<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mustafa Armağan &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/author/yonetici/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Sat, 14 Oct 2023 20:44:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Mustafa Armağan &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tarihten korkmayın!</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/tarihten-korkmayin/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/tarihten-korkmayin/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Jan 2018 06:17:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8483</guid>

					<description><![CDATA[Tarihten korkma, tarih senden korksun! &#160; Osmanlı Devleti Mondros’la birlikte sonra öyle bir kapana kıstırıldı ki, ölümü gösterip sıtmaya razı edildi. Bir başka deyişle Sevr gösterilip Lozan’a razı edildi. Peki Sevr neydi? Bir daha bu coğrafyada bir Osmanlı ruhu vücut bulmasın diye dibine kostik asit dökmek demekti. Rengi ve şekli değişince bu tehlikeli madde kullanışlı hale gelir diye düşünüldü. Ancak Sevr muahedesi masa başında imzalanmış olsa da, Osmanlı yöneticileri ve Padişahı tarafından bütün dayatam ve zorlamalara rağmen onaylanmadı ve dolayısıyla yürürlüğe sokulmadı. Kadük kaldı, Churchill’in deyişiyle ölü doğdu. Ama Mehmed Akif’in Kastamonu’da Nasrullah Camii’ndeki feryadında gördüğümüz gibi halk arasında büyük bir panik yaratmaya başardı ve tabii bu paniğin en büyük hizmeti, bizi Lozan’a razı etmek şeklinde karşımıza çıktı. Sevr’in ıslah ve tadil edilmiş şekli olan Lozan Antlaşması (bakın, harita ölçeklerine varıncaya kadar bir kısmı aynıdır), bağımsızlığımızı rehinden kurtardı kurtarmasına ama karşılığında kostik asiti kendi elimizle üzerimize dökmeyi de bize kabul ettirmiş oldu. Sonuçta Batılılaştık, ‘beyaz’laştık (Afet İnan ki 1961 gibi geç bir tarihte yayımlanan Kadın Haklarının Kazanılması adlı kitabında bile “Esasen ırk tipi bakımından Garplılardan farklı olmayan Türk kadını”ndan söz edebiliyordu!) ve beyaz oluşumuzun önündeki utanç verici engel veya safralardan kurtulmak için beyhude yere çırpındık durduk. İşte tam da kimliğimizin ‘satılması’ bu aşamada gerçekleşti ve Ayasofya operasyonunda veya kitabımdaki ifadeyle ‘Ayasofya entrikaları’nda somutlaştı. Ayasofya Camii bu pazarlıkta Batı alemine satıldı. Müze yapılması, Fetihten dolayı Batı’dan özür dilemenin başka bir yolu değil midir? Camilerin, medreselerin kapatılması, vakıfların ya kiralanması veya satılması, Arapça ezanın, kametin, din derslerinin, Arapça ve Farsça öğretiminin yasaklanması, medeni kanuna, yer isimlerine, alfabeye ve soyadına varıncaya kadar bayrak hariç neredeyse bütün kültürel kodların sistematik olarak değiştirilmesi ve nihayet Asyalı değil, Avrupalı beyaz ırka mensup olduğumuzu ispatlamak gibi beyhude bir hülyanın peşine düşülmesi sözünü ettiğim “satılma”nın rutin aşamalarıdır sadece. Yapılan iş iddialı ve geniş kapsamlı olunca buna karşı çıkmak ve ‘Bakın bunlar normal işler değil, Avrupa’nın başına bu anormal ‘devrim’lerin yüzde biri gelmiş değildir’ demek dahi iddialı kaçıyorsa kaçsın. Ne yapalım! Velhasıl yaşanılanlar tam bir tarih travmasının tezahürüdür. Ancak sömürge ülkelerinde görülebilen bir garipliktir ya da. Sömürgeciler bir ülkeyi işgal edince önceki yönetimi kötüler ve halkı zalim yöneticilerden kurtardıklarını söyleyerek sil baştan yepisyeni bir tarih öğretirler. Elbette bu tarihte kendileri ‘kurtarıcı’ pozisyonundadır. Buna inanan inanır ama inanmayan da Chakrabarty’nin dediği gibi zihnini ortadan ikiye böler ve bir yandan yeni işini yürütürken öbür yandan eski rejimin manevi kodlarına içten içe ve sadakatle bağlı kalır. Eski rejimin en büyük günahları bile sömürgecinin iyiliğinden üstün görünür gözüne. Böyle iki hayalî tarihin çarpışmasına sahne olur bu tür ülkeler. &#160; &#160; Zihnen sömürgeleştirildik &#160; Biz asla sömürge olmamakla birlikte adeta sömürge olmuş gibi bu bölücü gerilimin içine sürüklenmiş olduk. Haklısınız, iki uç da sağlıklı değil. Ancak siz hangi tarafta olmak isterdiniz? Zihnen Batı’ya taşınmak mı yoksa fakir de olsa kendi evinde oturmak mı? Ben ikincisini seçerdim. Niye ikincisini seçerdim? Çünkü yanlış da olsa en azından kendine ait sahih bir şeyi dillendiriyor da ondan. İlki, tamamen kiralık katil psikolojisi zira. Batı, girdiği ülkedeki aydınları kiralayıp kendi evine misyoner olarak gönderiyor, kendi yerine ortalığı tarumar etsinler diye. Hatırlayın, daha bir kaç yıl evveline kadar Konservatuarımızda Türk müziği öğretimi yasaktı. Arap harfleriyle birlikte hat sanatını yasaklıyor, hattatları peynir satmak zorunda bırakıyorsunuz, öte yandan yıllık geliri 100 dolar olan bir ülkede yabancı heykeltıraşlara –bu arada şimdi nefret edilen Nazi sanatçılarına- zevksiz, hatta Gençlik Parkı’ndaki gibi grotesk heykelleri için yüzbinlerce, hatta hatta milyonlarca lira ödemeyi sözümona çağdaşlığın, milliyetçiliğin, ilericiliğin, muasır medeniyetin gereği sayıyorsunuz. Ben ‘Gerçek gerçeğe” ulaşmak için en azından namuslu bir içe kapanışı yeğleyenlerden biriyim. Ve gür bir sesle haykırıyorum: Afyonkarahisar’da “zafer anıtı” diye iki –kelimenin tam anlamıyla anadan üryan- adaleli adamın heykelini yaptırmak için 500 yıllık Umurbey Camii’ni yerle bir edenler tarih karşısında sorumludurlar, bir. Caminin yerine yapılan heykel için Krippel’e alacağının üstüne 6 bin dolar ikramiye (!?) ödeyenler iki defa sorumludurlar, iki. Osmanlı Devleti kamunun hiçbir işine yaramayan heykel gibi lüzumsuzluklar yaptırmak yerine hiç değilse camiler, sebiller, çeşmeler, muvakkithaneler vs. yaptırmıştı ki, bize kalanlara Obama’ları, Papaları ziyaret ettiriyoruz. Acaba hangi heykel karşısında Sultanahmet’teki kadar huşu duyurabiliyoruz ziyaretçilere? Binlerce heykel dolu ortalık ama sanatsal sonuç sıfır. Öte yandan bozduklarımız hariç hangi Osmanlı camisinin çirkin olduğunu söyleyebilirsiniz? Mesele budur işte. Bunu söyleyince ‘Osmanlıya toz kondurmuyor’a çıkıyor adımız. Varsın çıksın. Osmanlı hiç değilse Antep savunmasında kahramanlarımıza göğsünü siper etmiş koca Çınarlı Camii’ni yıktırıp yerine uyduruk bir anıt dikme nobranlığını göstermezdi. &#160;   Kurban seçildik &#160; Harf İnkılabının amacı, bu toprakların İslamiyetle, Kur’an-ı Kerim’le ve Müslümanlarla olan bağını kesmekti. Bu gayet açık. Başarıldı da. Şimdi edebiyat fakültelerimiz Osmanlıcayı sanki yabancı bir dil gibi öğretiyor ve yapılan tezlerin hatırı sayılır bir kısmı Osmanlıca metinleri Latin harflerine çevirmeyi marifet sayıyor. Yani 90 yıldır patinaj yapıyoruz. Bir Japon veya Alman turistten ne farkımız var Sultanahmet’e girince? O da okuyamıyor, biz de! Eşitlik sağlanmış olmadı mı? Hepimiz turistlerle eşit hale gelmedik mi? İtiraf edelim. Bazen 1920’lerin İngilizce gazetelerini okurken kendimi tuhaf hissediyorum. Bu ülkede 90 yıl önceki gazeteyi ancak uzmanlar okuyabiliyor. Ama bir İngiliz, bir Fransız, bir Çinli, bir Rus, bir Yunan, bir Japon, bir Güney Koreli, bir Sırp 90 yıl önceki gazetesini okuyabiliyor. O zaman ben enayi yerine konulmuş olduğumu fark ediyorum. Onların kültürel tradisyonları kesilmemiş, bizimki kesik. Onlar okuyabiliyor da ben neden okuyamıyorum? Neden biz kurban olduk da onlar olmadı? Bizim suçumuz neydi? Cevabım çok net: Suçumuz Osmanlı ve İslam olmaktı. Cezamız da bu yüzden kabarık olacaktı. 1920’lerin ortalarından itibaren Kürt sorunu bir yandan, İslamiyetten uzaklaşınca onun yerine bir ideoloji ve tarih koyma kaygısı diğer yandan Cumhuriyet yöneticilerini Türklük üzerinde ırkçılığa varacak kadar katı bir milliyetçi eğilime sürükleyecekti. Dili, tarihi, kültürün geleneksel dokusunu eskilerin tozundan toprağından temizleyelim derken imdada Orta Asya’dan göçlerle dünyaya dağılan müthiş bir ‘ırk’ın başarıları tezi yetişiverdi. ‘Türk ırkı binlerce yıldır medeniydi, dünyaya medeniyeti o yaymıştı, bütün medeniyet ve diller Türklerden çıkmıştı’ gibi bugünkü dünyanın espri zannedip gülüp geçtiği bir iddianın aynı zamanda Atatürk’ün Derin Tarih’te yayınladığımız bir belgedeki sözünde geçtiği gibi ‘Yunanlar da Türktü’ gibi inanılmaz bir formüle dönüşmesi, Yunanları kendi safımıza çekerken bin yıldır kardeşimiz olan İslam ülkelerinin ‘pis Araplar’ diye itilip kakılması, dışlanması ise son derece anlamlıdır. İşte 1930’lar boyunca giderek dozu artan ırkçılık eğilimi, bizzat Atatürk’ün kafatasının ölçülmesi noktasına kadar varmıştır. Ancak kafatası ölçüm aletinin 64 bin Anadolu insanının kafasına yerleştirilip fişlenmesi, meselenin korkutucu bir boyuta doğru seyrettiğinin alametlerinden sadece biridir. Diğeri Mimar Sinan’ın kafatasının mezarından çıkarılarak ölçülmesidir ki, bugün sırrakadem basmış olması ayrı bir ayıptır ve bu dönem adına utanç sebebidir. &#160;   Adalet istiyoruz! &#160; Vaziyet şöyle temsil edilebilir: Adamın biri terazinin bir kefesine iki eliyle abanmış, bırakmıyor, bırakmaya da niyeti yok. Bu durumda objektif olabilmek için ne yapmanız gerekir? Siz de öbür kefeye aynı güçle bastırmalısınız ki, terazi dengeye gelsin ve elinizdeki şeyi adilce tartabilesiniz. Şu bir gerçek: 90 yıldır kantarın topuzu fena halde öbür tarafa kaymış durumda. Dengeye gelmeden de objektif bir tartışma yapılabilmesi pek mümkün gözükmüyor. Bu benim sorunum değil. Tarihi böylesine haksızlıklar ve yalanlar girdabına dönüştüren otoriter devletin ve aydınların sorunu. Onlara sesleniyorum: Ellerini çeksinler tarihin üzerinden. Başta Türk Tarih Kurumu olmak üzere bütün üniversitelerdeki Atatürk İnkılapları Kürsülerini lağvetsinler. Nutuk’un yanında Kâzım Karabekir’in, Ali Fuat Cebesoy’un, Rauf Orbay’ın hatıratlarını da okutsunlar. Ya da bu isimler üzerine de yüzlerce enstitü açılsın ki tarihte bir miktar eşitlik sağlansın. Cumhuriyet tarihi üzerindeki devlet ve asker tekeli kaldırılsın. Kabul edelim ki, eşitsiz bir mücadele içindeyiz. Azınlığız. Küçük bir azınlık. Ve azınlıklar her zaman korunmayı hak eder. Ben diyorum ki, Nutuk eksenli bir tarih olmaz. Ama Nutuk dışına çıkmaya niyeti yok ki Türkiye’deki resmi tarihin. Mesela öğrenciler benim gibi düşünenlerin kitaplarını okuduklarında kafaları karışıyor ve tarih sınavından çakıyorlar. Bu mudur demokrasi? Bu mudur özgür fikirli, “fikri hür, irfanı hür” gençlik? Beni eleştirenler önce doğru dürüst Osmanlıca okuma yazmayı öğrenip şu Nutuk metninden 91 yıldır düzeltilemeyen hataları düzeltsinler. Kitaplarında binbir Osmanlıca okuma hatası sırıtıyor. Ayıptır, günahtır. Atatürk’ün parasını çatır çatır yiyen ve ondan geçinen bir “mürtezika” sınıfı oluşmuş durumda. Bunlar mevki ve mevzilerini korumak uğruna her türlü iftirayı atmaya hazır birer militan haline gelmiş vaziyetteler. Unutmayın ki, tehditler altında çalışıyorum. Hem 2007’nin 27 Nisan’ında www.tsk.mil.tr  uzantılı bir siteden özel bir muhtıra almışımdır ki, devlet nişanı olarak kabul ediyorum, hem de Kâzım Karabekir Paşa’nın “19 Nisan 1919’da Trabzon’a çıktım” sözünü kitabımın kapağına taşıyınca 19 Mayıs 2010’da zamanın Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’den sıkı bir zılgıt yemiştim ki, o da ikinci devlet nişanımdır! İşbu çetin şartlar altında çalışan birinin, sırtını devlete veya resmi ideolojinin kuştüyü yastıklarına dayayıp konuşmaktan hicap duymayanlarla aynı kefeye konulmaktan ar etmesi normal değil midir? Birisini bir şeye düşmanlıkla suçlayabilmek için objektif ve eşit bir tartışma ortamının sağlanması şarttır. Düşünün: ATASE’den belge istiyorum, cevap dahi verilmiyor, ama şerbetliler isteyince ayaklarına geliyor. Bu mudur objektiflik? Üstelik Atatürk’ün annesinin İzmir Arkeoloji Müzesi’nin deposuna atılmış olan orijinal mezar taşını buldurup ortaya çıkartan da benim. Nutuk atmaktan araştırmaya fırsat bulamamışlar diyeceksiniz ama değil, çünkü mezar taşı Osmanlıca. Harıl harıl Kur’an okuduğunu bildiğimiz Zübeyde Hanım’a bile düşmanlık yapan samimiyetsiz ve sözde Atatürkçülerin kimseye, hele şahsıma tek kelime etmeye hakları yoktur. &#160; &#160; Tarihin aynasına bakmak &#160; Önce bir kere aynaya bakmayı denesinler. Tarihin aynası kendilerine dünyada İlahiyat Fakültesi kapatan tek sözde “Aydınlanma devrimi”nin bizimkisi olduğunu göstermekten katiyyen içtinab etmeyecektir. Hem karşılarına çıkacak olan yüz epeyce tanıdık da gelecektir kendilerine. 1938 ile 1950 yılları arasındaki Milli Şef devrinde Ebedi Şef’in Nutuk’unun basımını bile yasaklayanlar hangi sözümona Kemalistlerdi acaba? Öğrenecekler. Velhasıl korkmayın. Çekinmeyin. Yüzleşmek iyidir. Tarihi özgür bırakırsanız bundan siz de kazançlı çıkacaksınız. En azından korkularınızla yüzleşme imkânını bulacaksınız ki, bu da az bir kazanç sayılmaz.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/tarihten-korkmayin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Filistin Sorunu Yok Siyonizm Sorunu Var</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/filistin-sorunu-yok-siyonizm-sorunu-var/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/filistin-sorunu-yok-siyonizm-sorunu-var/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Dec 2017 10:41:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[düşünce mektebi]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[siyonizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8479</guid>

					<description><![CDATA[Mustafa Armağan Ropörtajı Komuşan: Mehmed Mazlum Çelik Siz son dönemde ABD Başkanı Donald Trump’ın açıklamaları sonrası ‘Filistin Meselesi ’ne nasıl yaklaşıyorsunuz? Filistin meselesi veya Filistin sorunu deyiminin yanlış olduğunu söylemekle söze başlayayım. Bu aslında Siyonist argümanların dilimize nasıl sirayet ettiğini gösteriyor. Filistin sorunu yoktur, Siyonizm sorunu vardır. Daha genelde İsrail sorunu vardır. Çünkü sorun çıkartan taraf Filistin değil, Filistinliler kendi topraklarında yaşarken yabancı bir güç geldi ve topraklarını işgal etti. Onlar özgürce yaşamak istiyorlar; onların bunu ifade etmesi Siyonizm tarafından sorun olarak algılanmakta ve algılatılmaktadır. Ve bütün dünyaya da bu şekilde paketlenmektedir. Edward Said’in Türkçeye çevrilen kitabının adı hatırlarsanız Filistin’in Sorunu ’dur. Dolayısıyla biz sorunun bir işgal ve Siyonizm sorunu olduğunu kabul edelim. Yakın zamanda İsrailli bir öğretim üyesi olan Pappe’nin açıklaması vardı; İsrail’de kendisine yaşama hakkı verilmediği için Avrupa’ya gitti, orada bir üniversitede çalışmaya başladı. Pappe, İsrail için işgal devleti teriminin dahi yetersiz olduğunu söylüyor, çünkü işgal geçici bir durumdur. Hâlbuki İsrail’de bir sömürge, koloni faaliyeti yürütüldüğünü, uzun vadeli olarak burada hiçbir Filistinlinin yaşayamayacağı bir ortamın oluşturulmasının amaçladığını ifade ediyor. Peki, İsrail’in yaklaşımı hangi motivasyonlara dayanıyor ve nasıl bir pozisyon alıyor? Çocuklarına okullarda öğrettikleri şey, son Filistinli buralardan gidene veya öldürülene kadar mücadeleye devam edileceği ve büyük İsrail’in kurulacağı idealidir. İsrail’in etrafındaki ülkelerin nasıl birer birer diz çöktürüldüğüne bakarsanız (Suriye, Suudi Arabistan gibi) bu idealin zaten gerçekleşme yolunda olduğunu görürsünüz. Fakat biz geleceği fütüroglara bırakalım, geçmişi konuşalım. 11 Aralık günü Kudüs tarihi için önemli bir tarihtir. Hatta Kudüs için kıyametin koptuğu gün bu gündür, diyebiliriz. 9 Aralık’ta Kudüs teslim olmuştu. 11 Aralık’ta ise General Edmund Allenby, Kudüs’ün ele geçirildiğini ve sıkıyönetim başlatıldığını ilan etmişti. O günden bugüne aradan geçen yüz yıl içinde yüzde 10 olan Yahudi nüfusu çoğunluğa geçmiş durumda. O zaman ülkede %90 nüfusa sahip olan Filistinliler ise bugün azınlık durumunda olup azınlık haklarından dahi yararlanamamaktalar. Özetle; bugün Filistin topraklarında yaşanan durum tarihte benzeri görülmemiş tam bir etnik temizliğe dönüşmüş durumda. Yüz yıl önceki garabeti bize en iyi formüle eden kişi yazar Arthur Koestler’dir. Kendisi ünlü bir romancıdır.  Bir kitabında şunları söylüyor; ‘Bir millet ikinci millete üçüncü bir milletin toprağını vadetti; fakat bu üçüncü milletin de bir devleti vardı.’’  Birinci millet kim? İngilizler, ikinci millet kim? Yahudiler. Üçüncü millet kimdi? Filistinlilerdi. İngilizler, Yahudilere Filistinlilerin toprağını vadetti. Bu topraklar da 1917 yılının 2 Kasım’ına kadar Filistinlilerin değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun toprağıydı. Dolayısıyla orası İngilizler ’in kendi toprağı değil, daha orayı alamamış, Gazze bile henüz Osmanlı’da. Dolayısıyla İngilizler diyor ki Yahudilere; ‘Henüz almadım; ama alırsam ve bana yardım ederseniz size oradan bir toprak vadediyorum.’ Bunu neden söylemek ihtiyacını duydu? Çünkü İngilizler savaşı kaybetmek üzereydi. Maddi açıdan bitmişlerdi, Amerika’daki bankerlere trilyonlarca dolar borçlanmışlardı. Çanakkale’yi geçemeyip savaş uzadığı için ekonomik vaziyetleri iyi değildi. Biz Kutül Amare gibi bir zaferi 1916 yılında kazandık. 1917’nin Mart’ında 1.Gazze Muharebesini kazandık, aynı yılın Nisan sonlarında 2. Gazze muharebesini kazandık. Gördüğünüz gibi daha ölmemişiz, mücadele ediyoruz. Gelgelelim; 3.Gazze Savaşı öncesinde Balfour Deklarasyonu geldi. Bu neye sebep oldu? Yahudi bankerlerin ve istihbaratçıların siyasi çevrelerine mesaj verildi. Denildi ki; ‘Bize destek olun. Biz bu işi kendi başımıza beceremiyoruz, vakit kaybediyoruz. Dolayısıyla size toprak vadedelim. Burayı alırsak burada size bir vatan vereceğiz, siz de bize kesenin ağzını açın. Ayrıca istihbarat desteği sağlayın da denildi. Bununla beraber birçok yerel Yahudi de bu istihbarat ajanları ile iş birliği etti. Balfour Deklarasyonu’nu bu kadar önemli kılan neydi, tarihte nasıl bir anlam taşır? Balfour Deklarasyonu bir alçaklık vesikasıdır. Sahip olmadığı bir ülkenin toprağını bir başka halka vaat ediyor ve şöyle bir açıklama yapıyor; ‘Yahudi olmayanların da hakkı korunacaktır.’ Bu cümleden şunu anlıyorsunuz; Yahudiler Filistin’in çok büyük bir kesimini oluşturuyor, Yahudi olmayanlar da onun için de bir azınlık. Oysa Yahudi olmayanlar derken Filistin’in yüzde doksanı kastediliyor. Yüzde doksanın da hakkı korunacaktır gibi yuvarlak bir ifade kullanılıyor; ancak Filistinli çoğunluğun hakkı korunmadı. Özetle İngilizlerin işgali İsrail’in kurulması için ilk adım oldu. 1917-1947 yıllarında Yahudiler bankalar kurdular, üniversiteler açtılar. Hitler de Avrupa’da katliamlar yaparak onlara meşruiyet sağladı. Biz Müslümanlar ile Yahudiler arasında tarihte nasıl bir ilişki kurulmuştur? Müslümanlar, Peygamberimiz dönemindeki birkaç münafıklık olayı dışında Yahudiler ile ciddi bir problem yaşamadı, hatta Romalılar, Yahudileri Kudüs’ten kovduktan sonra onların tekrar buraya dönmesini sağlayanlar Müslümanlardır. Onlara bu imkânı Hazret-i Ömer sağladı. Yine İspanya’daki zorla Hıristiyan yapma veya gitmeye zorlanınca sığınma taleplerini Osmanlı Devleti kabul etti. Nerede bir Müslüman diyarı varsa Yahudiler orada yaşamayı tercih ettiler. Dolayısıyla şunu net olarak ortaya koyalım: Yahudi sorunu, İslam’ın sorunu değildir; İslam Yahudilere yeryüzünde yaşadıkları en rahat dönemleri sağlayan din olduğu halde İsrail sorunun bedelini neden Müslümanlar ödüyor? Fırınlarda Yahudileri kızartma yapan Müslümanlar değildi, Almanlardı. Gaz odalarını kuran Almanlardı. Polonya’da öldürülen Yahudileri Stalin katletti. Kaç yüz bin Yahudi’nin Stalin tarafından öldürüldüğünü kaynaklar ortaya koyuyor. Bizim topraklarımızda böyle bir katliam yok. İstanbul’da hala Yahudi var, bundan yüzyıl önce daha çok vardı. İlk iki İsrail devlet Başkanı İstanbul Hukuk Fakültesi mezunudur. İslam devletleri onlara en rahat yaşayacakları yerleri vermesine rağmen neden Filistinliler ve Müslümanlar Avrupa’nın Yahudi katliamlarının bedelini ödüyor? Bu büyük bir haksızlıktır. Baştan sona Filistin halkı büyük bir zulmün çizmesi altında inletilmekte. Sadece Filistin değil bütün İslam âlemi aynı baskı altında yaşamakta. Şu anda sadece Türkiye sesini çıkartmaktadır. Dolayısıyla bugünkü sorunun perde arkasına baktığımızda bunun bir İngiliz-Siyonist işgali olduğunu ve arkasında İngilizlerin 2. Dünya Savaşından sonra İsrail’i ABD’ye emanet ettiklerini ve ABD’nin eliyle İsrail’in korunduğunu görüyoruz. İngilizler ile başlayan bu süreç 2. Dünya Savaşı sonrası ABD’ye devredildi. Görünen o ki İsrail, ABD ile birlikte hedefine ulaşıncaya kadar terörüne devam edecektir. Bahsettiğiniz terörün önüne geçmek mümkün mü? Ne zaman İslam Âlemi diye bir âlemden bahsedebilirsek bu terörün duracağını da söyleyebiliriz. Müslümanlar âlemi var; ama İslam âlemi var mı emin değilim. Türkiye’de yakın tarih okumaları neden ideolojik koşullanmalar ile açıklanmaktadır? ‘’Yakın tarih bize en uzak tarih’’ derler ki doğru. Çünkü henüz tarih olmasına müsaade edilmiyor. Defterler kapanmıyor; çünkü bir kişi kültü üzerinden bir dönem her dönemde geçerli hale getirilmek isteniyor. Mesela 20’li ve 30’lu yıllarda yaşayan devletin kurucu kişiliklerinin bir kült halinde, her zaman siyasette, dış politikada, kültür hayatında etkili ve geçerli bir model olarak sunuluyor. Örneğin eğitim sistemini reforme edeceksiniz, vay efendim şunlara dokunamazsınız, Anayasa’yı değiştireceksiniz değiştirilmesi teklif edilemez maddeleri var. Şimdi biz tarihten kurtulamadık ki! Bunların gerçekten tarih olabilmesi için ecdadımızla düzgünce vedalaşmamız gerekir. Her şey o kadar içimizde ki sadece Anıtkabir ziyaretinde bulunulması değil, her meselede bu tarz şeyler karşımıza çıkıyor. Atatürk bir siyasi aktörmüşçesine -ki bir partisi var, bu parti hala bu argümanı ciddi bir şekilde kullanıyor- yaşıyor. Buradan oy devşiriyor, demek ki daha bazı şeyler tarih olmamış. Tarih olmamışsa demek ki bazı defterler henüz kapanmış değil. Bakın ben de 5816’dan, Atatürk aleyhinde işlenen suçlar kapsamında yargılandım, hâkimin başının üstünde Atatürk’ün büstü var. Bu mahkeme beni nasıl adil bir şekilde yargılayabilir?  Hâkim ister istemez onu savunmak durumunda. Adalet Tanrıçası diye bir şeyden bahsedeceksek, gözlerinin kapalı olması gerekir. Hâkim karşına kim gelmiş, şu düşüncede bu düşüncede diye bakmaz. Hukukta yeri nedir? diye bakması gerekir. Dolayısıyla bizim şu anda özellikle son yüzyılın tarihini tartışamadığımızı açık yüreklilikle itiraf etmemiz gerekir. Türkiye siyasi tarihi genellikle hainler ve kahramanlar üzerinde tartışılıyor. Bunun altında yatan sebepler nedir? Kurumsal ve kuramsal bir tarih disiplini hem üniversiteler hem siyasi hayatımızda nasıl işletilebilir? Bir kere kahramanlar ve hainler kısmı tamamen tarihin yorumuyla alakalı bir durum. Tarihte kahramanlar elbette olur ama bu kahramanlar kanunla korunmaz. Bir kişi kahramansa kahramandır. Bunun tartışması ya da korunması olmaz. George Washington’a da bugün karşı çıkanlar var. Örneğin İngilizlere karşı şansla zafer kazandı diyenler var ama genel olarak Washington’un Amerika için yaptıkları, devlet başkanı oluşuyla da netleşmiş, artık kimse onun önemini tartışmıyor. George Washington’u koruma kanunu yok. İnsanlar onu eleştirebilir. Abraham Lincoln hakkında da koruma kanunu yok. Yıllar sonra Lincoln’ ün zenci bir kölesinden bir çocuğu olduğu ortaya çıktı. Ne oldu? Gazeteler yazdı, dergiler kapak yaptı, tartışıldı, tarihe mal oldu ve bitti. Lincoln’ü koruma kanunu olmuş olsaydı bu keşif tartışılabilecek miydi? Tartışılamayacaktı. Tarihte tartışma şarttır. Eğer bir tartışma ortamı yoksa orada tarih olduğu söylenemez. Tarih her zaman tartışmalı bir ortamdır. Çünkü ideolojik bir tarafı da vardır. Tarihçi “ulu önder” diye peşrev çekerek makalesine başlayamaz. Tarihçi ise eğer tarihteki kişiler ona eşit uzaklıkta ve akınlıkta olmalıdır. Tarihçi “sevdiğimi yüceltilir, sevmediğimi yerin dibine batırırım” diyemez. Bu tutum tarihçilikle bağdaşmaz. Kimse beğenisini kimseye dayatamaz. İllaki bunu benim kadar beğeneceksin, benim sevdiğim kadar seveceksin diyemez. Bu ne hayatta mümkün ne de tarihte. Robin Prior adındaki Avustralyalı tarihçi Gelibolu: Mitin Sonu adlı eserinde -ki ilk defa bu adam objektif şekilde Çanakkale meselesini tartışmaya açtı- dedi ki: “Arıburnu muharebelerinde Mustafa Kemal kadar, hatta ondan daha belirleyici bir başka Türk komutanı var: Albay Halil Sami. Bu Türkler Albay Halil Sami’yi neden sevmiyorlar? Ben anlayamıyorum, diyor. 57. Alay yetişene kadar Anzak ile ilk çarpışan Albay Halil Sami’nin 27. Alayıdır. Bu ismi bugüne kadar duyduk mu? Hayır. Bilelim ki Halil Sami Albay, yedek 19. tümen komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in de komutanıdır. Lakin Mustafa Kemal’i anlatmadan önce Halil Sami’yi anlattın mı sorun çıkıyor. Tarihteki bir kahramanı birileri alaşağı ediyor. Neden? Ortada sadece tek bir kahraman bırakmak için. Hem o insanların ruhaniyetine ve maneviyatına saygısızlık hem de hakikate karşı haksızlıktı bu. Tarihçi herkesi ait olduğu yere oturtmak ile yükümlüdür. Adalet de bu değil midir? Adalet bir şeyi ait olduğu yere koymaktır. Zulüm ise bunun tam tersidir. Biz mahkemelerde istediğimiz gibi tarihte de adalet istiyoruz. Üniversitelerin Kemalizm konusunda bulunduğu konumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Üniversiteler Kemalist ideolojiyi pekiştirmek, sürdürmek için bir tür diyaliz makinesi işlevi görüyorlar. Kemalizm’in diyaliz makineleri olarak İnkılap Tarihi Enstitüleri bugün ömrünün sonuna gelmiş bulunan bu ideolojiyi hayatta tutmaya çalışıyorlar. Üniversite hayatını tenkit etmeye kalksak saymakla bitmez. Basit bir örnek vermek gerekirse yazılan kitaplarda isimlerin önüne profesör doktor unvanının koyulması. Dünyanın hiçbir yerinde kitapların kapağında bu unvanı göremezsiniz. Kitabı sokaktaki insan satın alacaktır, onun sizin akademik unvanınızla bir alakası yoktur. Bu ayıptır, az gelişmişliktir, görgüsüzlüktür. Bazı insanlar kapısına ziline bile ‘Profesör Doktor’ diye yazıyor. Böyle bir şey olmaz, ayıptır. Bu Türkiye’deki zihni çarpıklığın numunelerinden biridir. Bunu bile anlatmak Türkiye’de problem. Şöyle düşünün: Atatürk İlke ve İnkılapları Enstitüsünden Atatürk’e objektif bakacak bir eser çıkması mümkün müdür? Değildir. “Atatürkçülük” diye liselerde ders okutuluyor biliyorsunuz. Kimse de şikâyet edip bir kişinin dersi olur mu diye sormuyor. Milliyetçilik diye bir kavram olur, kahramanların milliyetçilik içinde bir yeri olur. Dünyada büyük liderler bu şekilde ele alınır. Dolayısıyla kurumlar ve üniversiteler objektif bilgi üretemezler. Buna o kadar çok rastlıyorum ki hayretler içerisinde kalıyorum. Mesela Dersim katliamını ele alalım. Cumhurbaşkanımız – başbakan iken- Meclis kürsüsüne çıkıp bir belge gösterdi ve Dersim’de 13 bin kişinin devlet tarafından öldürüldüğünü ve üzerlerine gaz atıldığını söyleyerek ‘özür dilenmesi gerekiyorsa diliyorum’ dedi. O zamana kadar Dersim üzerine bir sempozyum, panel yapılmış değildi. Dersim’den sadece eşkıya ayaklandı, onlar tedip edildi, diye bahsedilir ve geçiştirilirdi. Hakkında bir master ya da doktora tezi yazılmış değildi. 13 bin insanın öldürüldüğü olay inkılap tarihinde neredeyse yok sayılıyordu. Ondan sonra ne oldu? Üniversiteler Dersim hakkında araştırma yapmaya başladı. Üzerinden 80 yıl geçmiş, sen kalkıp tarih yazacaksın öyle mi? Bütün belgeler yok olmuş, tüm canlı şahitler ortadan kalkmış, dönüp tarih yazacaksın. Geçmiş olsun, Dersim tarihi yazılamaz artık, bitti. Bir gün bir televizyon programında Çiğdem Anat, “Belge göstermek Başbakanın işi mi?” diye sordu. Utansın tarihçilerimiz dedim. Tarihçilerin uyuduğu bir memlekette Başbakan elbette onları uyandırmak için belge gösterecek. Niye tarihçiler o ana kadar bu cesareti göstermedi? Velhasıl üniversite ve kurumlardan ümitli değilim. Bir şeyler olacaksa sivil çabalarla ve alternatif çalışmaları ile mesafe alınacaktır. Atatürk ile Kemalizm arasında nasıl bir ilişki kurmamız gerekir? Atatürk döneminde yapılan her şeyi Kemalizm ile özdeşleştirmek yanlıştır. 1940’lı yıllardan sonra oluşturulan şeylerin tamamına biz Kemalizm diyoruz. Lakin bunlar özdeş değildir. Bakın Hasan Tahsin diye bir kahraman okutuluyor değil mi? (Bana göre kahraman değil.) 1931 yılında basılmış ders kitabına baktığımızda Hasan Tahsin diye bir kahramana yer verilmediğini görürüz. Kurşunu ilk atan kişiden isimsiz olarak bahsedilirken, aynı ders kitabında kurşun atmak onaylanmaz; çünkü katliama sebep olmuştur, der. 27 Mayıs 1960 Darbesi’nden sonra ise Hasan Tahsin’in İzmir Konak meydanına heykelinin yapıldığını ve ders kitaplarına girmeye başladığını görüyoruz. Ne oldu? Kemalizm’e eklemeler yapıldı. İlk kaynaklarda var olmayan yeni bilgiler 40 küsur yıl sonra eklenmiş oluyor. Kendi sağlığında iken Mustafa Kemal’in babasının fotoğrafını hiçbir kitapta göremezdiniz. Gazi devrindeki tarih kitaplarına baktığımızda annesi ve kendisinin resimleri var; ama Ali Rıza Efendi’nin fotoğrafını göremezsiniz. 1940’lı yıllarda çıkmaya başlar. Atatürk hiçbir zaman o başı fesli olan kişinin kendi babası olduğunu kabul etmemiştir. İnönü devrinde Atatürk etrafında...]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/filistin-sorunu-yok-siyonizm-sorunu-var/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Murat Yetkin hangi yetkiyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tarih bilgisini eleştiriyor?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/8463/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/8463/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Nov 2017 14:02:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[murat yetkin]]></category>
		<category><![CDATA[mustafa kemal atatürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8463</guid>

					<description><![CDATA[Gazeteci Murat Yetkin 13 Kasım 2017 tarihli Hürriyet’te çıkan “Ve Erdoğan Atatürk’ü övüyorsa” başlıklı yazısında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a 10 Kasım konuşması üzerinden Atatürk ayarı vermek istemiş ama kelimenin tam anlamıyla yüzüne gözüne bulaştırmış. Bir insanın bilmediğini bilmemesine ne sıfat verilir? Varın, siz karar verin. Şimdi Murat Yetkin’in yazısındaki tarih hatalarına maddeler halinde bakalım: Murat Yetkin bilgiçliğini sergileyecek ya, “Erdoğan bu arada Atatürk’ün CHP ile ilişkisinin 1938’de vefatından sonra kesildiğini çünkü (tarihçilerine bir daha kontrol ettirmesi gereken bir eksik bilgilendirmeyle) İsmet İnönü’nün hemen üzerinde kendi resmi olan banknotlar bastırdığını söylüyor” diyerek Cumhurbaşkanının yanıldığını belirtiyor. Tabii ki beşer başar. Ne var ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözünde “tarihçilerine” kontrol ettireceği herhangi bir hata bulunmuyor, zira “hemen üzerinde kendi resmi olan banknotlar bastırdığı” ifadesi tam da gerçeği aksettiriyor. İsterseniz bu hususta tarafsız bir uzmanın, Türk Nümismatik Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Güçlü Kayral&#8216;ın tanıklığına başvuralım. Hem de nereden? Bizzat İnönü Vakfı’nın internet sitesinden aynen aktarıyorum: “1937 ve 1938 yıllarında yeni emisyonun 5, 10, 50 ve 100 liralıkları tedavüle verildikten sonra Atatürk&#8217;ün ölümü ve yerine İsmet İnönü&#8217;nün geçmesi üzerine 2. emisyona geçiş işi değişikliğe uğradı. 1939 senesinde tedavüle verilen 500 ve bin liralıkların planlanan miktarının bir kısmı aynı klişe ve renklerde olmasına rağmen Cumhurbaşkanı olarak İnönü&#8217;nün resimleri ile yeniden bastırılıp piyasaya verildi.” (http://www.ismetinonu.org.tr/index.php/tarihten/1846-batan-gemideki-inonu-paralari Neymiş? 1937 ve 1938 yıllarında 2. emisyonun 5, 10, 50 ve 100 liralık ilk kağıt banknotlar piyasaya verilmiş, bir; Atatürk ölüp yerine İnönü geçince sırada basılmayı bekleyen 500 ve 1000 liralık banknotların bir kısmının baskısı yapılıyormuş, iki. Yeni Cumhurbaşkanı İnönü 1939 yılında hemen baskıyı durdurmuş ve kalan miktarın içinden Atatürk’ün resimleri çıkarılıp yerlerine İnönü’nün resimleri basılmış ve piyasaya böyle verilmiş, üç. Yahu bunda anlaşılmayacak ne var? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın söyledikleri para koleksiyonerlerinin toplandığı Türk Nümismatik Derneği yönetim kurulu üyesi tarafından bile doğrulanmış ama Murat Yetkin gibi bir gazeteci hiç de yetkin olmayan acemice bir çıkış yaparak güya Cumhurbaşkanına “tarihçiler” üzerinden ayar vermeye kalkışmış. Yazarımızın penceresi Oryantalist şablonlara fazlasıyla açık kalmış olmalı ki, gâzi kelimesinin “kutsal savaşta yara alanlar” için kullanıldığını beyan buyurmuş. Oysa gâzi, lugatte yaralanan değil, gaza eden, savaşan demektir. Nitekim Mustafa Kemal Paşa’ya gazi unvanı Yetkin’in zannettiği gibi “İstiklal Savaşında aldığı yara nedeniyle” değil, Sakarya Muharebesinin kazanılması üzerine verilmiştir. Zaten Mustafa Kemal de bu savaşta yaralanmamış, sadece attan düşerek bir (birilerinin Elon Musk’ın kulağına fısıldadığı gibi üç değil) kaburga kemiğini kırmıştır! Üstelik onun adı “kutsal savaş” değil, cihaddır. “Kutsal savaş” aslında “sacred war”ın tercümesidir. Dilimize yerleşmiş cihad gibi bizden bir terim varken “kutsal savaş”ı tercih etmek yazan kafanın bu topraklar üzerinde gezinmediğinin en bariz alameti. Kemal isminin sınıfta ‘birden fazla Mustafa’nın bulunmasından dolayı öğretmeni tarafından verildiği doğru ama başarısı üzerine verildiği doğru değil. Gerçekte Kemal, sonradan Kemalist mitolojide Mustafa olarak efsaneleşen öğretmenin ismidir, ona kendi ismini sınıfta başka bir Mustafa ile karışmasın diye öğretmeni Kemal Bey vermiştir. Gazeteci Murat Yetkin bir hata daha yaparak “1923’te Türkiye’nin sultanlıktan cumhuriyete geçişi” diyor ki, salgın halinde yayılan hatalardandır. 1) 1923 yılında Türkiye’de Sultanlık olmadığını bilmek için allame olmaya hacet yok. 2) Saltanatın 1 Kasım 1922’de, yani Cumhuriyetin ilanından 353 gün önce kaldırıldığını bilmeyene orta mektep diploması verilmediğini biliyordum ama gazetecilere bilmeme ve bilmediği halde ahkâm kesme yetkisinin verildiğinden ne yalan söyleyeyim haberim yoktu. Hürriyet yazarı diyor ki: “Osmanlı hanedanı, o dönem pek çok ülkede görüldüğü üzere kanlı bir şekilde değil, Millet Meclisinin azli yoluyla devrildi.” Ona azil denilmez Murat Bey, TBMM tarafından çıkarılan kanunla saltanat lağv edildi denilir. Azil işlemi Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdülhamid’e uygulanmıştır. Lakin Sultan Vahidüddin azledilmedi, saltanat kaldırılınca sadece Emirül Müminin unvanıyla baş başa kaldı. (Zaten bu yüzden “Padişah İngiliz gemisiyle kaçtı” demek hakikate aykırıdır. Zira Saltanat 1 Kasımda kaldırılmışsa 17 Kasımda yurt dışına giden Vahidüddin nasıl “Padişah” olabiliyor? Biri bana anlatsın bunu. Murat Yetkin “Atatürk’ün talimatıyla Diyanet İşleri Başkanlığı (Genelkurmay Başkanlığı ile aynı 3 Mart günü) kuruldu” diyor. Elbette Atatürk’ün fikridir ama “Diyanet İşleri Başkanlığı kurula” diye yazılı veya sözlü bir “talimatı” olduğunu arşivler bize söylemiyor. Varsa belgesi göstersin. Siz okumaktan yoruldunuz, ben yazmaktan ama Murat Yetkin’in kalemi hataya doymuyor. Son bir gafına dikkat çekip bırakalım, yoksa beni sabahlatacak bu yazı. Yazarımıza göre “1925’te ibadet yerleri ve özel mekânlar dışında, kamuya açık yerlerde dini kıyafet yasaklanmış.” Tamamen yanlış ve karıştırılmış bir bilgi bu. Oysa en basit bir ansiklopediye bakmış olsaydı 2 Eylül 1925’te çıkarılan kanunun, sadece din adamı dışındaki kişilerin cübbe ve sarık giymelerini yasakladığını görebilirdi. 1934 yılına kadar Müslüman olsun olmasın din adamları ibadet yerleri dışında dinî kıyafetlerini serbestçe giyinebiliyorlardı. Yetkin’in sözünü ettiği din adamlarının dini kıyafetlerini sadece ibadet yerlerinde giymelerine dair yasa 1925 yılında değil, ondan tam 9 yıl sonra, 1934’te çıktı. Eskiden Atatürkçüler iyi kötü tarih bilir, bu birikime yaslanarak konuşup yazarlardı. Yine bilgileri ideolojilerinin sunağında kurban ederek çarpıtırlardı gerçi ama bilerek çarpıtırlardı. İçine girdiğimiz Post-Kemalizm döneminin en bariz vasfı ise tarih bilmemek ama öte yandan da fütursuzca ahkâm kesmektir. Biz de bu zevata “Önce bilin, sonra yazıp konuşun” dediğimiz ve cehaletlerini yüzlerine vurduğumuz, dahası bilmediklerini belgeleriyle ortaya çıkardığımız için 5816 sayılı kanunla mahkum ediliyoruz. Neyse, cehaletimizle amiral gemisine seyahat bileti almaktansa bilgimizle 1 sene 3 ay hapse mahkûm olmak yeğdir.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/8463/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çankaya’nın karakutusu Latife Hanım mı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/cankayanin-karakutusu-latife-hanim-mi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/cankayanin-karakutusu-latife-hanim-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 May 2017 14:14:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8424</guid>

					<description><![CDATA[adı efendi nikâhı kıymadan önce isimlerini sordu. Geline mehir olarak ne verileceğini öğrenmek istedi güveyden. Mihr-i müeccel olarak 12.5 dirhem gümüş verileceği söylendi. Süt hakkı olarak da 1,500 lira ödenecekti babasına (bkz. Çankaya hizmetlilerinden Ali Metin&#8217;in hatıraları, 1967). Nikâh şahitleri arasında Fevzi Çakmak ve Kâzım Karabekir de vardı. Karabekir Paşa günlüğüne şu satırları not düşmüştü: “29 Ocak 1923 Pazartesi- 4.00 sonra Kemal Paşa&#8217;nın nikâhına gittik. Paşa Latife Hanım&#8217;la karşılıklı oturdular. Fevzi Paşa ve ben Paşa&#8217;nın şahidi olarak tarafeynine (iki tarafına). Vali Abdülhalik Bey&#8217;le, yaveri Salih Bey hanımın tarafeynine. Paşa imama dedi ki: Ben Latife Hanım&#8217;la evleneceğim, muamele-i lâzımesini (gerekli işlemi) yapınız. İmam da tarafeyne (iki tarafa) sordu. Mihr-i muaccel beynehümâda (gelin ile damat aralarında halledecek), mihr-i müeccel 10 dirhem gümüş olarak nikâh kıyıldı.” (Günlükler, 2, YKY: 2009, s. 843-844) 10 veya 12,5 dirhem yaklaşık 35-40 gram ediyor. Elbette mesele Mustafa Kemal&#8217;in Latife Hanım&#8217;a nikâh sırasında kaç gram gümüşü mehir olarak verdiği değil ama bir dinî nikâh ile evlendikleri ve bütün işlemlerin 1917 tarihli Hukuk-i Aile Kararnamesi&#8217;ne göre yürütüldüğü açık. M. Kemal bir Bakanlar Kurulu kararnamesiyle eşini boşadığı zaman da henüz İsviçre Medeni Kanunu&#8217;nun kabul edilmesine 6 ay vardır, dolayısıyla boşanma işleminin da aynı Hukuk-i Aile Kararnamesi&#8217;ne göre yapılması gerekiyordu. Fakat yapılmadı. atife Hanım&#8217;ın kız kardeşinin torunu M. Sadık Öke&#8217;nin iddiasına göre bir Bakanlar Kurulu kararı boşanma için geçerli değildir, bir. O zaman geçerli olan Hukuk-i Aile Kararnamesi&#8217;ne göre M. Kemal eşini bu şekilde “Boş ol” diyerek boşayamaz, iki. Çünkü Osmanlı Devleti&#8217;nin 1917&#8217;de çıkardığı ve 1926 Ekim&#8217;inde yürürlüğe girecek olan Medeni Kanun&#8217;a kadar yürürlükte kalacak olan bu kararnameye göre boşanma işlemi bir yargı işlemidir. Bu durumda bir yürütme mercii olan Bakanlar Kurulu bir ailenin boşanmasına hangi yetkiyle karar verebilir? Gerçi o dönemde böyle pek çok başka usulsüzlükler ve hukuksuzluklar da yaşandı, “kanun diye kanun diye kanun tepelendi”. Bir başka sözde Bakanlar Kurulu kararnamesiyle 1934 yılında bir Fatih Sultan Mehmed vakfı olan Ayasofya Camii hukuksuzluğun şahikası olarak müzeye çevrilebilmişti, 1950 yılı başında da Cumhurbaşkanı İsmet İnönü&#8217;nün annesi Cevriye Hanım Kâbe örtüsünden bir parça sipariş etmiş diye gazetede haber çıkınca koskoca Bakanlar Kurulu başka işi gücü yokmuş gibi toplanıp gazeteci Hikmet Feridun Es&#8217;in yazısını yalanlayabilmişti! Demek ki hukukla bir oyuncak gibi oynanan dönemde Bakanlar Kurulu (Heyet-i Vekile) her türlü işe alet edilebilen bir maşa kılığındaydı. Onun için Cumhuriyetin henüz 2. yılı dolmadan hiçbir yetkisi bulunmadığı halde Bakanlar Kurulu&#8217;nun bir karı kocayı boşama işine imza atmasına çok da fazla şaşırmıyoruz. Hala evliler mi? Lakin Sadık Öke&#8217;nin teyzesi Latife Hanım hakkında bir başka ilginç iddiası var. Diyor ki: “Kimse farkında değil ama Mustafa Kemal ile Latife teyzem hala evliler. Neden biliyor musunuz? Çünkü Enver Paşa&#8217;nın çıkarılmasına ön ayak olduğu 1917 tarihli Hukuk-i Aile Kararnamesi var. Bu aile kararnamesine göre o dönemde kadın boşanmayı kabul etmezse ve mücbir (zorunlu) bir sebep yoksa kadı bu boşanmayı onaylayamaz. O sıralar yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulmasına rağmen yeni (Medeni) kanun henüz çıkmamıştır. Bununla ilgili bir başka kanun da olmadığına göre ve boşanma da bu kanuna göre yapılmadığı için evli sayılırlar. Bu boşanma şeklen bu kararnameye uygun ama özü itibariyle uygun değildir. Çünkü Latife Hanım boşanmak istememiştir.” (Teyzem Latife, Haz.: Fatih Bayhan, Pegasus: 2011, s. 346-347.) Görüldüğü gibi Latife Hanım-Mustafa Kemal evliliği ve boşanması hala tartışmalı ve karanlık noktalarla dolu. Nikâh sırasında aralarında halledileceği söylenen “mihr-i müeccel” de boşanma sırasında ödenmiş miydi? Bu durumda Mustafa Kemal&#8217;in sadece üç kere “Boş ol” demesi yeterli miydi? Mahkemeye başvurmasının önü kesilsin için mi Bakanlar Kurulu kararını çıkarttırmıştı vs. vs. Bütün bu sorulara Derin Tarih&#8217;in Mayıs sayısında Türkçesini ilk kez yayınlamaya cesaret ettiğimiz Latife Hanım&#8217;ın bilinmeyen mektubu yeni soru işaretleri ekleyecek. Zira Latife Hanım&#8217;ın Boston Advertiser adlı ABD gazetesinde 21 Şubat 1926&#8217;da, yani Medeni Kanun&#8217;un TBMM&#8217;de kabul edilişinden sadece dört gün sonra çıkan iddiasına göre yeni kabul ettiğimiz İsviçre Medeni Kanunu&#8217;na göre yargılanmayı beklemektedir (bu arada Latife Hanım&#8217;ın Medeni Kanun&#8217;u Fransızcasından tercüme edenler arasında olduğunu hatırlatalım). Mektuba göre Latife Hanım mahkemeye kendisine boşayan kocasına inat çarşafıyla çıkıp tarihî bir savunma yapacak ve bir kısmını bu mektupta dile getirdiği kirli çamaşırlarını ortaya dökecektir. Dediklerine bakılırsa idamı dahi göze almıştır! Tabii tabular yapışkan şeylerdir, kolay kolay temizlenmez ama işe de bir yerinden başlamak gerek. Türkçesini yayınladığımız mektuptan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve artık mesele, akması gereken vadiye yönelecektir. Yayınımızın, bir tarafın ağzını tıkayan ve başının üzerinde kılıç gibi sallanan 5816 sayılı Atatürk&#8217;ü Koruma Kanunu&#8217;nun kaldırılması sürecini hızlandıracağını ümid ediyor ve tarihin özgürlüğüne kavuşturulması için elbirliği yaparak çalışmamız gerektiğine inanıyorum. Bir yerde bir tarafın ağzı kapatılıyor ve üstelik başının üzerinde bir kılıç sallandırılıyor ama karşı tarafa sonsuz küfür ve medhetme özgürlüğü tanınıyorsa orada tarih tartışması yapılmasını bırakın, tartışma yapılabildiğini bile iddia edenin aklından zoru olması gerekir. Lakin Türkiye&#8217;de bu yasal “zor”un ne kadar etkili olduğunu ve sırf bunun için inkılap tarihinin bir türlü tarih katına yükselemeyeceğini biliyoruz. Bu şekilde tartışmak, monologdan öteye gidememekte, bu da farklı seslere muhtaç bulunan tarih sahasını tam bir &#8216;çorak ülke&#8217;ye dönüştürmektedir. Öyleyse yapılması gereken şey, tarihin ağzına takılmış susturucuları çıkarmak ve özgürce konuşmasına yardımcı olmaktır. En başta da 5816 sayılı sansür kanununu kaldırmak&#8230; &#160;]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/cankayanin-karakutusu-latife-hanim-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kutü’l-Amare Zaferi neden unutturuldu?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/kutul-amare-zaferi-neden-unutturuldu-2/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/kutul-amare-zaferi-neden-unutturuldu-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Apr 2017 14:12:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8422</guid>

					<description><![CDATA[2. Dünya Savaşı&#8217;nın ardından İngiliz-Amerikan yörüngesine girdiğimiz 1945-46&#8217;lar Türkiye açısından keskin bir kırılma noktasıdır. Elimde İngiltere&#8217;nin propaganda amacıyla bastırıp dağıttığı Cephe dergisinin Nisan 1946 tarihli kapağı… Manşet: “Muavenet muhribi donanmaya katıldı.&#8221; İngiltere, 2. Dünya Savaşı&#8217;ndan önce sipariş ettiğimiz ve muhtemelen parasını da ödediğimiz muhriplerimizden birini kullanıp eskittikten sonra törenle teslim ediyordu! Tıpkı ilk Dünya Savaşı&#8217;ndan önce sipariş verdiğimiz iki zırhlımıza el koyduğu gibi, gasp alışkanlığını devam ettirmiş ve yapımı bittiği halde muhriplerimizi teslim etmemiş, şimdi savaşı kazandıktan sonra teslim ediyordu. Bu, Türkiye&#8217;nin İngiliz hâkimiyetine geçişinin töreni de sayılabilir. Nitekim ardından İngilizcenin yaygınlaştırılmasının yanı sıra silahlı kuvvetlerimizde ABD ile ortak restorasyonu İngiltere tarafından gerçekleşecekti. İşte tam bu sıralarda ordumuzda 1916 yılından beri devam edegelen bir tören de sessiz sedasız kaldırılıyordu. O tarihe kadar Türk ordusunda her yıl &#8216;Kut Günü&#8217; kutlamaları yapılır, o gün İngiltere&#8217;yi, tarihinde uğradığı en utanç verici yenilgi olan Kûtü&#8217;l-Amâre zaferinde nasıl da yendiğimiz anlatılır, günün mana ve ehemmiyeti üzerinde heyecanla durulurdu. Ancak devir değişmişti; artık İngilizleri kızdırmaya gelmezdi. Nitekim bizi savaşa sokma çabalarına karşı &#8216;Ben Mehmetçiği diri diri fırına attırmam&#8217; diye direnen Mareşal Fevzi Çakmak bile Londra&#8217;nın baskısıyla İnönü tarafından görevinden alınıp emekliye sevk edilmişti. Yani işin şakası yoktu. İşte Kûtü&#8217;l-Amâre zaferi askeriye gibi dar bir çevrede bile olsa coşkuyla kutlanırken böyle böyle unutuldu ve zaferin 100. yılı (2016) eli kulağındayken hatırlanır oldu. (Yıllar sonra zafer ilk defa geçen yıl kutlandı.) Velhasıl Türkiye gerçekten tarihiyle barışacaksa &#8216;Kut Günü&#8217;nün hatırlanması şart. 1931 yılında liseler için yazdırılan “Tarih&#8221; kitaplarının 3. cildinde Kûtü&#8217;l-Amâre zaferi üç satırda geçiştirilir, YÖK&#8217;ün tam 8 akademisyene yazdırdığı(!) “Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi 1/1&#8243; (1989) adlı kitaptaysa ister inanın ister inanmayın beş (5) kelimelik değeri yoktur Kut zaferinin. Neden? Savaşı Mustafa Kemal Paşa veya çevresinden biri değil de, tarihten silinmek istenen Enver Paşa&#8217;nın amcası Halil (Kut) Paşa kazanmıştır da ondan. “Tarih III&#8221; (1931) adlı kitapta da zaten “…3000 silahlı Türk, 12000 kişilik bir İngiliz kuvvetini esir aldı&#8221; denilmekte, zaferin kahramanına karşı görülmemiş bir kelime cimriliği yapılmaktadır. (Aynı kitapta Kazım Karabekir Kars&#8217;ı aldığında “Mehmetçik aldı&#8221; denilmesi kuraldı, İnönü ise kazanmadığı savaşın “dâhi kahramanı&#8221; ilan edilmekteydi.) Özetle Kûtü&#8217;l-Amâre zaferi öksüz girdiği Cumhuriyet döneminde 1945&#8217;e kadar iyi kötü kutlanmış ama sonradan İngilizlerle iyi ilişkiler uğruna unutulmuşlar mezarlığındaki kahramanlıklarımızın arasına defnedilmiştir. Neden unutuldu? 29 Nisan 1916 günü Kûtü&#8217;l-Amâre&#8217;ye sıkışmış bulunan General Townshend komutasındaki 13 bin kişilik İngiliz tümeni 143 günlük bir kuşatmadan sonra Osmanlı kuvvetlerine kayıtsız ve şartsız teslim oluyordu. Bu, Majestelerinin ordusunun o zamana kadar uğramış olduğu en büyük “yüz karası&#8221;ydı. General Townshend, tıpkı iki asır önce Deli Petro&#8217;nun Baltacı Mehmed Paşa tarafından Prut nehri bataklığına sıkıştırıldığı gibi Dicle nehrinin üç tarafı suyla çevrili bir kıstağına sıkıştırılmıştı, üstelik önünde kademe kademe sıralanan İngiliz ve Osmanlı siperleri çıkış (huruç) yapmayı imkânsızlaştırmıştı. Açlıktan günde 8 İngiliz, 28 Hindu askeri ölüyordu. Gıda yardımı getiren uçaklar ise çuvalları İngiliz siperlerine atıyor ama Dicle nehrindeki balıklar güzel bir ziyafet çekiyorlardı. Açlıktan atlarını kesip yemeye başlamıştı İngilizler. Ancak Hindli askerlerini at eti yemeye bir türlü razı edemiyorlardı. Bir kısmı Müslüman, diğerleri Sih vs. mezhebindeydiler. “Bu hayvanların etini yemektense ölürüz&#8221; diyorlardı. Bunun üzerine Townshend radyo aracılığıyla o askerlerin Hindistan&#8217;daki dinî reisleriyle görüştü. At etinin “kuşatma eti&#8221; olarak yenilebileceğine dair fetva istedi. Güç bela geldi fetva ama yine de isteksiz yiyorlar, bu yüzden patır patır yere düşerek ölüyorlardı. İki tümen yardımınıza geliyor deniliyordu ama Mehmetçik önünde bir türlü ilerleyemiyorlardı. Ümitler tükenmiş, erzak tükenmiş, takat tükenmişti. Nöbet değiştirirken bile düşüp ölenlere rastlanıyordu. Öte yandan Türklerin de kuşatmayı kaldırmaya niyetleri hiç mi hiç yoktu. Zayiatları ağırdı. 30 bin asker savaş dışı kalmıştı. Elinde kala kala 13 bin aç askeri kalmıştı General&#8217;in. Hastalıklar almış yürümüştü. Sonunda teslim olmaya karar verdi. İlginçtir, Townshend Mezopotamya Seferim adlı hatıratında kendisini Plevne&#8217;deki Gazi Osman Paşa ile kıyaslıyordu. 26 Nisan günü Halil Paşa ile buluştu. Yedekte tek bir peksimet yoktu diye yazdı defterine. Kayıtsız şartsız teslim olmalarında ısrar ediyordu Halil Paşa. Hatıratında açıklamaktan utandığı teslim şartlarında neler olduğunu iki gün sonra yazdığı bir mektupta şöyle dile getirmişti: 40 topumu sağlam olarak Osmanlı&#8217;ya teslim etmek ve ordusuyla birlikte serbest bırakılması karşılığında tam 1 milyon sterlin ödemek… Tabii ki bu zaferi satma teklifi Osmanlı tarafında kabul görmeyecekti. İngilizler bu onursuzluğu yaşamamak için çırpınıyorlardı ama nafile. Neden unutturuldu? Nihayet 29 Nisan günü “toplarımı ve telsiz teçhizatım dahil mühimmat vs. bütün tesisatımı tahrip ettim&#8221; diyor ve şöyle devam ediyordu kariyerine kahraman olarak başlayan ama Kûtü&#8217;l-Amâre yenilgisi yüzünden unutulup giden General Townshend: “Halil Paşa beni ziyaret etti, ona kılıcımla tabancalarımı teslim ettim. Almayı reddetti, “Bunlar şimdiye kadar sizindi, bundan sonra da öyle olacak&#8221; dedi (Mezopotamya Seferim, 2012, s. 596). Teslim olmuştu General. Şerefli bir misafir gibi önce Heybeliada, sonra Büyükada&#8217;da ağırlandı. Hatta yanındaki köpeğini cephede unutmuştu. İstedi, köpeği özel bir kurye ile kendisine ulaştırıldı. Esir askerleri ise çölde uzun ve çetin bir yolculuğa çıkacaklardı. Aldığımız esirlerin tam listesi şöyle: 5 General, 272 İngiliz, 204 Hind subayı (toplam 476 subay), 2592 İngiliz, 6988 Hind vs. er (toplam 9580 er), silahsız 3248 kişi, ceman yekûn 13.309 esir (bunların 1306&#8217;sı hasta ve yaralıydı). Yenilginin üzeri örtülecek gibi değildi. İngilizler savaşın ortasında utanç verici bir şekilde armut gibi teslim olmuşlardı Türklere. Yoksa Çanakkale&#8217;nin artçı depremleri mi geliyor? Paniğinin Savaş Bakanlığı&#8217;nın bacasını nasıl sarmış olduğunu tahmin edebilirsiniz. Nitekim Londra&#8217;da bir soruşturma komisyonu kurulacak, yenilginin sorumlusu araştırılacaktı. Tarihlerindeki en utandırıcı sahneyi yaşayan İngilizler ertesi yıl Bağdat&#8217;ı almalarına rağmen bu uğursuz günü unutmadılar ve hakkında onlarca kitap yazdılar (Bizde kaç kitap olduğunu merak eden var mıdır?). Unutmadılar ama unutturdular! Şimdi anladınız değil mi İngilizlerin askeriyede 1945&#8217;e kadar kutlanmakta olan &#8216;Kut Günü&#8217;nü neden yasaklattıklarını.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/kutul-amare-zaferi-neden-unutturuldu-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur’an’ı ayak altında çiğneten ressamı tanıyor muyuz?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/kurani-ayak-altinda-cigneten-ressami-taniyor-muyuz/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/kurani-ayak-altinda-cigneten-ressami-taniyor-muyuz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 Apr 2017 14:10:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8420</guid>

					<description><![CDATA[Matbaanın din adamları yüzünden Osmanlı&#8217;ya geç geldiği, Zenbilli Ali Efendi&#8217;nin halka tepeden baktığı için zembilini sarkıtarak fetva dilekçelerini topladığı, Osmanlı alimlerinin üçgenin iç açılarının toplamının kaç derece olduğunu bilmedikleri gibi yığınla efsane elini kolunu sallayarak geziyor aramızda. İşin garibi, çürütmekle de dağılıp gitmiyorlar, çünkü onları suiistimal edenlerin ilimle alakaları yok. Ve ilimle alakası bu seviyede seyreden bir millete “ne versen gidiyor”. Uyanış başladı çok şükür, sorgulayan bir nesil geliyor ama henüz yeterli değil. Onlara öncülük edecek beyinlerin enerjisini dağıtmaması gerek. Zira sorgulamamız gereken yüzlerce belalı efsane, tabu ve ezber var; dahası, nice &#8216;münevver&#8217;in nesiller boyu uğraşsa poşetlere doldurmaya kadir olamayacağı miktarda &#8216;çöp&#8217; ortalığa saçılmış durumda. İşte &#8216;Osman Hamdi efsanesi&#8217; de aramızda dolaşan belalılardan. Öyle ki, dini bütün bazı kişiler bile onu neredeyse evliya katına çıkaracak komikliklere tevessül ediyor, Batılılardan aferin almak için yaptığı özenti resimlerine kılıflar bulmak için seferber oluyorlar. Hem de dinle diyanetle en ufak bir alakası olmadığı, hatta ateist olduğu halde! Bana inanmayan, Edhem Eldem&#8217;in Osman Hamdi Bey Sözlüğü&#8217;ndeki “Din” maddesinde yazdıklarına baksın ve utansın (Kültür Bakanlığı: 2010, s. 173-176). Hem de iki karısını da Fransızlardan seçtiği ve evinde Fransızca konuşmayı tercih ettiği halde! Hem de kendisini Müze Müdürü yapan velinimeti Sultan 2. Abdülhamid&#8217;e –haşa huzurdan- &#8216;havyan&#8217; dediği bilindiği halde! Hem de alafranga giyinip alenen içki içmek, dindarlarla &#8216;yobaz&#8217; diye alay etmek gibi gayet İslamcı(!) meziyetleri bulunduğu halde! Ve hem de resimlerinin hiç birinde İslam&#8217;a bir din olarak saygı göstermediği, aksine bir resminde &#8217;emir&#8217; dediği bir genci yüzükoyun sedire uzatarak Kur&#8217;an okuttuğu, bir başkasında ise Bursa&#8217;daki Yeşil Camii&#8217;nde iki açık kadına tambur ve def çaldırdığı halde! Ve dahi hem de asıl isminin Yaratılış olduğunu öğrendiğimiz tablosunda mihraba arkası dönük bir şekilde Kur&#8217;an rahlesine oturttuğu Ermeni kızın ayakları altına Yüce Kitabımız Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i attığı halde! Evet bütün bunları ve daha fazlasını yaptığı halde hala Osman Hamdi&#8217;yi &#8216;Efendim, o kendi zamanındaki din algısını eleştirmek için, Kur&#8217;an&#8217;a sırtınızı döndünüz, haliniz bu demek için yaptı&#8217; demenin akılla, mantıkla, dindarlıkla bir alakası bulunmuyor ne yazık ki. Bir ressam düşünün ki, milletin vatan ve bayrak sevgisini yeterli bulmadığını, onlara lakayt kaldıklarını göstermek için ayyıldızlı bayrağımızı bir kadının ayakları altında çiğnetsin ve biz de bunu alkışlayalım! &#8216;Adama bak, ne müthiş bir ironide bulunmuş&#8217; diye bayrak aşkından dem vuralım! Olacak şey mi? Ama oluyor: Kur&#8217;an&#8217;ı, Ayet el-Kürsi yazılı mihraba sırtını dönmüş, başı açık ve göğüs dekoltesi bile bulunan, rahlenin üzerine oturtulmuş bir gayrimüslim kadının ayakları altına atan bir ateisti milletin Kur&#8217;an&#8217;a bigane kalışından içi sızlayan bir evliya gibi göstermek için tevil tevil üstüne çevirenler çıkıyor ne yazık ki. Bu toprakların çocuğu değil Sanat tarihçilerimizden Zahir Güvemli bundan 64 yıl önce hakkında neler yazmış, kulak verelim: “Hamdi Bey, (…) bir Avrupalının merak edeceği, görmekten hoşlanacağı konuları işlerdi. Yani bu toprakların çocuğu olarak değil, bir seyyah gibi görürdü.” Kendi ülkesini bir Avrupalı gibi görmek, bu toprağın bir çocuğu olarak değil, bir seyyah gibi tarihine ve kültürüne bakmak… İşte ressam Osman Hamdi buydu. Güvemli&#8217;nin tespitlerini Osman Hamdi&#8217;nin ağabeyi İsmail Galib&#8217;in torunu olan Prof. Edhem Eldem de doğruluyor (cümle bozukluğu toruna ait): “Osman Hamdi, Fransız kültürü, sanat dünyası, resim, klasik Grekoromen medeniyeti gibi olguların etrafında inşa edilen bir kimliğe sahip olarak gayet “alafranga” ve kosmopolit olarak tanımlanabilecek bir zihniyetin hakim olduğu bir profile sahipti. İdeolojik olarak ise ülkesine karşı duyduğu hislerin vatanperverlik ile medenileştirme misyonu arasında gidip geldiğini, daha sonra gelişecek olan millî ve milliyetçi hislerin kendisinde pek mevcut olmadığı göze çarpmaktadır.” Demek ki bu topraklarda bir “seyyah” gibi yaşayan ve kozmopolit ve alafranga bir zihniyete sahip, kendini halkı medenileştirmekle görevli sayan bir tip karşısındayız. Güvemli haklı olarak ressamlığından ziyade müzeciliğinin önemli olduğunu söyler. Peki zannedildiği gibi ülkemizin arkeolojik eserlerinin yurt dışına kaçırılmasına mani olmuş mudur? Arkeoloji çevrelerine hakim olan yaklaşım, Osmanlı padişahlarının eski eserlerin Avrupa&#8217;ya kaçırılmasına göz yumdukları ama Osman Hamdi&#8217;nin buna engel olmak için çırpındığı şeklindedir. Oysa yakınlarda Pera Müzesi tarafından yayınlanan Osman Hamdi Bey ve Amerikalılar adlı kitapta bizzat eski eserlerin kaçırılmasına göz yumduğu, hatta kaçırılmasına gayret ettiğine dair deliller sunulmuştur. Yaşar Yılmaz&#8217;ın Anadolu&#8217;nun Gözyaşları adlı kitabı ise arkeolojik eserlerimizi kaçırmak isteyen yabancıların Sultan ve Sadrazamdan çok Osman Hamdi ile aralarını hoş tuttuklarını, başta Milet, Bergama, Assos&#8217;tan çıkanlar olmak üzere birçok kültürel değerimizi yurt dışına onun zamanında kaçırdıklarını gözler önüne serer. Eski eser Kaçırılmasına göz yumdu Osman Hamdi eski eserlerin kaçırılmasına göz yummakla kalmamış, bizzat Beyrut&#8217;taki Danimarka Konsolosu&#8217;nu ziyaret ederek kendilerine Maraş yakınlarındaki bir Hitit ören yerini kazma izni vermeyi teklif etmişti. Hatta Batılılara şirin gözükmek için yaptığı oryantalist tablolardan birini Pennsylvania Üniversitesi sırf onu tavlamak için satın almış, Osman Hamdi de bu itibarlı ödüle &#8216;son derece değerli çivi yazılı tabletlerden seçme bir koleksiyon&#8217; hediye ederek karşılık vermişti! İşte bir mektubunda ABD&#8217;li J. Haynes, Osman Hamdi&#8217;yi ziyaretinden sonra Amerikan Arkeoloji Birliği Başkanı Norton&#8217;a şunları yazıyordu: “Güzel görüşmenin sonunda yanından ayrılırken Hamdi Bey kendiliğinden &#8216;Şu Assos&#8217;ta duran şeyleri ne zaman alacaksınız?&#8217; diye sordu. Sorusunu, &#8216;Ekselansları ne zaman izin verirlerse&#8217; diye yanıtladık. Buna cevabı &#8216;Verdim bile&#8217; oldu.” (Nakleden: Yılmaz, age, s. 244) Verdim bile, aldım bile… Ve bu yağma böyle devam edip gitti. Osman Hamdi bırakın eski eserleri kurtarmayı, tam tersine yurt dışına kaçırılmasına çanak tutmuştu. Batı bizden birini kolay kolay yüceltmez. Yücelttiklerinden mutlaka ya bir çıkarı olmuştur ya da olacaktır. Devrinde “Osmanlıların en Parislisi, Parislilerin en Osmanlısı” diye namı çıkan Sakız Rumlarından İbrahim Edhem Paşa&#8217;nın oğlu Osman Hamdi&#8217;yi yeni bir gözle değerlendirmenin zamanı geldi de geçiyor bile. Edhem Eldem biraz dersine çalışsaydı keşke! Prof. Eldem Osman Hamdi Bey Sözlüğü&#8217;nde (s. 492) Yaratılış tablosunda görünen bir kitap adını benzete benzete “Sakiyâ Mevlâ”ya benzetmiş! Neyse ki bir türlü çözemediğini itiraf etmiş! “Sakiyâ Mevlâ” ne demek yahu? &#8220;Mevlâ&#8217;nın Sakisi” mi? Hiç yakışmadı. Bir iyilik edeyim de Prof. Eldem sonraki baskıda düzeltsin. “Mevlâ” diye okuduğu kelimenin “Muni” olduğu ya&#8217;nın üzerindeki noktadan belli. Lam değil, nun o harf. O zaman kitabın adı Sâkya Muni oluyor, yani Buda&#8217;ya verilen isim. Sakya kabilesine mensup bilge anlamında. Zaten yerde duran bir başka kitabın ismi de Zend Avesta değil mi? Biraz dikkat mirim!]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/kurani-ayak-altinda-cigneten-ressami-taniyor-muyuz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>10 dakikada referandum tarihimiz</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/10-dakikada-referandum-tarihimiz/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/10-dakikada-referandum-tarihimiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Apr 2017 14:07:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8418</guid>

					<description><![CDATA[Cumhuriyet tarihinin 7. referandumunda Cumhurbaşkanlığı sistemine geçip geçmeyeceğimizi oyluyoruz. Sonuçlar vatana, millete hayırlı olsun diyor ve bu özel günde referandum tarihimize hızlı bir bakış atmanın faydalı olacağına inanıyoruz. Efendim, referandum kavramı siyasî hayatımıza 1961 Anayasası&#8217;yla girmiştir. Ancak ilginç olan nokta, bu anayasanın da bir referandumla kabul edilmiş olmasıydı! Biraz garipti ama Temmuz 1961 referandumu, referandumu getirecek olan 1961 Anayasasını doğurmuştu. Peki bu ilk referandumda sandıktan nasıl bir sonuç çıktı dersiniz? Yüzde 62 Evet, yüzde 38 Hayır çıkmıştı. Darbecilerin onca tehdit ve baskılarına rağmen 9 Temmuz 1961&#8217;de yapılan referandumunda yüzde 40&#8217;a yakın Hayır oyu çıkmış ama sonuçta çoğunluk Evet dediği için Anayasa kabul edilmişti. Bu arada en çok Hayır oyu veren il yüzde 58 ile Kütahya, en çok Evet diyen il ise –çok şaşırtıcı ama feodal yapısı nedeniyle anlaşılır sebeplerle- yüzde 98 ile Mardin olmuştu. Hayır diyen iller sıralaması en yüksekten başlayarak şöyle gerçekleşti: Kütahya (58), Samsun (57), Manisa (56), Aydın (56), Bolu (55), Zonguldak (53), Bursa (53), Sakarya (53), Çorum (52), Denizli (51), İzmir (50,2), Muğla (49,2)… Böylece referandumlar tarihimiz Evet ile başlamış oldu. Bundan sonraki referandum için ise tam 21 yıl, 4 ay beklememiz gerekecekti. İKİNCİ REFERANDUM 12 Eylül 1981 askeri darbesi Türkiye&#8217;nin siyasî hayatına bir anayasayla müdahale edecekti. Darbeden sonra Devlet Başkanı gibi kerameti kendinden menkul bir unvan alan Kenan Evren, aynı zamanda kendisini Cumhurbaşkanı seçtirecek Anayasa referandumunu 7 Kasım 1982 tarihinde yaptırdı. İlginç olan husus, ilk iki referandumumuz Anayasaların kabulüne tahsis edilmişti. Sonuçta yüzde 91 oranında Evet&#8217;e karşılık, sadece yüzde 9 Hayır oyu çıkmış ve 1982 Anayasası kabul edilerek yürürlüğe girmişti. 1982 referandumunda en çok Hayır oyu veren iller 21 yıl öncekinın zıddına bu defa Güneydoğu bölgesine kaymış, başı ise yüzde 23,5 ile Bingöl çekmişti. Bingöl&#8217;ü yüzde 20 ile Diyarbakır, yüzde 17 ile Tunceli ve Hakkari takip ediyordu. Muş ve Elazığ yüzde 15 sınırında takılmıştı. Onların arkasından Mardin ve Bitlis (13), Siirt ve Ankara (12), Kocaeli, Konya ve İstanbul (11) geliyordu. En yüksek Evet oyu ise yüzde 97 ile Kars ve bir puan altında Ağrı ve Bilecik&#8217;ten çıkmıştı. Onları Adıyaman, Tokat, Şanlıurfa ve Artvin (95) takip ediyordu. Böylece bugün tam bir yamalı bohçaya dönen 82 Anayasası&#8217;na Evet demiş oluyorduk. İlk iki referandumumuzda Evet demiştik. Peki 3. referandumda nasıl bir sonuç alınacaktı? SİYASİ YASAKLAR REFERANDUMU 1982 Anayasası&#8217;nin geçici 4. maddesi eski siyasetçilere 5 ve 10&#8217;ar yıllık siyasi yasaklar getirmişti. Mesela Demirel, Ecevit, Erbakan ve Türkeş yasaklıydı. Partileri vardı ama siyasete giremiyorlardı. Yasakların kaldırılıp kaldırılmaması noktasında halka başvuruldu. İlk referandumdan tam 21 yıl, 3 gün sonra gerçekleşen 1987 Anayasa değişikliği referandumunda sandıktan kıl payı da olsa Evet çıktı. 11 milyon 711 bin seçmen Evet, 11 milyon 636 bin seçmen ise Hayır demişti. Yüzde 49,8&#8217;e 50,1 ile yasaklar kaldırıldı. Yaklaşık 75 bin oy farkı ile 12 Eylül öncesindeki siyasetçilere siyasete dönüş yolu açıldı. En çok Hayır oyu yüzde 71 ile Turgut Özal&#8217;ın memleketi Malatya&#8217;dan çıkarken en çok Evet oyu yüzde 78 ile Tunceli&#8217;den çıkacaktı. Malatya&#8217;yı Hayır&#8217;da Gümüşhane ve Yozgat (67) ile Kayseri (64) izlerken Tunceli&#8217;yi Evet&#8217;te izleyen iller Isparta (71), Mardin (67) ve Hakkari (63) olacaktı. HAYIR ÇIKAN TEK REFERANDUM Siyasi yasakları kaldıran referandumun ertesinde, 25 Eylül 1988&#8217;de bir ilk gerçekleşti ve anayasanın 127. maddesineki yerel seçimlerin 1 yıl erkene alınıp alınmaması halka soruldu. Halk “Bu lüzumsuz işlerle beni neden meşgul ediyorsunuz?” dercesine yüzde 65 oranında Hayır dedi. Evet oyları yüzde 35&#8217;te kalmıştı. Bu Hayır ile sonuçlanan tek referandum olarak tarihe geçecekti. Bu referandumda Hayır&#8217;ların başını çeken il yüzde 82 ile Tunceli olurken en çok Evet diyen il de yüzde 58 ile Malatya idi. Her iki ilin oylarını ne kadar bilinçli kullandıkları, bundan sonraki referandumların sonuçları takip edince anlaşılıyor… AK PARTİ REFERANDUMLARI Bundan sonra Ak Parti referandumları dönemi başladı. 21 Ekim 2007 tarihinde yapılan 5. referandumda halka Cumhurbaşkanının halk tarafından ve 5+5 sistemiyle seçilip seçilmeyeceği soruldu. Cevap, bu defa da Evet oldu. Hem de yüzde 69 gibi rekor sayılabilecek bir oyla. Hayır diyenlerin oranı ise yüzde 31&#8217;de kaldı. Böylece bugün oylanacak olan Cumhurbaşkanlığı Sistemi&#8217;nin temeli 10 yıl öncesinden atılmış oluyordu. 2007 halk oylamasında en çok Hayır veren il yüzde 65 ile Tunceli olurken en fazla Evet oyu veren il ise yüzde 95 ile Bingöl olacaktı. Nihayet bundan yedi yıl önce sandık başına 82 Anayasası&#8217;nın 26 maddesi üzerinde değişiklik için gittik. 12 Eylül 2010 tarihinde gerçekleştirilen referandumda halkın yüzde 58&#8217;i Evet dedi, Hayır oyları ise yüzde 42&#8217;de kaldı. Bundan önce olduğu gibi sandıktan en çok Hayır çıkaran il yüzde 81 ile Tunceli oldu. Onu Kırklareli ve Edirne (74) ile Muğla (69) takip etti. En çok Evet veren il ise yüzde 96 ile Ağrı oldu. Ağrı&#8217;dan sonra yüzde 95 ile Bingöl, Siirt ve Batman, 94 ile Van, Şanlıurfa, Hakkari ve Diyarbakır en çok Evet diyen iller oldu. Referandumlar bitti ama bu arada bir referandumun da kıyısından dönüldüğünü belirtelim. 2001 yılında Anayasanın “Başlangıç” metni ile 33 maddesinde değişiklik yapan kanun TBMM&#8217;de kabul edilince 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer sadece bir maddeye takıldığı için milletvekillerinin ödenek ve yolluklarına dair 27. maddenin referanduma sunulmasına karar vermişti. TBMM derhal harekete geçerek yasanın 27. maddesiyle ilgili yeni bir anayasa değişikliğine gitti. Böylece Sezer&#8217;in bu gereksiz referandum külfetinden kıl payı kurtulmuş olduk. Lüzumlu veya lüzumsuz, olumlu veya olumsuz, 6 referandum geçirdik bugüne kadar. 5 kere Evet, 1 kere Hayır dedik. Bakalım bu akşam sonuç nasıl tecelli edecek?]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/10-dakikada-referandum-tarihimiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayak öptüren cumhurbaşkanından alın öptüren cumhurbaşkanına</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/ayak-opturen-cumhurbaskanindan-alin-opturen-cumhurbaskanina/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/ayak-opturen-cumhurbaskanindan-alin-opturen-cumhurbaskanina/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Apr 2017 14:04:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8416</guid>

					<description><![CDATA[İki fotoğraf duruyor masamda. Biri 1960&#8217;ların ortasında çekilmiş. 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü muhtemelen bir kongrede sahneye doğru ağır adımlarla yürüyor. Artık beklentisi her neyse yerinden fırlayan bir fanı ayaklarına kapanmış, kundurasını öpüyor ki şapır şupur. Paşa hazretlerinin yüzünde ise herhangi bir yadırgama, bir mahcubiyet ifadesi yok. Öyle ya, gayet normal. Yıllarca kunduralarını öpenler kervanına bir fani daha katılmış katılmamış, ne fark eder ki? Bu arada galiba sağdaki koruması, sadece o birazcık rahatsız olmuş olmalı ki, adamı ellerinden tutup kaldırmaya davranmış. Korumanın derdi mahcubiyet filan değil besbelli, Paşa ayağını adamın dudağından kurtarıp da sahneye yürüyemiyor, zoruna giden o. Milletin on yıllarca “Geldi İsmet, kesildi kısmet” diye diline pelesenk ettiği bir tekerlemenin kahramanı olan Paşamız ayağını nasıl kurtardı, bilmiyoruz. Bildiğimiz, 27 Mayıs darbesinden sonra bu kez silah zoruyla Başbakanlığa getirildiği ve ölene kadar da bu millete “Sizi ben kurtardım, bana ebediyyen borçlusunuz” demekten bıkmadığıdır. İnönü öldüğünde Bursa&#8217;da Çelebi Mehmet Ortaokulu&#8217;nda öğrenciydim. Okulca tören yapmış, bize yas tutturmuşlardı! CHP hala milletin başının üzerinde, İnönü&#8217;nün 50 yıl boyu sallandırdığı “Sizi ben kurtardım, bana ebediyyen borçlusunuz” kılıcını elinden bırakmama uğraşında. Gerektiğinde kılıcı aba altından veya açıktan gösterdiğini bilecek kadar yaşadık. Halka ayak öptürenlerin ipi inşaallah 16 Nisan&#8217;da çekilecek ve millet bağımsızlığını engelleyen bağlardan bir kaçından daha kurtulacak. Bu nasıl sağlam bir zincirmiş ki, kopar kopar bitmiyor mübarek. Bilelim ki, bütün zincirlerin altında da bizzat, resimde ayağını öptürdüğünden gayet memnun olduğunu gördüğümüz İnönü&#8217;nün imzası okunuyor. Cumhuriyetin fabrika ayarlarının değişeceği o günü sabırsızlıkla bekliyoruz. Mazlumların koruyucusu Masamda duran ikinci fotoğrafa takılıyor bu sırada gözlerim. Renkli fotoğrafta akallı bir genç, kendisinden yaş itibariyle de makam itibariyle de büyük, devletin başı olan Recep Tayyip Erdoğan&#8217;ı ayağından değil, alnından öpüyor. Erdoğan&#8217;ın yüzünde de herhangi bir yadırgama, bir mahcubiyet, &#8216;nerden çıktı bu adam&#8217; ifadesi yok. Çünkü şehit anneleri başta olmak üzere alnından çok öpüldü. Çünkü o halktan biri. Seçilmeden milletin tepesine bağdaş kurup 50 sene onunla kedinin fareyle oynadığı oynayanlardan farkı, bugüne kadar girdiği –belediye başkanlığı dahil- bütün seçimleri kazanmış olması. Yani gücünü mekteplerde zorla ezberletilen Kemalist mitolojiden, Silahlı Kuvvetler&#8217;den, şu veya bu odaktan değil, doğrudan halktan alıyor. Hem biliyoruz ki, alnından öpmek bizde büyüklerin küçüklere takdirini ifade eder. . Lakin burada ilişki tersine kurulmuş gibi: Takdir eden sıradan biri, takdir edilen ise devletin başı. Üstelik fotoğrafta TC Cumhurbaşkanı&#8217;nı alnından öperken görülen adam, son İdlib sarin gazı saldırısında ikiz çocuklarını şehid veren acılı bir Suriyeli baba. Yani öpen bir Türk vatandaşı dahi değil. Ümmet-i Muhammed&#8217;den bir ferd. İkiz evladını kaybetmenin derin acısını o sakin alında dindiriyor besbelli. Mesaj gayet net: O sadece bizim Cumhurbaşkanımız değil, mazlumların da koruyucu ve kollayıcısı. 50 yılın özeti Sonra düşündüm masamdaki bu iki fotoğraf üzerinde. İçimi çekip &#8216;Nereden nereye, değil mi?&#8217; dedim kendi kendime. Biri &#8216;halk&#8217; ile herhangi bir alakası olmadığı halde halkçı geçinir, sonra da partisinin adını halka hiç mi hiç tahammül edemediği halde Halk Partisi koyar, ardından aynı halka ayakkabısını layık görür. Öbürü halktan biri olarak çıkar, bir siyasi mücadele sonunda, kurallarını yine sözde Halkçıların koyduğu meşru bir mücadelede engellemelere rağmen başarıya ulaşır ve aynı makama çıkar ama halka ayağını değil, alnını öptürür. İşte Cumhuriyetimizin son 50 yıllık değişiminin özü, özeti bu iki fotoğraftır. Bu fotoğraflara dikkatle ve rikkatle bakalım ve bugün ulaştığımız noktayı onların ışığında değerlendirelim. Görelim ki, Cumhuriyet ancak şimdi &#8216;cumhuru&#8217; ile buluşmaktadır. Tarihin gidişi buna doğrudur ve zaten bu noktaya vasıl olmamamız içindi bütün dümenler, darbeler, muhtıralar, anayasaların başına konulan &#8216;değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddeler&#8217;, MGK&#8217;lar, Anayasa Mahkemeleri, şunlar bunlar… Hem Meclisinizde “egemenlik kayıtsız, şartsız milletin” yazısı asılı olacak, hem de anayasınızda değiştrilmesi teklif dahi edilemeyecek maddeler yer alacak. Pekala biliyoruz ki, egemenlik kayıtlı ve şartlıdır Türkiye&#8217;de. Onun asıl sahibine iadesinin eşiğindeyiz. Millet sizin düşmanınızdır! İnönü&#8217;ye “millet düşmanı” deyince birileri köpürüyor. Yahu bunu ben söylemiyorum ki. Hem kendisi itiraf ediyor, hem de en yakınları. Buyurun, İnönü&#8217;nün millet düşmanı olduğunun belgeleri: “Kafileyi durdurdum. Subayları bir kenara topladım: İçinde bulunduğumuz vaziyeti bilesiniz. Bundan başka subay olarak da yerinizi bilmelisiniz. Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır. Bana bakın, dedim. Kimse işitmesin, millet düşmanınızdır.” (Ulus, 17 Mayıs 1968) “Ulusal egemenlik, kamuoyu sözleri bir takım süslü kelimelerden ibarettir. Böyle bir şey yoktur. Mesele, okur-yazar denilen azınlığın, okuması yazması olmayan çoğunluğu yönetmesidir. Azınlık denilen okur-yazarların da başlarına menfaat yularını geçirip hazine yemliğine bağladın mı, bütün yönetim yoluna girer.” (Kılıç Ali&#8217;nin Anıları, İş Bankası: 2010, s. 533) “İsmet Paşa (mühendis olduğumu öğrenince) kulağına doğru eğilecek ve hiçbir zaman aklımdan çıkmayacak şu sözleri fısıldayacaktı: “Aman çok yol yapma evladım. Çok yol yaparsan Anadolu akın akın buralara gelir.” (Jak Kamhi, Gördüklerim, Yaşadıklarım, 2013, s. 35) Bilelim ki, “milleti düşman” gören, başına yemlik bağladığı azınlıkla ülkeyi yönetmeyi marifet sayan ve “aman yol yapma, yoksa karnını kaşıyan adamlar şehre doluşur” diyen birinin dizayn ettiği Cumhuriyetin fabrika ayarlarını değiştirmeden bu millete rahat yoktur. Necip Fazıl&#8217;ın deyimiyle kendisi fare olduğu halde kedi taklidi yapıp milletle kedinin fare ile oynadığı gibi oynayan zihniyeti tasfiye etmeden rahat yüzü görmemiz de mümkün değildir. İki fotoğrafın bana düşündürdükleri bunlar oldu. Siz ne düşündünüz?]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/ayak-opturen-cumhurbaskanindan-alin-opturen-cumhurbaskanina/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cumhurbaşkanları nasıl seçilmişti?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/cumhurbaskanlari-nasil-secilmisti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/cumhurbaskanlari-nasil-secilmisti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 02 Apr 2017 14:02:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8414</guid>

					<description><![CDATA[Geçen Cuma aziz ağabeyim Hasan Aksay beyefendi Regaib Kandili tebriği için arayınca mahcup oldum doğrusu. Arayan ben olmalıydım. Lakin dünyada tanıdığım en ganî gönüllü insanlardan olan Hasan Aksay&#8217;ın bunların üzerinde durmaya hiç niyeti yoktu. &#8216;Vazifemiz&#8217; diyor ve beni mahcubiyet kuyularının birinden çıkarıp öbürüne sokuyordu. &#8216;Sizinle konuşmak istediğim çok mühim bir mevzu var&#8217; dedi o heyecan dozu hiç eksilmeyen sesiyle ve şöyle devam etti: &#8216;Duyuyorum, Başkanlık sistemini istemiyoruz, Meclis&#8217;te seçilsin… filan deniliyor, deniliyor ama o zaman seçim var mıydı Mustafa Bey, seçiliyor muydu Cumhurbaşkanları? Hayır, birilerince düpedüz milletin vekillerine dayatılıyordu. Bu hakikatleri anlatmak lazım.&#8217; Evet, hakikatleri anlatmak lazımdı. Zira balık hafızalı bir toplumda yakın tarihin gerçeklerini hatırlatan olmayınca hafızamızdan hızla buharlaşıyordu bilgiler. Şöyle bir yakın tarih turu atmaya ne dersiniz: Turgut Özal&#8217;a kadar Cumhurbaşkanlarımız seçiliyor muydu yoksa atanıyor muydu? Mesela ilk Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal&#8217;in nasıl seçildiğine bakalım. 1923&#8217;ün 28 Ekim gecesi cumhuriyeti Meclis&#8217;te bir baskın şeklinde ilan ettirmek için düğmeye basan Gazi, İsmet Paşa ile baş başa verip ertesi günü sadece bu anayasa değişikliğine onay verecek vekillerle TBMM&#8217;yi toplamayı kararlaştırır. 29 Ekim günü üye tam sayısı 333 olan Mecliste sadece ve sadece 159 vekil hazırdır. 158 vekilin oyu ile cumhuriyet ilan edildi ve kanun daha Resmi Gazete&#8217;de yayımlanmadan, yani cumhuriyet resmen kurulmadan kurulmamış devletin başına yine baskın bir seçimiyle kendisini Cumhurbaşkanı seçtirir Gazi ama yine 158 vekilin oyu ile! Bırakın Sabih Kanadoğlu&#8217;nun diline doladığı 367&#8217;yi, 167 vekil olan salt çoğunluk bile sağlanamadan yapılan bu seçim ne kadar meşruydu? İkinci bir aday çıkabilmiş miydi? Hayır. O zaman bu nasıl bir &#8216;seçim&#8217; olabiliyor? Tabii ki olamıyor ve TC&#8217;de dayatmacı Cumhurbaşkanı seçim geleneği böyle başlıyordu. Hadi 1923 seçimi böyle geçti, bir sonraki Cumhurbaşkanlığı seçiminde olan durum nasıldı? 1927&#8217;de yine tek aday vardı, yine &#8216;ittifakla&#8217; (sıkıysa seçmesinler!) Gazi seçiliyordu. Ya 1931 seçimi? Yine tek aday ve göstermelik bir seçim daha. Yine Gazi Cumhurbaşkanı &#8216;seçiliyor&#8217;. 1935 yılına geliyoruz ki, Cumhuriyetin 12. yıldönümüdür. Ne demokrasi var, ne serbest seçim. Tek Adam&#8217;ın tensip buyurmasıyla tek liste halinde atanmış mebusların dönüp kendilerine atayanı atamaları gayet normaldi. 1938&#8217;de ölünceye kadar Gazi Mustafa Kemal&#8217;in Cumhurbaşkanlığına seçilmesiyle ama gerçekte onun atadığı vekillerce atanmasıyla dört dönemi geçirdik. Bu arada belirtelim ki, Mustafa Kemal Paşa ve “partim&#8221; dediği CHP hiçbir seçimi kazanamamıştır. Hiçbir rakip partiyle seçim yarışına girmemiştir. Girseydi, Lenin gibi ağır bir seçim yenilgisine uğrayacağını biliyordu. Dolayısıyla kazandığı bir seçim yoktu ve kazanamayacağını da en iyi kendisi biliyordu. Bu sebeple &#8216;seçimimsiler&#8217; yapmayı tercih etti ve vesayetçi bir anlayışın kökleşmesine zemin hazırladı. İyi de onun yerine seçilen İsmet İnönü ne yaptı? Onun da 1946 yılına kadar Cumhurbaşkanlığına seçilmediğini, çünkü seçim yaptırmadığını ve atamayla iş başına geldiğini biliyoruz. İlk Cumhurbaşkanı ölünce ertesi gün yapılan baskın seçime tek aday olarak İnönü girdi ve silah zoruyla seçildi. Fevzi Çakmak&#8217;ın bu işte günahı büyüktür ve sonradan İnönü&#8217;yü bu milletin başına musallat ettiği için pişmanlık duymuştur. Ertesi yıl Meclis yenilendi ve bu defa tek seçici İnönü oldu ve kendi Meclisini kurdu. Nesi eksikti? Atatürk&#8217;ün Meclisi varsa kendisinin de olmalıydı. Tek Parti vardı Meclis&#8217;te, tek seçici vardı ve demokrasi/cumhuriyet nutukları atıyorduk. Tabii bizden başka kimse inanmıyordu buna ve biz saltanatı kötülüyorduk. Halife Abdülmecid Efendi TBMM tarafından seçilirken farklı şehzadelere oy çıktığı halde İnönü&#8217;den başkasına zinhar oy çıkmıyordu. “Devr-i dilara-yı Cumhuriyet&#8221; böyle bir şeydi ve birbirimizin Cumhuriyet bayramını &#8216;sevinçle kutluluyorduk&#8217;. 1943 yılındaki CB seçimleri kıran kırana(!) geçti ve İnönü tek aday olarak katıldığı seçimde Meclis tarafından ittifakla seçildi! Bu arada cumhuriyetin 20. yılına gelmiştik ve hala serbest seçimle seçilen bir cumhurbaşkanını görmemiştik. Yıl 1946. ABD&#8217;nin zorlamasıyla ilk defa çok partili ve tek dereceli seçim yapılacaktır. Lakin açık oy, gizli tasnif (sayım) gibi akla zarar bir yöntemle halkın devreye girmesi muhtemel iradesi ketlendi. Seçimlerde hile yapıldı, dolayısıyla ilk kez CB seçimlerine iki aday gösterildi, çok sayıda sandalyesi gasp edilen Demokrat Parti&#8217;nin adayı Fevzi Çakmak oldu ama seçilemedi. Böylece gâsıp CB konumuna düştü İnönü. 1950&#8217;de halkın iradesi ilk kez tecelli etti ve Meclis&#8217;te ilk serbest CB seçimi yapıldı. Bu defa DP adayı Celal Bayar seçildi, İnönü yenildi. 1954 ve 57 seçimlerinde de Bayar çok adaylı seçimleri kazanıp cumhurun başı oldu. Lakin 27 Mayıs darbesiyle milletin iradesi bir kere daha darp edildi. 1961 güya çok partili hayatın başlangıcıdır ama yapılacak seçime darbenin başındaki Org. Cemal Gürsel tek aday olarak katıldı, zira milletin desteklediği ve serbest bir seçim olsa Cumhurbaşkanı olacağı kesin olan Ord. Prof. Ali Fuat Başgil resmen tehdit edilerek adaylıktan vazgeçirildi. Yurt dışına kaçmak zorunda kaldı. Böylece cumhuriyet tarihine parlak bir sayfa daha ilave ederken 1966 seçimleri geldi. Genelkurmay Başkanı Cevdet Sunay tek adaydı ve asker böyle istiyordu. Nitekim askerin istediği oldu ve Sunay CB seçildi. Bu arada cumhuriyetin 50. yıldönümü gelmişti ve yeni bir CB seçilmesi gerekiyordu. Oramiral Fahri Korutürk tek aday olarak seçimlere girdi ve tabii ki mecburen seçildi. Derken 12 Eylül darbesi yapıldı. Kenan Evren darbenin başı olarak önce Devlet Başkanlığı&#8217;nı, ardından da 1982&#8217;de Anayasa referandumunun kuyruğuna CB seçimini bağlamak suretiyle kendisini mecburen seçtirdi. Millet silah zoruyla Anayasaya oy verirken bir de baktılar ki cumhurbaşkanını da seçivermişler! Böyle geldik 1989 yılına. O tarihte Turgut Özal çok adaylı bir seçimde CB seçildi ve bu uygulamanın arkası geldi. Ama bu arada cumhuriyetin de 66. yılına erişmiş bulunuyorduk! İşte size cumhurbaşkanlarını nasıl seçtiğimizin 66 yıllık kısa tarihi. Bir tarih ki, halkın iradesini tutuklamaya ayarlı. Bu vesayet çarkının kırılacağı tarih ise 16 Nisan&#8217;dır.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/cumhurbaskanlari-nasil-secilmisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı hanedanının malları haraç mezat nasıl satıldı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/osmanli-hanedaninin-mallari-harac-mezat-nasil-satildi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/osmanli-hanedaninin-mallari-harac-mezat-nasil-satildi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Mar 2017 14:01:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8412</guid>

					<description><![CDATA[600 yıllık Osmanlı hanedanı mensuplarının Halifeliğin kaldırılmasıyla sınır dışı edildikleri iyi bilinir ama ellerinde bulunan mal ve eşyanın başına neler geldiği meselesi karanlıkta kalmıştır, zira burada şaibeli işler dönmüştür. Lakin bu karanlık hakkında yayın da pek azdır. İşte o nadir yayınlardan biri, Cemal Kutay&#8217;ın olup Mayıs 1966 tarihli Tarih Konuşuyor adlı dergisinde çıkmıştır. Aşağıda pek çok bilinmeyeni bir arada bulduğumuz bu ilginç yazının geniş bir özetini sunuyorum. Halife Abdülmecid Efendi 5 Mart 1924 sabahı oğlu Ömer Faruk, kızı Dürrüşehvar ile beraber İsviçre&#8217;ye gitmişti. Halifeden sonra sayıları 130&#8217;a yaklaşan sultan, şehzade ve damadlar da kendilerine verilmiş olan üç günlük zamanı aşmamak için harekete geçmişlerdi. Bu üç günlük mühlet süresinde İstanbul İstanbul olalı görülmemiş ve görülmesine imkân olmayan eşya satışlarına şahit oldu. Hiçbir akıl sahibi çıkıp da asırlarca dünyanın dört bir yanından derlenip toparlanmış bu misilsiz, nadir, antika, bir parçası servetler değerindeki paha biçilmez eşyayı, sahipleri ve memleket namına ele almak, değeriyle satmak, hatta gerekenleri bedelini hazineden ödeyerek müzelere toplamak basiretini düşünemedi. Kapanın elinde kaldı, Yahudi, Rum, Ermeni simsarlar, bu arada meşhur dişçi Sami Günzberg, daha sonra Amerika&#8217;ya, İngiltere&#8217;ye, hatta Rusya&#8217;ya aktarılan misilsiz eşyanın güya sahibi oldular. Mesela Alman İmparatoru II. Wilhelm&#8217;in Sultan Abdülhamid&#8217;in kızı Ayşe Sultan&#8217;a hediye ettiği muhteşem bir piyano, 35 liraya Yahudi Fresko ailesine satıldı! Bunları anlatan Cemal Kutay, 4-7 Mart 1924 günlerinde özellikle Dolmabahçe&#8217;den Ortaköy&#8217;e uzanan Fer&#8217;iyye saraylarında, hanedan yalılarındaki basılmaya kıyılmaz salonlar kaba ve hoyrat sokak satıcılarının, koltukçuların, önceden peylenmiş kişilerin hücumuna uğradı der ve şöyle devam eder: “Çoğu meslekten olmayan rastgele tellallar, kıymetini bilmedikleri bibloları, el işlemelerini, çeşm-i bülbülleri, eser-i yıldızları, stil binbir eşyayı, isimlerini bile söyleyemeden, gerçek değerinin yüzde biriyle müzayedeye koyuyor, bir iki seslendikten sonra “-Sattım…” diye bağırıyorlardı. Başı örtülü, yaşlı, eli bastonlu saraylı hanımlar, ürkek haremağaları, edepli ve redingotlu kethüdalar, sessiz ve sakin, bir köşede, hamalların salonlardan getirdikleri binbir mahiyetteki eşyanın üst üste atılmasını ve telallın “-Sattım”ından sonra alıcının çevresinde bekleşen hamallara işaret ederek taşınmasını hüzünle seyrediyorlardı. Hanedan azasının şahsına ait olan mücevherlerin götürülmesine müsaade edildiği için bunlar yağmadan kurtarılmıştı. Polis müdürü Sadettin ile yardımcısı Kâmil beyler İstanbul polisini seferber etmişti. Şükrü Naili Paşa şahsen dostu olan Damad Halil Paşa&#8217;ya yaverini göndermiş, paniğe kapılmamasını, satışların güvenilir kimselere bırakılarak zamanla da mümkün olabileceğini bildirmişti. Fakat ani karar ve hele Halife Abdülmecid Efendi&#8217;nin ülkeden çıkış şekli öylesine bir ürkeklik yaratmıştı ki, polis pasaport dairesi gece yarısına kadar açık olduğu halde bazı hanedan azası, nereye gideceklerini tayin etmeden ve pasaport almadan Fransız Pake kumpanyasının tahsis ettiği Providans vapuruna girivermişlerdi! Bir günün kârı Mesela Damad Halil Paşa&#8217;nın Kuruçeşme&#8217;deki sarayında 5 Mart günü büyük bir müzayede yapılmış, çok değerli ve nadide eşya arasında, paşanın av hayvanları postları koleksiyonu satılmıştı: Bu postlar II. Abdülhamid&#8217;in kayınbiraderi Damad Nuri Paşa&#8217;nındı ve Halil Paşa, koleksiyonu büyük bir merak ve titizlikle tamamlamıştı. Toplam 400 liraya verildi! 48 odası olan Kuruçeşme&#8217;deki Halil Paşa sarayında bulunan eşyalardan paşanın bir gecede ayırmış oldukları, Yahudi Niyegolar tarafından “toptan” 25 bin liraya satın alınmıştı. Sonradan duyulmuştu ki 25 bin liraya alınan eşyalardan sadece bir satranç takımı Hindistan&#8217;da 5 bin altına satılmıştı! Sultan Reşad&#8217;ın Başmabeyncisi Lütfi Simavi Tanin&#8217;deki yazısında şöyle yazıyordu: “Eğer satış işinin vekaletini bir hayır kurumu, mesela Kızılay veya Müzeler İdaresi üstlenmiş olsaydı hem büyük bir talana mani olunmuş olur, hem de müzelerimiz bir daha elde edilmesine imkân olmayan çok kıymetli eserlerle zenginleşirdi. Başmabeynci olarak hizmet ettiğim seneler içinde padişaha, veliahda, şehzadelere, sultanlara öyle değerli ve misli bulunmaz eşya ve hatıralar takdim edilmişti ki; bunların şimdi nerelerde olduğu bilinmez. Padişahlar tarafından Hazine-i Hassaya bırakılan ve saltanat makamına ait olanlar haricinde şahıslarına ait olanlar, oğullarına, kızlarına, gelinlerine, torunlarına ve damatlara armağan edilmişti. Bu gibi eşya kolaylıkla taşınamadığından, hanedan mensupları ancak yanlarına alabildikleri kadarını götürme müsaadesine sahip bulunduklarından kalan eşya ne oldu? Kutay der ki: “Ben merak sevkiyle, bütün müzelerimizi ziyaret ettim. Üstad Halil Ethem beyefendiden kalan eşyanın nelerden ibaret olduğunu sordum. Bana, yanıp yakılarak bir daha yerlerine konulması mümkün olmayan nadir ve kıymetli eşyanın şunun bunun elinde kaldığını ve mühim bir kısmının yurt dışında olduğunu söyledi.” Satılık İmparatorluk Eski Dışişleri Bakanlarımızdan Numan Menemencioğlu Paris&#8217;te büyükelçimizken, elçilik binamız bugünkü yerine taşınmıştı. Yeni binaya eşya alınması için de elçiliğimize 150 bin lira tahsisat verilmişti. Paris&#8217;te yerleşmiş vatandaşlarımızdan ve vezir oğlu olan bir zat, Menemencioğlu&#8217;na müracaat ederek elçiliğe, üzerinde Osmanlı hanedanı tuğrası olan sofra takımlarını alıp almayacağını sormuş ve kendisini İstanbullu bir Museviye götürmüştü: Adamın elindeki eşya, Sultan V. Murad&#8217;ın torunu Nihad Efendi&#8217;ye ait sofra takımlarıydı! Menemencioğlu, bunları elçilik namına alıp alamayacağını Başbakan Şükrü Saracoğlu&#8217;na sormuş, o da fiyatları normal ise alınabileceğini söylemişti. Fakat istenen para o kadar fazlaydı ki, elçimiz ancak içinden altı kişilik bir takım alabildi. Merak etmiş, şahsen ahbabı olan dişçi Sami Günzberg&#8217;e sormuş ve öğrenmişti ki, kendisinden istenen para ile 1924 Mart yağmasında alınan takımlar asgari 50 mislidir! Daha sonra pek çok dedikodu çıkmış, o sırada “bazı nüfuzlu kişiler”in çok değerli eşyayı ele geçirdikleri söylenmişti. Hadiselerin içyüzlerini bilenler ise “Bal tutan parmaklarını yalar! demişlerdi… Ne de olsa bir imparatorluk haraç mezat satılmıştı. Hiç eşyasının sözü mü olurdu? O kadar değerli eşya da imparatorluğun engin toprakları misali bozuk para gibi harcanacaktı. Hem Osmanlının bayrağından başka neyi harcanmamıştı ki? Dili mi? Alfabesi mi? Hukuku mu? Tarih ve edebiyatı mı? Tekke ve medresesi mi? Devlet arması mı? Neyi?]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/osmanli-hanedaninin-mallari-harac-mezat-nasil-satildi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çanakkale’de Kemalist mitolojinin örttüğü bir yenilgi</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/canakkalede-kemalist-mitolojinin-orttugu-bir-yenilgi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/canakkalede-kemalist-mitolojinin-orttugu-bir-yenilgi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Mar 2017 14:58:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8410</guid>

					<description><![CDATA[Ders kitaplarımızda Çanakkale muharebeleri ile Mustafa Kemal ismi özdeşleştirilir. Mesela Kemal Kara&#8217;nın Lise Tarih 2 adlı kitabında 18 Mart sonrası gelişmeler şöyle anlatılır: “Türk kuvvetleri karadan atılmadıkça Boğazların geçilemeyeceğini anlayan İngilizler (…) karşılarında Mustafa Kemal&#8217;i buldular. (…) Mustafa Kemal emrindeki askerlerle savaş tarihine örnek zaferler ekledi. Çanakkale Savaşları, üstün düşman kuvvetleri karşısında Mustafa Kemal&#8217;in dünya çapında büyük bir komutan olduğunu ve Türk askerinin yenilmeyeceğini bütün dünyaya göstermiştir.” Arıburnu ve Anafartalar cephelerindeki başarıları öyle bir abartılır ki, hiç alakasının bulunmadığı 18 Mart deniz savaşında bile &#8216;tek kahraman&#8217; olarak ortaya çıkarıldığını görürüz. Böylece Seyit Onbaşı veya Yahya Çavuş gibi &#8216;tehlikesiz&#8217; isimler hariç yüksek rütbeli kahramanların adı hemen tamamen silinmiştir. Mustafa Kemal Paşa 1918 Mart&#8217;ında Ruşen Eşref&#8217;e bir mülakat verir. Mülakatın Cumhuriyet devrindeki ilk baskısı 1930&#8217;da çıkar. Şimdi ilk yayınındaki şu cümleyi beraberce okuyalım: “Binaenaleyh zabitlerimiz, askerlerimiz hissiyat-ı vatanperverane ve dindaraneleriyle, şecaat-i mahsusa-i milliyeleri bu derece kuvvetli bir düşmana karşı Darü&#8217;l-Hilafe ve Saltanat kapılarını muhafaza etmekle cidden şayan-ı iftihar bir mevki kazanmışlardır.” Altını çizdiğimiz kelimeler, metnin 1930 baskısında şöyle kuşa çevrilmiş: “Binaenaleyh zabitlerimiz, askerlerimiz hissiyat-ı vatanperverane ve diniyeleriyle, şecaat-i mahsusa-i milliyeleriyle bu derece kuvvetli bir düşmana karşı payitaht kapılarını muhafaza etmekle cidden şayan-ı iftihar bir mevki kazanmışlardır.” 1918&#8217;de, Osmanlı Devleti ve Hilafet ayaktayken Çanakkale&#8217;deki subay ve erlerimizin vatanseverlik ve dindarlık duygularıyla Hilafet ve Saltanatın Merkezi olan İstanbul&#8217;u koruduklarını söyleyeceksiniz ama 12 yıl geçip de Osmanlı tarihe karışıp da laiklik dayatmaları günlerinde aynı konuşmayı yeniden yayınlarmış gibi yapacak ve Hilafet ve Saltanat Merkezi (Darü&#8217;l-Hilafe ve Saltanat) kelimelerini tıraşlayacak ve yerine başkent anlamındaki payitaht kelimesini yazacaksınız ve buna yüzünüz kızarmadan Tarih diyeceksiniz. Dahası var. Mülakatın 1918 baskısında, “Binaenaleyh zabitlerimiz, askerlerimiz hissiyat-ı vatanperverane ve dindaraneleriyle, şecaat-i mahsusa-i milliyeleri bu derece kuvvetli bir düşmana karşı…” şeklinde geçen ve düşman İngilizlerin “kendilerine mahsus millî kahramanlığı”ndan dem vuran Mustafa Kemal&#8217;in sözü, 1930 yılında burada sanki Türk askerinin kahramanlığından bahsediliyormuş hissini verecek şekilde ve “milliyeleri” kelimesinin arkasına “ile” edatı eklenerek bağlamından saptırılıp şu kılığa sokulmuştur: “Binaenaleyh zabitlerimiz, askerlerimiz hissiyat-ı vatanperverane ve diniyeleriyle, şecaat-i mahsusa-i milliyeleriyle bu derece kuvvetli bir düşmana karşı…” Kemalist ulema, bu defa aynı metni şu kılığa sokmakta beis görmeyecektir: “Dolayısıyla subaylarımız, askerlerimiz vatanseverlik ve dindarlık hisleriyle, milli özelliklerinden gelen yiğitlikleriyle bu derece kuvvetli bir düşmana karşı…” (Atatürk&#8217;ün Bütün Eserleri, 2, Kaynak: 2003, s. 158.) Anlam bulanıklaştı, bağlam kayboldu ve ilk metindeki İngilizlere yönelik takdir tarihten silinmiş oldu, öyle mi? Siz öyle zannedin! Gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi kötü bir huyları olduğunu unutmayın! 19 Mayıs faciası Mustafa Kemal&#8217;in hayatında iki 19 Mayıs var. Biri Samsun&#8217;a çıkışı, öbürü ise Çanakkale&#8217;deki başarısızlığı. Ruşen Eşref&#8217;le yaptığı konuşmada 19 Mayıs günü 19. Tümen Komutanı olarak giriştiği taarruzdaki rolünden sadece &#8216;biraz malumat&#8217; vermek istemiştir. Neden &#8216;biraz&#8217;? Arıburnu ve Anafartalar&#8217;dan bertafsil bahsederken kendisinin de başında bulunanlardan olduğu 19 Mayıs taarruzumuz hakkında neden istemeye istemeye konuşmuştur? Öte yandan 1918&#8217;de Ruşen Eşref&#8217;e konuşurken 19 Mayıs taarruzunda kendi cephesinde mühim hadiseler olmamış gibi gösterir. “Bu civardaki tahkimat evvela ufak mikyasta kanlı muharebeleri intaç etti. Sonra da “Anafartalar” harekât-ı umumiyesinin mebdeini (kaynağını) teşkil etti” deyip geçer. Bütün hadise bundan ibarettir. Ancak 19 Mayıs&#8217;ın bir de yazılmayan tarihi var ki, değinmekle yetineceğiz. Genelkurmay&#8217;ın Çanakkale Tarihi (cilt V, 3. kitap) ile İngiliz Deniz Harekatları Tarihi&#8217;ne (c. III, s. 25) göre 19 Mayıs sabahı saat 3,30&#8217;da Yarbay Mustafa Kemal&#8217;in başında bulunduğu 19. Tümen Arıburnu cephesinde taarruza geçmiş, 5,30&#8217;da bir sonuç alınamamış, 7,00&#8217;da Tümenin sağ kanadına düşman karşı taarruz düzenlemiştir. 10&#8217;da ise Kuzey Grubu Komutanlığı taarruzu durdurmuştur. Kemalist Gen. Celil Erikan&#8217;ın yazdığı Komutan Atatürk metninden, Ruşen Eşref&#8217;e dediğinin aksine Mustafa Kemal&#8217;in 19. Tümeninde taarruz sırasında 89 subay ve 10.877 eri bulunduğunu, 27 ve 64. Alayların da kendi emrine verildiğini öğreniyoruz. Sonuç? Kemalist Erikan anlatsın: “Yapılan saldırıda 19&#8217;uncu Tümen bölgesinde, düşmanın ilk siperlerine girilmesine karşın çok ilerlenemedi. 19&#8217;uncu Tümende 13 subay ve 1,181 er yitimine mal olan saldırıyı, kolordu saat 09.00 sıralarında durdurdu.” Bir dakika! Yani Ruşen Eşref&#8217;e &#8216;biraz anlattığı&#8217; hücumda asker mevcudunun onda birini mi kaybetmiş Mustafa Kemal? İlerleyememiş. Ve bu bir başarısızlık değil, öyle mi? Bir de kuyruklu yalan takmışlar peşine ki evlere şenlik. Erikan&#8217;a göre kayıplar düşman tarafında da “öyle çoktu ki” ölüleri gömmek için İngilizlerin isteğiyle 22 Mayıs&#8217;ta ateşkes yapılmıştır! İki taraf da ağır kayıplar vermiş. Acaba? Buyurun: Gen. Fahrettin Altay&#8217;ın anılarından 19 Mayıs taarruzundan sonra savaş meydanında kalan “Cesetlerin hemen hepsi”nin “bizim” olduğunu öğreniyoruz. (On Yıl Savaş ve Sonrası, 1970, s. 102 ve 104.) Efsanenin sonu Bir başka General, Fahri Belen, bu muharebede toplam 2 bin şehit, 6 bin de yaralı verildiğini, dahası, ölen ve yaralananların çoğunun Türk olduğunu yazmakta (XX. Yüzyılda Osmanlı Devleti, 1973, s. 252). Rakamı doğru kabul edelim, toplam 2 bin şehidin yarısından fazlasını (1,193 kişiyi) Mustafa Kemal&#8217;in başında bulunduğu 19. Tümen vermiştir. Avustralyalı tarihçi Robin Prior şöyle yazar: “Mustafa Kemal&#8217;in –en iyi saatleri olmayan- 19 Mayıs&#8217;taki feci karşı saldırının başında olduğunu (ama bu saldırının kendisinden kaynaklanmadığını) da anımsamamız gerekir.” Prior&#8217;a göre 19 Mayıs taarruzu bütün Çanakkale Savaşı&#8217;nda Türklerin yaşadığı en büyük felaket oldu. 30 veya 42 bin Türk askerinden 10 bini kaybedilmişti. Ölü sayısı 3,500&#8217;dü. Peki Anzakların kaybı &#8216;ağır&#8217; mıydı? Prior&#8217;a göre Anzakların sadece 160 ölü, 486 yaralısı vardır! 3 bin şehide karşılık 160 ölü ve düşman &#8216;ağır&#8217; kayıp vermiş, öyle mi? Külahıma anlatın bunu. Kuşa çevrilerek basılabilen Esad Paşa&#8217;nın hatıratı da bir şeyler söylüyor gibi. Mustafa Kemal&#8217;in Ruşen Eşref&#8217;e 19 Mayıs hücumu hakkında neden konuşmak istemediğinin satır arasını okur gibi oluyoruz cümlelerinde: “19&#8217;uncu Tümen kendisinden beklenilen kahramanlığı bu kez gösteremedi. Bir adım bile ilerleyemedi. Her taraftan sıkıştırılmış olan düşmanın sol kanadına şiddetli ve ciddi bir saldırı yapması gerekirdi. Yalnız 16&#8217;ncı Tümen düşmanın bazı siperlerini ele geçirebildi.” (1975, s. 100.) Peki cephede Mustafa Kemal&#8217;in yanında bulunan ve İstiklal Savaşı komutanlarından Fahreddin Altay&#8217;ın hatıraları ne diyor? Şunları: “Safha safha devam eden bu saldırı sırasında Mustafa Kemal sol yanındaki 13. Alay&#8217;ın bu saldırıya katılması için emir vermiş, fakat saldırı sırasında alayın YARIDAN FAZLASININ eriyip gittiğini gözlerimle görmüştüm.” (s. 97) Velhasıl resmi tarihte kahramanlığı ebedileştirilmek istenen Mustafa Kemal&#8217;e başarısızlık zinhar yakıştırılmaz. Böylece Çanakkale düğümü bir türlü açılmaz ve &#8216;Açamıyorsan örteceksin&#8217; kuralı işler. Lakin kaçış yok. Yüzleşeceksiniz. İnatçı da olsalar efsanelerin bir ömrü vardır. Çanakkale üzerine örtülen Kemalist mitolojinin ömrü bitiyor.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/canakkalede-kemalist-mitolojinin-orttugu-bir-yenilgi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan Abdülhamid Harf İnkılabı mı yapacaktı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/sultan-abdulhamid-harf-inkilabi-mi-yapacakti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/sultan-abdulhamid-harf-inkilabi-mi-yapacakti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Mar 2017 14:54:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8408</guid>

					<description><![CDATA[Maalesef tarihe istediğini söyletme vak&#8217;alarının sayısı zannettiğimizden çok fazla. Bu gayretkeşlik “iyi” diye bildiğimiz tarihçilerin kitap ve yazılarında dahi karşımıza çıkabiliyorsa hakkında bir buçuk sayfalık bilgi bulunan bir tarihî kişilikten yüzlerce saatlik dizi film çıkaranları garipsememek gerekir. Bunlardan biri, Sultan II. Abdülhamid&#8217;in Harf İnkılabı yaparak Latin harflerini getirmek niyetinde olduğu ama bunu başaramadığı safsatası. Şöhreti boyunu aşan bir tarihçi bunu ciddi ciddi yazmıştı vaktiyle. Şimdi ise Harf İnkılabı&#8217;nın toplumsal idrakte gevşeyen menteşelerini tutturmak mecburiyetini hisseden birileri bunu bir &#8216;kanıt&#8217; gibi sunma derdine düşmüş ki, başları sıkışınca ne melanetler işleyebileceklerini göstermiş oldular. &#8211; Bakın, sizin “İslamcı Sultanınız” bile Arap harflerinden şikayetçi ve o dahi Atatürk gibi Latin harflerinin kabul edilmesinden yana, siz hangi kafayı taşıyorsunuz? diyerekten pek bir kurumlanıyorlar. Baylar, biz hakikati arıyoruz, çok şükür Hakk&#8217;a ayarlı kafamız. Siz tarihten silah yontma derdindesiniz. Lakin biraz dikkat edin, ellerinizle yonttuğunuz silahlar bir gün başınıza da savrulmasın! Ezelî kaidedir bu: “Kılıçla gelen, kılıçla gider.” Şimdi şu iddianın dizildiği “çürük iplik”i birazcık yoklayalım, bakalım, ne kadar dayanıklı? Sultan Abdülhamid&#8217;in bu millet tarafından yalnız devlet büyüğü değil, “millet büyüğü” olarak da ne kadar candan sevildiğini gören komitacı ruhlular ona duyulan muhabbete mani olamayınca bu defa milleti ondan soğutma silahını kullanıyorlar. İngilizlerin korkunç taktiği buydu zira. Elinden alamıyorsan soğutacaksın. Lafımızı en baştan gediğine koyalım : “Harf İnkılabını az daha Sultan Abdülhamid yapacaktı!” şeklindeki akla zarar iddiayı ileri süren zevat sahte bir hatırata dayanıyor. Öncelikle söyleyelim ki, Sultan II. Abdülhamid Han&#8217;ın elimizde bir hatıratı bulunmamaktadır. Ne Abdülhamid&#8217;in Hatıra Defteri&#8216;nin, ne de Siyasî Hatıratım başlığıyla yayınlanan metnin aslı astarı vardır. Sahte hatıratlar İsmet Bozdağ&#8217;ın neşrettiği Abdülhamid&#8217;in Hatıra Defteri büsbütün uydurmadır. Siyasî Hatıratım ise bazı parçaları sahih gibi görünse bile güya Sultan Abdülhamid tarafından “padişahlıktan uzaklaştırıldıktan hemen sonra kaleme alınmış” ve Selanik&#8217;te bir tabur askerin koruduğu Alatini Köşkü&#8217;ne hapsedilmiş vaziyetteyken her nasılsa bu köşkten ayrıldıktan sonra 1912-13 gibi Ali Vehbi Bey diye güya yakınlarından birinin eline geçmiş, o da eline geçer geçmez Fransızca&#8217;ya tercüme etmiş ama bu arada hatıratın aslı kaybolmuş imiş! Burada akla gelen ilk soru, bu hatıratın aslının nerede olduğu. İkinci soru Ali Vehbi Bey&#8217;in eline geçmişken niye hatıratın aslını yayınlamayı tercih etmediği. Üçüncü soru ise neden Türkçe/Osmanlıca yayınlamak yerine Fransızca&#8217;ya çevirmeyi ve 1913 yılında Neuchatel&#8217;de bastırmayı tercih ettiği. Bu sorulara henüz ikna edici bir cevap verilebilmiş değil. Metindeki üslubun Sultan&#8217;a ait olmadığını ve olamayacağını anlamak için alim olmaya gerek yok. Mesela şu fikirlerin II. Abdülhamid&#8217;e ait olduğuna, üstelik daha tahttan indirilmeden 9 yıl önce bunları not defterine yazdığına inanmak mümkün mü? “İdaresi çok güç olan ve millî gücümüzü yiyip bitiren Balkan devletlerini kaybetmiş olduğumuza üzülmüyorum. Ne kadar küçülür, teksif olursak o kadar kuvvetlenir, &#8216;hasta adam&#8217;lıktan kurtuluruz.” Sultan Abdülhamid “Balkan devletleri”ni kaybettiğine üzülmüyor, aksine seviniyormuş, toprak kaybetmekten adeta keyif alıyormuş, öyle mi? Ne kadar küçülürsek o kadar iyidir, diyormuş bir de. El-İnsaf yahu. Acaba hangi “Balkan devletleri”ni kaybetmiş? Böyle bir laf söylenir mi? Bazı Balkan topraklarını dese neyse de bu “Balkan devletleri”ni kaybetmek de ne oluyor? Yani Sultan&#8217;ın kafasında, o topraklar kendi elindeyken de “Balkan devletleri” imiş, öyle mi? Böyle bir şuursuzluk şaheserini Sultan Abdülhamid gibi topraklarını korumak için ömrünü, hatta kellesini ortaya koymuş bir vatanpervere mal etmek densizliği kimin eseridir? Bilelim ki, bu sözler ona yapılmış en büyük hakaretler cümlesindendir. Aslı elimizde bulunmayan Siyasî Hatıratım&#8216;daki bilgiler ancak başka kaynaklarca doğrulanabilirse kullanılabilir, aksi halde yukarıdaki gibi ona hakaret kastı taşıyan çok sayıda sayfayla karşı karşıya gelmemiz kaçınılmazdır. Hatıratın sahteliğine kanaat getirdikten sonra şimdi gelelim Sultanın Harf İnkılabı hakkında sarfettiği söylenen cümlelere. Halife Harf İnkılabı yapacaktı öyle mi? Burada da Sultan&#8217;la bağdaştırılması mümkün olmayan garip bir mantıkla karşı karşıyayız. Kitaptaki ifade şöyle: “Halkımızın (…) Yazma, okuma sanatını öğrenmek arzusu diğer milletlere nazaran daha az olmamakla beraber ya imkân azlığından veya güçlüklerden dolayı bu vazifeden kaçmaktadırlar. Zira yazımızı öğrenmek pek kolay değildir. Bu işi halkımıza kolaylaştırmak için belki de Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur. Her ne kadar bu harflerle, lisanımızdaki bazı sesleri vermek güçlüğü mevcut ise de, bunu ayarlamak şüphesiz kabil olabilir.” (Siyasî Hatıratım, Dergâh: 1999, s. 143. Bu hatıraların bazı kısımları Almanya&#8217;da Nord und Sud&#8217;da Almanca&#8217;ya ve ABD&#8217;de New York Times&#8217;da İngilizce&#8217;ye çevrilerek yayınlanmıştır.) Tut kelin perçeminden derler ya, aynen öyle! Güya Halife-i Rûy-i Zemin Sultan Abdülhamid, bir yandan Hilafetin gücünü Müslüman kıtalara nasıl yayarım diye gece gündüz didinirken öbür yandan da Latin alfabesini imparatorluğa gizli gizli getirmek istiyor ve okuma yazmayı ancak böyle artırabileceğine inanıyormuş! Yahu zaten ancak pamuk ipliğiyle kendisine bağladığı Araplar, Kürtler, Arnavutlar ve sair Müslüman unsurlar Latin alfabesine geçilirse tespih taneleri gibi dağılacaklardı. Sultan bu basit ihtimali düşünmekten aciz midir ki, nüfusun yüzde 10&#8217;una daha okuma yazma öğretmek uğruna zar zor bir arada tuttuğu imparatorluğun yere düşen bir vazo gibi dağılmasına razı olabilsin. Akıl var, yakın var. Kaldı ki bu tür ifadeler Sultan&#8217;ın mantığına ve 30 küsur yıl boyunca uyguladığı eğitim ve kültür politikalarına da hiçbir şekilde uymaz. Uymaz, uymaz ama birileri çıkıp uyduruverir. Hem de hangi sözümona kaynakta? Osmanlıcası/Türkçesi bir türlü bulunamayan ama Fransızca, İngilizce ve Almanca tercümeleri var olan bir kaynakta(!). Sultan II. Abdülhamid&#8217;in bir hatıra defteri yoktur, bazı hatırat parçaları yanında sadece kızı Ayşe ve Şadiye Sultanların hatıratları ile sürgün dönemindeki özel doktoru Atıf Hüseyin Efendi&#8217;nin tuttuğu günlükler vardır elimizde. Bir de bazı söyleşiler doğrudan onun ağzından ifadeler aktarmaktadır. Ama asıl hatıratı, başta irade-i seniyyeleri olmak üzere Yıldız Arşivi&#8217;ndeki yüzbinlerce belgede araştırmacıları beklemektedir. Onlar dururken sağlıksız hatıratlara dayanarak Sultan Abdülhamid&#8217;e iftira etmek bilinsin ki kimsenin faydasına değildir. Sadece onun ahını almaya yarar, o kadar!]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/sultan-abdulhamid-harf-inkilabi-mi-yapacakti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan Abdülhamid’in dünyadaki elçileri</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/sultan-abdulhamidin-dunyadaki-elcileri/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/sultan-abdulhamidin-dunyadaki-elcileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Mar 2017 14:53:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8406</guid>

					<description><![CDATA[Son yıllarda biraz da fakirin katkılarıyla hiç gündemden inmeyen Sultan II. Abdülhamid&#8217;in dünyadaki elleri, gözleri, kulakları vardı. Bunlar ya resmi temsilcilerdi ki sefer-i kebir veya şehbender, yani büyükelçi veya konsolos idiler ya da özel temsilcilerdi ki ya istihbarat ajanı veya misyoner kılıklarında adamlardı. Kâh Paris&#8217;te Quai D&#8217;Orsay salonlarını arşınlayan Salih Münir Paşa&#8217;ydı o, kâh Amerika&#8217;daki sefirlerimizden İsmail Ferruh Efendi. Saint Petersburg&#8217;daki en meşhur sefirimiz ise Arnavut asıllı Turhan Paşa&#8217;dır. (Aklıma gelmişken yazayım: Saint Petersburg&#8217;daki Osmanlı sefaret binamızı, Ruslar başkentlerini Moskova&#8217;ya taşıdıkları zaman boşalttıktan sonra maalesef terk etmişiz ve bir daha da ilgilenmemişiz. Gittiğimde araya araya zor bulmuş ve fotoğraflarını da çekmiştim. Dışişleri Bakanlığı&#8217;ndan bir ilgilenen olursa yardımcı olayım hayrına. Belki bir fonksiyon kazandırmayı akıl ederiz.) Hassas mı hassas Londra politikalarına biçtiği kumaş ise Kırımlı bir aileden gelen Ahmed Tevfik Paşa&#8217;dır ki sonradan defalarca sadrazamlık yapmıştır. Dünyadaki resmi elçilerimiz bir yana, bir de gönüllü, fahri elçileri vardı Büyük Sultan&#8217;ın. Mesela Amerika Birleşik Devletleri&#8217;nde bulup görevlendirdiği eski ABD Filipinler Konsolosu Alexander Russell Webb Müslüman olduktan sonra Muhammed Webb Efendi adını alacak ve Broadway Caddesi&#8217;nde açtığı İslam Kültür Merkezi&#8217;nde Amerikalılara İslam&#8217;ı ve Osmanlı&#8217;yı doğru anlatmak için çabalayacak ve The Moslem World adlı gazeteyi çıkaracaktır. Finansörü elbette Yıldız Sarayı&#8217;ndaki Sultan&#8217;dır. Hem bilir misiniz ki, İttihatçılar iş başına gelince Sultan&#8217;ın yaptığı her işi tersine çevirmeyi, ak dediğine kara demeyi bir marifet saydıklarından Muhammed Webb Efendi&#8217;nin de tahsisatını kesmişler, bu yüzden İslam Kültür Merkezi&#8217;nin kapısına kilit vurulmuş, gazetesi de kapanmıştır. Ne ufuk Yarabbi! İngiltere&#8217;de ise Fahri Şeyhülislam ilan ettiği Müslüman olan Willam Abdullah Quilliam vardır. Ona da tahsisat bağlamış ve faaliyetlerini desteklemiştir ki, İngiltere&#8217;deki İslamî faaliyetlerin çekirdeği bu sayede filizlenmiştir. Kaldı ki, İngiltere&#8217;de ilk beyaz Müslüman, felsefeyle meşgul olanların yakından tanıdığı Bertrand Russell&#8217;ın dayısıdır. Russell&#8217;ın öz dayısı olan Lord Stanley of Alderley, vasiyetinde bir Müslüman gibi gömülmek istediğini beyan etmiş ve şu maddeyi ekletmiştir: “Benim cenaze namazımı Londra&#8217;daki Osmanlı Büyükelçiliği&#8217;nin imamı kıldırsın.&#8221; Velhasıl Agnostik filozof Russell&#8217;ın dayısı da Sultan Abdülhamid&#8217;in kapsama alanına girmiştir sizin anlayacağınız. Afrika&#8217;dan Çin&#8217;e Abdülhamid Çin, Mançurya, Japonya ve Rusya dahil bütün Doğu&#8217;yu defalarca adım adım dolaşan Abdürreşid İbrahim ise bir başka yıldızıdır Sultan&#8217;ın. Afrika Büyük Sahra&#8217;sını adımlayan ve Habeşistan Kralını İtalya&#8217;ya karşı direnişe geçmeye ikna ederek Libya&#8217;yı (Trablusgarb&#8217;ı) rahatlatan Sadık el-Müeyyed Paşa&#8217;yı ise takdirle ve tazimle anmak hepimizin borcudur. Küba&#8217;ya ve Çin&#8217;e görevli olarak gönderdiği Nazım Hikmet&#8217;in dedesi Enver Paşa&#8217;nın müthiş raporlarını biliyoruz. Enver Paşa tam İspanya-Küba savaşının ortasında kalmış, yaralanmış ve ancak tedavisi ABD&#8217;de yapıldıktan sonra yurda dönmüştür. Çin&#8217;e giden Nasihat Heyeti&#8217;nin de başında Enver Paşa vardır. Ayrıca Yine bir başka belgeden öğrendiğimize göre, Sultan Abdülhamid, Çin Müslümanlarına dinî ve diğer ilimleri olduğu kadar başka konuları da öğretmek üzere Şeyhülislamlık makamına yazarak Fatih Medresesi dersiamlarından Ahmed Ramiz ve Hafız Tayyib efendiler ile ilköğretim müfettişlerinden Hafız Ali Rıza Efendi ve Bursalı Hafız Hasan Efendi&#8217;nin gönderilmelerini talep etmiş ama konu nedense hükümetçe savsaklanmıştı. Bunun üzerine Başbakanlık Arşivi İrade Hususi, 86 (24 S 1325) numaralı belgede, meselenin neden savsaklandığı sorgulanmakta ve “alınacak müsbet kararın&#8221; (olumsuz bir karar çıkması düşünülmemiştir bile!) saraya arzı istenmektedir. Sultan Abdülhamid Çin Müslümanlarının varlığını önemsiyordu. Ya gözümüzün önünde yapılan katliamlar karşısında biz ne yapabildik. Başımızı öne eğdirmeyenlerin önünde eğilsin başlarımız. Chicago&#8217;da Sultan Abdülhamid Sultan&#8217;ın Güney Afrika&#8217;daki “misyoneri&#8221; Ebubekir Efendi&#8217;yi unutmak kabil mi? Orada Müslümanlar için, hatta kızlar için okullar açan, duvarlarında ayyıldızlar bulunan camiler yaptıran ve Müslümanların maddi ve manevi yardımlarına koşan Ebubekir Efendi&#8217;nin kabri Cape Town&#8217;da bir tepededir halen. Kuzey Afrika&#8217;da ise Şeyh Ahmed es-Sunusi&#8217;yi görürüz ki, Milli Mücadele&#8217;de Anadolu&#8217;ya gelmiş, İslam alemine cihad çağrısı yapmış, onları Anadolu&#8217;daki Milli Mücadele&#8217;nin arkasında durmaya çağırmıştır. Japonya&#8217;ya gönderilen iyi niyet elçimiz Ertuğrul Firkateyni&#8217;nin talihsiz komutanı şehid Mirliva Osman Paşa&#8217;dır, diğere şehidlerimizle birlikte onu da rahmetle analım. Macaristan&#8217;a incelemelerde bulunmak üzere gönderdiği Özbekler Tekkesi Şeyhi Süleyman Efendi Buharî ve heyetindekileri de unutmayalım. İngiltere&#8217;ye denizaltı satın almaya gönderdiği Bucknam (Bagnam) Paşa ve Rauf Bey (Orbay) isimlerini bir kenara yazalım. 1893&#8217;de Chicago Dünya Fuarı&#8217;nda açtığımız standı hatırlayalım, Osmanlı&#8217;nın nasıl dirildiğini, ayağa kalktığını cümle aleme duyurmak için özel olarak tasarlanmıştı objeler. Kuduz aşısını bulan Louis Pasteur ve verem aşısını geliştiren Robert Koch&#8217;a gönderdiği “Evliya Doktor&#8221; diye bilinen Hüseyin Remzi Bey ve Dr. Zoeros Efendi ve Hüseyin Hulki Bey adlı doktorumuz. Cebir üzerine 1882&#8217;de İstanbul&#8217;da basılmış olup iki baskı yapan, İngilizce yazılmış ilk doktora tezimizin (Linear Algebra) sahibi Vidinli Ahmed Tevfik Paşa&#8217;yı nasıl unuturuz? Seylan&#8217;da, yani Srilanka&#8217;da açılan Hala “Hamidie Boy&#8217;s School&#8221; adıyla faaliyet gösteren okulu hatırlamak yeterli. Singapur&#8217;da yaptırdığı camiyi de ekleyelim listeye, Rus işgali altındaki Müslüman köylerine gönderdiği hocaları da derhatır edelim. Önümüzü aydınlatan fenerler Velhasıl… Filipinler&#8217;de, Arakan&#8217;da, Pekin&#8217;de, Tokyo&#8217;da… Ve dahi Hac yollarında yürüyerek Osmanlı&#8217;nın ve İslam&#8217;ın ayakta kalması için mücadele veren daha nice kahramanların adları var bu listede… * Sultan Abdülhamid&#8217;in kimisi resmi, kimisi gönüllü elçileriydi onlar. Kimi gurbet ellerde öldü, kimi de geri dönecek kadar şanslıydı. Onlar bir cihan devletinin son ışıkları oldular. Son ama bugün bile ilham verici pırıltılar saçan ışıklardı onlar. Allah onlardan razı olsun. Onların saçtığı ışıklar sayesinde önümüzü görebiliyoruz çünkü.5]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/sultan-abdulhamidin-dunyadaki-elcileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eğitimde altın fırsat önümüzde duruyor</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/egitimde-altin-firsat-onumuzde-duruyor/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/egitimde-altin-firsat-onumuzde-duruyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Feb 2017 14:51:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8404</guid>

					<description><![CDATA[Kanonları olmayan bir toplumdan bahsediyoruz Türkiye derken. Cemil Meriç&#8217;in bahsettiği anlamda “Kilise”si olmayan bir ülkeden söz etmiyorum. O zaten yok da, kanonları, yani temel eserleri de mevcut olmayan bir kültürü yaşamaya ve yaşatmaya çalışan bir toplumdan söz ediyorum. Ne Hafız&#8217;ımız var, ne Şeyh Sadi&#8217;miz, ne Shakespeare&#8217;miz, ne de Dante&#8217;miz. Shakespeare&#8217;i, Dickens&#8217;ı, John Locke&#8217;u, Byron&#8217;ı olmayan bir İngiliz kültürü ve İngilizceyi düşünün. Mümkün müdür? Nasıl İngilizcenin bu büyük adamlar olmadan yaşaması mümkün değilse, Nef&#8217;îsiz, Evliya Çelebi&#8217;siz Abdülhak Hamid&#8217;siz, hatta Refik Halit&#8217;siz Türkçe için de aynısı geçerlidir. Dolayısıyla bizim yarım kalmış bir &#8216;kültür devrimi” geçirdiğimizi ve eğitimde reformdan söz etmeden önce onun üzerine oturtulacağı kültürel ve manevi zeminimizin ne denli cılız kalmış olduğunu bilmemiz lazım. Düşünün ki, modern kanonlarımızdan biri olması için hazırlanan Gazi Mustafa Kemal&#8217;in Nutuk&#8217;unun bile okunmadığı, okundu diyelim, anlaşılamadığı, dahası henüz doğru dürüst, hatta hatasız bir şekilde yayınlanamadığı bir garip kültürün içinde yaşadığımızı itiraf etmemiz gerekiyor. Bugün eğer Nutuk&#8217;un Almanca ve Rusça neşirleri Türkçesinden, evet asıl dili olan Türkçesinden &#8216;daha bilimsel&#8217; kabul ediliyorsa varın gerisini siz düşünün. Dünyadaki gelişmelerden kopuk, fazlasıyla içe kapalı ve pür ideolojik bir anlayış hakim eğitim sistemize. Dünyada neler olup bitiyor? Bir Çin, eğitim alanında hangi dopingleri denedi de bugünkü dinamik düzeye ulaştı? Japon eğitim sistemi nasıl bir devrim meydana getirdi bu mucizeyi başarmak için? Doğu&#8217;yu bilmediğimiz gibi Batı&#8217;yı da yeterince tanımıyor ve anlamaya çalışmıyoruz maalesef. İngiltere&#8217;yi ele alalım… İngiltere&#8217;de ilk ve orta dereceli eğitimin dörtte birini kilise okullarının meydana getirdiği neden söylenmiyor da, varsa yoksa laik bir ülke olduğu dolması yutturuluyor? İngiltere&#8217;deki okullarının dörtte birinin kiliselerin yönetim veya nüfuzunda bulunduğunu, dahası yüzde 85&#8217;inin devlet tarafından finanse edildiğini neden bilmiyoruz da, o son derece kısır ve kısıtlayıcı eğitim sistemimizin kaynağı olarak hayalî bir Batı icad ve imal etmeye koşulmuş durumdayız? Almanya neredeyse bir din devleti! İşte modernliğin beşiği kabul edilen İngiltere&#8217;de okulların din ve mezheplere göre dağılımı: Anglikan kilisesine bağlı ilkokul sayısı 4,561, Anglikan kilisesine bağlı ortaokul sayısı 298, Katolik kilisesine bağlı ilkokul sayısı 1,766, Katolik kilisesine bağlı ortaokul sayısı 364, Methodist kilisesine bağlı ilkokul sayısı 27, Yahudi cemaatine bağlı okul sayısı 20, Müslüman cemaatine bağlı okul sayısı 2 (1,5 milyon kişiye sadece 2 okul düşüyor). Çok mu şaşırtıcı? İsterseniz bu defa Almanya&#8217;dan bir örnek verelim. Bakın, Almanya&#8217;da yaşayan bir Türk yazarı olan Zafer Şenocak, Frankfurter Rundschau gazetesi için “Türk Devrimi” başlığıyla yazdığı makalede yaşadığı ülkeyi nasıl resmetmiş: “Türk sistemiyle mukayese edildiği zaman Almanya neredeyse bir din devleti. Kilise vergisi gibi bir şey Türkiye&#8217;de düşünülemez. Ayrıca Almanya&#8217;da devlet dinlere karşı tarafsız değil. Müslümanları, devlet tarafından yönetilen bir din işleri dairesi kontrol ediyor. Diğer dinlere de çok sayıda kısıtlama getiriliyor, misyonerlik zorlaşıyor, hatta imkânsız hale geliyor. Bu sistemin reforma ihtiyacı var. Hatta şu sıralar, milliyetçi bir şekilde yönlendirilen İslamiyet&#8217;e karşı cephe olarak kullanılıyor.” Laik İngiltere ve laik Almanya kilise vergisinden zinhar vazgeçmeyecek ama laik Türkiye, cami yapılmasından utanacak! Bizi getirmek istedikleri nokta işte bu… Türk modeli mi? Kendini de, dünyayı da bir kavanozun içinden, yani yanlış tanı. Bir uzun hayale dal ve bütün dünyanın “Türk” olacağı günü bekle… Peki bu model olarak sunduğumuz hangi Türk olacak? Orası pek meçhul… Bilelim ki, kendimizi ve kendi değer ve örneklerimizi tanımadan modern eğitimi de gerçekleştiremeyiz. Yine bilelim ki, dünyayı tanımadan, etrafımızı kalın bir surla çevirerek bir modernlik hiçbir şekilde gerçekleştirilemez. İthal ve hayalî bir modernlikle ancak buraya kadar yürünebilirdi doğrusu. Artık biliyoruz ki modernlik ancak bir gelenek temelinde teessüs edebilir, kurulabilir. Geleneği olmayan modernlik, balondaki gaz gibi uçucudur. Kendi uçamazsa sizi uçurur! Elizabeth Özdalga bir sempozyumda rahmetli Ahmet Kabaklı gibi &#8216;Derdimiz ilkokuldur, ortaokuldur&#8217; demişti. Lakin dünyada bunun aksine uygulamalar da pekala söz konusu. Mesela Hindistan… Kitle eğitimi yerine bir elit eğitimine yönelmiş durumda. Hintli yöneticiler, nüfusun yüzde birini dünya çapında eğitebilirsek mevcut çıkmazdan kurtulabiliriz diye yol çıktılar. Bugün başta ABD ve İngiltere olmak üzere bir çok ülkede üniversiteler Hindistan kökenli bilim adamlarının istilasına uğramış durumdadır. Bir zamanlar bizde de elit eğitimini yapan bir saray okulu mevcuttu. Enderun Mektebiydi adı. 1930&#8217;lu, 1940&#8217;lı yıllarda Amerikan eğitim yetkilileri Enderun&#8217;u bir eğitim modeli olarak ciddi ciddi incelediler ve acaba oradan bir metod, bir sistem, eğitim yapımıza bir yama üretebilir miyiz arayışına girdiler. Nitekim Enderun Mektebi üzerine yazılan en önemli İngilizce kitaplardan birinin yazarı olan Barnett Miller, Robert Kolej&#8217;in eski müdürlerindendir. Enderun nedense bizim elit eğitimi arayışında gündeme gelmemiştir. Neler yapılmalı? Düşüncelerimi talepler diliyle toparlayacak olursam şöyle diyebilirim: Önümüzdeki 20 yıl, Türk toplumunun geleceği için kaçırılmayacak bir altın fırsat sunuyor. Bir daha bu kadar yüksek sayıda genç nüfusu elimizin altında hazır bulamayacağız. Gerçek çağdaşlık trenini yakalamak elimizde. Eğitim ve kültür alanına yapılacak yatırımların artırılması, çağdaşlığın yakalanmasının ön şartıdır. Dünyadaki eğitim anlayışları ve politikalarının takip edilmesi ve eğitim sistemimizin köhnemiş ders kitaplarının ağır tasallutundan kurtarılması gerekir. Dünyadaki gelişmeleri takip etmek kadar kendi geleneğimizde var olan ve güncelleştirilip geliştirilebilecek potansiyelleri (mesela Enderun Mektebi) bulmak ve onları bugünkü eğitim sistemimize de uygulamak gerekir. En önemlisi, bugün eğitim sistemimizi Milli Eğitim Bakanlığı yönetmektedir ama ne yazık ki, &#8216;eğitim&#8217; değil, &#8216;öğretim&#8217; (eski tabirle &#8216;terbiye&#8217; değil, &#8216;maarif&#8217;) verilmektedir okullarımızda. Tasavvufun özünde var olan öğretimin aynı zamanda bir adab temeline oturtulması noktasından ise çok uzaklardayız. Nüfus bilimcilerin dediklerine bakılırsa Türkiye&#8217;nin nüfusu önümüzdeki 20 yıl içinde 95 milyon civarına çıkacak ve orada sabitlenecektir. Bu demektir ki, bugün Avrupa ülkelerinin çektiği nüfusun yaşlanması sıkıntısı bizim de kapımızdadır, hatta emareleri gözükmeye başlamıştır. Öyleyse yapılması gereken şey, Cenab-ı Hak bize böyle bir altın fırsat sunmuşken elimizin altındaki bu genç nüfusu olabildiğince iyi yetiştirebilmektir. Dolayısıyla eğitimde altın fırsat önümüzde. Onu değerlendirebilen bir Türkiye, geleceğini de büyük ölçüde değiştirme şansına sahip olacaktır.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/egitimde-altin-firsat-onumuzde-duruyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nasreddin Hoca bir gün…</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/nasreddin-hoca-bir-gun/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/nasreddin-hoca-bir-gun/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Feb 2017 14:49:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8402</guid>

					<description><![CDATA[Bu klasik fıkra başlangıcını hangimiz bilmez ki… Çocukluk rüyalarımızı süsleyen ayrıntılardan biridir o… Ve hiç çıkmaz hafızamızdan… Günün birinde biz de onu anlatanlardan oluruz farkında olmadan. Nasreddin Hoca bir gün… Hemen yılın her gününe denk gelecek bir fıkra dağarcığı ortak hafızamıza sarmaşıklar gibi dolanır durur. Ve günün birinde benim gibi yolunuz Hoca&#8217;nın türbesinin bulunduğu Akşehir&#8217;e düşer, orada “etrafı açık ama kapısı kilitli&#8221; bir türbe görürsünüz. Türbede yatan, işte o “bir gün&#8221;leri ebedileştiren zekâdır. Türbesinin önünde düşünürsünüz sonra… 1208 yılında (muhtemelen) doğan ve 1284 yılında vefat eden Nasreddin Hoca&#8217;nın hayatı canlanır gözünüzün önünde. Mevlâna hazretlerinden bir yaş küçük olduğunu ve onun “Şeb-i Arus&#8221;undan 11 yıl sonra Hakka yürüdüğünü, yeni Mevlana&#8217;nın çağdaşı olduğunu hatırlarsınız. Selçukluların Moğollara yenildiği Kösedağ savaşında yaşının 35 olduğunu düşünürsünüz sonra. Anadolu&#8217;nun Moğol istilasını yaşadığı o ateşten yılların örsünde olgunlaşan nesillerden olduğunu, bir işgale “yolun yarısı&#8221;nda yakalanmış olduğunu ve halkına karamsarlık samyelinin dağıtılması misyonunun bu havada filizlendiğini fark edersiniz ve Hoca&#8217;nın neden işi espriye, nükteye vurduğunu şimşek çakımı kadar kısa bir zaman aralığında yakalarsınız. Mevlana hazretlerinin tasavvuf vadisinde yaptıklarının bir benzeridir bu girişim. Nükteperdazlıkla insanların ufuklarındaki buzları kırmak ve onlara yeni düşünme ve hissetme, yani algı kapılarını açmak vazifesi bu cümledendir. Mani olunamayan işgale karşı bir nevi panzehir imal etmek de diyebiliriz buna. “Nasreddin Hoca bir gün&#8221;ler bu alacakaranlıkta neşv ü nema bulmuştu işte. Türbede Sultan Abdülhamid&#8217;in eli İlk olarak 2008 yılında yolum düşmüştü Akşehir&#8217;e. Halkla sohbet etmiş, Hoca ile selâmlaşmıştık. Sultan 2. Abdülhamid&#8217;in Nasreddin Hoca türbesindeki parmak izini o zaman yakalamış ve Abdülhamid&#8217;in Kurtlarla Dansı adlı kitabımın 2009&#8217;da çıkan 2. cildinde okurlarıma sunmuştum. Bugün 17 Şubat 2017 ve ben 9 yıl aradan sonra yine Akşehirlilerle birlikteyim ve yine “Molla Nasreddin&#8221;in huzurundayım. Bir İslâm âlimi olan Hoca&#8217;nın türbesine biraz daha yakından bakma imkânını buluyorum bu sefer. Sultan 2. Abdülhamid&#8217;in muhteşem tamir kitabesi güneşte ışıldıyor. Okumaya başlıyorum. Genellikle yanlış okunmuş kitabe şöyle diyor bize: “1 Revnak-efzâ-yı makâm-ı mu&#8217;allâ-yı Hilâfet-i mukaddese-i İslâmiyye ve şeref-bahşâ-yı erike-i saltanat-ı muazzama-i Osmâniyye 2 Es-Sultan İbnu-s Sultan es-Sultanu-l Gazi (Abdülhamid) Hân-ı Sâni efendimiz hazretlerinin 3 Âsâr-ı müteberrike-i lâ-Yuhsâ-i şâhânelerine ilâveten Hoca Nasreddin merhûmun işbu türbeleri dahi Konya Vâlisi 4 Atûfetlû Fâik Bey Efendi hazretlerinin zamân-ı memûriyetinde bi&#8217;t-teberrük tecdîden inşâ olmuştur. 12 Receb sene 1324&#8243; Tarih 21 Ağustos 1907&#8217;yi gösteriyor, demek 110 yıllık bir kitabe karşısındayım. Belki de Sultanımızın sihirli eli o tarihte bu esere değip de onu ayağa kaldırmamış olsaydı biz Nasreddin Hoca türbesini “icad etmek&#8221; zorunda kalacak ve böyle aslına yakın bir Selçuklu türbesi yerine kim bilir hangi fayanslarla kaplı ucubeyi ziyaret edecektik. Sultan Abdülhamid sadece Ertuğrul Gazi&#8217;nin, Hayme Ana&#8217;nın türbelerini yaptırmakla kalmazdı. İstanbul&#8217;un fethi ve Osmanlı Devleti&#8217;nin kuruluşu kutlamalarını da başlatarak millî ve dinî mefahirimizden haberdar olmamızı sağladı. Keza Mevlânâ hazretlerinin sanduka pûşidesinden (örtüsünden) tutun Sadreddin-i Konevî Camii ve türbesine, Kayseri&#8217;deki Zeynelabidin hazretlerinin türbesinden Nasreddin Hoca&#8217;nınkine kadar nice değerimizi ona borçluyuz. Keza şimdi taşınmış olan Suriye&#8217;deki Süleyman Şah Türbesi&#8217;ni de son yaptıran Sultan Abdülhamid&#8217;den başkası değildi. Bir fıkra İşte size “Nasreddin Hoca bir gün&#8221; fıkralarından pek duymadığınız bir nümûne… Nasreddin Hoca medresede hocadır ve haylaz bir talebesi vardır. Verdiği yazma ödevlerini hep hatalı getirmekte, ders saatinin hatırı sayılır bir kısmı yazılanları çakıyla temizleyip doğrusunu yazmakla geçmektedir. Eskiden hocaların kemerlerinde küçük çakıları bulunur, bunlar talebelerin hatalarını kazıyarak düzeltmekte kullanılırdı. Kuruyken çakıyla, peki hatayı ıslakken farkettiğinizde ne yapardınız? Dilimizdeki “Mürekkep yalamış adam&#8221; deyimini sanırım hatırladınız. Yazıyı yazarken hata yapılırsa dille temizlenirdi efendim. Onun için yazma kitaplarda binlerce “dil izi&#8221; bulunur… Her neyse, biz fıkraya dönelim. Talebesinin hatalarından bıkıp usanan Hoca bakmış ki böyle olmayacak, şu haylaza bir ders vereyim diyerek derse kılıçla gelir ve kılıcı yanına koyar. Talebe şaşkındır… Yoksa hoca niyeti bozup da beni kesecek mi? Kılıca gözü takılan talebesine Hocanın küpesi şu olur: “Senin hataların artık öyle çakıyla, bıçakla düzelecek gibi olmaktan çıktı. En temizi kılıçla düzeltmek.&#8221; Talebe dersini almıştır almasına ama burada bize de bir ders yok mudur? Sizin tarih kitaplarınızdaki hatalar yamayla geçiştirilecek halden çıktı. Artık kılıcı çekip yeni baştan yazmak gerekir, demiş olmuyor mu bize de. Gördüğünüz gibi Nasreddin Hoca&#8217;dan çıkarak nereye varılmaz ki? Tarih müfredatımızın bile çaresini bulmuş da, farkında değiliz!]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/nasreddin-hoca-bir-gun/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam&#8217;ın serhaddiydi, İstiklal’in Ferhad&#8217;i oldu Maraş 97 yıl önce bağımsızlık ruhunu tutuşturmuştu</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/islamin-serhaddiydi-istiklalin-ferhadi-oldu-maras-97-yil-once-bagimsizlik-ruhunu-tutusturmustu/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/islamin-serhaddiydi-istiklalin-ferhadi-oldu-maras-97-yil-once-bagimsizlik-ruhunu-tutusturmustu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Feb 2017 14:46:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8400</guid>

					<description><![CDATA[Bir zamanlar esnaf loncalarının idaresinde neredeyse bağımsız bir örgütlenme manzarası gösteren Maraş çarşısında geziniyordum. Bir sandıkçı oymalı ahşap ceviz işçiliklerini satıyordu. Güzel olmasına güzeldi bu el ürünleri ama gayet sağlamdı, usta işiydi ve en önemlisi de, her biri üzerlerinde, yapanın zekâ pırıltılarını taşıyordu. 10 Şubat&#8217;ta 99. vefat yıldönümünde rahmetle andığımız Sultan II. Abdülhamid&#8217;in dehasından izler görüyordum. Bir defasında da kalaycıyla karşılaştım çarşıda. Pek gençti, işini aşkla yapıyordu. Elindeki çaydanlığı harlı ateşte ısıtıyor, sonra üflüyor, yeniden ısıtıyor, arada elindeki çekiçle bir yerlerine vuruyordu. Sonra kirli bir suya batırıyor, yükselen kalay kokuları arasında eline alıp bir baba şefkatiyle siliyordu. Uzun uzun baktım: bir dervişin kalbi atıyordu dükkânda. Bu karanlık dükkânda ne kadar vakit geçirdiğimi neden sonra fark ettim. Kimbilir belki orada bir süre daha dolaşsam her dükkândan Evliya Çelebi&#8217;ye nazire yapacak kucak dolusu malzemeyle dönebilirdim. Meğer Ahmet Hamdi Tanpınar da bir zamanlar aynı duygulara kapılmış: “İnsan bu çarşıda kendisini İlyada&#8217;nın dünyasında sanıyor. Hangi dükkâna giderseniz gidin, bir kahramanla veya onun çocuğu yahut torunuyla karşılaşıyorsunuz. 25 yıl önceki destanın canlı bir tarafını dinliyorsunuz. Kahramanlık, (…) o kadar herkesin malı ki, en olmayacak hikâyeleri dinlerken bile insana karşısındakinin övündüğü duygusu gelmiyor. Zaten onlara göre, kahraman kendileri değil ki; kahramanlığı yapan şehir[dir]. Her şeyi onun için istiyorlar, bütün medihler ona dönüyor.&#8221; Kahramanlığı bile toplumsallaştırmayı başarmış bir şehirden bahsediyoruz Maraş deyince. İstiklal Madalyası olan bir şehir bu. Ona “Kahraman&#8221; adını verenler, yeni bir şey yapmadılar, şehirde zaten tütmekte olan ruha sadece isim koydular. Ruhun çocukları! Kahramanmaraşlı Necip Fazıl “Maraş benim için yapmacıksız ve tasannusuz, doğrudan doğruya içinden gelme bir hamleyle, beşikteki çocuğundan kolütuktaki ihtiyarına kadar harbetmiş ve düşmanını kovmuş bir memleket olmaktan ibaret değildir&#8221; der ve Maraş&#8217;ın bu karışık ruh denkleminin 20. yüzyılda çözümünü başaran bir şehir olduğunu belirttikten sonra bunu nasıl başardığını ne kendisinin izah ettiğini ne de başkasına izah ettirdiğini söyler. Bu, izahsız bir çözümdür ona göre. “Zira asil ruhlar mahcup doğar ve nefs mevzuunda fazla didişmekten haz duymaz. Maraş da büyük ve hakiki kahramanların çok sevdikleri bir bucak olan meçhulün kıyısında ve tam kendisine denk bir çehre ifadesi içinde oturuyor. İşte karrışısında olduğumuz Maraş bu Maraş&#8217;tır.&#8221; Hangi Maraş? Üstad açıklasın: “Ruhun çocukları! Hâlâ ateşi kanla, kurşunu etle ve kılıcı kemikle önlemenin ve bütün bu kuvvetlileri, bütün bu zayıflara yedirmenin sırrını elinizde tutuyorsunuz.&#8221; Maraş, maddenin manaya teslim olduğu diyardır ve bu özelliğini korursa gelecekte Batı toplumları ondan bir şeyler öğrenmek için kapısına dizileceklerdir. Maraş dünyanın muhtaç olduğunu bu sır anahtarını bütün mütevazılığıyla üzerinde taşımaktadır. İlginçtir, Maraş&#8217;ın kahramanlığına 1920&#8217;den yaklaşık bin yıl önce tanık olan birini tanıyoruz. Arapların ünlü şairi Mütenebbî, 954 yılında Hamdanîlerin elinde bulunan Maraş&#8217;ı işgale kalkan Bizanslılara karşı Maraş halkının ve Hamdanî hükümdarı Seyfüddevle&#8217;nin mücadelesinden bahseden bir şiir yazmıştır. Şehri imar ettiren Seyfüddevle, Bizans ordusunu da Maraş önlerinde bozguna uğratmış, onlara savaş meydanını dar etmiştir. Mütenebbî&#8217;nin Kahramanmaraş&#8217;ı İslam aleminin “serhat şehri&#8221; olarak görmesi ve yüceltmesi, Anadolu&#8217;nun adeta kapısı olarak ona ihtimamla yaklaşması ilginçtir. Şöyle der: Haklarındaki fikrin serhat halkına (Maraşlılara) ne devlettir Hizbullah onlarla bir, ne de büyük fazilettir. Hizbullah kelimesi, “Allah&#8217;ı, Rasûlünü ve mü&#8217;minleri velî edinenler&#8221; anlamındaki Kur&#8217;anî bir terim (Maide, 56). Demek bin yıl önce de Maraş halkı, Allah&#8217;ı (cc), Rasulünü (sas) ve müminleri velî edinenlerin yanındadır ve bu husus, Maraş&#8217;ın ruh kahramanlığının arızî değil, ezelî olduğunu tespit bakımından önemli. İslam&#8217;ın serhaddi Bu bin yıllık şiirde Maraş ve Seyfüddevle (ki “İslam&#8217;ın kılıcı&#8221; demektir) için yazılan beyitleri okumaya devam edelim: Korkusundan esemiyor ona doğru sert rüzgârlar Ürken kuşlar yem bulmak için değiştirdiler rehgüzâr Bakımlı atlar dağlarında tozu dumana katar Yolda karları dağıtır rüzgar, sanki pamuk atar Hayret edişine insanların şaşırmalı aslında “Yuh onlara!&#8221; diyorlar, “Nasıl etti Maraş&#8217;ı inşa?&#8221; Sıradan insanlarla ne farkı bulunurdu zira Çetin işlerden kaçsaydı, göğüs germeseydi zora? Evet, sıradan insanlar gibi çetin işlerden kaçsaydı Maraşlı, ne Seyfüddevle “İslamın kılıcı&#8221; olabilirdi, ne de “Maraş bize mezar olmadan düşmana gülzar olmaz&#8221; diyen Kahraman Maraşlıların çeliği eriten ruh ateşi… Kahramanmaraş, İslam&#8217;ın henüz şafağında Müslümanların akınlarına maruz kalır. Hulefa-i Raşidin devrinden itibaren şehir önlerine gelen Arap akıncıları arasında “İslamın Kılıcı&#8221; denilen Halid b. Velid&#8217;in olduğunu söylemek, şehri onun fethettiğini ve surlarını yıktırdığı belirtmek ve bu tarihte hicretin üzerinden sadece 15 yıl geçmiş olduğunu belirtmek önemlidir. Demek ki Maraş, 15 asırdır İslamiyet&#8217;le ve ezan sesiyle müşerref bir şehir. Onda tüten ruh güzelliğinin bu tarihî derinlikten kaynaklandığını bilmekte fayda var. Maraş&#8217;a Osmanlı aşısı Şah İsmail Maraş&#8217;a girmiş ve şehri tahrip ettirdiği yetmezmiş gibi, bir kısım Sünni halkı da kılıçtan geçirmiştir. Çaldıran&#8217;da Şah&#8217;ın siyasi kariyerini bitiren Yavuz Sultan Selim&#8217;in emriyle şehir 1514 yılından itibaren Osmanlı hakimiyetine girecek ve İngilizlerin işgaline kadar 405 yıl Osmanlı hakimiyetinde kalacaktır. Derken İngilizler çekilecek ve yerlerine Fransızlar gelecektir. Fransız ordusunda Ermenilerin bulunması, şehirdeki Ermenilerin işgali sevinçle karşılamaları, Türk bayrağının kaleden indirilmesi, Uzunoluk Hamamı&#8217;ndan çıkan çarşaflı kadınların Fransız askerleri tarafından tacizi üzerine Sütçü İmam&#8217;ın askeri vurması, Rıdvan Hoca&#8217;nın müthiş vaazı destani direnişin safhalarıdır. “Ruhun çocukları&#8221; dünyanın büyük devletlerinden biriyle savaşır ve nihayet işgalciler 11 Şubat 1920 gecesi şehri boşaltmak mecburiyetinde kalırlar. 97 yıl önce bugün Maraş işgalden kendi çabalarıyla ilk kurtulan şehir unvanıyla tarihe geçer. Bir şehir bitmez dostlar. Hele ki Maraş fabrikası gibi kesintisiz &#8216;kahramanlar&#8217; dokumuş ve ashab-ı kiramın mübarek ayak izlerini taşıyan kadim bir şehir hiç bitmez. Bitmesin zaten. Onların biterse çok şeyler yitireceğimizin bilincinde olmamız lazım. Maraş, yabancı işgali ve ardından gelen ihmallerin tahribatına rağmen bugün en diri, en üretken şehirlerimizden biri. Aynı zamanda manevi dinamikleri de sapasağlam ayakta ve ayakta kalmaya da devam edecek. İman ve çalışkanlık bu şehrin damarlarında hala sular seller gibi akmakta. “Otun kökü suda ise korkma&#8221; demiş Çinliler. Maraş&#8217;ın kökü de hiç kurumayan mübarek bir suda. İnşaallah “din-i mübin&#8221;in suyu kaynadıkça Maraş da yaşayacak ve en ümitsiz olduğumuz anlarda kahramanlık destanından sayfalar okuyarak kara bulutlarımızı dağıtacak. Yıllarca, asırlarca… &#160;]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/islamin-serhaddiydi-istiklalin-ferhadi-oldu-maras-97-yil-once-bagimsizlik-ruhunu-tutusturmustu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İskilipli Atıf Hoca’yı neden idam ettiler?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/iskilipli-atif-hocayi-neden-idam-ettiler/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/iskilipli-atif-hocayi-neden-idam-ettiler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Feb 2017 14:45:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İskilipli Atıf Hoca]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8398</guid>

					<description><![CDATA[7 Mart 1925&#8217;ten itibaren bir yıl görev yapan Ankara İstiklal mahkemesinin iş yoğunluğunu Prof. Ergün Aybars&#8217;ın verdiği rakamlar yeterince göstermekte: Bakılan dava sayısı: 256. Yargılanan sanık sayısı: 1.669. Mahkûm edilenlerin sayısı: 669. Verilen toplam hapis cezası: 3.000 küsur yıl. İdam cezası: 128. Sürgün cezası: 50. Müebbet kürek ve sürgün cezası: 7. (İstiklal Mahkemeleri, Milliyet: 1997, s. 419.) Ankara İstiklal Mahkemesi&#8217;nin mesaisinin ana meşgalesini irtica ve şapkaya muhalefet oluşturmuştu. İskilipli Atıf Hoca&#8217;yı idama götüren dava gibi. İşin garibi, bugün asker ve polisler dışında sivil olarak hemen hiç kimsenin giymediği ülkemizde 25 Kasım 1925 tarihinde çıkarılan “Şapka İktisası Hakkında Kanun&#8221; hâlâ yürürlüktedir ve Anayasa&#8217;mızın güvencesi altındadır. Beş altı yıl önce Avrupa Birliği müzakereleri için ülkemize gelen yetkililer bu kanunu görünce, hele de Anayasa&#8217;nın güvencesi altına alındığı söylenince hayretler içerisinde &#8216;Şapka kanununa neden ihtiyaç duydunuz ki?&#8217; diye safça sormuşlardı. Bizimkilerin ne cevap verdiklerini bilmiyorum; verdilerse şapka uğruna bu milletin binlerce yıl hapis yattığını, yüzlerce vatandaşın kellesini kaybettiğini eminim söylemek akıllarına gelmemiştir. Bunlar yaşandı bu ülkede. Hem de öyle böyle değil, altı üstü bir şapka için idam sehpalarında nice alimler sallandırıldı (bu arada belirtelim ki, &#8216;sallandırma&#8217; tabiri halkın etrafında çokça gördüğü darağaçlarını salıncağa benzetmesinden doğmuştur). İşte şapkanın ana vatanı olan Avrupa medeniyetinden delegeleri bile hayrete düşüren kanunumuzun nasıl uygulandığına dair bazı misaller: SUS! BİZİ ÇİLEDEN ÇIKARMA! Yer: Ankara İstiklal Mahkemesi. Tarih: 26 Ocak 1926. Başkan: Kel Ali (Çetinkaya), Üyeler: Kılıç Ali ve Reşit Galip. Yargılanan: İskilipli Atıf Hoca. Arada “Kılıç Ali Bey&#8221; ve “Kel Ali Bey&#8221; de lafa girip sanığı suçlayıp payladıkları için S rumuzuyla soruları soran kişinin Aydın mebusu Reşit Galip olduğu anlaşılmaktadır. İskilipli Atıf Hoca, bundan önce Giresun&#8217;da yargılanıp beraat etmiştir ama mahkeme yakasını bırakmamıştır. Yine de gayet emin bir şekilde cevaplandırır soruları. Araya Kel ve Kılıç Ali&#8217;ler de girer. Mesele, Şapka Kanunu&#8217;ndan 1,5 yıl önce bastırmış olduğu kitabın nerelere gönderildiğidir. Hepsini teker teker açıklar. Şahitleri getirin der Atıf Hoca, gerekirse getiririz cevabını alır. Getirin, söylesin, cezama razıyım, der. Oralı olmazlar. Hatta beraat ettiği Giresun davasında sanki hüküm giymiş gibi davranırlar. Gizli bir gayesi olduğunu iddia ederler. Her şeyim ortada, der, hesap veremeyeceği hiçbir şeyi olmadığını söyler gayet emin bir şekilde. Bir şeyler çıkarmaya azimlidir mahkeme heyeti. Nitekim Reşit Galip şöyle çıkışır Atıf Hoca&#8217;ya: “Sen en karanlık günlerde Teali-i İslamcılık yap, Mustafa Sabri&#8217;nin yanında yer al da, sonra karşımızda şöyle böyle söyle. Sözleriniz hiçbir gerçeğe uygun değildir.&#8221; Bunun üzerine Atıf Hoca öldürücü darbesini indirir: “Bunun belgesini size gösterdim.&#8221; der. Reşit Galip kızar: “Ne belgesi?&#8221; Atıf Hoca gayet sakin “Mustafa Sabri ile bu beyanname meselesini görüşseydim tekzip etmezdim.&#8221; der. Suçlandığı beyannameyi imzalamadığı gibi Mustafa Sabri&#8217;ye açıkça muhalefet ettiğine dair resmî bir tekzip belgesi de sunmuştur mahkemeye. Onu hatırlatır. Mahkeme, belgeyi dikkate almak istememiştir besbelli. Reşit Galip köşeye sıkışmıştır. Kızgın bir tonda “Belgeyi göster.&#8221; diye hırçınlaşır. Merhum Atıf Hoca o vakur tavrını hiç bozmadan sözlerine devam eder: “Belgeyi arz ediyorum. &#8216;Vakit&#8217; gazetesinin 1034. nüshasında tekzipnamem duruyor. Şimdi bu durup dururken bendenize belge sormak bilmem nasıl olur?&#8221; Bu darbeyi hazmedemeyen Andımız&#8217;ın mucidi, Atıf Hoca&#8217;nın tekzip metnini kendisini kurtarmak için yayımladığını söylemek zorunda kalır. Hoca, “Öyle olsaydı onlarla beraber olurdum.&#8221; der, yollarının ayrıldığından bahseder. Demek ki, tekzip metni kuvvetli bir belgedir. İşte Reşit Galip&#8217;in evlere şenlik cevabı: “Sus! Bizi çileden çıkarma! Biz budala olmalıyız ki, bu sözlere inanalım. Bol bol atıyorsun. Çıkarın!&#8221; (Ankara İstiklal Mahkemesi Zabıtları 1926, İşaret: 1993, s. 109-115.) İşte İstiklal Mahkemeleri&#8217;nin adalet anlayışının Yassıada&#8217;dakinden hiçbir farkı olmadığını gösteren çarpıcı bir örnek. Hatta Yassıada&#8217;daki adalet anlayışının kaynağının İstiklal Mahkemeleri&#8217;nden miras kaldığını bile söyleyebiliriz. BİZ TÜRK MİLLETİNİ BÖYLE GÖRMEK İSTİYORUZ! Bugünden bakınca o zaman millet koyunmuş da, kimse sesini çıkarmamış zannediyoruz ya, bu dahi büyük bir yanılgı. Daha şapka inkılabı yapılmadan önce yazdığı kitaptan yargılanan İskilipli&#8217;nin hangi muamelelere maruz kaldığını gördük. İsterseniz bazı Anadolu şehirlerindeki itirazları ve uğradıkları akıbeti de görmeye çalışalım: 26 Kasım 1925: Erzurum&#8217;da halk çarşıyı kapatıp Vali&#8217;nin evinin önünde “Biz gâvur memur istemiyoruz&#8221; diye protesto etmişlerdi şapkayı. Derhal sıkıyönetim ilan edildi. 80 kişi tutuklu. 30 Kasım: Maraş&#8217;ta hükümet binası önünde toplanan halk “Şapka istemeyiz&#8221; diye bağırdı. Erzurum&#8217;daki şapka protestocularından 6&#8217;sı idam edildi. (Hapis cezalarını zikretmiyoruz.) Sivas&#8217;ta 1 idam var. 7 Aralık: Erzurum&#8217;da 4 idam daha. 15 Aralık: Rize&#8217;de 8 idam ve ağır hapis cezaları. 18 Ocak 1926: Maraş&#8217;ta 5 idam ve hapisler. 4 Şubat: İskilipli Atıf ve Ali Rıza Hoca idam edildiler. Suçları görünüşte şapkaya itiraz etmekti ve altı üstü bir başlığa itiraz etmenin en büyük suç sayıldığı dönemlerdi. Mason üstadı olup uzun süre içişleri bakanlığı da yapmış olan Şükrü Kaya bunu Şapka Kanunu çıkarken Meclis&#8217;teki bir konuşmasında ayan beyan belirtmiş zaten: “Millet, bağımsızlığını 6.-7. yüzyılların (Asr-ı Saadet&#8217;i kastediyor) köhne fikirlerine bağlayamaz. Biz vicdanlarda milliyet aşkını uyandırmak istiyoruz. Milli kıyafet ancak müzelerde bulunur. (…) Biz Türk milletini böyle görmek istiyoruz.&#8221;]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/iskilipli-atif-hocayi-neden-idam-ettiler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kazım Karabekir harf inkılabına nasıl karşı çıkmıştı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/kazim-karabekir-harf-inkilabina-nasil-karsi-cikmisti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/kazim-karabekir-harf-inkilabina-nasil-karsi-cikmisti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 29 Jan 2017 13:26:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[mehmet akif ersoy]]></category>
		<category><![CDATA[nasrullah camii]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8344</guid>

					<description><![CDATA[Sende kuvvet varsa bende de hakikat var, Kuvvet sistir kalkar, hakikat güneştir doğar, Ben korkmam kuvvetten, sen de korkma hakikatten, Ondan korkanlar ayrılamaz zulüm ve zulmetten. Vefatının 69. yıldönümünde rahmetle andığımız Kâzım Karabekir&#8217;in bu dörtlüğü ne denli muğber (gücenik) ve kırgın olduğunu gösterir. Yalnız bu kırgınlık şahsî değildir, zira yaşadığı ateşten yıllar ona kendisini aşmayı öğretmişti. Baksanıza, Fevzi Çakmak Meclis&#8217;te 2. İnönü Muharebesi&#8217;ni kazandığı için kendisini tebrik edenlere “Bu zafer milletin ve Mehmetçiğindir&#8221; diyebiliyor, Karabekir Paşa ise “Vazifesini yapmak kahramanlık değildir&#8221; çıkışını yapabiliyordu. Kırgınlık silah arkadaşları arasına politikanın girmesiyle başlayacak, bu derin bir dünya görüşü ayrılığıyla kızışacak ve sonuçta Kâzım Karabekir ve muhafazakâr arkadaşlarının, hem de idam sehpasının altında tasfiyesiyle sonuçlanacaktı. Mesele “din&#8221;de düğümleniyordu. Maneviyat her şeyin başıydı. İstiklal Harbi&#8217;ndeki en kahredici silahımız top tüfek değil, dine ve halifeye bağlılık değil miydi? Sonradan “din&#8221;den dönen generaller o yıllarda camilerden çıkmıyor, sık sık Kur&#8217;an okutuyor, hatta Balıkesir Hutbesi misali hocaefendiler gibi hutbeler veriyorlardı. Mesela Mehmed Akif&#8217;in Kastamonu Nasrullah Camii&#8217;ndeki 1920 tarihli vaazıyla Mustafa Kemal&#8217;in 7 Şubat 1923 tarihli Balıkesir hutbesini karşılaştırın, neredeyse aynı ağızdan çıkmadır. Mehmed Akif şöyle diyordu: “Ey cemaat-i Müslimîn! İşte bugün bizden istedikleri ne filan vilayet, ne filan sancaktır, doğrudan doğruya başımızdır, boynumuzdur, hayatımızdır, saltanatımızdır, devletimizdir, hilafetimizdir, dinimizdir, imanımızdır.&#8221; Peki Mustafa Kemal&#8217;in Balıkesir Hutbesi&#8217;ndeki sözleri nasıldı? Hatırlayalım: “Millet, Allah birdir. Şânı büyüktür. Allah&#8217;ın selameti, âtıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz hazretleri Cenab-ı Hakk tarafından insanlara hakâyıkı (hakikatleri) tebliğe memur ve resûl olmuştur. (…) İnsanlara feyz-i ruhî (ruhî bereket) vermiş olan dinimiz son dindir, ekmel (kusursuz) dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor (uyuyor). Eğer akla, mantığa ve hakikate tevafuk etmemiş olsaydı bununla diğer kavanin-i tabiîye-i ilahiye beyninde tezad (onunla yine ilahi kaynaklı olan tabiat kanunları arasında çelişki) olması icab ederdi. Çünkü bilcümle kavanin-i kevniyyeyi (bütün tabiat kanunlarını da) yapan Cenab-ı Hakk&#8217;tır.&#8221; Bunun yanına Karabekir Paşa&#8217;nın günlüğüne ezan-ı Muhammedî hakkında düştüğü şu sözleri koyun ve derin derin düşünmeye başlayın: “25 Kasım 1923 Pazar- Bugünümüzü idrak, millet birliğiyledir. Terakki âleminin bu kuvvet-i tekâmülünü alalım fakat en yüce kaleler yıkılır, yıkılmayan bu muazzam abidelerin kudsî sayesinde [gölgesinde] salabetkâr (sağlam) olalım. Onun semalara fışkıran nurlu minarelerinden saçılan ilahi sesler samimiyet bağımız olsun. Bu iki kuvvet bugün henüz gözlerimizde kalan gamlı yaşı da sildirecektir.&#8221; 1920-23 aralığındaki bu “dinci&#8221; söylem ile sonrasındaki “dinsiz&#8221; söylem arasındaki farkın izahı nasıl yapılmalı? Mustafa Kemal 1923&#8217;de Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in Hak Kitap olduğunu bir din adamı edasıyla savunurken 1937 yılı Meclis açış konuşmasında “Gökten indiği sanılan kitaplar&#8221; sözüyle ve 1931&#8217;de gözetiminde basılan Tarih II adlı kitapta “Kur&#8217;an, Muhammed&#8217;in fikirlerini topladığı kitaptır&#8221; cümlesiyle 180 derece dönerken, sözünden dönmeyen Akif ile Karabekir&#8217;in tasfiye edilip susturulmasında şaşılacak bir taraf yoktur. Sözünden asla dönmeyen Kâzım Karabekir Cumhuriyetin arifesinde dindar ve muhafazakâr söylemini haykırıyor, “Din ilerlemeye manidir&#8221;, “Dindar kaldıkça gelişemeyiz&#8221; diyenlere karşı tezlerini cesaretle müdafaa ediyordu . 17 Kasım 1923 tarihli İkdam&#8217;da Hukuk Fakültesi talebelerine şöyle seslendiğini okuyoruz (sadeleştirdim): “Batılılaşmakla halkın karnı doymaz. Batılılaşmakla iş ve servet te&#8217;min edilmez. Efendiler, millet batılılaşmakla değil, ancak din-i mübîn-i İslâma sarılmak suretiyle varlığını kurtarmıştır. Türk oğlunu her şeyden tecrit etseniz din-i mübîn-i İslâmdan başka dayanacak yeri yoktur.&#8221; Bomba gibi sözler değil mi? Devam ediyor Paşamız: “Efendiler, millet her türlü mahrumiyet içinde ümitsiz bir mücadeleye niçin atılmıştı? Evvela tahkir edilen mukaddes dinini yüceltmek, ikinci olarak haysiyetini kurtarmak ve düşman ayağı altında inleyen vatan parçalarını kurtarmak için değil mi?&#8221; Ve bombanın pimini çeker: “Milli ve dinî mukaddeslerimize edilen hakareti iade ettik. Emsalsiz fedakârlığa katlandık. Bunu batılılaşmakla değil dinimize sarılmakla başardık.&#8221; Latin harfleri Kâzım Karabekir&#8217;in Latin harflerinin kabul edileceği dedikodularının ilk zuhur ettiği İzmir İktisat Kongresi günlerinde kürsüye fırlayarak bizzat Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın karşısında yaptığı konuşma onun hakikatperest tavrının parlayış anlarından biridir: “Latin harfini kabul edemeyiz&#8221; başlığıyla gazetelere intikal eden konuşmanın tarihi 2 Mart 1923&#8217;tür. İsmini vermediği bir kuvvetin &#8216;Türk yazısı güçtür, okunmaz!&#8217; propagandası yaptığını söyleyen Karabekir, Latin alfabesi kabul edildiği gün ülkenin hercümerce gireceğini iddia eder, diğer herşeyi bir kenara bıraksak bile kütüphanelerimizi dolduran binlerce cilt kitabın Cemil Meriç&#8217;in deyişiyle tuğla yığınına döneceğini ve bunun “en büyük felaket&#8221; olacağını belirtir. “Böylece&#8221; der, “Avrupa&#8217;nın eline güzel bir silah vermiş olacağız.&#8221; Neymiş o silah? Anlatıyor: Avrupalılar İslam alemine karşı diyeceklerdir ki, Türkler ecnebi yazısını kabul etmişler ve Hıristiyan olmuşlardır.&#8221; Düşmanların şeytanetkârane fikrinin bize harf inkılabı yaptırarak İslam aleminden koparmak olduğunu söyleyen Karabekir, fikrini şöyle toparlar: “Arkadaşlar, yüzlerce yetim bugün (başında bulunduğum-MA) Şark cephesinde asker arkadaşlarımızın bizzat kendileri ve aileleri tarafından okutuluyor. En anlayışı kıt bir köylü çocuğuna bile biz bir ila üç ay arasında kendi harflerimizi ve gazetelerimizi okutabiliyoruz. Dolayısıyla bizim harflerimiz okunmaz değil, belki dünyanın en güzel şeklidir. Sonra bizim dilimizi ifade edecek hiçbir Latin alfabesi yoktur. Bugün Fransızca alfabe o kadar karışıktır ki bizim dilimizi kabil değil terennüm edemez.&#8221; Buna benzer gerekçelerle bu tür fikirlerin içimize girmesine müsaade edilmemesini rica eden Paşa, bu fena fikirlerin “başka taraflardan içimize aşılandığını&#8221; söylemiş ve onlardan kendimizi korumamız gerektiğini eklemiştir sözlerine. Yıl 1923. Karabekir Paşa henüz susturulmadan önce bunları savundu ama o “başka taraflardan gelen fena fikirler&#8221; beş yıl sonra kendisini ve arkadaşlarını İstiklal Mahkemesi&#8217;nde susturduktan sonra uygulamaya geçirildi. Bir gün uyandık ve kütüphanelerimizin tuğla yığınına döndüğünü gördük. Rahmetli Karabekir Paşa “Fena fikirler&#8221;ın ağına takılıp fikrini kendi eliyle ipe çekmektense fani boynunu cellada uzatmanın şerefini tercih edenlerden olmuştur. Hak rahmet eyleye…]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/kazim-karabekir-harf-inkilabina-nasil-karsi-cikmisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Yeni tarih müfredatı”nda eski hamam eski tas</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/yeni-tarih-mufredatinda-eski-hamam-eski-tas/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/yeni-tarih-mufredatinda-eski-hamam-eski-tas/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Jan 2017 13:25:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Fevzi Çakmak]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklâl Harbi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8342</guid>

					<description><![CDATA[Madem 15 Temmuz bir halk hareketiydi, irade-i milliyenin, milli egemenliğin şahlanışıydı, o halde tarihin de bu şahlanışa eşlik etmesinden daha normal ne olabilirdi? Şehidlerin ruhları ancak kendi cehdlerinin tarihe rehberlik etmesi halinde huzur bulabilirdi. İyi ama hala kitaplarımızda eski hamam, eski tas ise yazık değil mi şehidlerimize, gazilerimize, onca emeğe, onca gayrete?&#8221; Geçen ay yazmıştım bunları. Ümitsizdim. Böyle gelmiş, böyle gidecek galiba diyordum. Lakin geçtiğimiz hafta Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz yeni müfredatın taslaklarının http://mufredat.meb.gov.tr den tartışmaya açıldığını, eleştirilerin dikkate alınarak önümüzdeki sezonda uygulamaya geçirileceğini beyan edince eski hamama yeni tas gelebileceği ümidim canlandı. Ne de olsa “15 Temmuz ruhu&#8221; müfredata da yansıyacaktı. Ancak web sitesindeki metinleri okuyunca değişikliklerin makyajdan öteye geçemediğini üzülerek müşahede ettim. Bir kere şunu belirtmeliyim: Yakın tarihin sakat mantığı değişmezse bütün çabalar zayi olur. Tek bir kahraman üzerine bina edilen bir anlatı tarih olmaz, olsa olsa destan veya mitoloji olur ki, mevcut tarihlerimiz bunu öğrencinin canını çıkara çıkara yapmaktadır. Mevcut kitaplardan bir tarih bilinci çıkmaz, tek kahramanı elleri patlayıncaya kadar alkışlayan bir güruh çıkar. Halbuki biz kahramanları çoğaltmalı ve onları erişilmez, insanüstü varlıklar olmaktan çıkartarak öğrencinin kolaylıkla kendini özdeşleştirebileceği bir kıvamda sunabilmeliyiz. Öte yandan 8. sınıflar için hazırlanan yeni müfredatın sunuşunda tarihin geçmişteki olayları sebep ve sonuçlarıyla sunarak günümüz ve geleceğe ışık tutacağından bahsediliyor. Peki İnkılap Tarihleri öğrencilerimize olayların sebep ve sonuçlarını gerçekten sunabiliyor mu? Mesela elimdeki AK Parti döneminde de bir süre ders kitabı olarak okutulan Kemal Kara&#8217;nın Lise 2 Tarih adlı kitabında Osmanlı Devleti&#8217;nin 1. Dünya Savaşı&#8217;nda asıl belini büken ve Mondros Müttarekesini imzalamaya mecbur bırakan Filistin-Suriye hezimetinden yarım cümlede, o da üstü kapalı bir şekilde bahsedilmektedir. Niye? Çünkü bu cephede yenilenler arasında 7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa da vardır ve yazar, kitap boyunca okurunu Mustafa Kemal Paşa&#8217;yı girdiği bütün savaşları kazanmış namağlup kahraman gibi göstermeye şartlandığı için bu başarısızlığı doğal olarak atlar, yani tarihi makaslar. Aksi alde öğrencinin kafasında soru işaretleri uyanacaktır. Soru mu? Allah korusun! Hiç buna izin verilebilir mi? Peki bu durumda Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın biri 7 Ekim, diğeri 11 veya 13 Ekim 1918&#8217;de Halep&#8217;ten İstanbul&#8217;a çektiği iki ümidi tükenmiş telgrafını nereye koyacağız? İlkinde “Bundan sonra artık barıştan başka yapılacak bir şey kalmamıştır&#8221; derken ikincisinde “Müttefiklerle olmadığı takdirde ayrı olarak ve mutlaka barışı sağlamak lazımdır ve bunun için kaybedilecek bir an dahi kalmamıştır&#8221; diyen ve mütarekenin ne olursa olsun imazalanmasını isteyen de Mustafa Kemal Paşa&#8217;dan başkası değildir. Kaynak mı sordunuz? Buyurun: Atatürk&#8217;ün Bütün Eserleri, cilt 2, İst. 1999, hem de Kaynak Yayınları, 231. ve 232. sayfalar. Şimdi Filistin-Suriye hezimetlerinden birini yaşatmadığınız Mustafa Kemal&#8217;in mutlaka ve bir dakika kaybetmeden barış yapılmalı diyen bu iki telgrafını okutmadığınız zaman savaşın sonu ile Mondros Mütarekesi arasında nasıl bir bağ kurabilecektir öğrenci? Tabii hiç… Yeni taslağın Ortaokul 8. Sınıflar için kaleme alınmış olan T.C. İNKILAP TARİHİ VE ATATÜRKÇÜLÜK DERSİ ÖĞRETİM PROGRAMI şöyle diyor: “TC Devleti için çok önemli olan Atatürk ilke ve inkılaplarını bilen, özümseyen ve devamlılığını sağlamayı amaçlayan öğrenciler yetiştirilmesi ciddiyetle ele alınması gereken bir durumdur.&#8221; Bir cumhuriyette neden bir kişinin ilke ve inkılaplarını öğrenmek şart olsun? Neden bu bir kişinin ilke ve inkılapları o devletin devamının garantisi olsun? Öğrenciler neden tarihi bir kişinin hayatı ve görüşleri açısından öğrenmek zorunda kalsın? “15 Temmuz ruhu&#8221; bu muydu? Hani biz milli iradeydik? Yeni tarihlerimizin de bu millî iradeye göre yeniden yazılması gerekmez miydi? Filin fare doğurmaması için biz uyarılarımızı yapalım da beğenen beğenir, beğenmeyen yoluna devam eder. Ama şu kadarını söyleyelim ki, bu müfredat “yeni&#8221; değil, 15 Temmuz modeli hiç değil. Bakın bu “yeni&#8221; öğretim programıyla öğrenciler hangi kazanımları edinecekmiş: 1. Atatürk&#8217;ün üstün askerlik yeteneklerini, devlet adamlığı ve inkılapçı niteliklerini öğrenerek onun kişilik özelliklerini örnek alacak, 2. Millî Mücadeleden hareketle, Türk milletinin özgürlük, bağımsızlık, vatanseverlik, millî birlik ve beraberlik anlayışı ile her türlü zorluğun üstesinden gelebileceğini kavrayacak, 3. Atatürk&#8217;ün önderliğinde gerçekleştirilen Türk İnkılabının tarihi anlamını ve önemini kavrayacak, 7. Atatürk İlke ve İnkılaplarının Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin sosyal, kültürel ve ekonomik kalkınmasındaki yerini kavrayacak; laik, demokratik, ulusal ve çağdaş değerleri yaşatmaya istekli olacak, 8. Atatürk&#8217;ün dünya görüşünü ve düşüncelerini benimseyerek Atatürkçü düşünce sisteminin bir savunucusu olacak, 10. Ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin temelini Atatürk İlke ve İnkılaplarının oluşturduğunun bilincine varacak, 14. Günümüzün sorunlarına Atatürkçü bir yaklaşımla çözümler üretmesini sağlayacak ve kendisini geleceğe hazırlayacak bilgi, beceri, değer ve tutumlar kazanacakmış. Allah aşkına, bu hedeflerin neresi yeni? Kemal kılıçdaroğlu hazırlasaydı farklı ne olacaktı burada? Düpedüz 1930 model totaliter bir rejimin tarihi bu. Bu eğitim şekli özgürleştirmez, aksine köleliği ebedileştirir. CHP&#8217;nin bu millete kakaladığı tarihin ışığıyla 21. yüzyılda kaç metre gidebileceğimizi zannediyoruz? Bu kafayı terk edelim. Özgürleştirici ve tartışmaya açık, sorgulayıcı bir nesli nasıl yetiştiririz, onu düşünelim. Bir konferansımda şöyle demiştim: İnkılap Tarihi derslerinde hiç kitap okutmayalım, müfredatı da olmasın, yalnız sınıfın yarısına Gazi&#8217;nin Nutuk&#8216;unu, diğer yarısına da Karabekir Paşa&#8217;nın İstiklal Harbimiz&#8216;ini verelim, bir sene boyunca her derste bu iki kitabı okuyan öğrencilerden ikisi 10&#8217;ar sayfanın münazarasını yapsınlar, arkadaşları kendilerini desteklesin veya itiraz etsin, inanın bugün öğrendiklerinin yüz katını hem de adam akıllı öğrenirler. Hiç değilse karşıt fikir diye bir şeyin farkına varırlar. Kâzım Karabekir Paşa&#8217;nın bir telgrafının Nutuk&#8217;a nasıl tanınmaz hale gelecek şekilde makaslandığını öğrenmeleri bile müthiş bir bakış açısı değişikliğine yol açacaktır. Ha bir de taslakta “Sakarya Meydan Savaşı&#8217;nın ve Büyük Taarruz&#8217;un kazanılmasında Atatürk&#8217;ün rolüne ilişkin çıkarımlarda bulunur&#8221; yönlendirmesi var öğretmenlere. Yalnız her iki savaşın kazanılmasında Atatürk kadar Harbiye Nazırı ve Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Çakmak Paşa&#8217;nın da rolü vardır. Üstelik bunu Atatürk de Mecliste vurgulamıştır. Hatta Sakarya Muharebesi&#8217;ni kaburga kemikleri kırık olan Mustafa Kemal Paşa muharebeyi cephe gerisinden telefonla takip ederken cephedeki Başkomutan Fevzi Paşa en ön siperlere giderek Mehmetçikle el ele yönetmiştir. O kadar ki bir ara bulunduğu siperler Yunan hattının gerisinde kalmıştır! Taslak Fevzi Çakmak&#8217;ı unutabilir ama millet unutmaz. Tıpkı ders kitapları Kızıl Sultan yazsa da halkın Sultan Abdülhamid&#8217;i asla unutmadığı gibi. Anlaşılan, mağdur edilen Fevzi Paşa gibi komutanların ve Mehmetçiğin hakkı teslim edilene kadar tarihlerimiz yalan söylemeye devam edecek.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/yeni-tarih-mufredatinda-eski-hamam-eski-tas/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnönü gazilerimize değil, Yunan harp malullerine 300 lira yardım etmiş!</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/inonu-gazilerimize-degil-yunan-harp-malullerine-300-lira-yardim-etmis/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/inonu-gazilerimize-degil-yunan-harp-malullerine-300-lira-yardim-etmis/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Jan 2017 13:23:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<category><![CDATA[2. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Metinsoy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8340</guid>

					<description><![CDATA[Halktan korkmasıyla tarihe geçen CHP Anayasa değişiklikleri sırasında &#8216;Tek adamlığa gidiliyor&#8217; söylemine sarılınca Cumhurbaşkanı Erdoğan da haklı olarak Tek Parti dönemi günahlarını hatırlatıp lafı gediğine tıkadı: “Ne tek adamcılığı ya, eğer oraya buraya götürmek istiyorsanız kendi geçmişinize bakın. Bu ülkede CHP İl Başkanlarının valilik yaptığı, belediye bakanlığı dönemleri biliriz. Eğer tek adamcılıksa tek adamcılık budur. Daha da gerilere giderseniz asıl tek adamcılığı orada görürsünüz. Ben bu defterleri açmak istemiyorum ama zamanı gelince gerekirse açarız.” Cumhurbaşkanı Erdoğan&#8217;ın kastettiği şey, 1936 ortalarında Başbakan İnönü&#8217;nün genelgesiyle partinin genel sekreterliğinin İçişleri Bakanlığı&#8217;na (Mason Şükrü Kaya&#8217;ya) bağlanması ve bütün illerde valilere CHP il başkanlığı görevinin verilmesidir. Aynı genelgeyle umumi (genel) müfettişler ise devlet işleri yanında parti faaliyet ve teşkilatlarını da denetleyeceklerdi. Böylece Atatürk&#8217;ün ölümüne kadar sürecek olan parti-devlet bütünleşmesinin ilk adımı atılıyordu. İkinci adım 5 Şubat 1937&#8217;de gerçekleştirilecek olan Altı Ok&#8217;un Anayasanın ilkeleri haline getirilmesiydi. Böylece tek partinin ilkeleri devletin ilkeleri yapılıyordu. Bu parti-devlet bütünleşmesinin faziletlerini Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Nadir Nadi destekleyecekti: “CHP millet ve memleketin genel hayatını kaplamak iddia ve özleminde olan bir parti olduğu gibi (…) devlet anlayışının kuvvetler birliğine dayandığını, bu anlayışın bütün kuvvetleri milletin aslına döndüren yekpare vatan düşüncesinden kuvvet alır. MECLİS, HÜKÜMET, PARTİ ESASEN BİR TEK ASLIN NETİCESİ OLDUKLARI halde, teşkilat itibariyla ayrılık zaman zaman ortadaki birliği ihlal eder gibi görünen bazı tezahürlerine rastlanmaktadır, yeni düzenlemelerle bu ortadan kaldırılmıştır” (Cumhuriyet, 20 Haziran 1936). “Tek Adamlık”a gidiliyor” diyen CHP&#8217;nin önce aynaya bakması ve tarihinde gerçek tek adamcılığı nasıl yaptığını ortaya koyması gerekir. Yalnız Sayın Erdoğan&#8217;ın altını çizdiğim ifadelerine tekrar dikkat çekmek isterim: “Daha da gerilere giderseniz asıl tek adamcılığı orada görürsünüz. Ben bu defterleri açmak istemiyorum ama zamanı gelince gerekirse açarız.” Maalesef bu defterleri açmaya kalktığımız için kovalandığımız köylerin sayısını unuttuk. Bu millet o “defterler”in açılmasını istiyor, nokta. Yalnız İnönü&#8217;nün Tek dönemine değil, Mustafa Kemal&#8217;in Tek Adamlığı dönemine de dokunulsun istiyor. Tek Parti deyince Tek Parti döneminin muhasebesi henüz yapılmadı. Ne Mustafa Kemal&#8217;in mal varlığı ortaya çıkarılabildi, ne de &#8216;huzuru mutad zevat&#8217;ın, yani yakınlarının götürdükleri… İsterseniz kısaca Atatürk&#8217;ün kızkardeşi Makbule Hanım&#8217;la ilgili gazete haberlerine bir göz atalım: Atatürk&#8217;ün kız kardeşi hazine aleyhine dava açtı (Cumhuriyet, 26 Aralık 1954). Makbule Atadan&#8217;ın miras bıraktığı 2 evin tapusu yok (Milliyet, 4 Mayıs 1956). Atatürk&#8217;e armağan edilen adayı Makbule Hanım Belediyeye satmış (Cumhuriyet, 16 Kasım 1971). Makbule hanımın yalısının önünden kazıklı yol geçiyor (Cumhuriyet, 10 Ekim 1987). Makbule hanım Meclisten vergi muafiyeti istemiş (Cumhuriyet, 3 Ekim 2005). Bu haberleri alt alta koyduğunuzda Atatürk&#8217;ün bütün mal varlığını millete bıraktığı söylemi de çöküyor. Nasıl yani, Makbule Hanım&#8217;ın adası mı varmış, diyorsunuz belki de. Varmış, hem de Eğridir gölünün ortasındaki Can Ada&#8217;yı Atatürk kız kardeşine bırakmış, o da paraya sıkışınca belediyeye satmış! Öte yandan meğer Atatürk, Orman Çiftliği&#8217;nden bir arazinin tapusunu da vermiş Makbule Hanım&#8217;a, 1954&#8217;te açtığı dava, kendi hissesinin parasını almak içinmiş!!! Aklı duruyor insanın ama ne yazık ki böyle. Şimdi 2. Dünya Savaşı yıllarında yaşanan bir faciayı gündeme getireceğim. Murat Metinsoy&#8217;un emek mahsulü çalışması İkinci Dünya Savaşı&#8217;nda Türkiye&#8217;deki yüzlerce misalden biri bu: “İşsiz olan ya da başını sokacak bir evi olmayan fakir insanlar barınma sorununu halletmek ve geçim güçlüğünden kurtulmak için küçük suçlar işleyerek hapishaneye girmeye çalışıyorlardı. Örneğin tramvayda hırsızlık yaparken yakalanan fakir ve işsiz Çopar Ahmet, çıkarıldığı mahkemede, kış gelince fakirlikten, odun sıkıntısından, yiyecek darlığından dolayı hapishaneye girip rahatlamak için tramvayda hırsızlık yaptığını söylüyordu (Vatan, 2 Aralık 1943).” (İş Bankası: 2016, s. 241) Karnını doyurmak ve kışı geçirmek için hapse girmeyi göze alanlara rastlanan o yıllarda fakir ailelerin yetişkin çocukları yaşlarını büyüterek askere gidiyorlardı. Sebep basit: Karınlarını doyurabilmek ve adam gibi yaşayabilmek için! Birilerinin altın çağ ilan ettikleri Tek Parti döneminden bir sayfa bu… Ha, millet açlıktan hapse girmeye can atarken Taksim Meydanı&#8217;na dikilecek Roma generali pozundaki İnönü heykeli için Avusturyalı heykeltıraş Belling&#8217;e 1 milyon 300 bin lira ödendiğini de bir yere yazalım. Bebek katillerine ödül! Şimdi ilk kez açıklayacağım acı bir olay var sırada. Hatırlayacaksınız, birkaç hafta önce Atatürk döneminde Yunanistan&#8217;a şirin görünmek için hangi tavizlerin verildiğini yazmıştım. Yunan Başbakanı Venizelos&#8217;un Ankara&#8217;daki bir düğünde Afet İnan&#8217;la, Atatürk&#8217;ün de Bayan Venizelos&#8217;la dans ettikleri fotoğraf 7 sene evvel can düşmanımız olan Yunan Başbakanı&#8217;nın nasıl şımartıldığını göstermeye kâfidir. Hatta İnönü&#8217;nün, 1931 yılındaki gelişlerinde eşi Mevhibe Hanımı bebek katilinin koluna takıp sokaklarda gezdirdiği fotoğrafı da unutmuyoruz. Aziz şehitlerimizin kemiklerini sızlatan bu rahatsız edici görüntülere bugün yeni bir skandalı ekliyorum. Cumhuriyet gazetesinin 6 Mart 1933 tarihli nüshasında çıkan haberi okuyalım: “Atina- Türkiye sefiri Enis (Tulça) Bey bugün Yunan Hariciye Nazırı Mihalokopulos&#8217;u ziyaret ederek İsmet Paşa&#8217;nın Yunan harp malulleri sandığına 300 Türk lirası hediye ettiğini bildirmiştir. Mihalokopulos İsmet Paşa Hazretlerinin bu nezaketine hararetle teşekkür etmiş…” Peki bu harp malulleri acaba hangi savaşta yaralanmış? Mehmetçiğe karşı kalleşçe kurşun sıkarken! Anadolu&#8217;yu yakıp yıkarken! Genç kızlarımızı kirletirken! 30 bin kadını dul bırakırken! Anasının karnındaki bebeği dahi gözünü kırpmadan süngülerken! Sayalım mı? Yani İnönü, 10 yıl önce bize karşı savaşan eli kanlı Yunan askerlerini ödüllendirmiş ey milletim! Hem de dedenin, ninenin yeni yetme çocukken boğazından kesilen paralarla! Ve altında bir başka başlık: İsmet Paşa Çocuk Esirgeme Kurumu&#8217;nu ziyaret etmiş. Etmiş de 300 lira da oraya mı bağışlamış? Ne gezer efendim! Çocukların başlarını okşamış ve &#8216;takdir etmiş&#8217;… Yamalı elbiselerini anca 23 Nisanlarda değiştirebilen zavallı çocuklara takdir ama memleketimizin işgalcilerine para ödülü. İnönü zihniyeti tastamam buydu. “Bu defterleri açmak istemiyorum ama zamanı gelince gerekirse açarız.” Oldu mu? &#160;]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/inonu-gazilerimize-degil-yunan-harp-malullerine-300-lira-yardim-etmis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
