Bunları yazdık, yine yazarız ama siz değerli okurlarıma her seferinde yeni bir bilgi vermek şiarım haline geldiği için bu defa da daha önce -en azından 1937’den beri- gündeme gelmeyen bir Kutul Amare sayfasını açacağım önünüze. Böyle katkılarla zenginleşecek bu zaferimizin etrafındaki halkalar ve günün birinde hepimizi içerisine alacak inşallah. Ateşböceği nasıl avlandı? Cemaleddin Revnakoğlu imzasıyla Haber&#160;gazetesinin 8 Mart 1937 tarihli nüshasında çıkan bir hatıra pek az kişinin dikkatini çekmiştir: Bu kahramanlık macerası&#160;Firefly&#160;yani&#160;Ateşböceği&#160;ismindeki İngiliz topçekeri ve refakatindeki gemilerin Mehmetçiklerimiz tarafından ele geçirilmesi hadisesidir. (Aynı cephede pervanesi telgraf tellerine dolandıktan sonra yakalanan&#160;Julnar&#160;gemisinin ele geçirilme hikâyesini de başka bir seferinde yazarım inşallah.) Kutul Amare cephesindeki&#160;Ateşböceği&#160;gemisinin zaptedilme hadise şöyle gerçekleşmiştir: Dicle nehni sığ olduğu için buraya uygun 12 gambot inşa edip gönderen İngiliz bahriyesi Kut kasabasında sıkışıp kalmak üzere olan İngiliz ordusuna su yoluyla gıda, silah, mühimmat vs. yardım gönderecek, böylece daha uzun süre direnmelerini sağlayacaktır hesapta. Bu son sistem gambotlardan&#160;Ateşböceği&#160;silah teçhizatı bakımından çok yeni ve mükemmel bir gemiydi. Seri ateşli topları, projektör ve telsizleriyle adeta bir dretnot kadar donanımlıydı. O kadar ki içerisinde buz yapacak makinalar bile vardı. Buzlu su içip serinleyen İngiliz’e karşı hoşaf ekmek yiyen Mehmetçik gambot ve etrafındaki gemileri görünce aniden ateşe başladı. Çanakkale’den aldığı büyük moral ve “Allah’a dayan, saye sarıl, hikmete ram ol” ilkesiyle hareket eden Mehmetçik bu 12 gemiyi ateş altına almakta zorlanmadı. Bu sırada Yüzbaşı Singleton kumandasındaki&#160;Şeytan&#160;gambotu kara oturunca Mehmetçik derhal onu ele geçirdi. Nasıl mı? Çamura saplanan gambotu gören Mehmetçikler suya atladı ve yüzerek gemiye ulaştı. Tırmandılar ve yumruk ve pençeleriyle bu İngiliz gemisini ele geçirdiler. Bu kadar… Peki&#160;Ateşböceği’ne ne oldu dersiniz? Üm’de İngiliz ordusunun ricatini himaye etmek isteyen gambota bir topçu ustamızın (Kutul Amare’nin Seyyid Onbaşı’sı mı desek bu meçhul kahramanımıza, bilemedim) ateşlediği sahra topundan çıkan mermi geminin kazan dairesine isabet etmiş ve orada patlayarak gemiyi hareketsiz hale getirmişti. Tabii Mehmetçik hemen suya atladı ve yüzerek gemiye ulaştı ve silahsız bir şekilde, yumruk yumruğa bir kavgadan sonra&#160;Ateşböceği&#160;de artık bizim elimizdeydi. İsmi derhal değiştirildi ve Nureddin Paşa’nın altı ay kadar önce kazandığı Selman-ı Pak muharebesinin şanlı ismi verildi. Ardından Dicle filotillası da benzer bir akıbete duçar oldu. Ele geçirildi. Ayyıldızlı bayrağımız gönderine çekildi. Bunlar haricinde üç lanç, altı büyük ve silahlı mavna ile birçok şalope ve küçük tekne batırıldı, filotillanın geri kalan kısmı ise kendilerini Kut limanına güç bela atabildi. Selman-ı Pak&#160;(nam-ı diğer&#160;Ateşböceği) o toprakları terk edeceğimiz zaman düşmana yar olmasın diye kenid elimizle berhava edildi. A. Cemaleddin Saraçoğlu’nun verdiği bilgiye göre Denizcilik (Bahriye) Müzesinde gemideki komodor gidonu flandra ve flamaları bu zaferin hatırası olarak sergilenmekteymiş. Merak ettim, ilk işim gidip yerinde duruyor mu, diye bakmak olacak. Yazı şöyle bitiyor: “Ve Dicle’nin seri cereyanlariyle akıp giden şırıltılı suları Türkün şehametini, yumrukla düşman gambotlarını zaptetmesi ve destanını bizden gelen nesillere de fısıldayacaktır.” İnşaallah diyor ve bize bu tarihe altın harflerle kazınmış olan zaferi hediye eden ecdadımızı rahmet, hasret ve minnetle yad ediyoruz. 29.04.2022, muzakerat.com]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kutul-amare-zaferinin-bilinmeyen-bir-sayfasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anadolu’nun Kaderi Göçlerle Çizilmişti</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/anadolunun-kaderi-goclerle-cizilmisti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/anadolunun-kaderi-goclerle-cizilmisti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Sep 2023 13:40:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9133</guid>

					<description><![CDATA[Bundan 150 yıl önce Anadolu’nun demografik yapısı bugün bildiğimiz gibi değildi: Gerçi evvel eski Anadolu göç yolları üzerinde bulunuyordu ama demografik yapı büyük ölçüde çeşitli alt kimlikleriyle Selçuklu ve Osmanlı’daki klasik yapısını muhafaza ediyordu. Derken 93 (1877-78) Harbinde Balkanlar ve Kafkaslarda yaşanan ağır toprak kaybı üzerine Anadolu’ya yönelik göçler yoğunlaştı. Ve bu göçler devlet tarafından dikkatle yönetildi. Osmanlı devleti gelen göçmenlerin yaşadıkları bölgeleri kılı kırka yararcasasına inceleyip uygun yerlere yerleştirdi. Mesela bugün Isparta’nın gül sanayiinin Bulgaristan’ın Kızanlık bölgesinden gelen göçmenler sayesinde ortaya çıkıp geliştiğini bilmemiz lazım. Kızanlık Osmanlı’da gülyağı üretiminin merkezlerinden biriydi. Kızanlıklı göçmenlerden bir bölüğü önce Ümraniye’ye, Hekimbaşı numune çiftliğine yerleştirildi. Buradaki gülyağı deneme üretiminden beklenen verim alınınca ahalinin işin ehli oldukları anlaşıldı ve onlara yerleşecekleri uygun bir yer arandı ve sonunda Isparta’ya yerleştirildiler. Bugün bildiğimiz gül sanayiini orada geliştirdiler. Başka yerlerden, Abhazya’dan, Ahıska’dan, Dagğıstan’dan vs. Müslüman Kafkas halklarının gelip yerleşmesiyle Anadolu Müslüman bir kimlik kazanmış oldu. Merhum Kemal Karpat hocanın dediği gibi daha önce Anadolu nüfusu hiç bu kadar Müslümanlaşmamıştı. Mevcut bildiğimiz yüzde 90’ı Müslüman olan demografik yapı ancak bu yoğun göçler sayesinde meydana geldi. Lozan’da yapılması kararlaştırılan nüfus mübadelesi ile 1 milyon 350 bin Ortodoks Rum Anadolu’dan Yunanistan’a gönderildi, aynı şekilde Yunanistan’daki 400 bin Müslüman Türk de Anadolu’ya getirildi. Daha önce 1915’de bir Ermeni tehciri yaşanmıştı malum. Kalan Ermenilerden 100 bini de bu sırada Yunanistan’a gönderildi. Yahudi kökenli Müslümanlar Sabetayistler (Dönmeler) de buna mukabil Selanik’ten Türkiye’ye getirilenler arasındaydı. Dikkat edilirse Türk-Yunan Mübadelesi etnik köken üzerinden değil dinî kimlik üzerinden yapılmıştır. İstisna olarak Girit Rumları sonradan Müslüman oldukları için mübadeleye dahil edildi. Bir de Türkçeyi çok güzel kullanan, Yunan alfabesiyle Türkçe yazan, bu şekilde kitaplar ve gazeteler çıkarmış olan Ortodoks Karamanlı Rumlar vardı Anadolu’da, Türkçe konuştukları ve yazdıkları halde yine de Yunanistan’a gönderildiler. (Meraklısına kendisi de Karamanlı bir Rum olan Evangelia Balta’nın&#160;Gerçi Rum İsek De, Rumca Bilmez Türkçe Söyleriz&#160;adlı kitabını okumasını tavsiye ederim.) Velhasıl trajedileri çok olan mühim bir olaydır Mübadele. &#160; Yunanlarla mübadele bir sürü zorluğa rağmen gerçekleşince mübadeleden muaf tutulan İstanbul’daki Rumlar ile Batı Trakya’daki Türkler yerlerinde kalmıştı. Böylece Yunanistan’la aramızdaki mesele büyük ölçüde halledilmişti. Fakat çevredeki diğer eski Osmanlı ülkelerinde milyonlarca Osmanlı bakiyesi soydaşımız kalmıştı. Cumhuriyetin 1930’lu yıllarında Bulgaristan’daki Müslüman Türkler açısından ciddi bir problem çıktı. Komünist yönetim orada Müslüman Türkleri Hıristiyan olmaları, Türkçe konuşmamaları, Bulgarca öğrenmeleri için baskı altına aldı. Tabii Türkiye devleti buna o zaman çok ses çıkaramadı, çünkü Bulgaristan’ın arkasında Sovyetler Birliği vardı. Böylece Bulgaristan’dan parça parça, sonuncusu 1980’lerde olmak üzere- yoğun göçler yaşandı Türkiye’ye. Bu göçler Anadolu’nun demografik yapısını bir kere daha değiştirdi. Bulgaristan muhacirleri Türkiye’yi ekonomik, sosyal, hatta dini açılardan değiştirmiştir. Mesela yakinen bildiğim Bursa’da ticarî ve ekonomik hayatı canlandırdılar. Özellikle 1930’lu yıllarda gelenler Bulgaristan’dayken dinî hisleri baskı altında oldukları için gayret-i diniyeleri kabarmış olarak gelmişlerdi ana vatana. Tek Parti devrinde cemaati epeyce azalmış camilere devam ederek zayıflayan dinî hayatı canlandırdıklarını bugün dahi hatırlayanlar var. O kadar ki, o zamanlar kapalı olan bazı camilerin de açılmasına vesile oldular. Mesela iki camide birden imamlık yapan bir tanıdığımın (Gürbüz Işık) dedesini biliyorum, sırf imam bulunamadığı gerekçesiyle camiyi kapatmasınlar diye birinden öbürüne koşturuyormuş rahmetli. İkinci Dünya Savaşı öncesi ve sonrası göçler devam etti velhasıl. Keza Yugoslavya’dan Boşnaklar, Arnavutlar vs. aynı şekilde geldiler. Mesela İstanbul Bahçelievler’deki Yenibosna semti Bosna-Hersek’ten gelen Boşnak Müslümanların ilk yerleştirildikleri yerlerden idi ki manidar bir şekilde isminde vatanlarının hatırasını bugün dahi taşır (“Yeni Bosna”).&#160; Zamanla Rodos ve diğer Akdeniz adalarından da Türkiye’ye göç edenler oldu. Hatta çok enteresan, Atatürk zamanında Türkiye yine ülkelerindeki bir iç karışıklık sırasında Suriyeli göçmenlere kapılarını açmıştı. Suriyeli muhacirlerin Güneydoğu Anadolu’da bazı köylere yerleştirildiklerini zamanın günlük gazetelerinden bile okumak mümkündür. Öte yandan bilakis, Selçuklu ve Osmanlı zamanlarında Türkiye’den Suriye’ye de çok sayıda göçün yaşandığını biliyoruz. Çünkü Suriye o tarihlerde Anadolu’daki birçok bölgeden çok daha gelişmiş (müreffeh) bir vaziyette idi. Bir başka deyişle bugün Suriye’den ülkemize iltica edenlerin bir kısmının ataları Anadolu’dan oraya gitmedir. Kaldı ki Suriyeli mültecilerin bir kısmı zaten Türkmendir, ayrıca çok has Türkçe konuşurlar. Öte yandan kuzey Suriye “ikinci Anadolu” diyebileceğimiz kadar Türklükle yakın temas halinde bulunmuş kadim bir Türk yurdudur. Türkiye’nin güncel sığınmacı politikası hakkında ise şunları söyleyebilirim: İki taraf için de kolay bir süreç değildir ama İbn Haldun’un dediği gibi toplumlar pıhtılaşmamak için harekete muhtaçtır. Tabii ne sığınan ilticayı arzular, ne sığınılan. Kimse tabiatıyla durduk yerde yerinden, yurdundan kopup mülteci olmak istemez. Biliyoruz ki son derece ciddi, hatta hayatî can güvenliği sorunları bulunduğu için iltica etti Suriyeliler. Düşünün, bugün on binlerce suçsuz sebepsiz insan Esed hakimiyetindeki bölgelerde hapishanelerde yatıyor. Aileleri kendilerinden haber dahi alamıyor. Geçenlerde nasıl olduysa 100 mahkûmu affedip serbest bırakmışlardı, Suriye şehirlerinde onbinlerce yakını hapishanelerin çevresinde toplandı acaba benim kocam veya oğlum da serbest bırakıldı mı diye. Nerede olduğunu dahi bilmiyorlardı çünkü. Vurulanların, öldürülenlerin, insanlık dışı işkenceler altında sakatlananların, kurşuna dizilenlerin bini bir para. Geçenlerde&#160;Telegraph&#160;gazetesi sayesinde yayılan videolarda gördük: Kendilerine kazdırılan ölüm çukurlarına balık istifi atılanlar, sonra da diri diri üzerlerine kurşun sıkılıp toprağa gömülenler vs. Suriyeli göçmenler yalnız bize gelmedi ki, dünyanın çeşitli yerlerine dağıldılar. Almanya’ya, Kanada’ya, Arjantin’e kadar gittiler. Öte yandan Ürdün, nüfusu bize göre çok daha düşük ama neredeyse nüfusunun yarısı oranında Suriyeli sığınmacıya kapısını açtı. Bu bir insanlık imtihanı. Yüzbinlerce insan sınırına yığılınca kapılarını açan Türkiye’de ilk başlarda bir kaos yaşandı elbette. Fakat zamanla işler düzene girdi. Göç İdaresi duruma el koydu. Mülteciler Geçici Koruma altına alınarak muntazam kamplara yerleştirildi, kimlikleri çıkarıldı, bu sırada BM’nin ve AB’nin yardımları yetişti. Bugün Suriyelilere maaş diye dağıtılan paralar bu yardımlardan ödeniyor. Esasen bir ülkeye göçmenlerin gelmesi her zaman faydalıdır. Amerika ve Almanya neden göçmen alıyor? Çünkü toplumsal tabakaları aşağıdan girerek yukarıya doğru mobilize eder göçmenler. Çalışıp iyi bir yere gelmek isterken ister istemez topluma bir dinamizm getirirler. Geçenlerde ilginç bir haber çıktı: Almanya’nın çocuk kategorisindeki şampiyon satranççısı Suriyeli bir çocuk olmuş. İnanıyorum ki ileride Türkiye’den de farklı alanlarda başarılı Suriyeliler çıkacak. Yabancı düşmanlığı yapmaya gerek yok, yapılacaksa en başta yapılmalıydı ama ensarlığa aşina kültürümüz buna müsaade etmedi ve elhamdülillah ki yapılmadı. Aradan 10 küsur yıl geçti, şu anda tam Türkiye’ye entegre olma aşamasındalar. Lakin memlekette suni bir şekilde bir Suriyeli/göçmen/yabancı düşmanlığı hortlatıldığı dikkatlerden kaçmıyor. &#160; Kabul ediyorum; kolay değil, bir ekonomik kriz ortamında göçmenler her zaman göze batmaya başlar ama bunlar neticede kimsenin ekmeğini elinden almıyor ki. Göçmenlerin ülkemize ve ekonomimize yaptığı ve yapacağı katkıları da anlatmamız gerek. 3 milyon 700 bin insan günde bir ekmek yese 3,700,000 adet ekmek tüketiyor demektir. Bu da ekonomiye mühim bir katkıdır. Fırıncı parasına bakar, paranın kimden ve nereden geldiği bir esnaf için önemli midir? Birkaç yıl önce bir toplantıda Şanlıurfa Valimiz Abdullah Erin anlatmıştı. Urfa’da iki Türk, bir Suriyeli kızı kaçırmak isterken kızın babası yetişmiş ve Türklerden birini öldürmüş. Halk tabiatıyla bu cinayete tepki göstermiş, sebebi ne olursa olsun, Suriyelilerin evlerine ve işyerlerine yürümüşler vs. Vali Bey Suriyelilerin ileri gelenleri toplamış ve onlara ikinci bir emre kadar sokağa çıkmamalarını söylemiş. Onlar da bu emre uymuş, evlerinden çıkmamışlar. Üçüncü gün çarşıyı gezerken esnaf Validen Suriyelileri serbest bırakmasını istemiş, çünkü işleri kesat gitmeye başlamış.&#160; Buna rağmen inanıyorum ki, er veya geç Suriyelilerin bir kısmı ülkelerine geri dönecektir. Çünkü evleri barkları, akrabaları, tarlaları, dükkânları var orada bunların. Vatan sonuçta. &#160;&#160; Yakınlarda Cumhurbaşkanımız Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği’nden gelen paralarla Suriye sınırı içinde biriket evlerden şehir kurulacağını ve 1 milyon göçmeni kendi rızalarıyla oraya göndereceklerini söyledi. Anlaşıldığı kadarıyla BM ve AB’den gelen paralarla devlet Suriye sınırları içerisinde yeni bir şehir veya şehirler kuracak. Esasen orada güvenli bölge oluşturmaya çalışıyoruz. Aslında ta göçler başladığı zaman ABD’ye ve dünyaya söylediği fikri hayata geçiriyor Türkiye. “Gelin, Suriye’de bir güvenli bölge oluşturalım, göçleri orada durduralım” diye diye dilinde tüy bitti Cumhurbaşkanımızın. Ama ABD ve şürekâsı bu makul teklife malum sebeplerle yanaşmadı. İş başa düştü bu yüzden. Biriket şehir hamlesiyle sınırımızın güneyindeki toprakları boş bırakmayacak, güvenli bölge veya bölgeler oluşturacak ve böylece aynı zamanda gayrı meşru terör faaliyetlerinin de önünü kesmiş olacağız. Türkiye’yi yakinen tanımış ve büyük ölçüde Türkçe konuşabilen 1 milyon insanın sınırımızın güneyine yerleştirilmesi sınır güvenliği bakımından da son derece hayatî bir adım olacaktır. 10.05.2022, muzakerat.com]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/anadolunun-kaderi-goclerle-cizilmisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdülhamid’in Yatak Odasındaki Sır</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamidin-yatak-odasindaki-sir/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamidin-yatak-odasindaki-sir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Sep 2023 13:38:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9131</guid>

					<description><![CDATA[27 Nisan 1909 günü Yıldız Sarayı’nı basan bir güruh yükte hafif, pahada ağır ne bulursa almış, hatta Sultan Abdülhamid’in kara günler için devasa havuzun altına yaptırdığı gizli hazinenin kapısı kırılarak içine girilmiş ve orda bulunan servet birilerince iç edilmişti. “İlan-ı hürriyet”le yeni bir çağ açtıklarını, “İnkılab-ı azim” (büyük devrim) yaptıklarını iddia edenlerin bu yağmadan ne kadar para götürdükleri hiçbir zaman tam olarak belirlenemeyecekti. Bizzat Teşkilat-ı Mahsusa’nın lider kadrosundan Albay Hüsamettin Ertürk hatıralarında “Fakat” der, “Bu (haram) servet onlara da yar olmadı. Parlayan ocak söndü, hepsi çil yavrusu gibi dağıldılar. Kimisi uzak diyarlarda Ermeni kurşunlarıyla, kimisi yurdun içinde karıştıkları İzmir suikastı mahkemesi sonunda darağacında can verdiler.” Sözde binlerce insanın katili dedikleri “Kızıl Sultan”ın sarayındaki hazineleri yağmaya dalanların aklına, dedikodular ayyuka yükseldikten sonradır ki nihayet sayım yaptırıp envanter çıkartmak geldi ve bu göreve ünlü romancı Halit Ziya Uşaklıgil’in de içinde bulunduğu bir heyeti memur ettiler. İşte o kan dökmekten zevk aldığı ve haremde bini aşkın cariyesiyle keyif çattığı söylenen Sultan’ın Selanik’e gönderilmesinden sonra sarayına girenlerin karşılaştığı şok veya öğrendikleri sır… Halit Ziya anlatıyor. Çıtımızı çıkarmadan dinliyoruz: “İlk şaşırmak ilk adımda başladı diyordum. Daire-i Hususiye [Sultanın özel dairesi] bu muydu? Bütün Abdülhamid siyasetinin mihveri [ekseni] şu basık tavanlı loş köşecikden ve onun, içi tıklım tıklım kâğıd desteleriyle dolu dolaplarından ibaret miydi? Medhalden [girişten] sonra hemen ilk karanlık odada bir divan gösterdiler. Bu, Abdülhamid’in istirahat yeriydi. Belki de yatağı…&#160;Zaten Daire-i Hususiyede en basit şekilde bile bir yatak odası görmedik.&#160;Daire-i Hususiyeye bitişik ve oldukça güzel bir bina olan iki katlı dairede de hemen hiç eşya kalmamıştı. (…) Daire-i hususiyede yazı odası denebilecek yerde cidden güzel yeni tarzda, bazan da pek kıymetli değişik [müteferrik] eşya vardı. Kalemlere varıncaya kadar tespit ve terkim edilmiş [rakamlandırılmış, yazılmış] olan bu eşyayı şöyle bir kuş bakışı görerek padişahın hususi hamamını, bir kenarda içinde&#160;yumurta yenmiş sahanı&#160;ile bir tepsi, gene onun hususi eğlence yerini teşkil eden marangozhaneyi gördükten sonra küçük mabeyin namiyle anılan daireye geçtik&#8230;”[1] Sarayın içinde bulunmuş tanıklardan Paris Büyükelçisi Salih Münir [Çorlu] Paşa’nın kardeşi Münir Sirer ise Halit Ziya’nın gördüğü o yatağı bizim için tabir caizse biraz daha “zumluyor”. İçimizi cız ettiren o ses, şu kurşundan cümleyi fısıldıyor kabaran ruhlarımıza: “Fakat tuhafı şu ki, Abdülhamid’in yattığı odadaki karyola, en âdi hastanelerde kullanılan cinsindendi.”[2] Derin uykuyu öldüren hünkâr Sarayda binlerce kadınla zevk, sefahat ve israf içinde yaşadığı zannedilen Sultan Abdülhamid’in hayal ettikleri zevk odasını bir türlü bulamayan acar ve meraklı heyet şaşırmış ve sonunda buldukları yatağın da en adi hastanelerde kullanılan cinsten karyolalardan biri olduğunu görünce kelimenin tam anlamıyla şoke olmuştu. Bazı yayınlarda “Abdülhamid’in yatak odası” diye geçen odada Sultan gerçekte hiç yatmamış, ikinci yatak odasında yatağını gayet rahatsız denilecek şekilde ve adeta rahat bir uyku uyumamak üzere tasarlatmış, üçüncü odaya ise Halit Ziya’nın tanık olduğu üzere portatif, yani açılıp kapanan bir yatak koydurmuştu. Gerekçesini de&#160;“Asker böyle yatıyor, ben de yatayım”&#160;şeklinde açıklamış, hatta doktoru Nazif Paşa’ya bu yatakta çok rahat ettiğini söylemişti.[3]&#160; Bunlara haremde gördüğü manzara karşısında şoke olan bir şahit daha ekliyoruz ki, yazan şahıs azılı İttihatçılardan Hüseyin Cahit Yalçın’dır. Onu dinliyoruz şimdi de: “31 Mart isyanından sonra bir gün Sadrazam Hüseyin Hilmi Paşa, Yıldız Sarayını gezmeğe gideceğini söyleyerek beni ve Cavit’i de yanına aldı. Yıldız Sarayını tanımak benim için pek meraklı bir hâdise teşkil ederdi. Yıldız Sarayı Hareket Ordusunun işgali ve muhafazası altında bulunuyordu. Biz Yıldız’ı Abdülhamid’in alınıp götürülmesinden on gün sonra gezecektik. Sarayda en çok Abdülhamid’in hususi dairesini görmek emelinde idim.&#160; ‘Hiçbir gece hangi odada yattığı belli olmaz’ diye ağızlarda bir hikâye dolaşırdı. (…)&#160;Bir hükümdar yatak odasına benzeyen hiçbir odaya tesadüf etmedim. Hatta o gün Abdülhamid’in hangi odada yattığını kestiremedik. Nihayet ‘Abdülhamid’in yatak odası’ denilen büyükçe salona girdik. Burada Hereke kumaşlarından yapılmış bir yatak vardı. Bunun başucu duvara dayanmış, ayakucuna birçok yastıklar atılmıştı.&#160;Abdülhamid rahat ve derin bir uykuya dalmamak için ayaklarının uzanmasına mani olmak üzere, bu yastıkları ayak ucuna doldururmuş. (…) Güzel bir merdivenle küçük mabeyin dairesinin üst katına çıktık. Burada yine bir yatak odası vardı. Üç dört yerde gördüğümüz bu yatak odalarının hangisinin Abdülhamid’e ait olduğunu –yukarıda da söylediğim gibi- kimse temin edemiyordu. Bir rivayete göre Abdülhamit, taşıması kolay seyahat karyolalarından birini rastgele bir tarafa kurdurarak birkaç saat için orada vakit geçirirmiş. Bunlar birer masaldan ibaret olacak zannederim.”[4] Rahat ve derin bir uykuya dalmamak için hastanelerde görülebilecek en adi cinsten bir portatif karyolada, hem de ayak uçuna yastıkları doldurarak ayaklarını uzatmadan yatmayı nefsine kabul ettirmiş bir insanın niye büyük olduğunu açıklamaya hacet var mı?&#160; Hadise budur sevgili dostlar. “Sultan Abdülhamid’in büyüklüğü nerede yatıyor?” diye soranlara, başka bir şeyi değil, o yumurta sahanı ile adi hastane karyolasını, bir de ayak ucuna doldurduğu yastıkları gösteriyorum artık. En adi hastanelerde kullanılan cinsten demir bir karyolada[5]&#160;yatmış olması, Sultan Abdülhamid’in hayatıyla ördüğü muamma zincirine yeni bir halka eklemekte ve bizi, kendisini daha derinden ve içeriden tanımaya kışkırtmaktadır. &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;- [1]&#160;&#160;&#160;&#160;&#160;Halid Ziya Uşaklıgil,&#160;Saray ve Ötesi: Son Hatıralar, İstanbul, 1965, İnkılâp ve Aka Kitabevleri, s. 91-92. (Altını ben çizdim. M. A.) Ayrıca bkz. Uşaklıgil’in sözlerini ufak tefek farklarla kaynak belirtmeden aktaran: Haluk Y. Şehsuvaroğlu, “Abdülhamid’in Yıldız’daki Hususi Dairesi ve oradaki yaşayış tarzı”,&#160;Resimli Tarih Mecmuası, Sayı: 22, Ekim 1951, s. 1009. Halit Ziya aynı sahneleri hatıratının başka bir yerinde biraz daha soğukça bir üslupla şöyle aktarmayı tercih etmiştir: “Hususî dairede en şayan-ı dikkat [eşya,] hemen giriş yerine yakın bir yerde [bulunan] bir divan idi ki, Abdülhamid’in tercihan burada yatıp uyuduğu rivayet olunurdu ve uykusu gelinceye kadar da yanı başında biri, ekseriyet üzere esvapçıbaşı İsmet Bey, Babıâli kitapçıları marifetiyle hususî surette tercüme ettirilen sergüzeşt hikâyeleri okur ve böyle şeylere pek merak saran hünkâr, bu ninnilerle bir müddet uyur, sonra sarayın şurasında, burasında yer değiştirirdi.” Bkz. Uşaklıgil,&#160;Saray ve Ötesi, s. 310-311. [2]&#160;&#160;&#160;&#160; Münir Sirer, “Sultan İkinci Abdülhamid’in hal’inden sonra Yıldız’da tespit edilen servet”,&#160;Resimli Tarih Mecmuası,&#160;Sayı: 71, Kasım 1955, s. 4182-4185. [3]&#160;Halûk Y. Şehsuvaroğlu, “İkinci Abdülhamit’in yatak odası”,&#160;Resimli Yirminci Asır, Sayı: 67, 19 Kasım 1953, s. 16 ve 32. [4]&#160;İttihatçı dedim ya. İnanmayışı normal. Bkz. Hüseyin Cahit Yalçın,&#160;Yedigün, 17 Haziran 1936’dan naklen:&#160;Yakın Tarihimiz, IV, 1963, s. 379-380. [5]Halûk Y. Şehsuvaroğlu, “Sultan İkinci Abdülhamit-V”,&#160;Resimli Tarih Mecmuası, Sayı: 65, Mayıs 1955, s. 3854. 01.06.2022, muzakerat.com]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamidin-yatak-odasindaki-sir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı’da Okur-Yazarlık ve Harf Devrimi</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/osmanlida-okur-yazarlik-ve-harf-devrimi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/osmanlida-okur-yazarlik-ve-harf-devrimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Sep 2023 13:36:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9129</guid>

					<description><![CDATA[Okuma ve yazma. Bu iki eğitim eskiden ayrı ayrı verilirdi. Okuyan ama yazamayanlar vardı ve bu bütün dünyada böyleydi. Modern toplumlarda ikisi birleşti. Bu bakımdan eskiden okuyan ama yazamayan ciddi bir kitle olduğunu söylemek yanlış olmaz. Mesela Kur&#8217;an-ı Kerim okumayı öğrenip de Arapça yazmayı bilmeyen milyonlarca insan bulunur çevremizde. O zaman bu iki kelimeyi dikkatlice kullanmak gerekir. Mesele bir alfabeyi öğrenip okumak ise Osmanlı devrinde milyonlarca okuma yazma bilen olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz ve bu oran zannettiğimiz gibi düşük değildir. Eskiden hem okumayı hem de yazmayı bilenler de vardı ama bunları okullarda değil, kendi dar muhitlerinde öğrenirlerdi ama bunların diplomaları olmadığı ve bir okuldan mezun bulunmadıkları için de sayıları istatistiklere okur-yazar hanesinde geçmemiştir. Böylece okuma bilen ama yazma bilmeyen geniş bir kitle ile her ikisini de bilip bir okuldan diploması bulunmayan dar bir kitlenin okur-yazarlık istatistiklerinden dışlandığını söylemek mümkün. Okur-yazarlık istatistikleri neticede diplomalı okur-yazarları ölçer. ‘Okuma yazma biliyor musun?’ diye yöneltilen bir soruya Kur&#8217;an okumayı bilen kişi ‘biliyorum’ der mi? Demez. Dese bile bu cevap istatistiklere ‘biliyor’ diye yansıtılır mı? Yansıtılmaz. O zaman bu kişiler istatistik dışına düşer. Demek istediğim, istatistikler bir çok noktada olduğu gibi bu noktada da yalan söyler. Bu örgün olmayan eğitimle öğrenilen okurluk ve yazarlıkları ölçen istatistiklere geldiğimizde ilginç bir tuhaflıkla daha karşılaşırız: “Osmanlı&#8217;da okuma yazma oranı ne durumdaydı?” şeklinde bir soru o kadar geniş bir bağlamda sorulmuştur ki, bunun makul ve mantıklı bir cevabının olmaması bizi şaşırtmamalıdır. Zira hangi Osmanlı&#8217;dan bahsetmekteyizdir? Osman Gazi zamanından mı, Fatih devrinden mi, Kanuni çağından mı yoksa Sultan 1. ve 2. Abdülhamid&#8217;in asırlarından mı? Dikkat ederseniz bunlar arasında yer yer 100, 200, 300 senelik boşluklar var ve yine aynı soru karşımızdadır: Hangi Osmanlı? Şehirli Osmanlı mı, köylü Osmanlı mı? Taşra mı, payitaht mı? Rumlar mı Ermeniler mi yoksa Türkler ve Arnavutlar mı? Hepsi? Hiçbiri? Tabii ki Osman Gazi devriyle Sultan 2. Abdülhamid devri bu istatistik açısından aynı çıkamayacaktır, bu kesin. Öte yandan Osmanlı nüfus sayımlarında (takrirlerinde) muhataplara &#8216;Okuma yazma biliyor musunuz?&#8217; diye bir soru yöneltilmediğini biliyoruz. O zaman nasıl tespit edeceğiz Osmanlı’da okuma yazma oranını? Tabii ki edilemez. Ancak yaklaşık bir takım tahminler ileri sürülebilir ki, bunlar da tutarsız olmaya mahkûmdur. Ancak Sultan 2. Abdülhamid devrinde modern bir nüfus sayımı yapılabildiğini biliyoruz ve elimizde maarif (eğitim) istatistikleri mevcut o devre ait. Böylece Sultan 2. Abdülhamid&#8217;in devrinde -Kemal H. Karpat ve Mehmet Ö. Alkan gibi araştırmacıların ortaya koyduğu gibi- resmi okullarda okuyanlar ve mezunlar üzerinden yapılan bir değerlendirmede okuma yazma oranının 1906 gibi bir tarihte yüzde 15 civarında çıktığını belirleyebiliyoruz. Öte yandan Prof. Mete Tunçay’ın dediği gibi eğer Türkiye Sultan 2. Abdülhamid devrindeki eğitim/okullaşma temposunu devam ettirebilseydi Cumhuriyetin kuruluşunda okur yazarlık oranında yüzde 30&#8217;ları tutturmuş olacaktık. Bu yüksek bir orandır, çünkü biz bu yüzde 30&#8217;lara ancak 1940’lı yılların ortalarında ulaşabilecektik. Osmanlı&#8217;nın Sultan 2. Abdülhamid devri okullarında eğitilen okur-yazar kitle harplerde harcandı ve Mustafa Kemal Bey &#8220;Biz Arıburnu&#8217;nda bir Darülfünun gömdük&#8221; diyerek bu hazin gerçeği itiraf etmişti. Darülfünun gençleri toprağa gömülmüştü, ama nice liseler ile meslek liseleri öğrencileri ile mezunları da toprağa gömülmüştü ve bu fidanların kaybının bizi nasıl okur-yazarsızlaştırıdığından İnkılap Tarihi kitaplarımızda hiç bahsedilmez. Halbuki bu büyük bir tahribattı ve Osmanlı&#8217;da okur yazarlığın ulaştığı noktanın Cumhuriyetin başlangıç yıllarında neden yüzde 8’lerde seyrettiğini ancak buraya bakarak anlayabiliriz. Demek ki Sultan 2. Abdülhamid devrinde kaydedilen okur-yazarların yüzde 50 oranında kaybederek ulaşabildik Cumhuriyete. Bu yarı yarıya yıkım demektir. Şimdi bunları bir yana bırakalım ve Cumhuriyet kurulduğunda elimizde kalmış olan, toprağa gömülmeyen diğer yüzde 50&#8217;ye bakalım, yani okur-yazar olan yüzde 8&#8217;e. Burada bir alfabeyi tamamen unutturup yeni bir alfabeyi almayı gerektirecek bir durum asla sözkonusu değildi. Nitekim ilk 5 beş yılda harp ve işgal devresinde kapanan okullar açılıp da eğitim camiasının yaralarının sarılmaya başlanması üzerine 1923-28 arasında okur-yazarlığın yüzde 8&#8217;den yüzde 12&#8217;ye çıktığını görüyoruz hem de Arap alfabesiyle. Demek ki Arap alfabesiyle pekala ilerliyoruz ve her yıl 1 puan da ilerlemeyi becermişiz. Bu tempoyu 1928-38 devresine yaymayı becerebilsek yüzde 22&#8217;ye ulaşmamız sıradan bir netice olacakken harf devrimiyle -kütüphanelerin tuğla yığınına çevrilmesi pahasına- ulaşılan nokta, yüzde 19,2 oluyor! Ve biz buna dünyanın en büyük/mucizevi okur-yazarlık başarısı diyor ve gurur duyuyoruz Halbuki alfabe değiştirmeden ulaşacağımız yüzde 22 ile değiştirmek gibi hala kapatamadığımız bir uçurum açma riskine mukabil ulaştığımız nokta yüzde 19’u karşılaştırmayan birisi bize büyük bir yalan söylüyor demektir. Demek ki, alfabe değiştirmenin okuma yazma oranının artmasına bir etkisi olmamıştır, hatta devrim yapmak durumu daha da vahimleştirmiştir. 1928’de okur-yazar olan mevcut yüzde 8&#8217;lik kitle de bu darbeyle cahil durumuna düşürülmüştür. Ne uğruna peki? Batılılaşmak ve Avrupa ile aynılaşmak uğruna elbette. Daha doğrusu Osmanlısızlaştırma ve İslamsızlaştırma uğruna… Nitekim ilk defa tamamen Latin harfleriyle çıktığı 1 Aralık 1928 tarihli&#160;Cumhuriyet&#160;gazetesinin başyazısında bu ideolojik tercih alenen itiraf edilmiş bulunuyordu: “Düşünmeli ki&#160;bu yazı inkılâbı sayesinde aziz Türkiyemiz bir seneden az bir zaman zarfında medeniyetin ve marifetin hakiki anahtarını elde etmiş olmak noktasından tamamen Avrupaya benzeyecektir. Belki yalnız başına yazı o büyük medeniyetin kendisi demek değildir. Fakat muhakkak yazı bu medeniyetin&#160;başka türlüsü düşünülemeyecekveçhile başlangıcı ve temelidir.”&#160; 14.06.2022, muzakerat.com]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/osmanlida-okur-yazarlik-ve-harf-devrimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultanahmet Çeşmesi’ndeki Sır</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sultanahmet-cesmesindeki-sir/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sultanahmet-cesmesindeki-sir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Sep 2023 13:34:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9127</guid>

					<description><![CDATA[Anlayana tarihini buram buram anlatmaya müheyya bir Lale Devri çeşmesidir o. Patrona Halil isyanından iki yıl önce kondurulmuştur bu Roma, Bizans ve Osmanlı başkentinin kadîm noktasına (1728-1729). Hattatlığının yanı sıra hatırı sayılır derecede şairliği de bulunan Sultan 3. Ahmed inşa ettirdiği bu muhteşem çeşmenin tarih beytini ısrarla kendisi düşürmeye karar vermiş ve şu tarih mısraını bulmuştu: &#8220;Besmeleyle iç suyu Hân Ahmed&#8217;e eyle dua.&#8221; Lakin ebced hesabıyla bu tarih 4 yıl eksik çıkıyor ve manzume bu yüzden bir türlü tamamlanamıyordu. Şuara takımına emir vermişti gerçi ‘tamamlayın’ deyu. Nitekim Padişah hazretlerinin vaad ettiği cömert ihsana gark olmak üzere divitine kanat açtıran şair makulesi çoktu ama nedense sonuç alınamıyordu. Harıl harıl şiir yazılıyordu âherli kâğıtlara şairlerce, lakin ortaya çıkan eserler titizliğiyle nam salan Sultan Ahmed’in içine bir türlü sinmiyordu. Mısradaki o kayıp 4 yılı nasıl olup da tamamlamalıydı? Nihayet 8 yıl önce kaleme aldığı ve Padişahın çocuklarının, yani şehzadelerin sünnet düğününde yaşananları canlı bir dille ifade ettiği&#160;Surnâme&#160;metniyle meşhur olan şair Seyyid Vehbi Efendi bulacaktı altın çözümü. Sultan hazretleri, diyecekti günlerden bir gün, kalem-kerdeniz olan bu mehteşem mısraın başına &#8220;Aç&#8221; kelimesini getirirsek hem ebced hesbına 4 sayı ilave etmiş, hem de şiirin veznini rahatlatmış oluruz. Böylece o tek mısraın başına bir mısra da kendisi ilave ederek beyti resimde göründüğü hale getirecekti. Sultan bu mahirane buluşu çok beğenmiş, epeydir sıkılan içi bir anda ferahlamıştı. Sonunda arzusu yerine gelmişti… Seyyid Vehbi Efendi padişahın ‘devam’ mesajını alınca bu muhteşem mimari esere muhteşem bir manzumeyle mukabelede bulundu. Onun kaleminden çıkan manzume çeşmenin dört cephesini fırdolayı dönmektedir. Çeşmenin fotoğrafta gördüğümüz yüzündeki büyük kıt’ada yazılmış beyitte şunlar yazılıdır: Târîhi Sultân Ahmed’üñ cârî zebân-ı lüleden Aç besmeleyle iç suyu Hân Ahmed&#8217;e eyle du’â. Yani Seyyid Vehbi Efendi, ‘Sultan Ahmed&#8217;in tarih beyti çeşmenin dilinden akar, suyu besmeleyle aç ve içtikten sonra Ahmed Han’a dua et’ diyerek bir başka güzellik iklimine kapıları sonuna kadar açmıştı. O nâdiredân güzellikler, her Allah’ın günü yanından “selfie” çektirip geçen onbinlerce insanı ağlamaklı gözlerle seyretmektedir bugün. 300 yaşını doldurmaya şurada 6 yılı kalmış olan tam bir sanat ve medeniyet galerisi olan görkemli çeşme, “okuyup yazması olmayan”, bu yüzden kendisini anlamayan, hatta anlamaya da niyetli olmayan, sadece androidiyle çekileceği ve eşiyle, dostuyla ‘paylaşımda bulunacağı’ ve sonra facebook’ta unutacağı üç beş karenin hatırına varlığını hatırlayan vandalların manasız telaşını dolu gözlerle takip edip ta Lale Devri’nden beri karnında taşıdığı ulu bir medeniyetin diriltici usaresini anlamaya iştahlı yeni bir nesle intizar etmeye koyulacaktı. Sultan Ahmed Han-ı Sâlis gibi rafine yöneticiler, Nedim ve Seyyid Vehbi Efendi gibi halis şairler, Nevşehirli Damat İbrahim gibi sanatkâr ruhlu paşalar, Levni gibi cins ressamlar ve Ebubekir Efendi gibi has bestekârların yolunun bir daha semtine düşmesini gözleyecekti doyuncaya kadar dertleşmek için. O zirveler anlayabilirdi ancak kendisini çünkü. Yapan öyle sırlamıştı eserini. Kendi suçu değildi ki. O zamana dek fetret devri yaşamak varmış kaderde, diye teessüre kapılıp derdini Topkapı Sarayı ve Ayasofya Camii’nin ortasına bir çıngıraklı yılan gibi fırlattı ve eteklerini toplayıp kenara çekildi.   06.07.2023, muzakerat.com]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sultanahmet-cesmesindeki-sir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Amasya’da İstanbul hükümetiyle mutabık kalınan gizli protokol neden sansürlenmişti?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/amasyada-istanbul-hukumetiyle-mutabik-kalinan-gizli-protokol-neden-sansurlenmisti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/amasyada-istanbul-hukumetiyle-mutabik-kalinan-gizli-protokol-neden-sansurlenmisti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Sep 2023 13:32:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=9125</guid>

					<description><![CDATA[Yakın tarihimiz dibi delik bir kova. Bir yandan dolduruyoruz ama delikler o kadar büyük ki, su tutmuyor bir türlü. Tutması için lehimlemek şart ama zinhar dokunamazsın. Hemen cısss’lar sökün eder. 22 Ekim 1919 günü İstanbul Hükümetinin Başbakanı Salih Paşa ile Heyet-i Temsiliye üyeleri (Mustafa Kemal, Hüseyin Rauf ve Bekir Sami beyler) arasında imzalanan Amasya protokolleri yakın tarihimizin en kritik belgelerindendir. Nutuk’ta 1. ve 3. protokoller “Vesikalar” cildinde tam metin olarak eksiksiz bir şekilde verildiği halde 2 nolu gizli protokol nedense bazı kısımları atlanarak özetlenmiştir. Bu gerçeği 1961 yılında ilk kez 2 nolu protokolün Latinize edilmiş metnini yayınlama cesaretini gösteren Faik Reşit Unat dile getirmiş: Atatürk, Büyük Nutkunda bu görüşmelerden oldukça geniş bir şekilde bahsetmekte (Nutuk, 1935 baskısı, c. I, s. 167 ve 173-179) ve üçü imza altına alınan ve ikisi gizli olduğu için imzalanmayan beş protokol hakkında bilgi vermekte ve birinci, üçüncü protokolleri de nutkunun vesikaları arasında (Nutuk, c. III, s. 192-194) yayımlamış bulunmaktadır. Nutuk’ta ikinci protokolün metninden bazı kısımların aynen alınmış, bazı kısımların da terk edilmiş bulunduğu, Amasya görüşmelerine ait olarak Salih Paşanın Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları tarafından imzalı olmak üzere İstanbul’a götürdüğü ve şimdi Başvekâlet Arşivinde Babıâli Evrak Odasından devralınan dosyasındaki (Heyet-i Temsiliye ile cereyan eden muhabere evrakı, Nr. 8) suretinden öğrenilmektedir.[1] Bu vesileyle belirtelim ki,&#160;Nutuk&#160;belge bakımından zengin bir metin olmakla beraber sunulan belgelerin ne kadarının aslına mutabık olduğu ciddi bir araştırma mevzuu olamamıştır. Belgeleri asıllarıyla karşılaştırmak suretiyle yapılacak bir tahkik&#160;Nutuk’un neşredildiği 1927 güzündeki siyasî ve ideolojik kaygılar ve öfkelerin metne nasıl yansıdığını ortaya çıkaracaktır ama buna cesaret edecek İnkılap Tarihçisini hangi gezegenden getirmek gerekir acaba? 2 nolu gizli protokolün sansürlenen ilk maddesi şu cümleyle başlıyor: “Beyannamenin birinci maddesinde Devlet-i Osmaniye&#8217;nin tasavvur ve kabul edilen hududu Türk ve Kürtlerle meskûn olan araziyi ihtiva eylediği ve Kürtlerin camia-i Osmaniye&#8217;den ayrılması[nın] imkânsızlığı izah edildikten sonra bu hududun en asgari taleb olmak üzere temin-i istihsali lüzumu müştereken kabul edildi.” Özetleyelim mi: 1. Osmanlı Devleti&#8217;nin düşünülen ve kabul edilen sınırı Türkler ve Kürtlerin oturdukları araziyi kapsar, 2. Kürtlerin Osmanlı topluluğundan ayrılması imkânsızdır, 3. Türkler ve Kürtlerin yaşadıkları bölgenin kurtarılması en asgari ortak talebimiz kabul edilmiştir. 2 nolu Amasya protokolünün aslında çıkarılan cümlelerden bazıları. Maddenin devamında ise İngilizler kastedilerek, yabancıların görünüşte Kürtleri bağımsızlıklarına kavuşturacakları vaadiyle yaptıkları hilelerin önüne geçmek maksadıyla bu hususun, yani Türk-Kürt ayrılmazlığının Kürtlere bildirilmesinin uygun görüldüğü belirtilmiş. (Orijinali: &#8220;Maahazâ ecanib tarafından Kürtlerin istiklali maksad-ı mahsusu altında yapılmakta olan tezviratın önüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce malum olması tensib edildi.&#8221;) Belgeler deyince teyakkuza geçmeliyiz. Nitekim incelediğimiz gizli protokolde şüphemizi celbeden kritik bir nokta gizli. Bekir Sıtkı Baykal&#8217;ın yayınladığı&#160;Heyet-i Temsiliye Kararları’na baktığımızda yukarıya aldığımız ilk cümlenin devamındaki&#160;tam üç (3) sayfanın &#8216;kopuk&#8217; olduğu&#160;yazılıdır![2]&#160;Evet kopuk! İyi de bu kadar hayatî önemi haiz bir kararın 3 sayfası neden kopuktur? Kim kopartmıştır? Araştırılmamış, hesabı sorulmamış mıdır? Arşivlerimizin birileri tarafından elden geçirildiğini mi anlamamız lazım bundan? Öte yandan gizli Amasya Protokolü&#8217;nün 1. maddesinin ilk cümlesinden sonraki 3 sayfanın “kopuk” olduğunu söyleyen Prof. Baykal ne yapmış dersiniz? Neden kayboldu? sorusunun ardından seğirteceğine, Başbakanlık Arşivi&#8217;nden bu defa protokolün Sadrazam Salih Paşa&#8217;da kalan nüshasına bakmış ve orada tamamen farklı bir cümlenin yer aldığını görmüş. Yukarıda okuduğunuz ikinci cümle, arşiv nüshasında bambaşka olup 1923 sonrasının ideolojik inşa ortamında orijinal belgelerin Kürtlükle ilgili kısımlarının sansürlendiğini gösteriyor. Şimdi Salih Paşa&#8217;ya verilen ve Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın da imzasının bulunduğu 2 numaralı gizli protokoldeki sansürlenen cümlenin baş tarafını belgenin aslından okuyabiliriz: &#8220;Maahaza Kürtlerin serbesti-i inkişâflarını temin edecek vech ve surette hukuk-i örfiye ve ictimâiyece mazhar-ı müsâedat olmaları dahi tervîc ve ecânib tarafından Kürtlerin&#8230;&#8221;[3] Ancak bu kısım tutanaklardan koparılmış ve belge düpedüz kesilip yeniden yapıştırılmıştır. Üstelik bu operasyonun yıllarca arşivlerde çalışmış olan Mithat Sertoğlu gibi bir &#8216;üstad&#8217; tarafından, daha da fenası, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi’nde yani belge yayınladığını söyleyen bir yayın organında yapılmış olması insanda kime güveneceğine dair sağlam bir his bırakmıyor. Gerçekten de belgeler bile makaslanarak bu hale sokuldu ve hafızamıza şiddet uygulandıysa bizi hangi &#8216;tarih polisi&#8217; koruyacaktır? Çıkartılan o cümlede ne diyordu peki? Şunu (mecburen sadeleştireceğiz): ‘Bununla beraber Kürtlerin kendilerini geliştirme özgürlüğünü sağlayacak şekilde örfi (ırkî) ve sosyal haklarına müsaade edilmesi de değerlendirildi ve yabancılar tarafından Kürtlerin istiklali özel maksadı altında yapılmakta olan tezviratın önüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi uygun görüldü.’ Özetle Kürtlerin kendilerini geliştirmeleri için kültürel ve toplumsal haklarına erişmelerine müsaade edilmesi noktasında İstanbul hükümetiyle mutabakat temin edilmiştir. İşte size Milli Mücadele&#8217;nin en kritik belgelerinden birinin hal-i pür-melâli. Karar verin bu ülkede gerçekten tarihçilik yapılıp yapılamayacağına. Hoş, aynı ameliyat, bizzat Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın İzmit konuşmasına da yapılmadı mı? Vaktiyle Doğu Perinçek sayesinde Atatürk&#8217;ün &#8220;hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar (özerk) olarak idare edeceklerdir&#8221; sözünün yer aldığı kısmın, 1982 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından basılan metinden çıkarıldığını öğrenmiştik.[4] Öğrendik de fena mı oldu? Not: Amasya görüşmelerinde üzerinde uzlaşılan 2 nolu gizli protokolün&#160;Nutuk’ta yer alan özetinde de yukarıdaki cümlelerin çıkarıldığını söyleme gerek yok sanırım. Gelecek yazıda aslıyla karşılaştırırız nasipse.&#160; &#160;&#160; [1]&#160;Faik Reşit Unat, “Amasya protokolleri”,&#160;Tarih Vesikaları, 3 (18). Sayı, Mart 1961, s. 360. [2]Heyet-i Temsiliye Kararları, Hazırlayan; Bekin Sıtkı Baykal, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1989, s. 25. [3]Atatürk&#8217;ün Bütün Eserleri, cilt 4, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2003. Burada neşredilen Latin harfli metin sadeleştirilmiş olduğu için aslına bakmam icap etti ve 344. sayfadaki belgenin fotokopisinden okudum. Prof. Unat benim “örfiye” okuduğum kelimeyi “ırkiye” şeklinde okumuş. Bkz. ibid.&#160; [4] Bkz. 2000&#8217;e Doğru, sayı 35, 30 Ağustos-5 Eylül 1987.Keza Batı Trakya hakkında bir gazetecinin sorusuna verdiği cevabın 70 yıl oyunca sansürlendiğini de aynı kitaptan öğrenecekti Türkiye. 05.08.2022, muzakerat.com]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/amasyada-istanbul-hukumetiyle-mutabik-kalinan-gizli-protokol-neden-sansurlenmisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
