<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>27 Mayıs &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/27-mayis/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 May 2013 08:35:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>27 Mayıs &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bugünkü Kemalizm bile 27 Mayıs darbesinin ürünü</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bugunku-kemalizm-bile-27-mayis-darbesinin-urunu/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bugunku-kemalizm-bile-27-mayis-darbesinin-urunu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 May 2012 09:22:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[27 Mayıs]]></category>
		<category><![CDATA[27 Mayıs Darbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5320</guid>

					<description><![CDATA[Düşmana ilk kurşunu attığı söylenen Hasan Tahsin&#8217;in adının 27 Mayıs darbesinden sonra yayıldığını ve Atatürk&#8217;ün adını dahi anmadığı birinin kahraman yapılmasının ancak bir darbe ortamında gerçekleşebileceğini yazmakla ne büyük günah işlemişim meğer. 40 yıl önce Hasan Tahsin efsanesini doğuran Zeynel Kozanoğlu bile bu yaşında harekete geçip kendisinin sözlerini fazla ciddiye aldığımı(!) yazdı. Kitabı kendi kütüphanesinde bulamamış. Bir kütüphaneye gitmiş, oradan da sırra kadem basmış. O bulamadıktan sonra ben nasıl bulmuşum acaba? Bunlar gerçekten de çağın dışında yaşıyorlar. Girin internete, onlarca satıcısı var, hem de 3-5 liraya. Adres verin, ben göndereyim ama lütfen öyle &#8220;Şimdiki çocuklar harika&#8221; gibi boş laflar etmeyin. Çünkü &#8216;şimdiki&#8217; çocuklar harikalıkta beni de aştılar, isterseniz kitabınızı size pdf formatında &#8216;atabilirler&#8217;! Nicedir söylüyorum, Türkiye&#8217;de darbeciliğin mahsulü olan bir paradigma çöküyor, çökecek, çökmek zorunda. Yoksa bu tarih denilen enkazın altında hepimiz boğulacağız. Hükümet kentsel dönüşüm yapıyor, güzel, yapsın ama tarihsel dönüşümü ne zaman başlatacağız? Hasan Tahsin&#8217;leri gerçek yerine oturttuğumuz zaman elbette! Bize Atatürk öğrencilik hayatında bütün sınıflarını birincilikle bitirdi diye öğretmişlerdi. Oysa Atatürk Araştırma Merkezi&#8217;nin yayınladığı Ali Güler&#8217;in &#8220;Askerî Öğrenci Mustafa Kemal&#8217;in Notları&#8221; (Ankara, 2001) adlı kitabında 1895&#8217;ten 1905&#8217;e kadarki sınıflarında Mustafa Kemal 29. da olmuş, 2. de; gelin görün ki, hiç 1. olamamış. Şimdi bu bir eksiklik midir? Değildir kuşkusuz ama kusursuz bir kişilik sunmak isteyenlerin gayretkeşliğidir ve daha çok da bizim gibi 27 Mayıs sonrasında okula başlayan öğrencilere Atatürk böyle verilmiştir; hâlâ da değiştiğine dair bir emare göremiyorum. Okullar ve resmi dairelerdeki Atatürk köşelerinden tutun da, her köşe başına heykel ve büstünü diktirme furyalarının nedense hep darbelerin arkasından gelmesi, Atatürk&#8217;ün darbeciler tarafından kalkan olarak ne denli büyük bir maharetle kullanıldığının kanıtları olarak ortada. Bu işin bir de dışarıdan görünüşü var. Kemalist söylem öylesine kurnazca kurgulanmış ki, Atatürk&#8217;ü öven hangi yabancı olursa olsun alabildiğine yüceltiliyor, birazcık eleştirel bakmaya çalışan bütün yabancılar hainlik ve düşmanlıkla suçlanıyor, sesinin duyurulması engelleniyor. Hatta açıkça sansürleniyor. Mesela Arnold Toynbee denilince şu sözü alıntılanır hemen: &#8220;Mustafa Kemal uyanık, doğru görüşlü, sarsılmaz derecede sağlam kararlı; kendisinden çok, ülkesi için ihtiraslı; yüksek karakterli ve otokratik disiplinli bir önderdi.&#8221; Güzel. Peki &#8220;ünlü tarihçi&#8221; dediği Toynbee&#8217;nin bu sözlerini aktaran emekli Korgeneral, &#8220;Tanıdıklarım&#8221; adıyla Türkçeye çevrilen kitabında söylediklerini neden es geçiyor acaba? (Kaldı ki, Türkçeye çeviren yayınevi de başımıza bir iş gelir endişesiyle bazı kısımları çıkarmak sorunda kalmış metinden. Ben kısmen zararsız -umarım öyledir- ve çeviride atlanan bir kısmını sizinle paylaşmak istiyorum. Bakın Toynbee nasıl harikulade bir analiz yapıyor Mustafa Kemal Paşa hakkında (3 nokta koyduğum yerler konumuzla doğrudan ilgili olmadığı için atlanmıştır): 1950&#8217;li yıllarda, yani 27 Mayıs darbesinden önce Atatürk imajının geleneklerle uyumlu kılınma süreci başlamıştı. Nitekim 1953 yılındaki Fethin 500. yıldönümü kutlamaları Cumhuriyetin Osmanlı ile kucaklaştığı ilginç törenlere ve algı dönüşümüne sahne olmuştu. İşte 27 Mayıs darbesi, Atatürk&#8217;ü yeniden buyurgan/askeri bir yönetim anlayışının yörüngesine oturtarak onu dinî değerlerden olabildiğince uzağa konumlandırmaya soyundu. 16 Temmuz 1952 tarihinde Köroğlu dergisinde çıkan bu karikatür de Yunanlıların Ayasofya&#8217;yı kiliseye çevirtme isteklerine Fatih ile Mustafa Kemal&#8217;i gökyüzünden palikaryaya sinirlenirken göstermekte bir sakınca görmemişti. &#8220;1923&#8217;te bir bahar gecesi Ankara&#8217;da Atatürk&#8217;ün misafiri olmuştum. (&#8230;) Atatürk eğer muhatabının söyledikleri ile aynı fikirde değilse, ağzını açmadan önce kaşlarını çatarak karşısındaki kişiyi gözüyle korkuturdu. Benim söylediklerimin yanlış olduğunu söylerken de aynı yüz ifadesini takınmıştı. (&#8230;) Fikir alışverişimiz kısa sürdü. Fakat bu kısa diyalog, karşımdaki liderin hem güçlü olduğunu hem de Leibnizci anlayışa yakın bir çizgide davrandığını anlamama yetmişti. Atatürk&#8217;ün birkaç tane dahiyane fikri olduğunu biliyordum: (Ona göre) Türk milletinin kurtuluşu, imparatorluğun üstlendiği rolü terk ederek milletin tüm enerjisini uzun süredir ihmal edilen kendi değerlerinin benimsenmesine yoğunlaşmasında yatıyordu. Hayal gücü bir hayli kuvvetli ve son derece dinç liderin eksik olduğu tarafı, kendi değerlerine geri dönüş yaparken bir midye gibi kabuklarını kapatması ve böylece iki kere düşünme imkânından kendini yoksun bırakmasıydı. İki kere düşünmenin en faydalı sonucu, fikir alışverişinde bulunmaktır. Atatürk&#8217;ün midye misali bu kapanışı, zannediyorum onun negatif iradesinin bir sonucu. Ülkesini onun bu kararlılığı kurtarmıştı. Ama ülkesinin onun inatçılığı karşısında ödeyeceği bedel, bir diktatör tarafından yönetilmek oldu.&#8221; Şimdi soruyorum: &#8220;Ünlü tarihçi&#8221;nin Atatürk&#8217;ü olumlu değerlendiren görüşüyle yazısını süsleyen Em. Korgeneral, bu görüşünü neden almaz? Alamaz da ondan. Üniversiteler de alamaz. Yakınlara kadar basında da yer alamazdı. Kanıtları ikiye böl, yalnız olumlu olanlarını al; diğerlerini unuttur ve sansürle; ve bu bir tarihçilik olsun. Ben nelerini gördüm: Şu anda önemli yerlerde bulunan bir prof., Türk Tarih Kurumu&#8217;nun sözde bilimsel bir sempozyumuna Lozan&#8217;ın maddelerini sunarken, farkına varmadan İngilizlerin bize sundukları barış teklifinin maddelerini koymuş ve kimsecikler de bunun farkında olmamıştı; kendisi dahil! Üstelik kitap halinde de basıldı bu tebliğ. Hasan Tahsin&#8217;i allayıp pullayanları şimdi kendi kitaplarını bulamaz; profları Lozan&#8217;ın İngiliz versiyonunu kullanmakta sakınca görmez (bir de İngilizlere karşı kazandığımız diplomatik zafer diyorlar!), hiç sınıf birincisi olmadığı halde Atatürk&#8217;ün sınıflarını hep birincilikle bitirdiğini yazarak geçinirler. Güya Hitler diyesiymiş ki, &#8216;Ben Atatürk&#8217;ün talebesi sayılırım&#8217;; bununla övünenleri dahi gördük. Bakın, aklı başında bir tarih metni nasıl yazılır, görmeniz için August von Kral&#8217;ın 1937&#8217;de çıkan &#8220;Das land Kamâl Atatürks&#8221; kitabından birkaç aktarmada bulunayım. Türkiye&#8217;de görev yapan elçiler ülkelerine bizimle ilgili bakalım hangi bilgileri geçmişler 1930&#8217;lu yıllarda? İnsanlar birçok şehirde ülkenin altyapısını yeniden inşa etme planlarındaki başarısızlıklardan şikâyetçilermiş. Göçmenleri savaşın harap ettiği köylere yerleştirmişler ama destek vermemişler; tekel uygulaması yüzünden mal darlığı yaşanıyormuş; ekonomik güçlükler sebebiyle iflaslar ve ağır borçlanmalar oluyormuş; öğretmen ve memurlar düşük maaştan yakınıyorlarmış; hükümet görevlileri tarafından etnik azınlıklara karşı ayrımcılık yapılıyor ve nihayet salgın hastalıklar, kıtlık ve sel gibi felaketler hayatı iyiden iyiye yaşanmaz kılıyormuş. (Aktaran: Gavin D. Brockett, &#8220;How Happy to Call Oneself A Turk&#8221;, Texas Üni. Yay., 2011, s. 41. Bu nefis kitabı tanıtmak için fırsat kolladığımı da söyleyeyim.) Gerçek tarih budur da demiyorum. Ama tarihçilik, her iki ucu alıp makul bir noktada buluşturmak değil midir? 27 Mayıs 2012, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bugunku-kemalizm-bile-27-mayis-darbesinin-urunu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İdama mahkûm edilen Genelkurmay Başkanı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/idama-mahkum-edilen-genelkurmay-baskani/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/idama-mahkum-edilen-genelkurmay-baskani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Jan 2012 21:44:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[27 Mayıs]]></category>
		<category><![CDATA[27 Mayıs Darbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Genelkurmay Başkanı]]></category>
		<category><![CDATA[İlker Başbuğ]]></category>
		<category><![CDATA[Rüştü Erdelhun]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4883</guid>

					<description><![CDATA[İlker Başbuğ&#8217;un mahkemece tutuklanması yazılı ve görsel basında &#8216;İlk kez bir Genelkurmay Başkanı tutuklanıyor&#8217; yorumlarına yol açtı.  Ne var ki, 27 Mayıs darbesinde devrin Genelkurmay Başkanı yalnız tutuklanmakla kalmamış, idamla yargılanmış, hatta rütbesi orgenerallikten erliğe indirilerek bir askere yapılabilecek en ağır hakaretlerden birisine maruz bırakılmıştı. 26. Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ&#8217;un &#8220;terör örgütü yöneticisi olmak ve darbeye teşebbüs&#8221; suçlamasıyla tutuklanması üzerine, yakın tarihimizin bu hicranlı sayfasını açmak ihtiyacını duydum. Genelkurmay Başkanlığı&#8217;nın resmî internet sitesinde 10. Genelkurmay Başkanı olarak adı geçen Org. Rüştü Erdelhun hakkında her şey anlatılıyor da, nedense bir askeri darbeye muhatap olduğu es geçiliyor. &#8220;Genelkurmay Başkanlığı görevinden 3 Haziran 1960 tarihinde emekliye ayrılmıştır.&#8221; Bu kadar. Bu kadar mı acaba? Darbeye teşebbüsten tutuklanan İlker Başbuğ&#8217;un tam tersine, Rüştü Erdelhun&#8217;un suçu, darbeye katılmamak ve bütün gücüyle engellemeye çalışmaktı! 1960 yılında Genelkurmay Başkanı darbeye katılmadığı için tutuklanmıştı, bugün bir başka Genelkurmay Başkanı darbeye teşebbüsten tutuklanıyor. Yarım asırlık tarihimizin bundan daha çarpıcı bir tablosunu bulmak zordur. Asker doğdum, Asker öleceğim Rüştü Erdelhun 1894&#8217;te Edirne&#8217;de doğmuş, Nisan 1921&#8217;de İstiklal Savaşı&#8217;na katılmış, 23 Ağustos 1958&#8217;de atandığı Genelkurmay Başkanlığı görevine 27 Mayıs darbesine kadar devam etmiş. İngilizce, Fransızca ve Japonca bilen Erdelhun, başta İstiklal Madalyası olmak üzere çok sayıda nişan ve madalyayı göğsünde taşıyan bir asker. En dikkate değer özelliği (bir zamanlar en büyük suçuydu), askerin siyasete karışmaması gerektiğine olan inancıydı. Fevzi Çakmak ekolünden geliyordu. Buna göre asker askerliğini yapacak, siyaset sivillerin işi olacaktı. Siyasete soyunmak isteyen de üniformasını çıkaracaktı. Org. Erdelhun 27 Mayıs&#8217;tan bir süre önce emrindeki askerlerin kaynaştığının farkına varmıştı varmasına ama bu denli kapsamlı bir hücre yapılanmasıyla kuşatıldığını öğrenememiş, var gücüyle yaklaşan darbenin önüne geçmeye uğraşmıştı. Nitekim Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi&#8217;nden Erdal Şen&#8217;in bulup &#8220;Yassıada&#8217;nın Karakutusu&#8221; adlı kitabında yayımladığı notlarında milletin manevî değerlerine olduğu kadar demokrasiye de saygı ve inancını vurgulayan satırlar şöyle: &#8220;Parti mücadelesine ordu karışmamalı, tarafsız olmalı. Silahlı gruplar millet otoritesi ve esasına dayalı hükümet icraatlarına mani olmamalı. Silahlı Kuvvetler&#8217;in siyasete karıştırılmaması gerektiği bilinmelidir. Türkiye ve Türk milleti Müslüman&#8217;dır. Türk askerinin şiarı, devletin, hükümetin ve Genelkurmay&#8217;ın personeli olmasıdır. Ordunun görevleri hükümetin siyasetini temin ve ülkenin huzurunu temindir. Bir memlekette her şey kanun ve adaletle olacak. Ordu birkaç yüz mektep talebesinin veya sokak maiyetinin bir kahramanı olmayacaktır. Siyasete karışmayın. Ordu ancak hükümetin emrinde devletin nizamını korumaya memurdur.&#8221; İşte örnek bir Genelkurmay Başkanının tavrı. Garip olan, Erdelhun&#8217;un tam da bu bir askerin göstermesi gereken normal tavrı yüzünden darbecilerce hakaretlere uğramış ve idama mahkûm edilmiş olmasıdır. İdama mahkum edilen Erdelhun en önde elleri kelepçeli olarak görülüyor. Darbecilerden Sıtkı Ulay anılarında Erdelhun&#8217;la görüşmesinde beraberce Baş-bakan&#8217;a gidip onu istifaya davet etmeyi teklif ettiğini yazar. Genelkurmay Başkanı Erdelhun buna, &#8220;Ben asker olarak doğdum, asker olarak öleceğim. Politikadan anlamam ve karışmam. Bunu bana başka birisi söyleseydi tutuklardım.&#8221; diye sert bir tepki göstermiştir. Erdelhun aynı gün Ankara garnizonundaki bütün subay ve generalleri toplayıp sert bir dille uyarmış ve sokağa dökülenler olursa bunları kendi elleriyle öldüreceği tehdidinde bulunmuştu. Darbeden 10 gün önce yaptığı bu konuşmada subaylara Türk ordusunun demokrat bir rejimin ordusu olduğunu ve hükümette DP&#8217;nin mi, yoksa CHP&#8217;nin mi olduğunun kendilerini ilgilendirmediğini söylemiştir. Ayak sesleri duyulan darbeyi engellemek için çırpınan bir Genelkurmay Başkanı vardır karşımızda. Nitekim Erdelhun bizzat İstanbul&#8217;a koşup Sıkıyönetim Komutanı&#8217;nı bir tarafa itmiş ve olaylara el koymuş, bu yüzden darbecilerin gözünde itibarını yitirmiştir. Beklenen sona hızla yaklaşılmaktadır. Harp Okulu öğrencilerinin 21 Mayıs yürüyüşünü güç bela durduran Erdelhun, Başbakanlık&#8217;a çağrılır. Bayar, Menderes, Erdelhun ve Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes&#8217;in yaptıkları toplantıda Başbakan, öğrencilere sert davranılmaması gerektiği uyarısında bulunur. 26 Mayıs sabahı da boş durmaz Genelkurmay Başkanı. Ordusu için için kaynamakta ama o, bu seli durdurmak için çaresizce çırpınmaktadır. Generallerini toplayıp ihtilale katılmamaları konusunda uyarır. Hatta tehdit eder. Darbeden önceki son gün öğleden sonra da isyanı teskin çabalarına devam eder. Yüksek rütbeli subayları MSB Sinema salonunda toplayıp bir darbeye karşı olduğunu açıkça bildirir. Darbenin ülkeyi bir felakete sürükleyeceğini, kulağına böyle söylentiler geldiğini, buna teşebbüs edenler olursa çekinmeden vuracağını söyler. Hatta darbenin engellenmesi için civarda bulunan bazı birlikleri Ankara&#8217;ya kaydırmayı bile planlar. Nereden nereye Bu sırada da Menderes ve Bayar&#8217;a ordunun kontrol altında olduğunu, endişeye mahal bulunmadığını söylemektedir ama endişe etmesi gerekenlerden birinin de kendisi olduğunu ne yazık ki o sırada bilmemektedir. Darbeciler artık Genelkurmay başkanlarını da devirmeye karar vermişlerdir. 27 Mayıs günü ilk tutuklananlardan biri de Genelkurmay Başkanı olur. 3 Haziran günü orgenerallikten erliğe tenzil-i rütbe ettirilir ve Yassıada&#8217;ya postalanıp idamla yargılanacaklar arasına katılır. Nihayet 15 idam kararı çıkar ama aralarındaki tek Demokrat Partili olmayan isim, bir generaldir: Rüştü Erdelhun. O da diğerleri gibi elleri kelepçelenerek İmralı&#8217;ya götürülür ve ölüm hücresine konulur. Sessizce kaderini beklemektedir. İdamlar gerçekleştikten sonra affedildikleri bildirilir ve Kayseri Hapishanesi&#8217;ndeki çile günleri başlar. 9 Kasım 1983 günü vefat edene kadar da çekildiği köşesinden Türkiye&#8217;nin nereden nereye geldiğini izlemekle yetinmiştir. Darbeye katılmamanın suç olduğu bir dönemden teşebbüs edenlerin yargılandığı günlere geldik. Türkiye bu dönüşümü iyi yorumlamalı. 08 Ocak 2012, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/idama-mahkum-edilen-genelkurmay-baskani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>27 Mayıs darbesine iki kadın böyle meydan okumuştu</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/27-mayis-darbesine-iki-kadin-boyle-meydan-okumustu/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/27-mayis-darbesine-iki-kadin-boyle-meydan-okumustu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 18 Sep 2011 06:00:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[27 Mayıs]]></category>
		<category><![CDATA[27 Mayıs Darbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<category><![CDATA[Nilüfer GÜRSOY]]></category>
		<category><![CDATA[Reşide BAYAR]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4656</guid>

					<description><![CDATA[Kapının ziline basarken Çiftehavuzlar&#8217;daki yüksek ağaçların gölgesine sığınmış mütevazı köşk her zamanki sessizliğini koruyordu. Birazdan Nilüfer Hanım bütün zarafetiyle gülümseyerek içeriye girdi. Ve o andan itibaren de zaman tünelindeki kâh parlak, kâh hazin yolculuğumuz başladı. Derken annesi Reşide Hanım&#8217;ın hayat hikâyesine dalıp gidiyoruz. &#8216;Kim bu bahsettiğiniz hanımlar?&#8217; dediğinizi duyar gibi oldum. Haklısınız. Tanıştırmayı unuttum. Nilüfer Gürsoy, Celâl Bayar&#8217;ın tek kızı ve hayattaki yegâne evladı. Reşide Bayar ise Çankaya Köşkü&#8217;nün Mevhibe İnönü&#8217;den sonra en uzun süreli ev sahibesidir (tam 10 yıl). Reşide Bayar 1887 Bursa doğumlu. 1903 yılında Celal Bayar&#8217;la evlenmiş ve Refii (1904-1941), Turgut (1911-1983) ve Nilüfer (1921) adlı üç çocukları olmuş. Kelimenin tam anlamıyla bir &#8220;Osmanlı kadını&#8221; olan Reşide Hanım, geleneklerine bağlılığı ve dindarlığıyla olduğu kadar tevazusu, ciddiyetiyle temayüz etmiş ve &#8220;Yuvayı dişi kuş yapar&#8221; sözünü haklı çıkaracak derecede evini ustaca çekip çevirmiş biridir. Çiftehavuzlar&#8217;daki köşkü, kocasının itirazlarına rağmen, ondan habersiz, babadan kalma mirasla satın alan o olmuştur. Son yıllarını bu evde geçiren Bayar, hanımının bu evi almakla kendisinden daha ileri görüşlü olduğunu itiraf edecektir. Çankaya Köşkü&#8217;nde beş vakit namazını terk etmeden tam 10 yıl geçiren Reşide Hanım&#8217;ın ne kadar kararlı bir kişiliğe sahip olduğunu şuradan anlayabilirsiniz: Cumhuriyet ilan edildikten sonra Mustafa Kemal&#8217;in, arkadaşlarının hanımlarını başlarına açmaya teşvik ettiğini, hatta yer yer zorladığını biliyoruz. Mustafa Kemal, bir davette kadınların bir köşede oturup sohbet ettiklerini görüp yanlarına yaklaşır. O sırada başı kapalı olarak oturmakta olan Reşide Hanım&#8217;a, &#8220;Siz de başınızı açmayacak mısınız hanımefendi?&#8221; diye sorar. Reşide Hanım, &#8216;Bu nasıl soru?&#8217; der gibi Mustafa Kemal&#8217;e dik dik bakar ve cevap vermez. Durumun vehamet kesb edeceğini anlayan Celal Bayar hemen ortamı yumuşatır, &#8220;Müsaade edin Paşam, açacaktır&#8221; der. Gerçekten de Reşide Hanım bir süre sonra başını açar ama o gece, Cumhuriyet&#8217;in kurucusuna karşı sergilediği sert tavır dikkatli gözlerden kaçmaz. Celal Bayar 27 Mayıs&#8217;ta götürüldüğü Harbiye&#8217;de cumhurbaşkanlığından istifa etmemekte direnirken, ailesi Çeşme&#8217;deki köşke kapatılmış, etrafına silahlı askerler dizilmişti. Reşide Hanım, kızı Nilüfer ve torunları Emine, Akile ve Bilge ile birlikte hem darbenin şokunu atlatmaya çalışıyor, hem de kocasına ve damadı Ahmet İhsan Gürsoy&#8217;a ulaşmanın çarelerini arıyordu. Aralarındaki tek bağ, sadece 50 kelime yazılmasına müsaade edilen mektuplardı. İşte bu sırada her nasılsa Çeşme&#8217;deki köşke girmesine izin verilen bir muhabir, hem Reşide Bayar&#8217;la, hem de Nilüfer Gürsoy&#8217;la konuşmuş, yine her nasılsa konuşma, 23 Haziran 1960 tarihli &#8220;Akis&#8221;te yayınlanmıştı. Özellikle Reşide Hanım&#8217;ın açıklamaları yenilir yutulur cinsten değildi. Darbeye ve darbecilere yönelik, elbette terbiye hudutları dahilinde ama o ihtilal günlerinde rastlanmayacak ölçüde sert ifadeler vardı konuşmada. Mesela diyordu ki: &#8220;Bugünlerde yalanın hürriyeti ziyade.&#8221; Gazeteler hep bir ağızdan akla hayale gelmedik iftiraları, yalanları gayri ahlakî bir tavırla kusuyorlardı sayfalarına. Savunmaya devam ediyor 3 No&#8217;lu &#8220;First Lady&#8221;miz: &#8220;Kocam dünyanın en namuslu adamıdır. Allah&#8217;a şükür şimdiye kadar boğazımızdan 10 kuruşluk haram lokma geçmemiştir.&#8221; Reşide Bayar, bir 23 Nisan günü köşkün küçük ziyaretçilerini kabul ediyor. Düşünün ki, bu sözün söylendiği günlerde basının &#8220;düşükler&#8221; dediği DP mensuplarına atılan iftiraların bini bir paradır. Fatin Rüştü Zorlu güya ihalelerden yüzde 10 pay alırmış, Menderes memleketi yiye yiye semirmiş, Bayar&#8217;ın ise yabancı bankalarda &#8220;tek bir hesapta&#8221; tam 103 milyon lirası varmış. Bu, o derece akla zarar bir miktardır ki, 1959 yılı bütçesine göre Türkiye&#8217;nin yıllık gelirinin yaklaşık yüzde 1,5&#8217;una tekabül eder. Sonradan birilerinin &#8220;yanlışlıkla&#8221; rakamların arkasına bol sıfırları eklediği ortaya çıkacaktı ama iftira at, izi kalsın mantığı pek revaçtaydı. Reşide Hanım ise buna şöyle cevap veriyordu: &#8220;Keşke radyonun söylediği ve gazetelerin yazdığı kadar zengin olsaydık. Kocam memlekete çalışmayıp sadece kendisi için çalışsaydı 103 milyon parası olurdu. Allah selamet versin, parayla alakası yoktu. 10 para zimmetinde olmadığını, yazanlar da, söyleyenler de biliyor ama kasten yapıyorlar.&#8221; Kocası darbecilerin elinde tutuklu bulunan sabık Cumhurbaşkanı&#8217;nın eşi gözünü budaktan esirgemiyor ve tehlikeli gidişin akıbetini de haber veriyordu: &#8220;Kocam ve mesai arkadaşlarının adil bir şekilde yargılanacakları kanaatinde değilim. Bu iftirayı atanlardan her şey beklenebilir.&#8221; Nasıl? Bir darbe döneminde kelleyi koltuğa almışların edebileceği okkalı laflar, değil mi? Ama sabredin, dahası var. Şöyle diyor bir başka yerde: &#8220;Milleti ve memleketi dama taşı gibi oynatmak çıkar (yol) değildir. Neden genel seçimleri beklemediler?&#8221; Demokrasiyi bir yap-boz oyununa döndürenlere verilen bu net mesajın arkasından darbecilere yapılan yeniçeri benzetmesi de muhteşemdir: &#8220;İsterük veya İstemezük&#8217;le devlet idaresi iyiye gitmez.&#8221; Bildiğim kadarıyla 27 Mayıs darbesini bir yeniçeri ayaklanmasına benzeten ilk kişi Reşide Bayar olmuştur. Necip Fazıl çok sonraları yazacağı &#8220;Yeniçeri&#8221; adlı kitabında bu bağın altını, tarihten getirdiği delillerle çizecektir. Nihayet darbeyi sıcağı sıcağına mahkûm eden o müthiş tespit: &#8220;28 Mayıs Türkiye&#8217;si, dışarıya karşı utanılacak ve hicap edilecek bir durumdadır. Ülke 40 yıl geriye gitmiştir.&#8221; Hakikaten darbeyle birlikte ülke ve demokrasi 1920&#8217;lere geri dönmüştür. Normale dönülmesi için bu kayıp 40 yılın geri kazanılması için mücadele edilmiş, 1960&#8217;ın üzerine 40&#8217;ı eklerseniz, ülke, ancak 2000&#8217;li yıllarda sağlığına kavuşmaya başlamıştır. Kızı Nilüfer Gürsoy da ondan geri kalmamış ve ülkenin geleceğini karanlık gördüğünü, kanunsuz bir hareketi başlatmanın kolay ama durdurmanın zor olduğunu ifade etmiş ve adeta önündeki 40 yılın özetini şu sözleriyle yapmıştır: &#8220;Darbecilik bir alışkanlık haline gelirse ne olur?&#8221; Türkiye 40 yıl boyunca 27 Mayıs&#8217;a katılanların damarlarına karışan darbe alışkanlığının zararlarını yaşadı ve kaybedilen o 40 yıl Türkiye&#8217;ye çok pahalıya patladı. Ülkemizin, malum darbeler yaşanmasaydı bugünkü noktaya çok daha önce gelebileceğini bugün rahatlıkla iddia edebiliriz. Reşide Bayar, 24 Aralık 1962 gecesi Kayseri hapishanesinde yatan kocasıyla görüşmek üzere yola çıktığı Ankara Ekspresi&#8217;ndeki yataklı vagonda kalp krizi geçirerek vefat etmiş ve Ankara&#8217;da muhteşem bir kalabalıkla kaldırılan cenazesi, darbecilere muhtırasını vermişti: Halkla dama taşı gibi oynamaya kalkmayın. Yenilgi kaçınılmazdır. İki kadının 50 yıl önce darbecilikle ilgili söylediklerini Türkiye&#8217;nin ancak bugün anlayacak duruma gelmesine ne kadar hayıflansak yeridir. 18 Eylül 2011, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/27-mayis-darbesine-iki-kadin-boyle-meydan-okumustu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>27 Mayıs Kerbela&#8217;sı 3 can almıştı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/27-mayis-kerbelasi-3-can-almisti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/27-mayis-kerbelasi-3-can-almisti/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Sep 2010 17:32:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Muhtelif Gazeteler]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[27 Mayıs]]></category>
		<category><![CDATA[27 Mayıs Darbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Darbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=3939</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye, 27 Mayıs 1960 Cuma sabahına, radyoda erkenden yayınlanan şu asık yüzlü anonsla uyanmıştı: &#8220;Bugün demokrasimizin içine düştüğü buhran ve son müessif hadiseler dolayısıyla ve kardeş kavgasına meydan vermemek maksadıyla Türk Silahlı Kuvvetleri memleketin idaresini ele almıştır.&#8221; İlk günkü havaya bakarsanız 27 Mayıs&#8217;ın &#8220;kansız&#8221; veya &#8220;beyaz&#8221; ihtilal olarak sunulduğunu görürsünüz. Ancak ilerleyen günler, hem siyasetin, hem askeriyenin, hem de yargının kanlı ve kara sayfalarını açacaktı Türkiye&#8217;nin önüne. Önce bir cadı avı başlayacak, Demokrat Partililer çöp kamyonlarına doldurulup hapishanelere tıkılacak, sonra Yassıada gibi dünya adalet tarihine bir leke olarak geçen utanç sayfası açılacak ve orada adı Yüksek Adalet Divanı olan ucube bir mahkemenin başkanı &#8220;Sizi buraya tıkan kuvvet böyle istiyor.&#8221; diyerek yalnız siyasetin değil, hukukun da oyuncağa çevrildiğini itiraf edecekti. 15 Eylül 1961 günü açıklanan kararlar, içlerinde Cumhurbaşkanı, Başbakan, Meclis Başkanı, hatta Genelkurmay Başkanının da bulunduğu 15 sözüm ona &#8216;suçlu&#8217;yu idama mahkûm edecekti. Yüzlercesisallandırılmadıkça işlerin düzelmeyeceğini savunanlarla yapılan &#8216;pazarlıklar&#8217; sonucunda alınmıştı bu karar. Kan dökülmezse ihtilali niçin yaptıklarını izah edemezlermiş çevrelerine. 72 mezarın kazıldığı söyleniyordu İmralı&#8217;da. Af için bastıranlara bir cevap vermek gerekiyordu. Mahkemeden idam kararları çıkmazsa bir karşı darbe yapılacağı tehdidi pervasızca dillendiriliyordu. 27 Mayıs darbesi ne ilk ne de son olacak, üstelik kan değil, kanlar dökülecek ve kardeş kavgasını önlemek uğruna iktidara el koyduklarını söyleyenler, bir partiyi (DP) tasfiye edip rakibini (CHP) iktidara taşımak amacıyla silahlı baskı ve tehdit uygulamaya kadar vardıracaklardır işi. 27 Mayıs darbesinin en unutulmaz, zehirden acı sahneleri ise Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan&#8217;ın 16-17 Eylül 1961 günlerinde ıssız İmralı adasında gerçekleşen idamlarıdır. 15 Eylül günü Yassıada&#8217;dan kalkan askeri bot, elleri arkadan bağlanmış 14 mahkûmu götürmüştü İmralı adasına. Peki 15. yolcuya ne olmuştu? O günkü resmi açıklamaya göre &#8216;Sakıt Başvekil&#8217; Menderes, hastaydı. İmralı&#8217;ya ulaşan idam mahkûmları ise şunlardı: Celâl Bayar, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatkan, Refik Koraltan, Agâh Erozan, İbrahim Kirazoğlu, Ahmet Hamdi Sancar, Nusret Kirişçioğlu, Bahadır Dülger, Zeki Eretaman, Emin Kalafat, Baha Akşit, Osman Kavrakoğlu ve Org. Rüştü Erdelhun. Milli Birlik Komitesi mahkemece verilen 15 idam cezasından Bayar, Menderes, Zorlu ve Polatkan&#8217;ınkileri onaylamış, diğerlerini ömür boyu hapse çevirmişti. Ancak Bayar&#8217;ın yaşı infaz sınırını aştığı için cezası ömür boyu hapse çevrilmişti. Geride 3 kurban kalmıştı. 3 kurban seçildi 16 Eylül 1961 Cumartesi gece yarısını yeni geçmişti. Hücresinin kapısını açanlara, soğukkanlılıkla &#8220;İdamlara benden mi başlıyorsunuz?&#8221; sorusunu yönelten Zorlu&#8217;yu iki gardiyan koridora çıkardılar. Gözlükleri alınmıştı; çevresini bulanık görüyordu. Başgardiyanın odasına götürdüklerinde abdest almak istediğini söyledi. İzin verdiler. İki rekat namazını kıldı. Ailesine iki satır bir şeyler yazmak istedi. Sehpanın altına gelindiğinde infaz savcısı kararı yüzüne karşı okudu. Gerekçesini hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Yafta beyaz gömleğin üzerine iğneyle iliştirildi. İki imam gelmişti. Birisi Zorlu&#8217;ya son dinî telkinde bulundu. Köklü bir Osmanlı ailesinden geliyordu. Dinî kültürü kuvvetliydi. Hocanın telkin verirken düştüğü Arapça hatalarını bile düzeltti. Sonra ellerinin arkadan değil, önden bağlanmasını istedi. İsteği kabul edilmedi. Cellat heyecandan titriyordu. &#8220;Oğlum&#8221; dedi cellada, &#8220;Ne titriyorsun? İlmek senin değil, benim boynuma geçecek.&#8221; Ve dudaklarında kelime-i şehadetle kimseden yardım almadan sehpaya çıktı. Son sözü &#8220;Allah memleketi korusun, haydi Allahaısmarladık&#8221; oldu. İşini kendisi halletmek istedi. Sandalyeye çıktı, yağlı ilmek boynuna geçirilirken son derece sakindi. Ayağının altındaki sandalyeyi tekmeledi. Ancak garip bir şey oldu o anda. Uzun boylu olduğu için ayakları masaya değmiş, idam gerçekleşmemişti. Cellada, masayı itip Zorlu&#8217;nun ayaklarını boşlukta bırakmak düştü. Saatler 02.57&#8217;yi gösteriyordu. Hasan Polatkan&#8217;ın idamında bir fevkaladelik görülmedi. Mithat Perin&#8217;in anlatımına göre Polatkan daha ilk günden idam edileceğine inanmıştı. Korktuğundan değil ama Yüksek Adalet Divanı&#8217;nın savunma yaptırmamak için elinden geleni ardına koymayan tavrı karşısında &#8220;Bu şartlar altında müdafaamı yapmayacağım.&#8221; deyip ret tavrını takınmıştı. Bu, mahkemeye bir tür meydan okuma anlamına geliyordu. Gördüğü adice muamelelere bedeni tahammül edememiş, 40 kiloya düşmüş, adeta canlı cenazeye dönmüştü. Hücresinden alıp sehpaya götürdüler. Kendinden geçmiş gibiydi. Saat 03.05&#8217;i gösterirken İmralı&#8217;daki darağacında Hasan Polatkan&#8217;ın cansız bedeni sallanıyordu. O sırada yan hücrelerde bulunan kader arkadaşları hafız olan Agah Erozan ile İbrahim Kirazoğlu ruhuna yüksek sesle Kur&#8217;an-ı Kerim okuyorlardı. Sonra koyu bir sessizlik çöktü adaya. Ertesi gün öğleye doğru bir botun İmralı iskelesine yanaştığı duyuldu. Saatlerdir sakin duran adanın aniden hareketlendiğini duyuyordu kulakları. Yine sakin geçen dakikalar&#8230; Ve ardından koşturmalar. Üç kişinin ayak sesleri&#8230; 16 Eylül sabahı, bir kibrit kutusuna doldurduğu 30 kadar Equanil adlı uyku hapını içerek intihar ettiği söylenen (bence intihar değildi) Adnan Menderes&#8217;in midesi yıkandıktan ve hiç gerek yokken çırılçıplak soyulup prostat kontrolü yapıldıktan sonra hasta ve bitkin bedeni İmralı adasının rutubetli toprağında ağır ağır sürükleniyordu. Adli Tabip Lütfü Tuncay&#8217;ın &#8220;infaza mani hali vardır&#8221; raporuna rağmen elleri kelepçelenip İmralı&#8217;ya götürülen Menderes&#8217;in idam sahnesi, hâlâ hafızalardadır. Sükûnet içinde kürsüye çıkan Menderes, celladın ipi boynuna geçirmesinden sonra izin istiyor, o ünlü fotoğrafta görüldüğü gibi sağına doğru dönüp bir şeyler mırıldanıyordu. Bu sırada dudaklarından neler döküldüğü tam bir sır. Kimisi kelime-i şehadet getirdiğini söylüyor, kimisi de dua okuduğunu. Oysa Nazlı Ilıcak, &#8220;Menderes&#8217;i Zehirlediler&#8221; adlı kitabında koynundan çıkan bir kâğıt parçasının fotokopisini yayınlamıştır. Ne yazılıdır bu kâğıtta biliyor musunuz? Her Müslüman&#8217;ın zor demlerinde okuduğu Tevbe Sûresi&#8217;nin son iki ayeti: &#8220;Andolsun size kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki, sıkıntıya uğramanız O&#8217;na çok ağır gelir. O, size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir. (Ey Muhammed!) Yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter. O&#8217;ndan başka İlâh yoktur. Ben sadece O&#8217;na güvenip dayanırım. O yüce Arş&#8217;ın sahibidir.&#8221; İdam anında İmralı&#8217;daki diğer sanıklar Menderes&#8217;in &#8220;Allah&#8221; diye haykırdığını duydular. Ve o anda iki beklenmeyen olay gerçekleşti. Birincisi aniden boşalan yağmur, ikincisi ise karaağaçların üzerine tünemiş yüzlerce kuşun sesle beraber çığlık çığlığa havalanması. Bir tanık, &#8220;Bu yağmurun yağdığı ve toprağı suladığı sırada, büyük vatan evladı Menderes&#8217;in, aziz ruhu bulutların arasına süzülmüş ve mübarek cesedini bu yağmur suları gasletmişti.&#8221; diyecekti yıllar sonra (bu tanık, Fatih&#8217;in hocası Şeyh Akşemseddin&#8217;in torunlarından Reşat Akşemsettinoğlu&#8217;dur). Arkadaşı Gıyaseddin Emre&#8217;de çıkan son mektubunda bugünkü ahvale dair ince mesajlar veriyordu Menderes. Adeta kehanet gibidir bu mesaj. Okuyalım ve üzerinde düşünelim beraberce: &#8220;İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950&#8217;de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes&#8217;in ölüsü sizi ebediyete kadar takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir.&#8221; Türk siyasetinin Kerbela&#8217;sı olan 27 Mayıs, bundan tam 49 yıl önce üç can almıştı. Ancak onların şahsında bu milletin ruhu, onları affetmedi ve affetmeyecektir. Onlar kim mi? &#8220;Yeter söz milletindir&#8221; sözünden kimler rahatsız oluyorsa onlar&#8230; 17 Eylül 2010, Cuma]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/27-mayis-kerbelasi-3-can-almisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Menderes’i kim idam ettirdi?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/menderes%e2%80%99i-kim-idam-ettirdi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/menderes%e2%80%99i-kim-idam-ettirdi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2010 13:38:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Seçme Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[27 Mayıs]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Menderes]]></category>
		<category><![CDATA[Menderes’i kim idam ettirdi?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=52</guid>

					<description><![CDATA[SİZLERE dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, ‘Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir.’ İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam [bu kelimenin üzeri çizilip merhametim yapılmıştır] sizlerle beraberdir.’ DARBELERİN EFENDİSİ Adnan Menderes’in idam sehpasının gölgesinde kaleme aldığı bu son mektubunda sitemle işaret ettiği silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendiler kimlerdir acaba? CHP lideri İsmet İnönü ve takımı mı? Darbeci subaylar mı? Yoksa daha da tepedeki bir ‘küresel efendi’ mi? Bu nokta mektupta yeterince açık değil. Ancak devrik Başvekilin, darbenin nereden geldiğini bilemeyecek kadar da saf biri olmadığını biliyoruz. Tabii ki Menderes’in saf tarafları olduğu söylenebilir. Mesela kendisine defaatla gelen darbe ihbarları karşısında, ‘Benim askerime iftira edemezsiniz, Türk ordusuna müstemleke ordusu dedirtmem’, diyerek ısrarla karşı çıkması, istihbaratçılar duyumlarını aktardığında onları anında terslemesi, son anına kadar inatla ‘Bütün bir halk benim arkamdan geliyor’ diye tutturması bu saf tarafının hazin tecellileriydi elbette. Hatta Samet Kuşçu adlı zavallı bir kişi, darbenin olacağını Menderes’e ihbar edince onun elinden çekmediği kalmamış, haberi verdiğine vereceğine pişman olmuştu. Ne var ki, tam 10 yıl iş başında kalmış bir başbakanın, 1944’den beri çok partili siyasetin en ön safında yer almış bir siyasi liderin kendisine karşı darbeyi yaptıran gücün kim veya kimler olduğunu tahminde zorlanacağını düşünmek için gerçekten de saf olmak lazım. Bazıları Demokrat Parti’yi deviren gücün ABD olduğunu yazıp çiziyor. Hatta işi daha da ileriye götürüp gedikli FBI Başkanı Hoover’in parmağını gösterip bunu eşi menendi görülmemiş bir iddia olarak ortaya atıyorlar. Lakin bu takdirde vaktiyle Demokrat Parti’yi iktidara taşıyan dış gücün kim olduğunu da sormak gerekmez miydi? Yani darbeyi düzenleyen Amerika ise vaktiyle DP’yi destekleyenin de Amerika olması biraz tuhaf kaçmıyor mu? Amerika saf değiştirmiş olabilir tabii ama bunun için bir darbe sonrası gelişmelere de bakmamız gerekmez mi? Bu gelişmelerin yelkenini hangi taraftan esen rüzgar belirlemiştir? Önemli olan budur. KİME GÖZDAĞI VERİLDİ? Nitekim Adnan Menderes’in Ekim 1959’da biraz da can havliyle ve gayriresmi olarak çıktığı ve bol bol nasihat alarak döndüğü son ABD ziyareti, bu dış desteği tazeleme çırpınışı değil de neydi? (Gazeteci Orhan Karaveli bu ziyaretin traji-komik havasını gayet başarılı bir şekilde yansıtır hatıralarında.) Ve ABD Başkanı’nın Menderes’in idam cezasının infaz edilmemesini rica ettiği mektubun Milli Birlik Komitesi’nde okunmaya bile değer bulunmaması, darbenin ABD tarafından değil, ona zıt bir güç tarafından yaptırıldığını yeterince ortaya sermiyor mu? Aslında 1944-1950 yıllarında, daha da belirgin olarak 1946’dan itibaren uluslararası konjonktürdeki, kökü birkaç asır öncesine uzanan bir Avrupa egemenliğinin sona erdiğine ve ABD’de 20. yüzyılın başında, Theodore Roosevelt döneminde başlayan Big Stick (Büyük Sopa) politikasının ucunun Avrupa’ya ve Türkiye’ye değdiğine şahit olunacak ve Türkiye hızla, İngiltere, Almanya ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa kombinezonundan Atlantik ötesine, yani ABD’ye doğru yelken açmaya başlayacaktır. Türkiye’nin uluslararası ilişkilerini derinden etkileyecek bu yeni sayfanın başlangıcını da Türkiye için 5 Nisan 1946 günü olarak vermekte sakınca yok. Bu tarihte ABD Sefirimiz Münir Ertegün’ün cenazesi, muazzam Missouri zırhlısı tarafından Türkiye’ye getirilmiştir. Sovyetler’e gözdağı. Anladık. Peki ya Türkiye’ye? 12 Mart 1947 tarihli Monroe Doktrini ve 4 Temmuz 1948 tarihli Marshall Planı bu politika değişiminin sonraki adımlarını oluşturur. (Dikkat edilsin, bütün bu adımlar DP döneminde değil, CHP iktidarı sırasında atılmaktadır.) Bu arada gözden kaçan bir gelişmeyle karşılaşırız. 1948 yılında California Stardard Oil Company temsilcisi Max Westen Thornburg başkanlığında bir ABD araştırma heyeti Türkiye’ye gelerek devletin bütün mekanizmasını, iktisadi, zirai, ticari durumunu araştırmış ve ulaştığı sonuçları bir rapor haline getirip ABD yetkililerine sunmuştur. Max Westen Thornburg bununla da yetinmeyip Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye akıl vermiş ve bir yabancı sermaye kanunu çıkarmasının menfaati icabı olduğunu, devletçiliğe son verip serbest girişimden yana olmanın beklenen ABD yardımının ön şartı olduğunu bildirmiştir. Velhasıl, bu noktada kaçınılmaz olarak CHP ile aynı çizgiden yürüyen Demokrat Parti’nin ilk yılları, ABD ile açık bir ittifakın ve hatta Türkiye’yi ‘küçük Amerika’ yapmanın altın yılları olacaktır. Böylece Türkiye’de başlayan ABD nüfuzu, Mahir Kaynak’ın deyişiyle, klasik Avrupacı olan Soğuk Savaş öncesi CHP’sinin İngiliz eksenli politikasıyla ister istemez çatışacaktı. HEMEN AET’YE GİRDİK Sonuçta, yapılan, anti-Amerikan bir darbe oldu. Nitekim pek gereği yokken ve darbeciler hiç de solcu molcu değilken, garip bir biçimde sola açık bir anayasal düzen oluşturuldu. Türkiye’de solculuğun hala anti-Amerikanizm olarak bilinmesinde bu askeri müdahalenin rolü cidden büyük oldu. Ve dikkat edilirse 27 Mayıs darbesinden hemen 3 yıl sonra, yani 1963’de Türkiye’nin apar topar AET’ye, yani şimdiki Avrupa Birliği’ne giriş anlaşması imzalandı. Manidardır. Şimdi bile AB yetkilileri böyle bir erken avansı nasıl ödediklerine şaşıyorlar! Özetleyecek olursak, 1946’dan itibaren ABD yörüngesine girmekte olan Türkiye’nin istikameti, 1960 darbesiyle birlikte Avrupa’ya doğru dümen kıracak ve bu süreç 1960’ların ortalarına kadar İnönü ile yoluna devam edecekti. Başbakan İsmet İnönü’yü hiç alışık olunmadık derecede ağır bir dille haşlayan ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın mektubu boşuna mı yazıldı sanıyorsunuz? Ancak 1965’de iş başına gelen Süleyman Demirel’in lideri olduğu Adalet Partisi iktidarıyla bu sürecin tersine dönmeye başladığını ve ülkemizde ABD siyasi nüfuzunun yeniden hakim kılındığını göreceğiz.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/menderes%e2%80%99i-kim-idam-ettirdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
