<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Adnan Menderes &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/adnan-menderes/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Mar 2014 10:07:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Adnan Menderes &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>‘Ezan şehidi’ Menderes ve ‘Hürriyet şehitleri’</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ezan-sehidi-menderes-ve-hurriyet-sehitleri/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ezan-sehidi-menderes-ve-hurriyet-sehitleri/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Mar 2014 10:07:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Menderes]]></category>
		<category><![CDATA[Ezan Şehidi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Ezan ve Menderes]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7786</guid>

					<description><![CDATA[Alman filozofu Walter Benjamin, bir yerde çok etkileyici bir metafora başvurur: “Çiçeklerin yüzlerini güneşe dönmesi gibi,” der, “geçmiş de esrarlı bir güneş tutkusunun verdiği şevkle, tarihin ufkunda yükselen güneşe uzanmak için çabalar”. Tarihteki olayların zaman içerisindeki gelişmeler ışığında nasıl görünüm değiştirdiğini fark etmek şaşırtıcı. 27 Mayıs darbesine ilişkin algılarımızın değişim gösterdiği bir dönemden geçiyoruz. Menderes yönetiminin mutlak mazlumiyetine inanmış olanların artık onu da darbeden sorumlu tutacak noktaya gelmiş olmaları eleştirel tarih okumalarına başladığımızı gösteriyorsa takdire şayan bir gelişmedir. Değilse bundan, güncelin gözümüzü kamaştıran güneşinin, geçmişi, Benjamin’in sözünü ettiği gibi kendisine bakmaya zorladığı sonucunu çıkartabiliriz. 27 Mayıs 1960 darbesi gerçekleştiğinde sokaktakilerin dilinde bir sakız vardır. Yalnız sokağa döktürülmüşlerin mi, ihtilale hazır generallerden kışkırtılmış aydınlara kadar önce “fısıltı gazetesi” şeklinde, sonra yazarak ve ardından bağırarak dile getirilir: Katiller! Katiller! Derken Yaşar Kemal’in “Tuna Nehri akmam diyor” marşından uyarladığı söylenen “Olur mu böyle olur mu?/Kardeş kardeşi vurur mu?/Kahrolası diktatörler/Bu dünya size kalır mı?” kıtası dillere düşer. Marşın fon müziğini teşkil ettiği ve 28 Nisan’da İstanbul’da, ertesi gün Ankara’da gerçekleşen ‘öğrenci olayları’ öylesine hızlı ve koordineli bir tempoyla gelişecek ve son günlerini yaşamakta olan DP iktidarını köşeye sıkıştırıp felç edecektir ki, bir ay sonra gerçekleşecek askeri darbenin tetiğinin aslında o gün çekildiği yıllar sonra kahramanları tarafından itiraf edilecektir. Başbakan Menderes, radyo konuşmalarıyla duruma hakim olmak için çırpınsa da, önce sıkıyönetimin ilanı, ardından basın yasakları yönetimin sinir sisteminin bozulduğunu ve kaçınılmaz bir erken seçime doğru ilerlendiğini gösteriyordu. Nitekim erken seçim kararını alacak ama o karambolde kendi seçmenine bile duyurmaya takati yetmeyecektir. Darbe öncesi ve sonrasında dillere düşen bir söylenti vardır: Onlarca, hatta yüzlerce üniversiteli genç ‘katil polisler’ tarafından öldürülmüştür. Daha 28 Nisan olayları sırasında ölü sayısını 250’ye çıkaran gazeteciler görüldüğünü, sokaktakilerin bu haberlere inandığını ve dehşete düşüp iktidara daha bir bilendiklerini biliyoruz. Ancak darbe gerçekleştiğinde bu yüzlerce ölünün nerede bulunduğu ve aileleri araştırılınca tam bir hayal kırıklığı yaşanacak, hatta bu yüzden devrim şehitleri için düzenlenen görkemli cenaze törenine –kalabalık görünsün diye- bizzat darbe sırasında yanlış parola verdiği ve dur ihtarını dinlemediği için öldürülen Teğmen Ali İhsan Kalmaz ile askeri öğrenci Sökmen Gültekin de sokuşturulacak, buna darbeye sevinerek sokağa fırlayan bir babanın askerin dur ihtarına uymaması sonucu öldürülen Ersan Özey adlı çocuğunun tabutu da eklenerek inandırıcılık kazandırılmak istenecekti. “Kahpe kurşun” Onlarca ve yüzlerce ölüden bula bula beşinin tabutu Anıtkabir’e doğru yola çıkarılırken üçünün bizzat askerlerin sakarlığı veya iletişimsizliği sebebiyle dünya değiştirdiği gerçeğinin üstü bilinçli olarak örtülmeye çalışılmıştı. Ancak diğer iki genç ‘İnkılap şehidi’nin nasıl öldüklerinin üstü örtülecekti. İstanbul Üniversitesi’nde okuyanlar Turan Emeksiz adını hatırlayacaklardır. Süleymaniye Camii’ne bakan yamaçtaki yemekhaneye (bir şehir hatları vapuruna da) ismi verilen ve büstleri dikilen Orman Fakültesi öğrencisi 20 yaşındaki Malatyalı Turan Emeksiz, darbeden iki gün sonraki “Yeni Sabah” gazetesinde “Kahpe bir kurşun”la öldürülmüş gibi gösteriliyordu. Oysa yapılan incelemede, sınırlı sayıda gönderilen polisin Beyazıt Meydanı’ndaki kalabalık karşısında aciz kalınca önce havaya, sonra da ayaklara açtıkları ateş sırasında duvardan seken bir kurşunla öldüğü anlaşılmış, hatta vücudundan çıkan kurşunun eğrilmiş olduğu, bunun da direkt atışla isabet almadığını gösterdiği açıklanmıştı. 9 Haziran günü düzenlenen törenle Ankara’ya uğurlananlardan 17 yaşındaki Nedim Özpulat, Emeksiz’den bir gün sonra ölmüştü ve ölümünün doğrudan Beyazıt Meydanı’ndaki olaylarla bir ilgisi yoktu. Aynı gazete hayatının baharındaki Nedim’in ölümünü şöyle duyurur: “Bir gün evvel üniversiteli ağabeylerine yapılan tecavüzü protesto maksadıyla tertipledikleri yürüyüş esnasında kalabalık arasında, bir tankın dişlilerine takılarak ezilmek suretiyle ölmüştür.” O zaman açıkça söylenememiştir ama olay şöyle cereyan etmiştir: Öğrencilere yapılanları protesto için Beyazıt’ta toplanan lise öğrencilerinin de içinde bulunduğu kalabalık Aksaray’a doğru “Şehitlerimizi istiyoruz”, “Menderes istifa”, “Diktatörler kahrolsun” sloganlarını atarak yürümekteyken Laleli’de tanklarla karşılaşır. Bazıları tankların üzerine çıkarak askerlere tezahüratta bulunur. Özpolat da bir tankın üzerindeyken ayağı kayıp düşer ve paletler arasında ezilir. Şimdi hemen ‘Hadi canım, olur mu?’ diyeceklere darbecilerin en ateşlilerinden Hamdi Elevli’nin hatıralarından aktarıyorum: “O da coşkun, hürriyet aşkı ile dolup taşıyordu. Elindeki Türk bayrağı ile gelen tanklardan birinin üstüne çıkmıştı. Asker ağabeyleriyle kucaklaşıyordu. Ne oldu, birden muvazenesini (dengesini) kaybetti ve düştü, tank paletleri arasında parçalanarak şehit oldu.” (Hürriyet İçin, Ank. 1960, s. 99.) Seken polis kurşunuyla hayatını kaybeden Turan Emeksiz hariç, gençleri asker öldürüyor ama fatura Menderes’e kesiliyordu. Anıtkabir’e asker eliyle gömülen 5 cenazeden 4’ü yine askerlerce öldürülmüştü ama üstlerine bile alınmıyorlardı. Ezan şehidi Daha da korkuncu, Vecdi Bürün’ün hazırladığı “Kansız İhtilal” (1960) adlı kitapta Menderes’in fotoğrafının altına yazılanlar. Menderes’i elini sallarken gösteren fotoğrafın altına aynen şunlar yazılmış: “İNSAN KASABI- Gençlerin öldürülmesine emir veren, sonra da bu şehitlerin hırsızlığı yapılan mezarlara ve kıyma makinalarına götürülmelerini isteyen insan kasabı Adnan Menderes.” Birkaç sayfa ileride yakalanan Menderes’in müteessir haldeki fotoğrafının altında “Bu cani ruhlu adam, Türk milleti için hazırladığı katliam planlarına göre çok daha evvel akıl noksanlığına müptela imiş” satırları okunuyordu. 65. sayfada Bayar, Menderes ve Koraltan’ın fotoğraflarının altına “Gençleri diri diri buzdolaplarına, mezarlara koyan, sonra da cesetleri kıyma makinalarında kıyarak köpeklere veren bu mahluklar, insan olamaz. Bu işlenen vahşetin emsaline dünya yüzünde rastlanamaz” cümleleri döşenmişti. Acaba en ufak bir utanç duydular mı Et Balık Kurumu’ndan ceset çıkmayınca ve iki bakan ile bir başbakanı astıklarında hiç yüzleri kızarmış mıdır? Öte yandan asılmaya gitmeden önceki son muayenesinde koltuğunun altına koyduğu termometreyi terli olduğu için mendiline sararak doktoruna uzatan nezaket abidesi bir insandı Menderes. Siyasî hataları varsa da tarih onu böyle hatırlayacak. Tabii bir de “Ezan Şehidi” olarak… 16 Mart 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ezan-sehidi-menderes-ve-hurriyet-sehitleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa ARMAĞAN İle Türkçe Ezan Üzerine&#8230;</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-armagan-ile-turkce-ezan-uzerine/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-armagan-ile-turkce-ezan-uzerine/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Oct 2011 07:16:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Menderes]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Celal Bayar]]></category>
		<category><![CDATA[Ezanın Türkçe Okunması]]></category>
		<category><![CDATA[habertimes.com]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Sarper Erkılınç]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Ezan ve Menderes]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Ziya GÖKALP]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4772</guid>

					<description><![CDATA[Sayın Armağan, öncelikle şöyle bir soru ile başlamak yerinde olacaktır. Sizce Ezanın Türkçe okunması Osmanlı İmparatorluğunun Batılılaşma sürecinde aydınlar ya da devlet yönetimi tarafından tartışılan konulardan biri olmuş mudur? Özellikle 1910’lu yıllarda bazı reformist Türkçü yazarlar tarafından tek tük çıkışlar görülmekle birlikte Türkçe ezan isteğini en net bir şekilde ifade eden kişi, Ziya Gökalp olmuştur. Ziya Gökalp’in bu talebi ekseriyetle 1918 yılında yayınlanan Yeni Hayat isimli kitabında dillendirdiği bilinir ama son kitabımızda biz bu tarihi 1915’e kadar çektik. Bu kitabında yer alan ve Bir ülke ki camisinde Türkçe ezan okunur, Köylü anlar manasını namazdaki duanın mısralarıyla başlayan “Vatan” başlıklı manzumesiyle birlikte bu konuda bir düşünce tohumu ekilmiş olduğunu görüyoruz. Biliyoruz ki, Mustafa Kemal Paşa her ne kadar bütün düşüncelerine katılmasa da, Ziya Gökalp’i dikkatle ve takdir ederek okuyan biriydi. Nitekim Ziya Gökalp’ın Türkçe Ezan, Türkçe İbadet, Türkçe Kur’an gibi o zamana göre aşırı sayılabilecek fikirlerinin sonraki nesilleri ciddi manada etkilediğini biliyoruz. Aynı Ziya Gökalp’ın o yıllardan biraz önce “Ezan” isimli bir şiiri de var ama… Tabii ki… Ama dikkat edin, Sultan II. Abdülhamid döneminde yazılmıştır o şiir. Şimdi Abdülhamid dönemi çok ilginçtir. Sonraki dönemlerde ona karşı olduklarını söyleyen aydınlar Abdülhamid zamanında müthiş Osmanlıcıdır, çok muhafazakârdır, hatta Abdülhamidcidir. Ziya Gökalp de bu insanlardan birisidir. Nitekim 1908’de Abdülhamid’in cülus yıldönümlerinden birinde Abdülhamid’i öven bir şiir kaleme almıştır.  Ve söylediğiniz gibi Arapça ezanın güzelliklerini anlattığı “Ezan” adlı şiiri de vardır. Yahya Kemal de öyledir. O zamanki İrtikâ dergisinde Abdülhamid’i öven şiiri de vardır Yahya Kemal’in. Daha sonraları o da Abdülhamid’den kaçıp Paris’te Jöntürklere katılmıştır. Dolayısıyla o dönemde yazılan şiirler unutturulmaya çalışılmış, hatta yokmuş gibi davranılmıştır. Bu şiirler birileri tarafından kamuoyuna sızdırılacak olsa “irticacı”, “saltanatçı”, “eski rejim taraftarı” olarak yaftalanacakları bilindiğinden o dönemde yazılanların gizli kalması ihtiyacı hissedilmiştir. Peki, Türkiye’yi yasağa götüren süreç nasıl başladı ve gelişti? Ayrıca bu süreci nasıl değerlendirmeliyiz? Olayı inkılâplar bağlamında değerlendirmek gerekir. Tarihî süreci şöyle resmedebiliriz: 1924 Hilafetin kaldırılması ve tevhid-i tedrisatın kabul edilmesi. 1925 Şapka inkılâbı. 1926 Medeni Kanunun kabulü. 1928 harf inkılâbı. 1929’dan itibaren dilin özleştirilmesi (Öz Türkçeciliğin başlatılması) ve 1932’de Türk Dil Kurumu’nun kurulması. Aynı yıl Türk Tarih Kurumun kurulması ile tarih görüşünde değişiklik yapılıyor ve böylece kültür devrimleri safhasına geçilmiş oluyor. Nihayet ‘Son inkılâp’ olarak sıra dinde reforma geliyor. Bu süreci böyle okumak lazım. Dinde reformun amacı şudur: Türkiye de harf değişikliğine, medeni kanun getirilmesine, şer’i devletten laikliğe geçilmesine, dilin ve tarihin değiştirilmesine rağmen hala soğumayan, direnen dinî bir hararet  mevcut. İnsanlar hala mevlitlerde, Kur’an okunurken ağlıyor, yaşıyor o duyguları. Ama laik yıldönümleri insanları aynı şekilde etkilemiyor. Belki bir bando yerleri zangırdatarak geçiyor ama o sivil din dediğimiz insanların kendi aralarında samimi bir şekilde yaşadıkları ortamda dinin oluşturduğu ambiyans, ya da Şerif Mardin’in deyişiyle ‘efsun’ diyelim, bir türlü yakalanamıyor. Duadan, ilahiden, Kur’an’dan zevk alma olgusu yeni rejim tarafından laikleştirilemediği gibi, onun alternatifi de aynı şekilde insanların gönüllerine tesir edemiyor. Edemeyince ikili bir ambiyans doğuyor: Biri dinî, öbürdü laik. Halbuki onlar ikincisini birincisinin yerine ikame etmek istiyorlardı. İşte halkın kalbine inmek, günlük hayatında onun duygusal dünyasının fethi bir türlü başarılamıyordu. Bu yüzden din alanının soğutulması gündeme geldi. Yerini alamıyorsa, yerine geçirilmeliydi. Ne yapılıyor bunun için? Kur’an tercüme ettiriliyor ve camilerde Türkçe Kur’an okutulmaya başlanıyor. Türkçe ibadet gündeme geliyor. Sonra da namazlarda dua ve surelerin Türkçe okutulması konusu arkasından&#8230; Hatta “iftitah tekbiri” denilen “Allahu ekber” değil, “Tanrı uludur” diyerek namaza başlanması, arkasından tekbirlerin, salaların, salavatların Türkçe getirilmesi ve en son 1932 başında Fatih Camii’inde ilk Türkçe ezanın okutulma girişimi. Tekil bir olay gibi görünüyor ama arkası gelecektir. Özetlersek, 1932 yılına kadar diğer inkılâplar, reformlar tamamlanıyor, laikliğe geçiliyor ve bir adım daha atılarak 1932’de artık din alanının devlet tarafından tanzim edilmesi noktasına geliniyor. Sadece idari şekline değil, içeriğine de bir müdahale başlıyor. Burası artık laikliğin kırılma noktasıdır bence. Laiklik belki buraya kadar esneyebilir. Yani Diyanet’in kurulması, din adamlarının devlete bağlı hale getirilmesi&#8230; Ama artık devletin sınırı aşarak, “İbadeti şöyle yapacaksın, duanı böyle edeceksin, namazı böyle kılacaksın” demeye başlaması ve bunu kanuni ya da idari bir takım yaptırımlarla düzenlemeye kalkması laiklik sınırının aşıldığı anlamına geliyor ki, bu hem halk için sıkıntılı bir süreç, hem de laiklik adına sıkıntılı bir yorum oluşturmuştur. Halk tarafından, daha doğrusu dilden dile dolaşan bir söylem olarak Ezanın Arapça okunması yasağı Mustafa Kemal Atatürk tarafından konulmuştur. Bu söylemi nasıl değerlendiriyorsunuz? Şimdi ezan yasağının iki aşaması var. İlki, Atatürk tarafından 1932’de başlatılan aşama. Türkçe ezanı bizzat Atatürk istiyor. Fakat bir kanun çıkartmıyor, sadece Diyanet kanalıyla bir idari düzenleme olarak müezzin ve imamlara yönelik bir genelge yayınlatıyor ve ‘Bundan sonra ezan Türkçe okunacaktır’ deniliyor. İkinci aşama olarak 1941’den 1950’ye kadar devam eden yasal süreç geçerli, yani kanunla Arapça ezanın yasaklanması devresi. Sene 1941, artık Atatürk ölmüş, İnönü Cumhurbaşkanı ve Refik Saydam Başbakan. Peki ezan yasağını Atatürk kanunla düzenleyemez miydi? Bence Atatürk bu konuda çok kurnaz davrandı. Çünkü devlet ve din işlerinin ayrılması anlamındaki laiklik, eğer devlet bir kanun ile ibadetin nasıl yapılacağını düzenlemeye kalkarsa çiğnenecekti. Laikliği ben koydum, ben çiğnedim, gibi abes bir durum ortaya çıkacaktı. Çünkü sonuçta bir insanın camide nasıl ibadet edeceğini devlet düzenliyorsa, o bir din devleti demektir ve laik değildir. Bir dini, o dinin kendi kuralları düzenler. Yani hangi dua okunacak, hangi şekilde namaz kılınacak? Laik devlet bunlara karışamaz. Şöyle düşünün: Devlet insanların alnı secdeye gitmeyecek diye bir kanun çıkarabilir mi? O zaman bu nasıl bir laiklik olacak? Din işlerine o dinin otoriteleri karar verir. Nasıl din adamlarının devlet işlerine karışması yanlışsa, devletin de ibadetlere müdahalesi aynı şekilde yanlıştı. Dolayısıyla Atatürk daha ‘denemeci’ bir yaklaşım seçti. Acaba Türkçe ezanı topluma bu şekilde tutturabilir miyim? diye düşündü. Yoksa Celal Bayar’ın dediği gibi eğer Harf devriminde olduğu gibi hakikaten kafasına koymuş olsaydı bunu ne yapar eder çıkartırdı. Dolayısıyla Atatürk bu konuda ısrarcı değildi ve bu uygulamanın zaman içinde oturacağını düşünüyordu. Bu açıdan ezan yasağını bir kanunla düzenleme yoluna gitmedi. Konuyu idari düzenleme aşamasında bıraktı. 1941 yılında ise yasak kanunla düzenlendi, üstelik hem para cezası, hem de hapis cezası getirildi. Böylece laiklik çok ağır bir yara almış oldu. İnsanlar mağdur oldu; dayak yiyenler, işini kaybedenler, hüküm giyenler, mahkemelerde sürünenler vs. Devlet büyük bir itibar kaybına uğradı. Toplum devletinden uzaklaşmaya başladı. Halk namazını kılacak ama etrafa gözeticiler koyuyor, jandarma geliyor mu, müfettiş, öğretmen birileri var mı diye; ancak emin olduktan sonra ezanını okuyabiliyordu. Aynı şekilde Kur’an öğretmek de yasaktı. İşte böyle bir ortamda, 1950’de Rahmetli Adnan Menderes’in yaptığı şey “Arapça ezanı okuyanlar 300 liraya kadar para cezası ve 3 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır” fıkrasını kanundan, 526. maddeden kaldırmaktır. Bu değişiklik ile bence laikliğin ruhuna çok uygun bir harekette bulunuldu. Bilindiğinin aksine Menderes Arapça ezan okuma mecburiyeti getirilmedi, Türkçe okumak da yasaklanmadı. Kanun laikleştirildi, tarafsızlaştırıldı. Sonrasına ise cemaat karar verdi. Hangi şekilde ibadet etmekten zevk duyuyorsa onu yaptı. 60 senedir bir tek vakitte, bir tek camide Türkçe ezan okunmadıysa halk tercihi belli. Dolayısıyla Adnan Menderes ve Celal Bayar’ın tavırları laikliğin ruhuna uygundu. Bütün bu yapılanların sebebi, halkı daha da dindarlaştırmak olarak açıklanıyor. Bunun doğruluğunu ya da yanlışlığını nasıl değerlendirebiliriz? Türkçe ezanla amaçlanan şey, halktaki dinî hararetin soğutulmasıdır. Bu hararet nasıl soğutulabilir? Cumhuriyetin kurmak istediği kurumların karşısındaki alternatif tek halk kurumu olan camiler nasıl cemaat açısından karizmasını kaybedebilir? Dava buydu. Dikkat ederseniz aynı tarihlerde Halkevleri açıldı ve ilçelere kadar ısrarla yaygınlaştırıldı. Halkevleri ne demek? Cami Allah’ın evi, onun karşısına, bazen kapatılan caminin içine Halkevi açılıyor. Maksat, buradan da belli değil mi? Peki, bu sürecin sonunda ne oldu? Bugünlerde de okuyoruz, siz de okumuşsunuzdur. ‘Efendim Ezan Türkçe okunursa insanlar anlar, Allah’ı daha çok severler, camiler dolar, taşar’ deniliyor. Peki, öyle mi olmuş?  Hayır. Uygulama tam tersini gösteriyor. Camiler neredeyse tamamen boşalmış, insanlar evlerinde ibadete başlamışlar. Çünkü sünnet değiştirilmiş. Peygamber Efendimiz’in (SAV)  sünneti değiştirilmiş. Dolayısıyla insanlar ezan Türkçe okununca o namazın kabul olmayacağını düşünmüşler.  O yüzden namazlını evlerinde kılmayı tercih etmişler. Yani baştaki iddianın tam tersi gerçekleşmiş oluyor. İkinci olarak camiler boşalınca ne oluyor? Denildi ki, o kadar para veriyoruz imama, müezzine ama bunların cemaati yok. Ne yapalım? Bir semtte 3 cami varsa 2’sini kapatalım ve herkes o tek camiye gitsin. Mesela Çorum’un Alaca ilçesinde tek bir tane cami bırakılıyor. Üçüncü ve son olarak, bunlar yapılınca, ‘Camiler neden boş duruyor?’ deniliyor. Milli servet olması açısından bakılıyor olaya. Bu sefer de cami binalarını başka amaçlarla kullanalım deniliyor. Ne yapılıyor? Buğday depoları yetmiyor, depo olarak kullanılıyor. Ahıra Askeri birliğin ahır ihtiyacı var, onun için kullanılıyor. Mesela Bursa’da Molla Arap Camii bu amaçla kullanılıyor ve daha çok örnekleri var bunun. Yetmedi, kiralayalım deniliyor. Minaresi yıkılarak kullanılan böyle pek çok cami var. Dükkân olarak kullanılmışlar. CHP ilçe ve bucak teşkilatları ve Halkevlerinin minaresi yıkılmış camileri büro olarak kullandıklarını biliyoruz. Sonuçta şöyle bir durum ortaya çıkıyor: İnsanlar ezanın ne dediğini anlarsa daha çok dindarlaşacak, camilere dolacak diye bir gerekçeyle başlayan süreç insanların kutsala olan saygısını da ortadan kaldırıyor. Camileri ahır olduğunda artık camiye saygısı kalır mı insanların? Orada bir çöp bile bulsanız kaldırmak isterken ahır olduğunu görünce o alanın dokunulmazlık, kutsallık değeri da yıkılıyor gözünüzde. Ondan sonra bakın sırasıyla neler geliyor: Birçok caminin yıkılması, zarar görmesi, çürümeye terk edilmesi, vs. İşte bunu yapınca toplumu bir arada tutan en önemli faktörlerden bir tanesini, kutsallık bağını ortadan kaldırmış oluyorsunuz. Bir örnek verebilir misiniz söylediklerinize? Mesela 27 Mayıs İhtilalinden sonra darbeciler ile CHP gençlik örgütleri 18 Martta bir Çanakkale gezisi düzenliyorlar. Çanakkale’ye, yani bu ülkenin kuruluşundaki en önemli mekâna, şehitlerin mezarlarına. Bir gemi tutuluyor ve üniversitede okuyan kız ve erkekler gemiye bindiriliyor, aynı zamanda kasa kasa içki de konuluyor. Yolda içki, dans, türlü rezaletler… Çanakkale’ye çıkıldığında ise sadece bir avuç insan kendinde. Geri kalanlar sarhoş ve rezillik çıkartıyorlar. Maalesef aynı durum dönüşte de yaşanıyor. Bazı genç kızlar bekâretlerini yitiriyor. Bu geziye basın mensupları da katılmış. Duyulmasını istemiyorlar rezaletlerin, inerken basına paralar veriliyor, lütfen bunları yazmayın diyorlar. Fakat birkaç gün sonra kızı felakete uğrayan bir anne emniyete şikâyette bulunuyor. Tabii emniyet muhabirleri eliyle olay basına yansıyor ve tarihe KADEŞ REZALETİ adıyla geçiyor. İşte Cumhuriyet gençliğini getirmek istedikleri nokta burası. Çanakkale gibi tüylerimizin ürpermesi gereken bir kutsal mekâna insanları sarhoş ederek götürmek ve onların gözünde bütün kutsalları yıkmak. İşte tam da bu noktada 1950’de ezanın Arapça okunması aslında bir dönüm noktasıdır. Bir simgedir. Kritik bir virajdır. Eğer o viraj alınamasaydı Türkiye çok daha maneviyat yoksulu bir ülke olacaktı. Maneviyatın yeniden dirilmesi 1950’de başlıyor. İmam-Hatiplerin açılması, Kur’an öğretiminin serbest bırakılması, hafızlık öğretiminin başlaması vs… Bu sebepten ezan ın aslında olduğu gibi Arapça okunması çok önemli bir dönüm noktası olmuştur.  Eğer o viraj alınmamış olsaydı Türkiye’nin hali bugünkü Kıbrıs’tan farklı olmazdı. İşte Kıbrıs’ın hali ortada. Kur’an öğretimi yasaklanıyor ve bunu yapanlar da öğretmenler sendikası.  Aynı öğretmenler sendikası ÖSYM sonuçlarında en başarısız yer olarak Kıbrıs’ın çıkması konusunda nedense seslerini çıkarmıyorlar. Kıbrıs’ta bir konferans vermiştim geçen yıl. Orada dedim ki: ‘Kıbrıs’a bakın ve Türkiye’nin ne hale getirilmeye çalışıldığını anlayın.’ Bu açıdan 1950 çok önemli bir viraj oldu. 1950’de öyle bir patlama yaptı ki halkın talebi, Meclis’te yapılan ezan oylamasında CHP’nin de olumlu oy vermek zorunda kaldığını görüyoruz. Bana göre Menderes bu adımı iktidara gelir gelmez atmasaydı, Arapça ezanın okunmasının önündeki engeli kaldırmış olmasaydı, sanıyorum ileride hiç atamazdı. Çünkü 1950’de perişan olmuş bir CHP varken karşılarında, ileriki yıllarda tekrar toparlandılar ve güçlendiler, hatta Demokrat Parti’ye göz açtırmadılar muhalefetten.  “Felah” kelimesi var bir de. Sizce her şey Türkçeleşirken neden sadece ona dokunulmuyor? Şimdi içerik konusuna girersek ezanda toplam (tekrarlar ve edatlar hariç) 10 kelime var. Bu 10 kelimenin 4 tanesini (Allah, İlah, Muhammed, Resulullah) zaten günlük dilde kullanıyoruz. Eğer Müslüman olmak için söylenmesi gereken Kelime-i Şehadet’in kelimeleri olan Eşhedü, İlah ve İllallah’tan ikisini de çıkarırsak bu rakam 6 kelimeye çıkar. Bilinmeyen 4 kelime kalır ve bunlardan biri de felah’tır. Mana olarak ‘kurtuluş’ demek.  Namazın manevi olarak kurtuluş olduğunu simgeliyor. Ezanı Türkçeleştirenler o kelimeye gelince duruyorlar. Ya millet bunu suiistimal ederse, haydin kurutuluşa diyerek;  ya bunu Cumhuriyetten kurtuluş olarak algılarlarsa, ya bunu dine dönüş olarak yorumlarlarsa; ya laiklikten kurtulmak gibi bir dua olarak okurlarsa gibi bir sürü soru. İşte o zaman deniliyor ki, felah aynen kalsın, Türkçe olmasın. Onu da katarsak geriye 3 kelime kalıyor. Bunlar hayya haydi demek, salah namaz demek, ekber de en büyük demek. Dolayısıyla birisine en fazla 3 dakika içinde öğretilebilecek bu 3 kelime için 1400 yıllık bir sünneti değiştirmek nasıl izah edildi, nasıl makul gösterildi? Ben hala anlayabilmiş değilim. Peki, Rahmetli Adnan Menderes’in bu süreçte istifa ettiği bilgisi ne kadar gerçekçi?...]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-armagan-ile-turkce-ezan-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkçe ezandan Kürtler de çok çekmişti</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/turkce-ezandan-kurtler-de-cok-cekmisti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/turkce-ezandan-kurtler-de-cok-cekmisti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Jun 2011 06:30:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Menderes]]></category>
		<category><![CDATA[Kürtler]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Ezan]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Ezan ve Menderes]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4489</guid>

					<description><![CDATA[Suruç&#8217;taki &#8220;Kürtçe ezan yoklaması&#8221;, henüz kabuk bağlamış bir yaramızı, 61 yıl önce Adnan Menderes hükümeti tarafından sona erdirilene Türkçe ezan zulmünün hatıralarını yeniden canlandırmış oldu. Şu kadarını söyleyelim ki, Türkçe ezan uygulaması yalnız Türklere değil, Kürt ve Arap vatandaşlarımıza da tarif edilmez sıkıntılar yaşatmıştı. Türkçe ezan Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Temmuz 1932 tarihli bir genelgeyle imam ve müezzinlere mecburi tutulmuştu. Uygulamadaki bazı aksaklıkları halletmek üzere 1933 Şubat&#8217;ında Başkan Rifat Börekçi imzasıyla ikinci ve sert bir uyarı yapıldı. Buna göre Arapça ezan yasağına uymayanlar &#8220;kat&#8217;i ve şedit cezalara çarptırılacaklar&#8221;dı. Nitekim de öyle oldu. Pek çok din görevlisi ceza aldı, dayak yedi, görevden alındı, hatta hapse düştü. İşin tuhafı, 1941 yılına kadar kanun yoktu ortada. Sadece Diyanet&#8217;in genelgeleri vardı. Diyanet&#8217;in genelgesi de din görevlilerini bağladığı halde, mesela cemaatten birisi minareye çıkıp ezan okusa veya cami içinde kamet getirecek olsa aynı genelgeye veya emre itaatsizliğe göre cezalandırılıyordu. Bu uygulamanın hukukî bir dayanağı mevcut değildi. Kamuda çalışmayan birinin, mesela bir köylünün veya bakkalın da aynı cezaya çarptırılması, Tek Parti idaresindeki keyfiliğin şahane bir misaliydi. 1941&#8217;de bir din görevlisi, aldığı cezayı Yargıtay&#8217;a götürdü. Daha da garibi, Yargıtay imamı haklı buldu ve kararı bozdu. Böylece yasağın ne kadar keyfî olduğu, verilen cezaların ne kadar kanunî mesnetten yoksun bulunduğu zamanın en yüksek yargı organı tarafından onaylanmış oluyordu. Tabii Refik Saydam hükümeti paniğe kapıldı ve alelacele &#8220;Devrim Kanunu&#8221; olarak bilinen Türk Ceza Kanunu&#8217;nun 526. maddesine bir ek yaptı. Buna göre Arapça ezan ve kamet okuyanlar 3 aya kadar hafif hapis veya 10 liradan 200 liraya kadar hafif para cezasıyla cezalandırılacaklardı. İşte Menderes&#8217;in 1950&#8217;de yaptığı değişiklik, kanuna yapılan bu eklemeyi kaldırmaktan ibarettir. Ne Türkçe ezanı yasaklamış, ne de Arapça ezanı mecburi tutmuş, sadece yasalar ezan konusunda hiçbir şey söylemez olmuş, yani ezan serbest bırakılmıştır. O günden son Kürtçe ezan girişimine kadar da cemaat ezan denilince sadece Ezan-ı Muhammedî&#8217;yi anlamıştır. Bu konuda tam bir mutabakat vardır. Çünkü Tek Parti döneminde yaşanan ezansız yıllar Türk, Kürt, Arap, Sünnî, Alevî&#8230; her mezhep ve ırktan insanımız için acı tecrübelerle doludur. Bu topraklarda bizzat Türkler &#8220;Türkçe ezan&#8221;a karşı en büyük mücadeleyi vermişken, dini bir etnik kimliğe alet etmeye çalışmanın mantığını anlamak mümkün görünmüyor. Kaldı ki, Kürtlerin Türkçe ezan zulmünden iki misli etkilendikleri de bir gerçektir. Türkler yalnız dinî açıdan etkilenmişlerdi. &#8220;Allah&#8221; yerine &#8220;Tanrı&#8221; denilmesi, &#8220;Lâ İlâhe İllallah&#8221; yerine &#8220;Tanrı&#8217;dan başka yoktur tapacak&#8221; gibi kasten sakat bir çeviri yapılması (gerçekten de Türkçe düşünülseydi &#8220;Tanrı&#8217;dan başka yoktur tapılacak&#8221; denilmesi gerekirdi) gibi içlerine sinmeyen yerler vardı. O zamanın yaygın deyişiyle, &#8220;Allah&#8221; demek yasaktı ve bu noktada yasağın kalkmasını istiyorlardı. Lakin Kürtlerin durumu daha karışıktı. Türkiye&#8217;nin Doğu illerinde Türkçe bilmeyen milyonlarca vatandaş yaşıyordu. Onlar için Türkçe ezan uygulaması hem dinle, hem de dille ilgili bir baskı demekti. Türkçe bilmiyorlardı ama Arapça ezanın ne olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Hem Arapça ezan yasaklanmış, hem de hiç bilmedikleri bir dilde minarede bir &#8220;şeyler&#8221; okunduğu zaman gerçekten şok geçirmişlerdi. Üstelik yalnız cemaat değil, Türkçe ezanı okumaya mecbur bırakılan imamlar da Türkçe bilmiyordu. Bu durumda Kürtler Türkçe ezanı katmerli bir zulüm olarak algılamışlardı. Mesela İngilizler İstanbul&#8217;u işgal ettiklerinde ezanı İngilizceye veya Yunanlılar Bursa&#8217;yı işgal ettiklerinde Yunancaya çevirselerdi ne hissederdiniz? İşte Kürtler Arapça ezan yasaklanıp da Türkçe ezan okumak ve dinlemek ve bu ezanla namaz kılmak zorunda bırakılınca benzer duygular yaşamışlar, adeta Türkçe ezana düşman kesilmişlerdi. O adeta sömürgeci bir kuvvetin zorbalığının sembolü olarak algılanmıştı. (Arap vatandaşların durumları büsbütün tuhaftı. Onlar Arapça ezanı &#8216;anlıyor&#8217; ama Türkçe ezandan &#8220;felah&#8221; kelimesi haricindekilere yabancı kalıyorlardı.) İşte Siirt&#8217;in Eruh ilçesinin Ayne (şimdiki adıyla Bağköze) köyünden Ayşi Batur ninenin yaşadıkları. Torunu Cüneyt Batur anlatıyor (&#8220;Türkçe Ezan ve Menderes&#8221; adlı kitabımdan aktarıyorum): &#8220;Babaannem yaklaşık 90 yaşında ve Türkçe bilmiyor. Türkçe bildiği tek söz, &#8220;Tanri ulidir&#8221;den ibarettir. Anlayacağınız, köyümüze devlet, hizmet olarak Türkçe ezanla gelmiş! Devlet sağlık ocağı, doktoru, hemşiresi, okulu, öğretmeni, çeşmesi dahi olmayan bir köye Türkçe ezan yoluyla günde 5 kez uğruyormuş! Oradaki Kürt halkına ezanı Türkçe okutunca Türkçeyi sevdireceklerini zannetmişler. Halbuki &#8220;Türkçe&#8221; deyince babaannem gibilerinin aklına sadece itici, sevimsiz ve incitici &#8220;Türkçe ezan&#8221; geliyor.&#8221; Dr. Ali Dikici&#8217;nin Emniyet arşivlerinden aktardığı bilgiler, Türkçe ezana karşı İzmir&#8217;den, Urfa&#8217;dan, Çorum&#8217;dan, Siirt&#8217;ten, Isparta&#8217;dan, Bayburt&#8217;tan, Kayseri&#8217;den, Erzurum&#8217;dan, velhasıl Türkiye&#8217;nin dört bir köşesinden tepkiler uyandığını gösteriyor. Yani Türk&#8217;ü, Kürt&#8217;ü, Arap&#8217;ı ezanımızla kader birliği etmişiz. Ne için? Her Allah&#8217;ın günü ufuklarımızda çınlayan Ezan-ı Muhammedî sünnetine sahip çıkmak için. Onun etrafında halkalanmışız, yekvücut olmuşuz. Tıpkı 16 Haziran 1950&#8217;de bütün Türkiye&#8217;nin 18 yıldır mazlum minarelerin etrafında halkalanıp her birine birer Bilal-i Habeşi ruhu üflenmiş müezzinlerin ağzından ezanın Arapça değil, Necip Fazıl merhumun deyişiyle &#8220;Rabca&#8221; olduğunu haykırdıkları gibi. Galiba son sözü &#8220;sözün sultanı&#8221;na bırakmak, Bediüzzaman Said Nursi&#8217;ye: &#8220;Ezanı bir ilandan ibaret zannediyorlar. O divaneler bilmiyorlar. Şayet öyle olsaydı, her millet kendi lisanına göre &#8216;namaza gelin&#8217; diye çağırırdı. Halbuki bu ezan Asr-ı Saadet&#8217;ten beri öyle devam ediyor. Bu &#8216;ila-yı kelimetullah&#8217;tır. İmanın esasını günde beş defa dünyaya ilan etmektir. İslam&#8217;ın şeâiridir (âdet). Bu şeâir farzlar kadar ehemmiyetlidir.&#8221; Ezan-ı Muhammedî tektir. Onu parçalara bölmek isteyenlere izin vermeyeceğiz. 12 Haziran 2011, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/turkce-ezandan-kurtler-de-cok-cekmisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkçe Ezan ve Menderes</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/turkce-ezan-ve-menderes-2/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/turkce-ezan-ve-menderes-2/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Sep 2010 10:03:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Kendi Kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[Kitaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Menderes]]></category>
		<category><![CDATA[Ezanın Türkçe Okunması]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa ARMAĞAN Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Yeni Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Ezan]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Ezan ve Menderes]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Ezan ve Menderes PDF indir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=3765</guid>

					<description><![CDATA[Bir yıldır sizlerin katkılarıyla hazırladığımız Türkçe Ezan ve Menderes adlı kitap tamamlandı. Aşağıdaki bilgileri sizlerle paylaşmak istedik. Mustafa Armağan Türkçe Ezan ve Menderes’le sözlü tarihin kapılarını çalmanın ne denli bereketli bir emeğe dönüşebileceğini gösteriyor. Başında bulunduğu gönüllü bir grupla Türkçe ezanın okunduğu günleri ve ezanın Arapça okunmasının serbest bırakıldığı 16 Haziran 1950 gününü yaşayanları bulup konuşturmuş ve o büyük günün tek bir kare fotoğrafını çekmeyi denemiş. O tek kare fotoğrafta ağlayan, sevinen, coşan, yüzü gülen bir Türkiye var. Yakın tarihimizin nadir rastlanan güzel günlerinden birisinin öyküsüdür anlatılan. Tek beslenme kaynağı ezan olan bir felçli hastanın Türkçe ezan okununca hayat damarlarının nasıl kuruyup üçüncü gününde aniden öldüğünü okuyacaksınız. Ağlamaktan ezan okuyamayan müezzinlerden tutun da Arapça ezan okumak için deli raporu olmaya razı olanlara kadar bir yığın hikâye yatıyor bu kitapta. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’tan Van’daki Ayşi Nineye, Prof. Şerafettin Gölcük’ten son Osmanlı müezzinlerinden Tahir Çağıran’a, Bediüzzaman’ın talebesi Mehmet Kırkıncı’dan Çorum’un Alaca ilçesinden “46 Demokratı” Mustafa Kağızman’a, ezan Arapça okunduğunda bu haberin orduda un helvasıyla kutlandığını hatırlayan emekli Yarbay Cemal Yıldız’dan Hatay’da çocukların “Uyumazsan Türkçe ezan okurum ha!” diye korkutulduğunu söyleyen Mehmet Duran’a kadar onlarca tanığın dilinden ezanın bilinmeyen gerçekleri bu sözlü tarih çalışmasıyla ilk kez gün yüzüne çıkıyor. Kitapta ayrıca Mustafa Armağan’ın kaleme aldığı geniş bir çerçeve yazısı ile basılı kaynaklarda yer alan bazı önemli gazetelere, hatıralara ve makalelere de yer verildi. Kitabın sonunaeklenen, ezanın serbest bırakıldığı günün havasını gazetelerin ilk sayfaları ise yakın tarihe ışık tutacak nitelikte. Özellikle ezanı serbest bırakan kanuna CHP’li milletvekillerinin de olumlu oy verdiklerini yansıtan haberler aydınlatıcı. Ayrıca Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Arşivi’nden alınan belgeler konuyu incelemek isteyenlere yararlı bir altyapı sağlıyor. Mehmed Akif’in dava arkadaşı Eşref Edip’in ezan yasağının kalkmasından sonra yazdığı o etkileyici yazı ise “irtica cephesinde” Türkiye’nin neredeyse 60 yıldır aynı şeyleri tartıştığını göstermesi bakımından hazin; yine de yazı, günümüzü anlamak bakımından da değerli ipuçlarını taşımakta. Özetle Türkçe Ezan ve Menderes, ezan yasağının kaldırılışının 60. yılında tarihin tozlu perdelerini başarılı bir şekilde havalandırıyor. Mustafa Armağan, Türkçe Ezan ve Menderes, İstanbul, Haziran 2010, Timaş Yayınları, 240 sayfa.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/turkce-ezan-ve-menderes-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>23</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İki demokrasi şehidi:Menderes ve Yazıcıoğlu</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/iki-demokrasi-sehidimenderes-ve-yazicioglu/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/iki-demokrasi-sehidimenderes-ve-yazicioglu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Sep 2010 18:42:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Menderes]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi şehitleri]]></category>
		<category><![CDATA[Muhsin Yazıcıoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=2816</guid>

					<description><![CDATA[İki demokrasi şehidi:Menderes ve Yazıcıoğlu 50 yıl, 1 ay, 9 gün arayla vuku bulan iki hava aracı kazası, Türk siyasetinin rutin akışını sarstı. 17 Şubat 1959&#8217;u 26 Mart 2009&#8217;a bağlayan bu ilginç kaza bağlantısı, yarım asırlık zaman aralığına rağmen bazı benzerlikler taşıyor. 29 Mart 2009 yerel seçimlerine 3 gün kala vuku bulan müessif helikopter kazası, Türk siyasetinin saygın isimlerinden birisini ebediyete uğurlarken, hem propaganda sürecini, hem de seçim sonuçlarını etkiledi. Muhsin Yazıcıoğlu&#8217;nun genel başkanı olduğu Büyük Birlik Partisi adayı Sivas Belediye Başkanlığı&#8217;nı yüzde 50&#8217;nin üzerinde bir oyla kazanırken, BBP il genel meclisi oyları da bir önceki seçimin 2 katına çıkarak yüzde 2,2 olarak gerçekleşti. Bu oran, normal zamanlarda Muhsin Yazıcıoğlu&#8217;nu sevip takdir eden fakat çeşitli sebeplerle partisine oy vermeyen bir kesimin de varlığını kanıtlamış oldu. Allah gani gani rahmet eylesin, mekânı cennet olsun. Bu helikopter kazası bana yarım asır önceki bir uçak kazasını hatırlattı. 17 Şubat 1959 günü Adnan Menderes ve çeşitli bakanlar ile bürokratları Londra&#8217;ya götüren SEV uçağı, akşam saat 18 civarında yoğun sis yüzünden Londra Havaalanı&#8217;na inememiş, 40-50 km uzağında bulunan Gatwick Havaalanı&#8217;na yönelmiş, ancak oraya da inemeyerek yakınlarındaki ormanlık alana düşmüştü. Bu feci kaza, aynı zamanda sivil havacılık tarihimizin ilk uçak kazası olarak kayıtlara geçecekti. Eğer bir de Başbakan hayatını kaybetseydi, muhakkak ki, siyaset tarihimizin akışı bundan baştan başa etkilenecek ve belki de 27 Mayıs darbesine ve meşhur idamlara bile gerek kalmayacaktı. Ancak Menderes&#8217;in kurtulması da siyaset için bir uzlaşma fırsatı doğurmuş, ne yazık ki bundan yeterince yararlanılamamıştı. Menderes&#8217;in uçağı düşüyor Adnan Menderes&#8217;i götüren uçak düşerken 200-300 metre kadar sürüklenmiş, bu sırada iki kanadı kopmuş ve kuyruk kısmı ile gövdesi birbirinden ayrılmıştı. Kazadan sağ kurtulanlar daha çok kuyruk kısmında oturanlardı. Ölenler arasında DP milletvekilleri Server Somuncuoğlu, Kemal Zeytinoğlu, Muzaffer Ersu ve Anadolu Ajansı Umum Müdürü Şerif Arzık da bulunuyordu. Bu arada İHA muhabiri rahmetli İsmail Güneş&#8217;in o zamanki dengi, Burhan Tan adlı foto muhabiri de hayatını kaybedenler arasındaydı. Bakan Emin Kalafat ağır yaralı, Dışişleri Bakanlığı Genel Sekreteri Melih Esenbel ile Arif Demirer hafif yaralı olarak, Sakarya Milletvekili Rıfat Kadızade ise burnu kanamadan kurtulmuşlardı. Mükerrem Sarol&#8217;un hatıratındaki bilgilere bakılırsa, Başbakan kaza sırasında çok ciddi bir sarsıntı geçirmişti. Ters dönen uçağın içinde bacağından asılı kalan Menderes&#8217;i Rıfat Kadızade kurtarmış, tabii bacağını çekerken yer yer sıyrıklar, ezilmeler ve yaralanmalar vuku bulmuştu. Ardından o civarda yaşayan ve Bailey soyadını taşıyan bir karı kocanın çiftlik evine sığınan Adnan Menderes, özellikle eski bir hastabakıcı olan Mrs. Margareth Bailey&#8217;in gayretiyle derhal bir cankurtaranla Londra Kliniği&#8217;ne kaldırılmıştı. Baileyler ileride Menderes ailesinin yakın dostları olacak, Türkiye&#8217;ye davet edilip ağırlanacak ve kurtardıkları Menderes&#8217;in idamında en çok ağlayanlar arasında bulunacaklardı. Hatta ölüm yıldönümlerinde uçağın düştüğü yere gidip saygı duruşunda bulundukları haberleri, gazetelerimizin birinci sayfalarına yansıyacaktı. Ancak kaza kadar, Menderes&#8217;in kurtulmuş olması da Türkiye&#8217;nin gündemini etkileyecek ve ona, bir parti başkanı olmaktan öte, partiler üstü, sevilen bir &#8216;millî lider&#8217; pozisyonu bahşedecekti. Sanki Menderes için şans yeniden gülüyordu. Adeta, Cemal Gürsel&#8217;in meşhur mektubunda geçtiği gibi, bu yeni konumunda Cumhurbaşkanlığı&#8217;na doğru yürüyordu. Ancak çok değil, 15 ay sonra 27 Mayıs&#8217;ta tutuklanacak ve tam 31 ay sonra, yine ayın 17&#8217;sinde bir cellat, boynuna yağlı ilmiği geçirecek, her daim gülen yüzündeki o ışığı söndürecekti. İlk anlarda Menderes&#8217;in de öldüğü haberiyle ülke matem havasına bürünmüşse de, kazadan sağ kurtulduğu öğrenilir öğrenilmez büyük bir coşku patlamıştı. Nitekim siyasî hasmı İsmet İnönü bir telgraf çekerek Başbakan&#8217;a geçmiş olsun dileğinde bulunmuştu. Gergin olan siyasî ortam sanki yumuşayacak gibidir. Uzun süredir kapalı durmaktan paslanmış diyalog kapılarının menteşeleri gıcırdayarak açılmaktadır. İngiliz ve Yunanistan başbakanları bile Menderes&#8217;i hastanede ziyaret etmişler ve Kıbrıs anlaşmasını bizzat getirerek yatağında imzalatmışlardı. Bu fırsat kaçırılmamalıydı. Menderes&#8217;in İstanbul&#8217;a gelişi ise muazzam bir gövde gösterisine sahne olmuştu. 150 bin kişi olarak tahmin edilen ve yurdun dört köşesinden toplanan kalabalık, tam 10 bin otomobillik bir konvoy meydana getirmişti. Uçaktan inmekte zorlanan Başbakan özel koruma tedbirleri sayesinde havaalanından ayrılmış ve Eyüp Camii&#8217;ne gitmişti. (Sonradan kazadan kurtuluşunu, yola çıkmadan önce Eyüp Sultan&#8217;ı ziyaret etmesine yoran Menderes, caminin restorasyonunun Ramazan ayına yetiştirilmesi emrini vermiş ve &#8220;Eyüp Camii&#8217;ne, deseni duvar çinilerinin motiflerinden mülhem olarak hususi surette dokunan bir Isparta halısı hediye etmişti&#8221;.) Cami avlusunda kendisini bekleyen manzara şuydu: Günlerden cuma olduğu için aslında kalabalık olan cami, Menderes&#8217;in gelişiyle bir anda binlerce vatandaş caminin içini ve çevresini tıka basa doldurmuş. Sıkışıklıktan vatandaşlar rahat nefes alamaz hale gelmişler. Bu muhteşem tezahürat devam ederken caminin çevresinde 20 kurban kesilmiş. Menderes&#8217;i milletine bağışlayan Cenâb-ı Hakk&#8217;a şükran duaları yapılmış. Ardından Yıldız Parkı&#8217;na giderek biraz yürümüş, radyoda okunmak üzere bir mesaj hazırlamıştı. Anlamlı mesajında, &#8220;Elim uçak kazasından sonra mübarek vatan topraklarına ve güzel İstanbul&#8217;a dönmüş bulunmaktayım. Şu anda da sanki araya asırlar girmiş gibi kavuşmanın müstesna heyecanını duymaktayım. Ancak hüzünle ve derhal ifade etmeliyim ki bu kavuşmanın heyecanı yanında kıymetli arkadaşları kaybetmenin elemiyle, kalbim tarifi çok güç tezatlı hislerin mihrakı halinde çırpınmaktadır&#8230;&#8221; demişti. Menderes&#8217;in İstanbul&#8217;dan sonra Ankara&#8217;da karşılanışı da muhteşem olmuştu. Mükerrem Sarol bizzat şahit olduğu bu karşılamadaki havayı şöyle yansıtıyor: Kesilen kurbanların haddi hesabı yoktu. Vatandaşların hançerelerinden kopan tekbir sesleri gökleri dolduruyordu. Kalabalıktan kadınlar, çocuklar ezilme tehlikesi geçirdiler. Bayılanlar oldu. (&#8230;) Koyunların başında bulunan kasapların yüksek seslerle tekbir getirmeleri halkın heyecanına mistik bir mana katıyordu. Çok yoğun kütlenin coşkunluğu, alınan bütün tedbirleri tarumar etti. Yüzlerce, binlerce insan Menderes&#8217;in yüzünü görmek, ona yaklaşmak için trene koştular. Garın içi ana-baba günüydü. (&#8230;) Halk, arabaya yükleniyordu. Kadınlar, çocuklar ezilme tehlikesine maruz kaldılar. İzdiham korkunçtu. Diyalog fırsatı Bu arada İsmet İnönü yine bir hamle yapmış, gara kadar gelerek Menderes&#8217;e geçmiş olsun demiş ve siyasi gerginlikler bir an için unutulmuş, bir bahar havası esmeye başlamıştı. Bu jeste karşılık vermesi bekleniyordu Menderes&#8217;in. Eğer İnönü&#8217;ye iade-i ziyarette bulunursa hava daha da yumuşayabilir ve Türkiye içine düştüğü kısır tartışmalardan bir çıkış yolu bulabilirdi. Maalesef Mükerrem Sarol&#8217;un anlattığı doğruysa Menderes&#8217;i bu diyalog kapısını açmaktan men eden kişi, Celal Bayar olmuş, İnönü&#8217;nün hareketini samimiyetsiz bulduğunu söyleyerek Başbakan&#8217;ın belki de Türkiye&#8217;nin önüne çıkan bir uzlaşma fırsatını tepmesini sağlamıştı. Peki kim kazandı bu gerginlik siyasetinden? Kimin ekmeğine yağ sürülmüş oldu? Darbecilerin elbette. Eğer o sırada Menderes CHP&#8217;ye bir ziyarette bulunmuş olsa ve ortamı, bu tarihî fırsattan istifade ederek bir parça yumuşatmış bulunsaydı, kapılar kapanmasa, hırslar gemlenebilmiş olsaydı, Türkiye belki de darbecilerin girmesini arzu ettiği raydan makas değiştirerek çıkacak, demokrasimizin olgunlaşması ve kazasız belasız yoluna devam etmesi yolunda ciddi bir fırsatı tepmemiş olacaktı. Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu&#8217;nun Devlet Bahçeli tarafından bir &#8216;demokrasi şehidi&#8217; olarak sunulmuş olması gayet anlamlı. Şunu da söylememiz gerekir ki, arkasına kalabalıkları yığması, bir liderin tek güvencesi olamaz. Zaten demokrasi de kelle sayısı rejimi zannedilirse de, değildir. Halk seçimlerde size pas verir ve golü atmanızı bekler. Top önünüze gelirken pası verene hayranlıkla bakamazsınız. Artık o topun yöneltileceği bir başka hedef vardır. Belki de Menderes&#8217;in en büyük hatası, yıllar yılı meydanlara çıkmayı hasretle beklemiş olan halkın gösterdiği coşkulu teveccühe biraz fazla prim vermiş olmasıydı. Ali Fuad Başgil hoca, boşuna &#8216;Halka sığınmak, karınca deliğine girmeye çalışmaktır.&#8217; dememişti. Halk meydana çıktığınızda arkanızdadır ama düdük çalıp maç bittiğinde bir an önce evine ulaşmanın derdine düşer. Nitekim kazadan sonra yurda dönüşünde Menderes&#8217;in önüne çocuğunu yatırarak elinde bıçağı ile &#8220;Emredin, keseyim&#8221; diyen halk, idam edildiği gün sokağa çıkmamış, radyo başında haberleri dinleyerek hüngür hüngür ağlamıştı. Bence Muhsin Yazıcıoğlu hayatında bir denge adamı olmuştu, ümid oldur ki, vefatıyla da bu denge adamı rolünü oynasın, Türkiye&#8217;deki gerginlikten otlanan mahut kesimin arpasını kesmeyi bilsin. Tabii artık bu rol, yaşayanlara düşüyor. O, pasını verdi. 04 Nisan 2009, Cumartesi]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/iki-demokrasi-sehidimenderes-ve-yazicioglu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Menderes mi Amerikancıydı İnönü mü</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/menderes-mi-amerikanciydi-inonu-mu/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/menderes-mi-amerikanciydi-inonu-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2010 13:41:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Seçme Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Menderes]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Menderes mi Amerikancıydı İnönü mü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=57</guid>

					<description><![CDATA[Tarihini unutmaya yatkın bir toplumuz. O yüzden Adnan Menderes ve DP’nin Amerikancılıkla suçlanması karşısında sormamız gereken soruları sormuyoruz Türkiye’de sağ ve sol kesimlere mensubiyet, oyuncuların film icabı aldıkları isimlere benzer. Solun tohumlarını atanların (mesela Nazım Hikmet) Avrupa’da sağ kabul edilen kesimden, yani Osmanlı aristokrasisinden, buna mukabil sağın öncüsü kabul edilenlerin önemli bir kısmının alt ve orta sınıftan gelmiş olmaları (mesela Mehmed Akif) yeterince açıklayıcıdır. Bu açıdan bakılırsa Türkiye’nin siyasî yelpazesindeki sol partiler ile sağ partiler arasında su geçirmez bölmeler bulunduğu varsayımının manasızlığı daha net olarak görülür. AMERİKA’NIN ACENTESİ Geçenlerde kapım çalındı. Kargocuymuş gelen. TBMM Yayınları’ndan sipariş verdiğim kitapların içinden İsmet İnönü’nün TBMM’deki Konuşmaları adlı üç ciltlik derleme çıkınca az daha çığlığı koyuverecektim. Ne de olsa ‘İkinci Adam’ın çizdiği fuleli zikzakları bizzat kendi konuşmalarından takip etmenin keyfi bambaşka olacaktı. Bu kitapta bir araya toplanan konuşmalar sayesinde görüyoruz ki, ikide bir Türkiye’yi küçük Amerika yapmakla suçlanan ve sanki ABD’nin Türkiye’deki acentesiymiş gibi bir muamele gören DP, meğer bu işte pek masummuş, hatta CHP’nin ve İnönü’nün eline su dökemezmiş. Yine kitaptan görüyoruz ki, TBMM’de açık açık Amerikan dostu olduğunu, Türkiye’nin çıkarlarının mutlaka ABD’nin yanında olmakta yattığını haykıran kişi de İsmet Paşa’dan başkası değilmiş. Diyeceksiniz ki, bunu yeni mi öğrendin? Ağustos 1944’den itibaren tornistan ederek savaşı kaybedeceğini kör sultanın bile anladığı Almanya’yla ilişkileri aniden kesen ve hatta ona savaş ilan eden, ardından 25 Nisan 1945’te San Fransisko Konferansı’na temsilci gönderirken kendisi de boş durmayıp Tek Parti idaresini bitireceği demecini veren, böylece ABD ve müttefiklerine göz kırpıp el sallayanın İnönü olduğunu biliyordum kuşkusuz. Hatta 1948’de Türkiye’ye gelen ABD’li uzman Max Thornburg’un TC’nin belli başlı kurumlarını ve evrakını baştan ayağa didik ettiğini ve ulaştığı sonuçları bir rapor halinde ABD yetkililerine sunduğunu da okumuştum bir yerlerde. Yine de Paşa’nın üstelik Meclis çatısı altında, üstelik muhalefetteyken bu denli net bir dille ABD yanlısı olduğu itirafında bulunduğunu yeni öğrendim. Şimdi vakit kaybetmeden geçelim İnönü’nün itiraflarına ve bakalım gerçek Amerikancı kimmiş, o anlatsın bize. Tarih: 25 Şubat 1960. İnönü coşmuştur. Bakın neler döktürmüş TBMM kürsüsünden. Beraber okuyalım: ‘Birleşik Amerika NATO’dan evvel yardımcımız, NATO içinde müttefikimiz, CENTO içinde ittifakın teşvikçisi ve bunlardan başka iktisadi, mali alanda kuvvetli desteğimiz olmuştur&#8230; Siyasi partilerin hiçbirinde Amerika münasebetlerini kıymetli tutmayan bir telakki yoktur. Biz, CHP ise, bu yeni münasebetlerin 15 sene evvelki kurucusu ve 15 seneden beri sadık taraftarıyız. Bizim kanaatimizce ABD dostluğunun temelini Hükümetten Hükümete bir münasebet manzarasının ötesinde, milletten millete münasebet kaidesinde sağlam olarak muhafaza etmek lázımdır.’ Demek ki neymiş: İnönü’ye göre ABD yardımcımız, müttefikimiz, iktisadi ve mali alanda destekçimizmiş, bir. 1960 yılında, yani 27 Mayıs’tan 3 ay önce partiler arasında zaten farklı düşünen de yokmuş, iki. 15 yıl önce, yani 1945’te ABD ile ilişkileri başlatanın CHP olduğundan gururla bahsediyormuş, üç. ABD ile ilişkiler öyle hükümet politikalarıyla ilgili olmayıp bizzat iki millet arasındaki kalıcı bir ilişkiymiş, dört. Bununla de yetinmiyor İsmet Paşa; ABD ile ilişkilerin o kadar sağlam tutulmasını istiyor ki, onu sakın ola ki, iki milletin dostluğuna değil, sadece çıkar hesaplarına dayamak şeklinde anlamayın. Çünkü Paşa’ya göre Amerika Devleti kadar halkı ve kültür alemi de Türkiye’nin iyiliğini istemekte ve dostluğu milletten millete olarak benimsemektedir. Partiler, iktidarlar gelip geçicidir ona göre, ancak ABD ile dostluğumuz kalıcıdır. RULET MASASI İnönü son söz olarak şunları söylemekten alamaz kendisini: ‘Amerika emin olmalıdır ki, kendisi için en sağlam müttefik Türkiye, demokrasi ile idare edilen bir Türkiye olacaktır.’ Hiçbir yoruma açık kapı bırakmayan bu net ifadelerden sonra Türkiye’yi ABD politikalarına teslim edenlerin sözüm ona sağcılar ve DP olduğunu, buna karşılık CHP’nin anti-Amerikan bir duruş sergilediğini hálá tekrarlayan olacak mı, bilmiyorum. Olur bence. Zira hafızası ve süreklilik fikri tahkim edilmemiş bir toplumda her 5-10 yılda bir herkes rulet masasında yer değiştirir ve bir süre sonra kimse kimsenin daha önce nerede durduğunu hatırlayamaz ve sorgulayamaz olur. Ama rulet oyunu devam etmektedir bu arada. Önemli olanın oyunun devam etmesi olduğuna inanmışızdır. 14 Mayıs 1990 günü ‘Silahlı Kuvvetler’in işbirliğiyle Türkiye’yi hiçbir yere götürmek mümkün değildir’ diyen Deniz Baykal’ın bugün apoletli e-muhtıraya can havliyle sarılmasındaki farkı çelişki olarak mı yoksa takiyye olarak mı değerlendirmek gerektiğine karar veremeyişimizin sebebi budur.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/menderes-mi-amerikanciydi-inonu-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Menderes’i kim idam ettirdi?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/menderes%e2%80%99i-kim-idam-ettirdi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/menderes%e2%80%99i-kim-idam-ettirdi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2010 13:38:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Seçme Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[27 Mayıs]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Menderes]]></category>
		<category><![CDATA[Menderes’i kim idam ettirdi?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=52</guid>

					<description><![CDATA[SİZLERE dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, ‘Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir.’ İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam [bu kelimenin üzeri çizilip merhametim yapılmıştır] sizlerle beraberdir.’ DARBELERİN EFENDİSİ Adnan Menderes’in idam sehpasının gölgesinde kaleme aldığı bu son mektubunda sitemle işaret ettiği silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendiler kimlerdir acaba? CHP lideri İsmet İnönü ve takımı mı? Darbeci subaylar mı? Yoksa daha da tepedeki bir ‘küresel efendi’ mi? Bu nokta mektupta yeterince açık değil. Ancak devrik Başvekilin, darbenin nereden geldiğini bilemeyecek kadar da saf biri olmadığını biliyoruz. Tabii ki Menderes’in saf tarafları olduğu söylenebilir. Mesela kendisine defaatla gelen darbe ihbarları karşısında, ‘Benim askerime iftira edemezsiniz, Türk ordusuna müstemleke ordusu dedirtmem’, diyerek ısrarla karşı çıkması, istihbaratçılar duyumlarını aktardığında onları anında terslemesi, son anına kadar inatla ‘Bütün bir halk benim arkamdan geliyor’ diye tutturması bu saf tarafının hazin tecellileriydi elbette. Hatta Samet Kuşçu adlı zavallı bir kişi, darbenin olacağını Menderes’e ihbar edince onun elinden çekmediği kalmamış, haberi verdiğine vereceğine pişman olmuştu. Ne var ki, tam 10 yıl iş başında kalmış bir başbakanın, 1944’den beri çok partili siyasetin en ön safında yer almış bir siyasi liderin kendisine karşı darbeyi yaptıran gücün kim veya kimler olduğunu tahminde zorlanacağını düşünmek için gerçekten de saf olmak lazım. Bazıları Demokrat Parti’yi deviren gücün ABD olduğunu yazıp çiziyor. Hatta işi daha da ileriye götürüp gedikli FBI Başkanı Hoover’in parmağını gösterip bunu eşi menendi görülmemiş bir iddia olarak ortaya atıyorlar. Lakin bu takdirde vaktiyle Demokrat Parti’yi iktidara taşıyan dış gücün kim olduğunu da sormak gerekmez miydi? Yani darbeyi düzenleyen Amerika ise vaktiyle DP’yi destekleyenin de Amerika olması biraz tuhaf kaçmıyor mu? Amerika saf değiştirmiş olabilir tabii ama bunun için bir darbe sonrası gelişmelere de bakmamız gerekmez mi? Bu gelişmelerin yelkenini hangi taraftan esen rüzgar belirlemiştir? Önemli olan budur. KİME GÖZDAĞI VERİLDİ? Nitekim Adnan Menderes’in Ekim 1959’da biraz da can havliyle ve gayriresmi olarak çıktığı ve bol bol nasihat alarak döndüğü son ABD ziyareti, bu dış desteği tazeleme çırpınışı değil de neydi? (Gazeteci Orhan Karaveli bu ziyaretin traji-komik havasını gayet başarılı bir şekilde yansıtır hatıralarında.) Ve ABD Başkanı’nın Menderes’in idam cezasının infaz edilmemesini rica ettiği mektubun Milli Birlik Komitesi’nde okunmaya bile değer bulunmaması, darbenin ABD tarafından değil, ona zıt bir güç tarafından yaptırıldığını yeterince ortaya sermiyor mu? Aslında 1944-1950 yıllarında, daha da belirgin olarak 1946’dan itibaren uluslararası konjonktürdeki, kökü birkaç asır öncesine uzanan bir Avrupa egemenliğinin sona erdiğine ve ABD’de 20. yüzyılın başında, Theodore Roosevelt döneminde başlayan Big Stick (Büyük Sopa) politikasının ucunun Avrupa’ya ve Türkiye’ye değdiğine şahit olunacak ve Türkiye hızla, İngiltere, Almanya ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa kombinezonundan Atlantik ötesine, yani ABD’ye doğru yelken açmaya başlayacaktır. Türkiye’nin uluslararası ilişkilerini derinden etkileyecek bu yeni sayfanın başlangıcını da Türkiye için 5 Nisan 1946 günü olarak vermekte sakınca yok. Bu tarihte ABD Sefirimiz Münir Ertegün’ün cenazesi, muazzam Missouri zırhlısı tarafından Türkiye’ye getirilmiştir. Sovyetler’e gözdağı. Anladık. Peki ya Türkiye’ye? 12 Mart 1947 tarihli Monroe Doktrini ve 4 Temmuz 1948 tarihli Marshall Planı bu politika değişiminin sonraki adımlarını oluşturur. (Dikkat edilsin, bütün bu adımlar DP döneminde değil, CHP iktidarı sırasında atılmaktadır.) Bu arada gözden kaçan bir gelişmeyle karşılaşırız. 1948 yılında California Stardard Oil Company temsilcisi Max Westen Thornburg başkanlığında bir ABD araştırma heyeti Türkiye’ye gelerek devletin bütün mekanizmasını, iktisadi, zirai, ticari durumunu araştırmış ve ulaştığı sonuçları bir rapor haline getirip ABD yetkililerine sunmuştur. Max Westen Thornburg bununla da yetinmeyip Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’ye akıl vermiş ve bir yabancı sermaye kanunu çıkarmasının menfaati icabı olduğunu, devletçiliğe son verip serbest girişimden yana olmanın beklenen ABD yardımının ön şartı olduğunu bildirmiştir. Velhasıl, bu noktada kaçınılmaz olarak CHP ile aynı çizgiden yürüyen Demokrat Parti’nin ilk yılları, ABD ile açık bir ittifakın ve hatta Türkiye’yi ‘küçük Amerika’ yapmanın altın yılları olacaktır. Böylece Türkiye’de başlayan ABD nüfuzu, Mahir Kaynak’ın deyişiyle, klasik Avrupacı olan Soğuk Savaş öncesi CHP’sinin İngiliz eksenli politikasıyla ister istemez çatışacaktı. HEMEN AET’YE GİRDİK Sonuçta, yapılan, anti-Amerikan bir darbe oldu. Nitekim pek gereği yokken ve darbeciler hiç de solcu molcu değilken, garip bir biçimde sola açık bir anayasal düzen oluşturuldu. Türkiye’de solculuğun hala anti-Amerikanizm olarak bilinmesinde bu askeri müdahalenin rolü cidden büyük oldu. Ve dikkat edilirse 27 Mayıs darbesinden hemen 3 yıl sonra, yani 1963’de Türkiye’nin apar topar AET’ye, yani şimdiki Avrupa Birliği’ne giriş anlaşması imzalandı. Manidardır. Şimdi bile AB yetkilileri böyle bir erken avansı nasıl ödediklerine şaşıyorlar! Özetleyecek olursak, 1946’dan itibaren ABD yörüngesine girmekte olan Türkiye’nin istikameti, 1960 darbesiyle birlikte Avrupa’ya doğru dümen kıracak ve bu süreç 1960’ların ortalarına kadar İnönü ile yoluna devam edecekti. Başbakan İsmet İnönü’yü hiç alışık olunmadık derecede ağır bir dille haşlayan ABD Başkanı Lyndon Johnson’ın mektubu boşuna mı yazıldı sanıyorsunuz? Ancak 1965’de iş başına gelen Süleyman Demirel’in lideri olduğu Adalet Partisi iktidarıyla bu sürecin tersine dönmeye başladığını ve ülkemizde ABD siyasi nüfuzunun yeniden hakim kılındığını göreceğiz.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/menderes%e2%80%99i-kim-idam-ettirdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
