<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Atatürk &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/ataturk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 16 Aug 2017 17:47:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Atatürk &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>“Yeni tarih müfredatı”nda eski hamam eski tas</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/yeni-tarih-mufredatinda-eski-hamam-eski-tas/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/yeni-tarih-mufredatinda-eski-hamam-eski-tas/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Jan 2017 13:25:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Fevzi Çakmak]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklâl Harbi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8342</guid>

					<description><![CDATA[Madem 15 Temmuz bir halk hareketiydi, irade-i milliyenin, milli egemenliğin şahlanışıydı, o halde tarihin de bu şahlanışa eşlik etmesinden daha normal ne olabilirdi? Şehidlerin ruhları ancak kendi cehdlerinin tarihe rehberlik etmesi halinde huzur bulabilirdi. İyi ama hala kitaplarımızda eski hamam, eski tas ise yazık değil mi şehidlerimize, gazilerimize, onca emeğe, onca gayrete?&#8221; Geçen ay yazmıştım bunları. Ümitsizdim. Böyle gelmiş, böyle gidecek galiba diyordum. Lakin geçtiğimiz hafta Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz yeni müfredatın taslaklarının http://mufredat.meb.gov.tr den tartışmaya açıldığını, eleştirilerin dikkate alınarak önümüzdeki sezonda uygulamaya geçirileceğini beyan edince eski hamama yeni tas gelebileceği ümidim canlandı. Ne de olsa “15 Temmuz ruhu&#8221; müfredata da yansıyacaktı. Ancak web sitesindeki metinleri okuyunca değişikliklerin makyajdan öteye geçemediğini üzülerek müşahede ettim. Bir kere şunu belirtmeliyim: Yakın tarihin sakat mantığı değişmezse bütün çabalar zayi olur. Tek bir kahraman üzerine bina edilen bir anlatı tarih olmaz, olsa olsa destan veya mitoloji olur ki, mevcut tarihlerimiz bunu öğrencinin canını çıkara çıkara yapmaktadır. Mevcut kitaplardan bir tarih bilinci çıkmaz, tek kahramanı elleri patlayıncaya kadar alkışlayan bir güruh çıkar. Halbuki biz kahramanları çoğaltmalı ve onları erişilmez, insanüstü varlıklar olmaktan çıkartarak öğrencinin kolaylıkla kendini özdeşleştirebileceği bir kıvamda sunabilmeliyiz. Öte yandan 8. sınıflar için hazırlanan yeni müfredatın sunuşunda tarihin geçmişteki olayları sebep ve sonuçlarıyla sunarak günümüz ve geleceğe ışık tutacağından bahsediliyor. Peki İnkılap Tarihleri öğrencilerimize olayların sebep ve sonuçlarını gerçekten sunabiliyor mu? Mesela elimdeki AK Parti döneminde de bir süre ders kitabı olarak okutulan Kemal Kara&#8217;nın Lise 2 Tarih adlı kitabında Osmanlı Devleti&#8217;nin 1. Dünya Savaşı&#8217;nda asıl belini büken ve Mondros Müttarekesini imzalamaya mecbur bırakan Filistin-Suriye hezimetinden yarım cümlede, o da üstü kapalı bir şekilde bahsedilmektedir. Niye? Çünkü bu cephede yenilenler arasında 7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa da vardır ve yazar, kitap boyunca okurunu Mustafa Kemal Paşa&#8217;yı girdiği bütün savaşları kazanmış namağlup kahraman gibi göstermeye şartlandığı için bu başarısızlığı doğal olarak atlar, yani tarihi makaslar. Aksi alde öğrencinin kafasında soru işaretleri uyanacaktır. Soru mu? Allah korusun! Hiç buna izin verilebilir mi? Peki bu durumda Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın biri 7 Ekim, diğeri 11 veya 13 Ekim 1918&#8217;de Halep&#8217;ten İstanbul&#8217;a çektiği iki ümidi tükenmiş telgrafını nereye koyacağız? İlkinde “Bundan sonra artık barıştan başka yapılacak bir şey kalmamıştır&#8221; derken ikincisinde “Müttefiklerle olmadığı takdirde ayrı olarak ve mutlaka barışı sağlamak lazımdır ve bunun için kaybedilecek bir an dahi kalmamıştır&#8221; diyen ve mütarekenin ne olursa olsun imazalanmasını isteyen de Mustafa Kemal Paşa&#8217;dan başkası değildir. Kaynak mı sordunuz? Buyurun: Atatürk&#8217;ün Bütün Eserleri, cilt 2, İst. 1999, hem de Kaynak Yayınları, 231. ve 232. sayfalar. Şimdi Filistin-Suriye hezimetlerinden birini yaşatmadığınız Mustafa Kemal&#8217;in mutlaka ve bir dakika kaybetmeden barış yapılmalı diyen bu iki telgrafını okutmadığınız zaman savaşın sonu ile Mondros Mütarekesi arasında nasıl bir bağ kurabilecektir öğrenci? Tabii hiç… Yeni taslağın Ortaokul 8. Sınıflar için kaleme alınmış olan T.C. İNKILAP TARİHİ VE ATATÜRKÇÜLÜK DERSİ ÖĞRETİM PROGRAMI şöyle diyor: “TC Devleti için çok önemli olan Atatürk ilke ve inkılaplarını bilen, özümseyen ve devamlılığını sağlamayı amaçlayan öğrenciler yetiştirilmesi ciddiyetle ele alınması gereken bir durumdur.&#8221; Bir cumhuriyette neden bir kişinin ilke ve inkılaplarını öğrenmek şart olsun? Neden bu bir kişinin ilke ve inkılapları o devletin devamının garantisi olsun? Öğrenciler neden tarihi bir kişinin hayatı ve görüşleri açısından öğrenmek zorunda kalsın? “15 Temmuz ruhu&#8221; bu muydu? Hani biz milli iradeydik? Yeni tarihlerimizin de bu millî iradeye göre yeniden yazılması gerekmez miydi? Filin fare doğurmaması için biz uyarılarımızı yapalım da beğenen beğenir, beğenmeyen yoluna devam eder. Ama şu kadarını söyleyelim ki, bu müfredat “yeni&#8221; değil, 15 Temmuz modeli hiç değil. Bakın bu “yeni&#8221; öğretim programıyla öğrenciler hangi kazanımları edinecekmiş: 1. Atatürk&#8217;ün üstün askerlik yeteneklerini, devlet adamlığı ve inkılapçı niteliklerini öğrenerek onun kişilik özelliklerini örnek alacak, 2. Millî Mücadeleden hareketle, Türk milletinin özgürlük, bağımsızlık, vatanseverlik, millî birlik ve beraberlik anlayışı ile her türlü zorluğun üstesinden gelebileceğini kavrayacak, 3. Atatürk&#8217;ün önderliğinde gerçekleştirilen Türk İnkılabının tarihi anlamını ve önemini kavrayacak, 7. Atatürk İlke ve İnkılaplarının Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin sosyal, kültürel ve ekonomik kalkınmasındaki yerini kavrayacak; laik, demokratik, ulusal ve çağdaş değerleri yaşatmaya istekli olacak, 8. Atatürk&#8217;ün dünya görüşünü ve düşüncelerini benimseyerek Atatürkçü düşünce sisteminin bir savunucusu olacak, 10. Ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin temelini Atatürk İlke ve İnkılaplarının oluşturduğunun bilincine varacak, 14. Günümüzün sorunlarına Atatürkçü bir yaklaşımla çözümler üretmesini sağlayacak ve kendisini geleceğe hazırlayacak bilgi, beceri, değer ve tutumlar kazanacakmış. Allah aşkına, bu hedeflerin neresi yeni? Kemal kılıçdaroğlu hazırlasaydı farklı ne olacaktı burada? Düpedüz 1930 model totaliter bir rejimin tarihi bu. Bu eğitim şekli özgürleştirmez, aksine köleliği ebedileştirir. CHP&#8217;nin bu millete kakaladığı tarihin ışığıyla 21. yüzyılda kaç metre gidebileceğimizi zannediyoruz? Bu kafayı terk edelim. Özgürleştirici ve tartışmaya açık, sorgulayıcı bir nesli nasıl yetiştiririz, onu düşünelim. Bir konferansımda şöyle demiştim: İnkılap Tarihi derslerinde hiç kitap okutmayalım, müfredatı da olmasın, yalnız sınıfın yarısına Gazi&#8217;nin Nutuk&#8216;unu, diğer yarısına da Karabekir Paşa&#8217;nın İstiklal Harbimiz&#8216;ini verelim, bir sene boyunca her derste bu iki kitabı okuyan öğrencilerden ikisi 10&#8217;ar sayfanın münazarasını yapsınlar, arkadaşları kendilerini desteklesin veya itiraz etsin, inanın bugün öğrendiklerinin yüz katını hem de adam akıllı öğrenirler. Hiç değilse karşıt fikir diye bir şeyin farkına varırlar. Kâzım Karabekir Paşa&#8217;nın bir telgrafının Nutuk&#8217;a nasıl tanınmaz hale gelecek şekilde makaslandığını öğrenmeleri bile müthiş bir bakış açısı değişikliğine yol açacaktır. Ha bir de taslakta “Sakarya Meydan Savaşı&#8217;nın ve Büyük Taarruz&#8217;un kazanılmasında Atatürk&#8217;ün rolüne ilişkin çıkarımlarda bulunur&#8221; yönlendirmesi var öğretmenlere. Yalnız her iki savaşın kazanılmasında Atatürk kadar Harbiye Nazırı ve Genelkurmay Başkanı olan Fevzi Çakmak Paşa&#8217;nın da rolü vardır. Üstelik bunu Atatürk de Mecliste vurgulamıştır. Hatta Sakarya Muharebesi&#8217;ni kaburga kemikleri kırık olan Mustafa Kemal Paşa muharebeyi cephe gerisinden telefonla takip ederken cephedeki Başkomutan Fevzi Paşa en ön siperlere giderek Mehmetçikle el ele yönetmiştir. O kadar ki bir ara bulunduğu siperler Yunan hattının gerisinde kalmıştır! Taslak Fevzi Çakmak&#8217;ı unutabilir ama millet unutmaz. Tıpkı ders kitapları Kızıl Sultan yazsa da halkın Sultan Abdülhamid&#8217;i asla unutmadığı gibi. Anlaşılan, mağdur edilen Fevzi Paşa gibi komutanların ve Mehmetçiğin hakkı teslim edilene kadar tarihlerimiz yalan söylemeye devam edecek.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/yeni-tarih-mufredatinda-eski-hamam-eski-tas/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Menemen’de ajanlar cirit atıyordu!</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/menemende-ajanlar-cirit-atiyordu/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/menemende-ajanlar-cirit-atiyordu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Dec 2014 12:28:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Erbilli Esat Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Fethi Okyar]]></category>
		<category><![CDATA[Kubilay]]></category>
		<category><![CDATA[menemen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8014</guid>

					<description><![CDATA[“Menemen’i haritadan silin!” Uzun yıllar Gazi Mustafa Kemal’e izafe edilen bu sözün aslı “Bu, cumhuriyeti ve bizim başımızı kesmektir. Bundan bütün Menemen sorumludur. Bu kasaba ‘Vilmodit’ (cezalı şehir) ilân edilmeye müstahak olmuştur” şeklindeydi. 23 Aralık 1930. Bundan 84 yıl önce İzmir’e bağlı Menemen’de insanın kanını donduran bir kafa kesme eylemi haberi Türkiye’yi bugüne kadar çalkalamaya devam edecektir. Binlerce kişi gözaltına alınıp sorgulandı, 105 sanık Divan-ı Harpte yargılandı. 37 idam kararı çıktı, 28’i infaz edildi. Bununla kalsa iyi. Başta Gazi olmak üzere devletlular eliyle hem tarihe hem de Menemen’e bir yafta yapıştırıldı: İrtica ve Menemen. Menemen Çarşısı’nda idam sehpaları. Her 23 Aralık ‘Devrim şehidi’ Kubilay’ı anma gününde irticayla mücadele yemini ederler ama başı örtülü gelini Müzeyyen hanımın 25 Aralık 1988’de Zaman’a şu demeci verdiğini görmezden gelirler: “Kubilay’ı esrarkeşler katletti. Üç beş serseri yüzünden bütün Müslümanları karalıyorlar. Ben buna karşıyım.” İşte Türkiye’de oynanan irtica oyununun turnusol kâğıdı. Menemen vakasını gündeme getirenlerin maksatlarının üzümü yemek değil, bağcıyı dövmek olduğu buradan belli. Heykel yapacaklarına doktora tezi yaptırsalardı 84 yıl sonra hala sapla samanı ayırmak için arşivleri didiklemek zorunda kalmazdık. Eyüp Öz’ün Paris’te yaptığı yüksek lisans tezi “Menemen Olayı ve Türkiye’de Mehdicilik” adıyla 2007’de basıldı. Alan çalışması yapmak için Menemen’e giden Öz, yaşlı bir Menemenli (Halil Yılmaz) ile görüşmesinde Kubilay’ı öldüren kişinin esrar kullandığını söyler ve “hatırladığıma göre içki de içerdi” der. Eyüp Öz, şunu soruyor: İyi de hadise neden tam bu sırada meydana geldi ve halk tarafından desteklendi? Cevabı şöyle: 1. Türkiye’ye sırf Müslüman oldukları için göç eden Giritlilerin Türklük baskısı yüzünden sıkıntıya girmeleri ve ‘yarı gâvur’ diye dışlanmaları, 2. Kemalizmin dinî alanı etkileyen inkılapları (tekkelerin kapatılması vb.), aynı zamanda bu tarikatlara bağlı bürokratları, subayları etkiliyordu, 3. Zaten iyi olmayan ekonomik durumun 1929 buhranıyla daha da kötüye gidişi, 4. İki ay önce Menemen’de sel, 109 kişinin ölümüne yol açmış, yüzlerce ev yıkılmış ve 2 bin köylüden çoğu kaderine terk edilmiştir. Tarımsal ürünleri fiyatı çökmüştü, 5. Fethi Okyar’ın Serbest Fırkası halkı biraz ferahlamatmış, özgürlük duygularının galeyana gelmesine yol açmıştır. İşte Fethi Bey’in Alsancak Stadyumu’ndaki mitinginde yaşanan o sahne: Fethi Bey söylemekte, halkın daha iyi anlaması için Nuri Conker –ki Gazi’nin en yakınlarındandır- kelime kelime tekrarlamaktadır: -Bazı kimseler! -Bizim! -Şapkayı atıp! -Tekrar fesi getireceğimizi! İşte kıyamet, bu son söz üzerine kopar. 50 bin civarındaki seyirci -Yaşşa Fethi Bey! diye bağırarak şapka ve kasketlerini yere çalıp ayaklarıyla çiğnemeye başlar. Birkaç dakika sonra Fethi Bey duruma hakim olup sözünü şöyle bağlar ama iş işten geçmiştir: -Bazı kimseler bizim şapkayı atıp tekrar fesi getireceğimizi zannediyor, yanılıyorlar, Gazi’nin inkılapları devam edecektir! Bunu duyan halkı derin bir sessizlik kaplar. İşte fırtına öncesi sessizlik! Hadise Eylül’de yaşanır, Serbest Fırka Ekim’de kapanır. Kasım’da Fethi Bey Mecliste CHP Grubuna karşı savunma yapar ve Aralık ayında Menemen vakası patlar! Şaşırmak gerekir mi? Erbilli Esat Efendi’nin oğlu Mehmet Ali Hoca Lawrence ve Menemen? 24 Aralık 1988 tarihli Zaman “İşte Menemen Olayı’nın içyüzü” başlığı altında görgü tanığı Kubilay’ın çavuşu Mahmut Özkan’ın şu sözlerine yer veriyordu: “Menemen’de ajanlar cirit atıyordu.” Aslında ajan meselesinin burada kalmadığını İngiliz Büyükelçisi G. Clerk’in Londra’ya yolladığı bir belgede görüyoruz. Büyükelçi 8 Ocak 1931 tarihli mesajında şaşırtıcı bir şekilde Türk gazetelerinde İngilizlerin olayda parmağı olduğu havasının yaygınlaştığını, bazılarının daha ileri gidip bütün olayı İngilizlerin tezgâhladığını yazdığını söylüyor. (Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, 7, TTK: 2006, s. 142.) Tabii Büyükelçi, hükümetin ciddiye almadığını söyleyerek olayı geçiştirmeye çalışıyor. Fakat 4 Şubat tarihli mesajında başka bir yerde bulunamayan şu bilgiyi geçiyor Londra’ya: “İhtiyar Şeyh Esad Erbilî bütün tıbbi çabalara rağmen iki gün önce hastanede öldü. Mahkeme Başkanı Mustafa Muğlalı bir beyanat vererek Şeyh Esad’ın ölüm döşeğinde bu meseleyle Lawrence’in bağlantısını açıkça gösterecek bir beyanname hazırladığını söyledi.” Yerli ajanların provokasyonunun üstünü kapatmak için bir pir-i faniye rapor yazdırarak topu İngilizlerin üstüne atılıp temize çıkmak istedikleri açık değil mi? Öte yandan İngilizlerin kulağına da ‘Siz bakmayın bizim kerataların yazdıklarına’, demeleri de epeyce manidar.  Laz İbrahim Hoca &#160; Nasıl idam edildiler? 3 Şubat 1930 tarihi bir Ramazan gününe denk geliyordu. Menemen’de tam 32 (bir gazeteye göre 39) idam sehpası hazırlanmıştı ama 28 idam gerçekleşecekti. Şeyh Esad Erbilî vefat etmişti. Oğlu Ali Hoca kararı işittiği anda hastalanmış ve tedavi altına alınmıştı. 1925’ten beri evinden dışarıya adım atmayan babası ölmeseydi –tıpkı Dersim’deki Seyit Rıza ile oğlu gibi- beraberce darağacına çekileceklerdi. Mahkûmlar ibret-i alem için tek bir yerde değil, 7’si istasyonda, 2’si Bergama caddesinde, 4’ü Tuz Pazarı’nda, 1’i tam Kubilay’ın şehit edildiği yerde, 8’i de kaymakamlık civarında vs. idam edilecekler ve gün boyu görücüye çıkartılacaklardı. Cellat, İstiklal Mahkemesi’nde yüzlerce insanı asmış olan Kara Ali’ydi (o kâbus gibi gecede 140 lira kazanmıştı.). Mahkûmlar, süngülü jandarma ve askerlerin nezaretinde getiriliyor, sehpanın altında bir hoca, tövbe etmelerini istiyor, dua okuyor ve ardından yağlı ip boğazına geçiriliyordu. İdamlara istasyondan başlandı. Laz İbrahim Hoca, abdest alarak namaz kılmak istediğini söyledi. Ardından son sözü soruldu. Şeyh Esad Efendi’nin yanına gömülmek istediğini üç kere tekrarladı. Hafız Mehmed ise Molla Şaban Mescidi’nin tamiri için servetinden 500 lira sarfedilmesini istemişti. En ilginç an ise Haim oğlu Jozef’in idamıydı. Zevcesi Klara’dan yoğurt ekmek istemişti. Klara fırından iki ekmek aldı, yoğurtçudan da yoğurt. Ekmeğin birini sokağın köşesinde duran dilenciye verdi. Hayır işliyordu. Sonra ekmekle yoğurdu nöbetçilere teslim etti. Sonra bir haham geldi Jozef’in yanına, dinî telkinlerde bulundu. “Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti” diye bağırdı. Böylece irtica gerekçesiyle idam edilenlerden biri de Yahudi Jozef olmuştu! Ertesi gün gazeteler “Mürteciler asıldı” diye manşet atıyordu. Oysa aynı günlerde yurt gezisine çıkmış olan Gazi’nin arabasının önüne atılanlar ya “açız” diye bağırıyor, ya da ondan kendilerini ‘kurtarmalarını’ istiyorlardı (kimden?) Tıpkı Fethi Bey’in önünde çocuğunu kurban etmek isteyenler gibi&#8230; Hem onlara hem de Menemencilere sesleniyoruz: Mesele irtica değil, hâlâ anlamadınız mı? 28 Aralık 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/menemende-ajanlar-cirit-atiyordu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Harf İnkılabı’nın istatistik gerçekleri</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/harf-inkilabinin-istatistik-gercekleri/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/harf-inkilabinin-istatistik-gercekleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 14 Dec 2014 13:13:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Nutku]]></category>
		<category><![CDATA[Harf İnkılabı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlıca]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8021</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlıcaya dönüşün yolu açıldı. İster seçmeli, ister zorunlu olsun Osmanlıcanın okullara yeniden girişi olumlu bir adımdır ve hangi siyasî maksatla getirilmiş olursa olsun din, tarih ve kültürümüz açısından son derece olumlu ve beklenen bir adım olduğu açıktır. Harf İnkılabının “İslamsızlaştırma” ve “Osmanlısızlaştırma” operasyonunun adımlarından biri olduğunu unutmadan yaklaşmamız gerekir meseleye. Hiçbir faydası olmasa bile Kur’an-ı Kerim’in öğrenilmesini kolaylaştıracak böylesi bir adımı takdirle karşılamamak mümkün değildir. Sorunlarını tartışabiliriz elbette; yeterince kaliteli öğretici bulabilecek miyiz? vs. Ama öğretici bulamayacağız diye 1970’li yıllarda ‘modern matematik’ öğretmekten vazgeçtik mi? Hatırlarım, modern matematikle ortaokul 2’de tanıştığımızda hocalarımız epeyce acemiydi. Ama birkaç yıl içinde sıkıntılar aşıldı. Harf Devrimi’ni haber veren Cumhuriyet Gazetesi. Cumhuriyet ideolojisi Arap/İslam harflerini kötülemek için elinden geleni ardına koymamış, savunmaya kalkacakların boynuna mürteci yaftası asılıp susturulurken maşallah aleyhinde atıp tutanlar bol keseden ödüllendirilmiş, bu da Latin harflerinin getirildiği sırada ve sonra bazı gerçeklere rahatça takla attırmalarına fırsat hazırlamış ve gerçeklerin yüzü maalesef kalın bir sıva tabakasıyla örtülmüştür. Burada resmi istatistiklerden yola çıkarak Harf İnkılabı’nın yapıldığı sırada ve sonrasında okur-yazarlık oranlarına bakacak ve iddia edildiği gibi Latin alfabesine geçmenin okur-yazarlık oranlarımızı uçurmadığını herkesin görebilmesini sağlayacağız. Bakalım okunması ve yazılması zor diye propaganda edilen Arap harflerinden Latin harflerine geçilir geçilmez yeni bir çağ açılmış mı? Önce bir tespit: Propaganda edildiğinin tersine Harf İnkılabı’ndan sonra okur-yazarlık oranı zannedildiği kadar hızlı bir artış göstermemiştir. Delil mi? Buyurun: 1981 yılı Türkiye İstatistik Yıllığı’na göre 1927-1951 döneminde Türkiye’de okur-yazar oranları şöyleymiş: 1927’de yüzde 10,7; 1936’da yüzde 19,2; 1941’de yüzde 22,4; 1946’da yüzde 29; 1951’de yüzde 33,6. Bu resmi istatistiğe göre Türkiye’de Harf İnkılabı’ndan 1 yıl önce okur-yazar oranı yüzde 11’e yakındır. Gelişme hızını dikkate alarak alfabenin değiştirildiği, 1928 sonunda bu rakamın 12 civarına ulaştığını kabul edebiliriz. Ancak 1927’de yüzde 10,7 iken tam 9 yıl sonra oranın sadece 8,5 puan (yılda 1 puana yakın) yükselmiş olmasına dikkatinizi çekerim. ‘Koparılan kıyamet 9 yılda sadece 8,5 puan için miydi?’ diye düşünmeden edemiyor insan. Hani o kadar Millet Mektebi açılmıştı, milyonlar okur-yazar olmaya koşmuştu, sular seller gibi okuyup yazmaya başlamıştı vs. Netice ne? Gazi Mustafa Kemal, yeni harfleri öğretmek için çıktığı yurt gezisinde. Devrim yapılmasaydı ne değişecekti? 1928 yılında Harf İnkılabı yapılmasaydı da biz eski usul Osmanlıca eğitimimize devam etseydik ve Millet Mektepleri filan açmadan yaklaşık yüzde 12 olan okur-yazar oranımızı her yıl sadece 1’er puan artırsaydık, 1936’da okur-yazar oranı kaça yükselecekti? Bakkal hesabıyla düşünelim: 1923 yılında yüzde 8’den 5 yılda 1’er puan artışla 1928’de 12’ye yükselmemiş miydik? Sadece aynı tempoyu sürdürerek 8 yılda 8 puan yükselecek ve okur-yazar oranımız 12+8=20’ye çıkacaktı, değil mi? Peki gerçekte ne olmuş? Sıkı durun: Yüzde 19,2! Yani yüzde 20 bile olmamış! Osmanlıca öğretimin normal sürecinde gelişmesine devam etseydi ulaşacağı noktaya kütüphaneleri Cemil Meriç’in deyişiyle tuğla yığınına çevirerek, bir barbarlık icraatı olan Arap/İslam harflerini yasaklayıp imha ederek ve insanları ecdadının mezar taşını okuyamayacak duruma getirerek ulaşamıyorsunuz bile, bunu da kalkıp başarı diye alkışlıyor ve alkışlamamızı istiyorsunuz. Pes! Ayakta alkışlanır böyle pazarlamacılık! Peter Drucker o zaman yaşasa dizinizin dibine çöküp sizden ‘işletme’ dersi alırdı, eminim. Burada UNESCO’nun 1957 tarihli bir yayınına başvurarak bu defa tersinden gidecek, yani Latin alfabesi geldikten sonraki okur-yazar oranını değil, okumaz yazmaz oranını tespit etmeye çalışacağım (World Illiteracy at Mid-Century: A Statistical History, 1957). UNESCO uzmanlarının istatistiklerine göre Türkiye’de 1950 yılında okur-yazar olabilecek çağda 12 milyon 882 bin kişi yaşıyordu. Bunlardan 4 milyon 113 bini okuma yazma biliyor, 8 milyon 769 bini ise bilmiyor, böylece okuma yazma bilmeyenlerin oranı 68,1’i buluyordu. Yani CHP’nin yönettiği Türkiye’de 1950’ye kadar ancak yüzde 31 gibi bir okur-yazar nüfusa ulaşılmıştı. Yüzde 68, yine aynı kadronun deyişiyle ‘cahil’ bırakılmıştı! Bırakan kim peki? Kur’an harflerini okuma yazmayı zorlaştırıyor diye kaldıran ve yasaklayan Tek Parti yönetimi değil mi? Hani 1 yıl, en geç 2 yıl içinde bütün Türkler okuma yazma öğrenecekti. Böyle demişti Gazi. Aradan 22 yıl geçmiş ama okur-yazar oranı yüzde 30’u bile zor bulmuş. İleri görüşlülük diye buna denilir işte. Yüzleşilmesi gereken çıplak resim budur. Demek netice hiçtir! Dahası var: UNESCO uzmanları 1935’te okumaz yazmaz, yani ‘cahil’ oranının yüzde 81,3 iken 1945’te 71,5’e, 1950’de ise 68,1’e düşmesini olumlu bir gelişme kabul ederken rakamlar için aynı şeyi söylemiyorlar. Buna göre ‘cahiller’in sayısı 1935’te 7 milyon 779 bin, 1945’te yarım milyon artarak 8 milyon 134 bin, 1950’de ise 600 bin artarak 8 milyon 769 bin olmuş. 15 yılda ‘cahil’ sayımız 1 milyon fazla vermiş yani. Ancak UNESCO uzmanlarının rakamları yorumlama şekli de ilginç. Diyorlar ki: 10-14 yaşlarındaki çocuklar arasında okumaz yazmazlık oranı yetişkin nüfusundan düşük, buna mukabil 15-24 yaş arasındaki okumaz yazmaz genç yetişkinlerden yüksek. Bu da gösteriyor ki, büyükçe bir oranda çocuk okul sıralarından okuma yazma öğrenemeden geçmektedir! Yani okulda kayıtlı olmak yeterli değil, kaydolanların hatırı sayılır bir kısmı okuma yazma öğrenemeden ayrılıyor. İstatistikler dedik ama rakamları biraz daha kalite yönüne doğru sürersek daha vahim manzaralar çıkacaktır. Mesela TBMM hükümetinin ilk Maarif Vekili Dr. Rıza Nur’un hatıratındaki sözler üzerinde düşünmeye değer: “İstanbul’dan biri geldi. Türkiye’de yılda ancak 25 eser basılıyormuş. Yeni yazı ile gazetelerden her gün bir miktar daha az nüsha satılıyormuş. Bu hal bu yazının fiyaskosuna maddî delildir. Paris Osmanlı Bankası sirküleri yazı hakkında Türkiye’nin resmi istatistiğini neşretti. Bu kadar seferberlik, millet mektepleri, masraf, jandarma ile mekteplere sokmalara rağmen üç yılda ancak 1 milyon 200 bin kişiye yazı öğretebilmişler. Halbuki eski yazı ile okuyup yazma bilenler 900 bin kadarmış. Demek netice hiçtir. Hem de öğrenenler heceleme halinde iptidai imişler. Bu yazı işi millî, büyük bir felaket olmuştur.” Prof. Dr. Enver Ziya Karal ise hiç yüzü kızarmadan şunları yazabiliyordu 1958’de: “Her nesilden, her yaştan vatandaşlarımız alfabenin öğretilmesi için açılan millet mekteplerine doldular. Bir aralık Türkiye, dünyada misli görülmemiş büyük bir okul haline geldi.” Bu yalanlarla büyütüldük ama biz yandık onlar yanmasın diyor, evlatlarımızın aynı yalanlarla beyinlerinin yıkanmasını istemiyoruz. 14 Aralık 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/harf-inkilabinin-istatistik-gercekleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Churchill, Atatürk için o sözü neden söyledi?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/churchill-ataturk-icin-o-sozu-neden-soyledi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/churchill-ataturk-icin-o-sozu-neden-soyledi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Dec 2014 13:19:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Churchill]]></category>
		<category><![CDATA[İngiltere]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal]]></category>
		<category><![CDATA[Nutuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8024</guid>

					<description><![CDATA[Yok bu iş artık zıvanadan çıktı. Hangi iş mi? Şu tam tutulmasının karanlığına girdiğimiz Post-Kemalizmden söz ediyorum. Artık her türlü atış serbest. Zenci bir garsona veya Che Guevera’ya “Nutuk” hatmettirenlerden tutun da Hitler’e “Mustafa Kemal’in ilk öğrencisi Mussolini, ikincisi de benim” kelam-ı kibarını yakıştıranlara kadar yığınla ‘mesaj’ sanal ortamı tayeran etmekte ve günlerden bir gün pencerenize konmakta. Kaçışınız yok (!). Ha bir de bir hanımefendi çıkmış, ateşli konferanslar irad ederken günün birinde salondaki bir Norveçli hanım dinleyici (artık ne arıyorsa orada) söz isteyip o müthiş aydınlanış anını paylaşmış: “Ben Norveçliyim ve şu anda Norveç’te çok sık kullandığımız bir deyim var, bu deyimin anlamını anladım.” Meğer Norveççede “Atatürk gibi düşünmek” deyimi varmış da bu Norveçli hanım söylemeden önce nedense keşfedilmemiş. Alın size bomba. Pimini çeken çekene. Lakin ufak bir kusuru var kerimemizin: Gerçek değil! Norveççede böyle bir deyim yok. İfadeyi Google’a İngilizce yazınca da garip bir şekilde karşınıza “Türk kaynaklı siteler” çıkmakta. Sizin anlayacağınız, yine bir “Türkün Türke karşı propagandası” vakası. Aslında bunu hep yapıyoruz. Bıkmadan usanmadan gerçeği tahrif ediyor ve efsane üstüne efsane imal etmeye bayılıyoruz. Churchill, 30 Kasım 1954’te 80. yaş günü vesilesiyle düzenlenen toplantıda Westminster Salonu’nda kendi tablosunun önünde konuşurken&#8230;. Geçenlerde okuduğum “Mitlerin Kısa Tarihi” adlı kitabında Karen Armstrong düşündürücü bir tespitte bulunuyor, diyor ki: “Mitlerin çoğu onlara hayat veren tapınma çerçevesinden çıkarıldığında anlamsızlaşırlar” (Alfa: 2014, s. 8). Post-Kemalizmin mitleri de ancak ‘onlara hayat veren tapınma çerçevesinde’kileri tatmin eder, dışındakilere anlamsız gelir. Lakin mitlerin bir de inatçı marazlar gibi başkalarına sirayet etme, bulaşma huyları, o ‘tapınma çerçevesinin dışındakiler’in de zihinlerini ağulayan sinsice bir ilerleyişleri vardır ki, uyarmış olmak için yazıyorum bu yazıyı. “İngiltere Başbakanı” Churchill’e atfedilen bir ‘vecize’ internette; hatta propaganda maksatlı kaleme alınan kitaplara kadar girmiş. Önce bu sözü muteber bir özel okulun sitesinden okuyalım, ardından sorgu odasına alalım. Siteye göre “İngiltere Başbakanı Sir Winston Churchill” 1938 yılında şöyle demiş: “Savaşta Türkiye’yi kurtaran, savaştan sonra da Türk Ulusu’nu yeniden dirilten Atatürk’ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de en büyük kayıptır. Her sınıf halkın O’nun ardından döktükleri içten gözyaşları bu büyük kahramana ve modern Türkiye’nin Ata’sına layık bir tezahürden başka bir şey değildir.” &#160; Meğer Yunan dostluğu imiş Kaynak? Yok. Şüphelenme huyum var Allah’tan da bu ‘çağdaş’ mitlerin izini sürebiliyorum. Dedim ki kendi kendime: Bu Churchill dediğimiz zat Nobel Edebiyat Ödülü almış, hatta Başkan Kennedy tarafından “İngilizceye seferberlik ilan eden ve harbe gönderen adam” diye yüceltildiğini biliyorsun. İngilizcesi bu kadar rafine bir devlet adamı, kendine karşı bile eleştirel olabilmiş bir İngiliz böylesine ihtiyatsız bir cümle kurmuş olabilir mi? Şüphe bu ya, peşine düşüp kurcalamaya başladım. Bakın sonuçta ne çıktı karşıma? İnternette aramaya başlamak en iyisi olacaktı. Sözün aslı İngilizce olduğuna göre bir yerlerde bulunmalıydı. İngilizcesini de yazmışlar. Lakin nedense bulduklarım hep “Türk kökenli” siteler. Churchill’in adına kurulmuş siteler ve resmi arşivinde bulmak mümkün olamadı. Nerede yazmış, hangi bağlamda ve neyi kastetmiş? Bu klasik sorularıma da bir cevap bulamadım. Neticeden tam ümidimi kesiyordum ki, Churchill Arşivi’nde çalışan Richard Langworth’un bir mesajı (post) dikkatimi çekti. Langworth Türklerin Churchill’i neden sevdiklerini yazıyordu. Bir de kitap hazırlamış, “Churchill Konuşuyor” diye çevirebileceğimiz (Churchill by Himself). Langworth kitapta Churchill’in bizde dolaşıp duran sözün aslını ilk yayınlandığı gazeteden aktarıyor. Buna göre o ihtiyatsız söz gerçekte şöyleymiş: “Her sınıftan erkek ve kadının onun cenazesi karşısında döktüğü gözyaşı vaktiyle modern Türkiye’nin kahramanı, öncüsü ve atası olan bir adamın hayatının eserine yakılmış bir övgüdür. Uzun diktatörlüğü sırasında hayran olunacak bir çekingenlik (restraint) ve iyi niyet (goodwill) politikası tarihte ilk kez Yunanistan’la en dostane ilişkileri yaratmıştır.” (İfade Churchill’in 1939’da basılan “Step by Step” adlı kitabının 272. sayfasında da yer alır.) Neymiş? Tahmin ettiğim gibi Churchill’in umumi bir değerlendirmesi değil, Atatürk’ün Türk-Yunan dostluğuna hizmetini takdir eden bir sözüymüş meğer! Yunanlarla kavga etmeyip İngilizlerin bölgede kuracakları yeni dünya düzenine sorun çıkarmadığı için gelen bir takdirmiş! &#160; Medhiye mi, takdir mi? Bunu isterseniz İngiliz tarihçisi Lawrence James’ın “Churchill and Empire” adlı kitabından da okuyabilirsiniz, zira Lloyd Georg’u olduğu kadar Churchill’i de korkutan, Türkiye’nin yerine kurulacak devletin eski topraklarında gözü olması bir, Anadolu’yu işgale gönderdikleri Yunanlarla aralarında düşmanlık çıkması halinde barışın bozulacağı ve başlarının sık sık ağrıyacağıydı (“Yurtta sulh cihanda sulh”ü düşünün). Lozan’da anlaşıp ardından Venizelos Türkiye’yi ziyaret edince ve bu iki potansiyel düşmanın kavga etmeyeceği anlaşılınca Churchill’in ne kadar rahatladığı tahmin edilebilir ki, bu söz de tam bu maksada matuftur. Churchill bu yazısında Atatürk’e “Dictator” diyor ama çevirenler nedense ustaca atlıyorlar. Fakat Churchill’in Atatürk’e diktatör dediği tek ifade bu değil. Mesela 11 Kasım 1937 tarihli bir yazısında (“Armistice or Peace?” Evening Standard) Atatürk’ten “…cesurane başarı halesine sahip tek Diktatör” diye bahsetmiştir. Bu arada Churchill uzmanı Langworth şu aradığım sözün altına bir yorum da eklemeyi ihmal etmemiş. Şöyle yazmış: “Churchill, Atatürk’e bu mersiyesinde samimiydi; o kendisinin “zirve toplantıları düzenleme” ve kadim düşmanlarla uzlaşma ilkelerini benimseyen büyük Türk’e uzun zamandan beri hayrandı.” Yani Churchill’inki tahmin ettiğim gibi kuru kuruya bir medhiye veya mersiye değil, İngilizlerin kıvrak zekâsına uygun bir şekilde bölgede kendi politikalarına uygun hareket eden bir lidere duyduğu hayranlıktı. Bu arada ikinci bir Churchill uzmanına, Ronald I. Cohen’e ulaştığımda internette dolaşan sözün İngilizcesinin Churchill’in cümle yapısına uymadığını bakar bakmaz söyledi. Bu olsa olsa Türkçeden İngilizceye yapılmış bir çeviri olabilirmiş! Ne diyordu Karen Armstrong: “Mitoloji, insanın içinde yaşadığı sorunlu durumla baş edebilmesine yardım etmek üzere kurgulanmıştır.” 7 Aralık 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/churchill-ataturk-icin-o-sozu-neden-soyledi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk Kur’an’ı neden Türkçeye çevirtmişti?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturk-kurani-neden-turkceye-cevirtmisti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturk-kurani-neden-turkceye-cevirtmisti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 17 Aug 2014 00:15:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk Gerçekleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'nın Türkçeleştirilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Kur'an]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7956</guid>

					<description><![CDATA[1970’lerin sonunda kitap sevdamın filizlenmiş, o kitapçı senin, bu kitapçı benim, saatlerim artık bu yeni irfan tapınaklarının rafları önünde geçer olmuştu. Bursa’da Ulucami’nin köşesinde MTTB’nin kitabevinden tutun da ciltçi Cavit Çemrek’in üst katı eski kitaplarla dolu dükkânına kadar süren turlarımda kitabiyat bilgilerimin temeli atılmaktaydı. Rahmetli Cavit Çemrek’in dükkânında geçirdiğim saatlerde Osmanlıca bir Kur’an tercümesine rastlamıştım. Adı “Nûru’l-Beyân”, yazarı da Şeyh Muhsin-i Fânî (Hüseyin Kâzım Kadri’nin takma adı). Cumhuriyet devrinin bu ilk meal-tefsir denemesi zamanında yoğun eleştirilere uğramış, hatta “Sebilürreşad” dergisi şiddetli hücumlarda bulunmuştur. Mesela daha ilk ayetin ilk kelimesinde hata yapılmıştır. “Kâffe-i hamd Rabbu’l-âlemîne mahsustur” şeklindeki çeviride “kâffe” kelimesi ‘istiğrakı’, yani başına geldiği cins ismin eksiksiz bütününü ifade etmez, halbuki ayette istisnasız bütün hamdin Allah’a mahsus olduğu kastedilmektedir. Kur’an’ın tercümesi tartışmasını yapmadan önceki aylarda Mustafa Kemal ve Kâzım Karabekir Paşalar diğer arkadaşlarıyla birlikte Dumlupınar’da (18 Ocak 1923). Dakika bir, gol bir hesabı. Nitekim eleştiriler yüzünden bu tercüme bir daha basılamadı. Aynı yıl yeni bir çeviri yayımlandı. Üzerinde Cemil Said (Dikel) imzası olan bu sözde Kur’an tercümesi ise gerçekte bir çevirinin çevirisiydi. 1840’ta Fransızcaya Albert Kazimirski’nin çevirdiği Kur’an tercümesi bu defa Türkçeye kazandırılıyor ve bu da dinde reform taraftarlarının ekmeğine lezzetli bir yağ sürüyordu. Cumhuriyetin ilk yılında Kur’an tercümelerinin birbiri ardınca geliyor olması hayra alamet miydi? Fakat bu çeviri de hücuma uğramaktan kurtulamadı. Mehmed Akif’in damadı Ömer Rıza (Doğrul) ile sonradan Diyanet İşleri Başkanı olacak Ahmed Hamdi (Akseki) tarafından yöneltilen sert eleştirilere tatminkâr cevaplar verilemedi ama anlaşılan, niyet farklıydı. Nitekim 1923 yazında Mustafa Kemal ile görüşmelerinde sık sık Kur’an’ı Türkçeye çevirteceğine dair fikirler duyduğunu bizzat Kâzım Karabekir anlatmaktadır. Özetle Cumhuriyet daha kurulmadan önce Kur’an’ın tercümesi fikrinin birdenbire akla gelmiş olması manidardır. Karabekir Paşa ne diyordu? “Kızıl Pençe”de bu anı Karabekir’in ağzından şöyle aktarmıştım: “Belli olmayan hususlardan birisi de, hükümetin din, daha doğrusu İslamiyet hakkındaki git-gelleriydi. Nitekim Kur’an-ı Kerim’in Türkçeye çevrilmesi meselesi, bu git-gellerden biriydi sadece. 14 Ağustos akşamı Türk Ocağı’nda verilen çay ziyafetinde ilk tehlikeli hamle göründü. Bakanlardan kimse yoktu. Hayli geç gelen Mustafa Kemal Paşa, bilim heyetinin şimdiye kadarki mesaisiyle ilgili görünmeyerek “Kur’an’ı Türkçeye aynen tercüme ettirmek” arzusunu ortaya attı. Şer’iye Vekili Konya Milletvekili Hoca Vehbi Efendi ve bunun gibi sözüne inandığım bazı zatlar şu bilgiyi vermişlerdi: Mehmed Akif ve Elmalılı Hamdi (Yazır) ile Diyanet adına Ahmed Hamdi (Akseki) arasında yapılan meal ve tefsir yazılması hususundaki sözleşmenin son sayfası (26 Ekim 1925). “Gazi Kur’an-ı Kerim’i bazı İslamiyet aleyhtarı züppelere (Cemil Said’i kastediyor) tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kur’an’ın Arapça okunmasını, namazda bile yasaklayarak bu çeviriyi okutacak! Ve o züppelerle işi alaya boğarak güya Kur’an’ı da, İslamiyet’i de kaldıracaktır. Çevresindekiler böyle bir çevre, kendisini bu tehlikeli yola sürüklüyor.” Aynı akşam bu fikre ayak uyduran bazı kişileri görünce bu tehlikeli gidişatı önlemek için Mustafa Kemal Paşa’ya şöyle cevap verdim: “Devlet Başkanı sıfatıyla din işlerini kurcalamanızın içeride ve dışarıdaki etkileri çok aleyhimize olur ve bize zarar verir. İşi ilgili makamlara bırakmalıyız. Fakat din konusu rastgele şunun bunun içinden çıkabileceği basit bir iş olmadığı gibi, kötü politika zihniyetinin de işi karıştırabileceği göz önünde tutularak, içlerinde Arapçaya ve dinî bilgilere hakkıyla vâkıf değerli şahsiyetlerin de bulunacağı yüksek ilim adamlarımızdan oluşan bir kurul toplamalı ve bunların kararına göre tefsir mi, tercüme mi yapmak uygundur, ona göre bunları harekete geçirmelidir.” Mustafa Kemal Paşa bana şu cevabı verdi: “Din adamlarına ne gerek var, dinlerin tarihi malumdur. (Kur’an’ı) Doğrudan doğruya tercüme edivermeli!” Bu fikrine şöyle karşılık verdim: “Sömürgeleri Müslümanlarla dolu olan büyük milletler Kur’an’ı kendi siyasî çıkarlarına göre dillerine tercüme ettirmişlerdir. İslam dinine ve Arapçaya hakkıyla vâkıf kimselerin bulunmayacağı herhangi bir kurul, tercümeyi mesela Fransızcasından yapabilir. Fakat bence burada eğitim programımızı tespit için toplanmış bulunan bu yüksek kuruldan, vicdanî bir mesele olan din bahsinden değil, pozitif bilim cephesinden yararlanmak hayırlı olur. Kur’an’ın yapılmış tefsirleri var, gerekirse yenisini de yaparlar. Devlet otoritesini bu yolda yıpratmaktansa enerjimizi millî kalkınmaya akıtmak daha hayırlı olur.” Mustafa Kemal Paşa bu beyanlarıma karşı hiddetle içindekini tamamen ortaya döktü ve şöyle dedi: “Evet Karabekir, Arap oğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böylece de okutturacağım! Ta ki, budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler!” Orada bulunan Hamdullah Suphi (Tanrıöver) ve Ruşen Eşref (Ünaydın) Beyler işin bir bilim kurulu önünde berbat bir şekle dönüştüğünü görerek, “Paşam, çay hazır, herkes bizi sofrada bekliyor.” diyerek müdahale edip bahsi kapatabildiler. Bizler de özel masadan kalkarak sofraya oturduk, yedik içtik.” Tebbet Suresi’ne eleştiri! “Arap oğlunun yavelerini tercüme ettireceğim” sözü ile Cemil Said’in bazılarınca “Türkçe Kur’an” diye anılmaya başlanan çevirisini yan yana koyunca nasıl bir yol açılmak istenildiği de netleşiyor. Mehmed Akif’e sipariş edilen (ama kendisi tarafından yaktırılan) meal ile Elmalılı Hamdi (Yazır) Efendi’ye yazdırılan tefsirin de bu ışık altında incelenmesi gerekir. Zira her ikisi de bu yeni protestan Kur’an ve din anlayışına direnmiş, buna Diyanet İşleri Başkanı sıfatıyla Rifat (Börekçi) de katılmış ve sonunda Kur’an’ın çevirisini resmileştirme ve Türkçe ibadette kullanma çabalarını akim bırakmışlardır. 1933 yılında Türkiye’ye gelen ABD’li General Sherill’in Atatürk’le görüştükten sonra yazdığı rapordan bir parçayı beraberce okuyalım (Rifat Bali çevirisiyle): “(Atatürk) Türk halkının uzun zamandan beri ezberden okuduğu bazı Arapça duaların gerçek manasını anladığı zaman tiksineceğini söylüyor. Kur’an’dan alınan bir Arapça bölüm okudu. Bu duada (Tebbet Suresi) Hz. Muhammed amcası ile amca kızının yaptıkları bir şeyden ötürü cehenneme gitmeleri için beddua eder. “Düşünen bir Türk’ün böylesi bir duayı okumaktan elde edeceği dini ilhamı veya dine ilgi göstermesini tahayyül edebilir misin?” dedi. Bu fikrini geliştirdikçe ben de gitgide Kur’an’ın Türkçe okunmasını teşvik etmesinin sebebinin Kur’an’ın Türkler arasında gözden düşmesi olduğu neticesine varıyorum.” Karabekir Paşa ile General Sherill’in söyledikleri bir noktada çakışıyor. Atatürk gerçekte ne yapmak istemişti dinde? Reform mu? Yoksa… 17 Ağustos 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturk-kurani-neden-turkceye-cevirtmisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>YouTube yasağı Atatürk sebebiyle miydi?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/youtube-yasagi-ataturk-sebebiyle-miydi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/youtube-yasagi-ataturk-sebebiyle-miydi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Apr 2014 06:39:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[AYM]]></category>
		<category><![CDATA[Güneş Dil Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Youtube]]></category>
		<category><![CDATA[Youtube Kapatılması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7812</guid>

					<description><![CDATA[Hafızalarımız nasıl da hızla aşınıyor. Halen sürmekte olan YouTube’a erişim yasağına canhıraşane feryatlar salan bazı zevatın 2007’de, hele hele tam 2,5 yıl süren 2008-2010 yıllarında bu yasağı savunmuş, en hafifinden umursamamış olmalarını nereye koyacağız? O tarihlerde YouTube’a bir video konulmuş, Türkiye’den gelen yoğun şikayetler üzerine kaldırılması istenmişti. YouTube bu konu Türkiye’yi ilgilendirdiği, yani ‘millî bir mesele’ olduğu için videoyu Türkiye’den erişime kapatmış, buna karşılık Türkiye, bütün dünyadan erişimin yasaklanmasını istemişti. O zaman YouTube bu bir ‘millî’ meseledir diyor, mesela kanunlarına göre çalıştığı Amerikalıların ‘Atatürk’ü Koruma Kanunları bulunmadığı için bunun hukukî bir gerekçesini de bulamıyordu. Oysa biz bu evrensel bir mevzu diye diretiyorduk. Netice ancak 2,5 yılda alınabildi ve YouTube o videoyu bütün dünyadan kaldırdı, biz de muradımıza ermiş olduk. Ancak geçen hafta içinde Anayasa Mahkemesi Başkanı ile Başbakan arasında bir başka ‘millî’-‘evrensel’ tartışması yaşandığına tanık olduk. AYM Başkanı Twitter’a erişimin evrensel bir hak olduğunu, Başbakan ise bunun millî bir mesele olduğunu savunuyordu. Öte yandan bir zamanlar Atatürk videosu sebebiyle YouTube’un ya o videoyu kaldırmasını ya da kapatılmasını savunan kesimler (yani millî’nin evrensel olduğunu savunanlar) şimdi öbür tarafa geçiyor ve evrensel kampına tam siper konuşlanıyorlardı. O zaman şöyle soralım: Sözünü ettiğimiz sosyal ortamlar (media) evrensel erişim hakkı ise 2008’de yaşadığımız krizde neden o kadar millî idiniz? Yok Atatürk’e hakaret videosunu kaldırmak Eskimoların da hakkıdır diye bir düşünceniz varsa o zaman bu nasıl millî bir dava olabiliyor? Galiba sorun, Cumhuriyet dönemi boyunca geçirdiğimiz kültürel aidiyet bocalamalarında düğümleniyor. Bugün bizi ancak gülümseten Güneş-Dil Teorisi için harcanan onca emeği hatırlayın. Neydi bu teori? Ondan önce bütün medeniyetin Türklerden çıktığını ve Orta Asya’dan dünyaya yayıldığını savunmuştuk yıllarca. Medeniyet ‘bizden’ çıkmıştı ve biz medeniyetin tek adresiydik. Herkes bizden öğrenmişti taş yontmayı veya ok atmayı. Güzel. Peki gururumuz yeterince okşandı. Sonuç? Eski hamam, eski tas. Çocukken Karaoğlan filmlerinden çıkınca kendimizi sokaklarda koşmaktan, atlayıp zıplamaktan alamazdık. Onun gibi bir şey. Türk ve dünyayı karşı karşıya getiren bu mantığın bir süre sonra çıkmaza girmesi kaçınılmazdı. İşte Avusturyalı dilci Dr. Kıvergiç’in Güneş-Dil Teorisi’ne bu sebeple yılana sarılır gibi sarıldık. Amazon amma da uzun! Bu defa işi tersten almıştık. ‘Bir Türk dünyaya bedel’ değildi artık. Dünya Türk’tü zaten! Herkes bilincine varamamış birer Türk’tü ve farkına varmadan Türkçe konuşuyordu! Muazzam uzunluktaki ‘Amazon’ nehrini gören ilk insanın ağzından ‘Amma da uzun’ sözü çıkıvermiş ve zamanla değişerek Amazon olmuştu gibi saçmalıklar bu dönemin incileriydi. Ancak bir şey unutulmuştu: Herkes Türk idiyse ayrıca ‘Türk’ ve milliyetçi olmanın ne anlamı kalacaktı? Kalmayacaktı tabii ki ve kalmadı da. Bu yolda koca koca hocalara kitaplar bile yazdırıldı. İşte bir tanesi elimde. Adı, “Arapçanın Türk Diliyle Kuruluşu.” Yazan: Prof. Naim Hâzım Onat. Yalnız biraz geç basılabilmiş. 1944, Maarif Matbaası. Yazar, Arapçanın Türkçeden çıktığını ispatlamak için epey ter dökmüş. Millî olan ile evrensel olan işte böyle karıştırıldı birbirine. O günden beri de neyin millî, neyin evrensel olduğunu ayırt edemedik gitti. Mesela: 23 Nisan Türk çocuklarının bayramı mı dünya çocuklarının bayramı mı? 12 Eylül’den sonra dünya çocukları, yani evrensellik vurgusunun öne çıktığını görüyoruz. Ama dünya çocuklarının zaten birer çocuk bayramı veya çocuk günü var. Kaldı ki, önümüzdeki haftalarda daha geniş olarak yazacağım gibi, biz de ‘çocuk bayramı’ fikrini ABD’deki Protestan kiliselerinin Children’s Day’inden ilham aldığını Mehmet Ö. Alkan’ın 2011 tarihli araştırmasından beri biliyoruz. O zaman soralım: 23 Nisan ‘ulusal’ mı yoksa ‘evrensel’ mi? Peki Atatürk’ü Koruma Kanunu ne olacak? Tarih alanında, daha da fenası, yakın tarih üzerine çalışıyorsanız başınızın üzerinde sallanan ve her an başınıza düşecek gibi tehlikeli bir şekilde sallanan bir kılıcın gölgesindesinizdir. Bence Demokrat Parti’nin en vahim hatalarından biri olan 5816 No’lu Atatürk’ü Koruma Kanunu’nu kaldırmak Türkiye’nin evrensel hukuka göre mi yoksa milli hukuka göre mi yönetildiğinin en kritik kriteri olacaktır. Sırf Atatürk silahını İsmet Paşa’nın elinden almak için yapılmış olan bu kanunu formüle etmeyi Türk hukukçuları beceremeyince o tarihte ülkemizde bulunan Ernst Hirsch’in kapısı çalınmış ve onun bulduğu bir formülle çıkartılabilmişti. Ancak hem komisyonlarda, hem de Genel Kurul’da Başbakan Menderes’e bu kanunu çıkarması halinde yalnız İsmet Paşa’nın elinden silahı almakla kalmayacağı, araştırmacıların yarın öbür gün Nutuk’a aykırı bir şey yazdığında bile akademik hayatlarını bitirebileceği söylendiği halde siyasî mülahazalarla kanunu çıkarmakta ısrar etmişti. Nitekim denildiği gibi de oldu. Bu kanun yüzünden yüzlerce kişi yargılandı, hapse atıldı, eziyet gördü. Gerekçe? Bir görüşü Nutuk’taki gibi değil de başka kaynaklardaki gibi ortaya koymak… YouTube örneğinde karşımıza çıktığı gibi evrensel bir Atatürk’ü Koruma Kanunu çıkaramayacağımıza göre ve özellikle sanal alemi de bu kanuna uydurma çabasındaki lüzumsuz gayretlerin demodeliği ortada iken 1951 yılında bile bizzat milletvekili Selahattin Adil Paşa gibilerin itiraz ettikleri mahzurlar giderek bu 63 yaşındaki kanunun tarihin mezarlığındaki yerini alması gerektiğini söylüyor bize. 5816 öldü (aslında ölü doğmuştu) fakat mumyalandı bana göre. Hani padişahlar gurbette ölünce başkente ulaşana kadar birileri kamuoyuna onun hâlâ yaşadığını göstermek için saltanat arabasına girip el sallar vs. ya, aynen o durumda. Ancak el sallayacaklardan biri sanılan Kemal Kılıçdaroğlu bir süre önce yaptığı açıklamada artık bu kanunu kaldırmanın zamanı geldiğini söylemişti. Öyleyse iktidar da bu fırsatı değerlendirmeli, ölmüş bir insanı kanun zoruyla korumak gibi çağdışı kalmış bir yasayı kaldırarak araştırmacıların önündeki engeli kaldırmalıdır. Zamanı gelmiştir. 13 Nisan 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/youtube-yasagi-ataturk-sebebiyle-miydi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tekke ve zaviyeleri kapatan kanun anayasaya aykırıydı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/tekke-ve-zaviyeleri-kapatan-kanun-anayasaya-aykiriydi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/tekke-ve-zaviyeleri-kapatan-kanun-anayasaya-aykiriydi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Dec 2013 12:15:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7700</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’de hukukun içine sürüklendiği perişanlığı beraberce yaşıyoruz. Kanun mahkûm ediyor, Anayasa Mahkemesi serbest bıraktırıyor vs. Galiba bizde yasama süreci Enver Paşa’ya izafe edilen “Yok kanun, yap kanun” tekerlemesine uygun biçimde ilerlediğinden oluyor bunlar. Öyle ya, kanun yoksa yapmaktan daha kolay ne var? Uymazsa yeni gömlek yok değil ya! Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da bu mantık devam etti. Nitekim tekke ve zaviyeler ile türbeleri tek hamlede kapatan 677 No’lu kanun kabul edildiğinde kimse bunun 1924 Anayasası’nın 75. maddesine aykırı olduğunu fark etmemiş, etmişse bile kulağının üzerine yatmıştır. Öte yandan 1928 yılında yapılan anayasa değişikliğinde devletin dininin İslam olduğuna dair fıkra ile 26. maddede nasılsa kalmış olan Şer’î hükümlerin Meclis tarafından yürütüleceğini amir cümle kaldırılmış, hatta “Vallahi” diye başlayan İslamî yemin şekli namus üzerine ant içmeye dönüştürülmüş olduğu halde kimsenin aklına 75. maddeyi değiştirmek gelmemiştir. Jaschke gibi bir yabancı olmasa dikkatimizi çekmeyecek olan bu hayatî konu üzerinde neden durduğumuzu, maddenin 1937’ye kadar yürürlükte kalmış şeklini okuduğumuzda daha iyi anlayacağız. İşte bugün bile gerisinde olduğumuz ünlü 75. madde: “Hiç kimse mensup olduğu din, mezhep, tarikat ve felsefi ictihadından dolayı muaheze edilemez (sorgulanamaz). Asayiş, adab-ı muaşeret-i umumiye ve kavanine mugayir (kanunlara aykırı) olmamak üzere her türlü âyinler serbesttir.” Neymiş? Hiç kimse bir tarikata mensup olduğundan dolayı hesaba çekilemezmiş, bir. Kanunlara ve adaba aykırı olmamak şartıyla her türlü ayin serbestmiş, iki. O zaman biz de sözde hukuk devrimi ile modern devletlik katına yükseldiğimizi zannedenlere soruyoruz: 1924 Anayasası’nın bu maddesi 1937’ye kadar yürürlükteyken siz hangi hakla 30 Kasım 1925 tarihli kanunla tekke ve zaviyeleri kapatır, şeyhlikleri ve tarikatları yasaklar, hatta “tarikat ayini icrasına mahsus olarak geçici de olsa yer verenlere” hapis cezası verdirebilirsiniz? Bu mu “hukuk devrimi”? Bu mu modern devlet? Görüldüğü gibi tekke ve zaviyeleri kapatan kanun açıkça 1924 Anayasası’na aykırıdır. Çıkarıldığı tarihte dahi bâtıl olan bu kanunun bugün gelinen insan hakları ve sivil toplum evresinde tutunacak dalı kalmadığı halde yürürlükte kalmış olması içimizi kanatmaktadır. Yetkililerin bir torba kanunla bu özgürlükleri yasaklayıcı kanunu kaldırmaları halkın beklentileri arasında. Bilesiniz ki, 1924 Anayasası kadar olsun bağrında özgürlüklere yer açmayan bir anayasayla yönetilmek hakikaten zorumuza gidiyor. Süt kardeşle evlenmek serbest Medeni Kanun kabul edilirken de fahiş bir hata (!) işlendiğini söylememiz lazım. İsviçre Medeni Kanunu Fransızcadan yalan yanlış tercüme ettirilerek (ki çeviri hatalarını yıllar sonra ülkemize gelen hukukçu Ernst Hirsch şaşkınlıkla fark edip dile getirecektir) 17 Şubat 1926’da leh ve aleyhinde dahi konuşulmasına müsaade edilmeden kabul ettirilmiştir! Öte yandan Medeni Kanun’un yürürlüğe girme tarihi 4 Ekim 1926 olarak belirlenmişti. İşte tam bu arada o fahiş hata (!) fark edildi. Meğer Hıristiyan İsviçreliler laikliğe aykırı ama İslamiyet’e ve geleneklerimize uygun düşen bir maddeyi ‘çaktırmadan’ kanuna iliştirivermemişler mi? Zamanın Adalet Bakanı Mahmut Esat (Bozkurt) 92. maddenin ilk fıkrasındaki bir ifadeyi kaldırmak üzere harekete geçecektir. Kanunun ilk şekli aynen şöyleydi: “Aşağıdaki kimseler arasında evlenmek memnudur (yasaktır): Neseb sahih olsun olmasın usul ve füru arasında; ana baba bir veya baba bir kardeşler arasında, bir kimse ile amca, dayı, hala ve teyzesi arasında, süt ana ve kardeşler arasında.” İsviçre’den alınan Medeni Kanun’da evlenilmesi yasak kimseler arasında “süt ana ve kardeşler” de sayılıyor. Ne büyük bir facia değil mi! Acar bakanımız derhal harekete geçecek ve kanun henüz yürürlüğe girmeden verdiği değişiklik önergesiyle “süt ana ve kardeşler arasında” evliliği yasaklayan ifadeyi kaldıracaktır! Böylece Medeni Kanun’da Kur’an’a ve değerlerimize uygun düşen bir madde, sözde laiklik kaygısıyla kaldırılmış, elin İsviçrelilerinin bile yasakladığı süt ana ve kardeşlerle evlilik bizde serbest bırakılmıştır. Nitekim Bakan Mahmut Esat, Medeni Kanun’un yürürlüğe girdiği gün milletimizin 13 asrın (İslam’ın) kendisini çeviren bozuk (sakim) inançlarından ve karışıklığından kurtulmuş, eski medeniyetin kapılarını kapayarak çağdaş medeniyetin içine girmiş olacağını yazacaktır. Çağdaşlıktan anladıkları da süt kardeşle evlenmeyi serbest bırakmak ve anayasaya aykırı kanun çıkarmak olsa gerek! Lozan’da dayatıldı Halbuki Lozan imzalanmadan önce yeni bir medeni kanun için Meclis’te hummalı çalışmalar yürütülmekteydi. Komisyonlar hem İslam hukukundan, hem de uluslararası hukuktan yararlanarak yeni kanunlar yapmak için ter döküyordu. Hatta 30 Aralık 1923’te bir kanun tasarısı Meclis’e sunulmuş ama zamanın Adalet Bakanı tarafından geri aldırılmıştı. Gariptir, Lozan’ın İngiltere Kralı tarafından onaylanmasından sonra Kanunları Değiştirme Komisyonu tekrar toplandığında artık İslam hukukundan yararlanılacağına dair bir ifadeyi bulmak mümkün olmayacaktır. Tamamen çağdaş bir devlet kavramına dayanacaktı kanunlarımız. “Yüksek medeniyeti temsil eden Garp milletleri”nin kanunları alınacak, uluslararası örf ve âdetler ihmal edilmeyecekti. Bu arada bir üyenin sessiz sedasız istifa ettiği görülecekti. Sağlık sebepleriyle istifa ettiğini bildiren üye, devrin önde gelen İslam hukukçularından Ömer Nasuhi Bilmen’den başkası değildi. Prof. Dr. Mehmet Akif Aydın’ın deyişiyle muhtemelen yeni komisyonun hazırlayacağı kanunun çerçevesini az çok tahmin ettiğinden heyet içinde bulunmak istememişti. Yeni komisyonun 142 maddelik bir Aile Kanunu tasarısı hazırladığını biliyorsak da, Adalet Komisyonu’na teslim edildiğinde ona ihtiyaç kalmadığı bildirilmiştir. Artık zahmete gerek kalmamış, Bakanlık İsviçre Medeni Kanunu’nu çeviriye vermiştir. Prof. Aydın’ın şu kanaati önemlidir: “Bütün bu gelişmelerde Lozan Antlaşması’nın ve bu antlaşma görüşmeleri sırasında Batılı devletlere yeni Türk devletinin hukukî yapısı konusunda verilen sözlerin önemli rol oynadığı açık bir biçimde görülmektedir.” (İslâm ve Osmanlı Hukuku Araştırmaları, İz: 1996, s. 310.) Yeni kanunlar çıkarılırken hukukta realizm-rasyonalizm kutuplaşmasını aşacak, telaş etmeden ve uzun süre toplumun bedenine uyacak bir hareket tarzı benimsenmesi, her şeyden önemlisi de “Yok kanun, yap kanun” mantığından neler çektiğimizin bilinciyle hareket edilmesi önemlidir. 15 Aralık 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/tekke-ve-zaviyeleri-kapatan-kanun-anayasaya-aykiriydi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kürdistan’ı Evliya Çelebi bile kullanmış</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kurdistani-evliya-celebi-bile-kullanmis/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kurdistani-evliya-celebi-bile-kullanmis/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Nov 2013 09:47:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Evliya Çelebi]]></category>
		<category><![CDATA[Kürdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Seyahatname]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7684</guid>

					<description><![CDATA[“Kürdistan” kelimesi kullanılabilir mi kullanılamaz mı? Son günlerde hararetle tartıştığımız konulardan biri de bu. “Kürdistan” teriminin Birinci Meclis’te kullanılıp kullanılmadığını şimdilik bir kenara bırakalım ve tarihin ne kadar derinlerine inebileceğimizi görelim. Tarihin en eski devirlerine inildiğinde bütün “milletler”in tarihi bulanıklaşır. 19. yüzyılda gelişen milliyetçilik akımı ve milliyetçi tarihlerin geriye dönük olarak bir “millet” tasavvur ettiklerini ve B. Anderson’un kullandığı anlamda “hayal edilmiş cemaatler” şeklinde milletlerin kurulduğunu, kurgulandığını ezcümle söyleyebiliriz. Bu, Türklük için böyle olduğu gibi Almanlık veya Fransızlık için de böyledir ve Kürtlük için de böyle olacağa benzemektedir. Dolayısıyla geçmişte kullanılan terimleri bugüne taşırken her zaman dikkatli olmamız gerekir. “Kürdistan” teriminin kullanımı da 16. yüzyılda veya Evliya Çelebi’nin yaşadığı asırda farklı, bugün ise farklı içeriklere bürünebilmektedir. Dolayısıyla Hakan Özoğlu gibi araştırmacıların belirttiği üzere “Kürdistan” diye belirli, değişmez ve içinde Kürtlerin yaşadığı belli bir sınırdan ve mutlak bir haritadan söz etmemiz mümkün değildir. Ancak “Kürdistan” tabirini ilk kez Arapların kullanmış olması dikkate değer. Bir idari birimi ifade etmek için bu terimi ilk kullananların Selçuklular olduğunu biliyorsak da, Sultan Sencer’in kurmuş olduğu “Kürdistan” bölgesi Zağros dağlarının doğu kısmında Hemedan yakınlarına rastlar. İlhanlıların hizmetinde çalışan Hamdullah Mustavfi’nin tanımıyla söylersek bu Kürdistan’ın sınırları Arap Irak’ı, Acem Irak’ı, Kuzistan, Azerbaycan ve Diyarbekir’i içine almaktadır (Hakan Özoğlu, Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği, 2005, s. 38-39). 16. yüzyıl sonlarında kaleme alınan Şerefhan’ın “Şerefname”si Kürtlerin memleketinin sınırlarını Hürmüz Boğazı’ndan başlatır, Azerbaycan’dan Malatya’ya kadar uzatır. Bu üçgen içinde yaşayanlar Kürt’tür, onların oturduğu yer de Kürdistan’dır. Ancak bir sorun vardır. Bugün Zazaca konuşanlar Kürt sayılmamıştır. Ahmed-i Hani, Kürtler için bir tür özerklik istemiş ve aralarında uzlaşma ve dayanışma olsaydı Kürtlerin Rum, Arap ve Acemlere hizmetçilik ettireceklerini, bu gerçekleşince dini de, devleti de tamamlayacaklarını yazmıştır ama Kurmançi konuşanlara mahsus bir Kürtlük tanımı yapmış olması dikkate değer. Evliya Çelebi ve Kürdistan 17. yüzyılda Evliya Çelebi “Kürdistan”ın sınırlarını kuzeyde Erzurum’a kadar çıkararak şöyle anlatır: “Büyük ülkedir. Bir ucu Erzurum, Van diyarlarından Hakkari, Cizre, İmadiye, Musul, Şehrizor, Harir, Erdelan, Derne, Derteng’i de içererek Basra Körfezi’ne kadar yetmiş konak mesafe sayılır. Arap Irak’ı ile Osmanlı arasında bu yüksek dağlar içinde altı bin adet Kürt aşiret ve kabilesi güçlü bir sed olmasaydı Acem kavmi için Anadolu’yu istila etmek çok kolay olurdu. (…) Ama bu Kürdistan’ın eni, boyu gibi geniş değildir…” (Aktaran: Özoğlu, s. 48.) Nitekim Kanuni de Fransuva’ya gönderdiği ünlü fermanında kendisini başka birçok yerler yanında Kürdistan’ın da hakimi olarak gördüğünü söylüyordu. Demek ki, Osmanlı Devleti Kürdistan’ı zikrediyordu fermanlarında ama burasını Selçuklular gibi idari bir birim olarak değil, coğrafî bir bölgenin adı olarak kabul ediyordu. Ta ki, Tanzimat’a kadar. Tanzimat’tan 8 yıl sonra, 1847’de bir “Eyalet-i Kürdistan”, yani Kürdistan Eyaleti kurulduğunu görüyoruz. 20 yıl gibi kısa sayılacak bir süre boyunca hayatta kalan Kürdistan Eyaleti’nin Bedirhan Bey isyanının bastırılması üzerine kurulması dikkat çekici. Sınırları da oldukça şaşırtıcıydı. Siirt’ten Kerkük’e doğru uzanan dar bir şeritten ibaretti ve Musul vilayetini, Hakkari’yi ve Süleymaniye’yi içine alıyordu. M. Kemal ve Kürtlere özerklik vaadi Mustafa Kemal Paşa, 1919 Mayıs’ından sonra çeşitli konuşmalarında Kürtler ve Kürdistan kelimelerini kullanmıştır. Bunlardan Nihat (Anılmış) Paşa’ya gönderdiği emirlerde “Kürdistan’daki iç politika El-Cezire cephesi kumandanı tarafından koordine edilecek” diye yazabiliyordu. Hatta aynı emirlerde “Kürdistan’daki Kürtlerin himaye altına alınması”ndan da bahsetmekteydi. (TBMM Gizli Celse Zabıtları III, s. 551.) Nihayet 1923 yılının Ocak’ında İzmit’te gazetecilerle konuşurken söyledikleri… 15 Ocak günü İzmit Kasrı’nda Adnan ve Halide Edip (Adıvar), Ahmed Emin (Yalman), Velid Ebüzziya, Subhi Nuri (İleri), Yakup Kadri, İsmail Müştak, Falih Rıfkı (Atay) ve Kılıçzade Hakkı gibi gazetecilerle konuşurken Vakit Gazetesi Başyazarı Ahmed Emin Bey bir soru sorar ve der ki: “Kürtlük meselesi nedir?” Gazi Mustafa Kemal’in sonradan sansürlenen ve aslı ancak 1993 yılında ortaya çıkarılan cevabı önemlidir. “Binaenaleyh başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasa) mucibince zaten bir nevi mahallî muhtariyetler (yerel özerklikler) teşekkül edecektir. O halde hangi livanın (ilin) ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar (özerk) olarak idare edeceklerdir. (…) Şimdi TBMM hem Kürtlerin ve hem de Türklerin sahib-i salahiyet (yetkili) vekillerinden mürekkeptir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını tevhid etmiştir (birleştirmiştir). Yani onlar bilirler ki bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir hudut çizmeye kalkışmak doğru olmaz.” (Eskişehir-İzmit Konuşmaları (1923), s. 104.) Tarih: Ocak 1923. Lozan görüşmeleri bütün hızıyla devam etmekte. Bu arada Kürtlere de vaatler yağmakta. Hatta Kürt milletvekillerinin ayrılıkçılığa sapmalarına mani olması için bizzat Mustafa Kemal tarafından Bediüzzaman Hazretleri Ankara’ya davet edilmişti (asıl niyeti fark ettikten sonra uzaklaşmayı tercih edecektir). Lozan’da Türkler ve Kürtlerin beraberliğinin sık sık vurgulandığı bu kritik aşamada Kürtlerin ayrılıkçı taleplerinin önünü kesmek gerekiyordu ve bu tür vaadler ve umutlar cömertçe sunulmaktaydı. Ancak yeni kurulacak Cumhuriyet’te kendilerine hakları, hatta özerklikleri verileceği beklentisiyle umut dolan Kürtler, halifeliğin kaldırılmasının ve yeni anayasanın laikliği getirmesinin ardından hayal kırıklığına uğradılar. Aldatıldıklarını düşündüler. Şeyh Said olayına giden yolu bu ümit kırıklıklarının döşediğini söylememize gerek var mı? “Kürdistan” tartışmalarını 1923’te dili kesilmiş olan bir ülkenin yeniden konuşmaya başlamasındaki acemilikle göğüslememizi anlıyoruz. Oysa tarih bize olayları daha geniş bir görüşle görme imkânını sunuyor. 24 Kasım 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kurdistani-evliya-celebi-bile-kullanmis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk’ten, Ayasofya’yı müze yapmasını Amerika istemiş</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkten-ayasofyayi-muze-yapmasini-amerika-istemis/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkten-ayasofyayi-muze-yapmasini-amerika-istemis/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 Nov 2013 07:34:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Camii]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Meselesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7676</guid>

					<description><![CDATA[“Bugün” gazetesinin haberine göre Ayasofya’nın 2007 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca hazırlanan bir haritada müze değil, ‘kilise’ olarak işaretlendiği ortaya çıktı. Gerçi bazı çevrelere şirin görünmek isteyen bir işgüzarın işi de olabilir bu ama Türkiye’de bir kesimin Ayasofya’yı hâlâ kilise olarak gösterme gayreti de herhalde inkâr olunamaz. Öte yandan Fethin sembolü olan Ayasofya’yı müze yapma fikrinin bir Amerikalı’dan geldiği iddiası bir süredir ortada geziniyordu ama bu ‘büyük buluşma’ hakkında unutulmuş bir fotoğraf, iddianın doğruluğunu kanıtlamış oldu. O fotoğrafı Ankara’daki Milli Kütüphane’de buldum. Bu fotoğrafla birlikte Ayasofya’nın laikleştirilmesi serüveni yeni bir boyut kazanıyor. Ayasofya bir Hıristiyan mabedi olarak başladığı ömrünün 1453-1934 arasındaki dönemini cami olarak geçirdi. 79 yıldır da laik bir yapı olarak hizmet vermekte. Müslüman-muhafazakâr camianın 1950’li yıllardan beri talebi, Ayasofya’nın yeniden cami yapılmasıydı. Bu ‘büyük fetih’ önce Menderes’ten beklendi, olmadı. Sonra Başbakan Demirel, Özal ve nihayet Erdoğan oldu umutların odağı. Talep bitmedi ama yerine de gelmedi. Bu yazıda “Ayasofya neden yeniden cami olmalı?” tezimi savunmak yerine müze yapılmasının arka planına eğileceğim. Ancak birkaç cümleyle tavrımı ortaya koymakta yarar görüyorum: 1) Ayasofya’nın müze yapılması bir bakıma Fetih’ten özür dilemektir. Tarihen Ayasofya’nın statüsü ona sahip olan ülkenin hukukuna göre belirlenir. 2) Hukuken bir vakfın başka bir maksatla kullanılması mümkün değildir; her ne kadar Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından ‘işletiliyor’ ise de, Ayasofya da bir vakıftır: Fatih Sultan Mehmed Vakfı. Hukukun üstünlüğünün dillere pelesenk edildiği  bir devirde Ayasofya’ya sıra gelince ‘Canım dış baskıları görmüyor musun?’ bahanesine sığınmanın bağımsız ve büyük devlet olma iddiasıyla bağlantısını kurmak zordur. Şimdi gelelim 1930’lu yılların başında “Atatürk Türkiyesi” üzerinde Ayasofya’nın cami olmaktan çıkarılması için bir dış baskının olup olmadığına. Amerika faktörü Uzun yıllar zamanın Maarif Vekili Abidin Özmen’in gayretkeşliği ve Ayasofya Komisyonu’nun raporu üzerine müze yapıldığı söylenirken maalesef tarihî bilgiler ihmal edildi. 1930’lu yılların ortalarına doğru gidilirken Türkiye’yi yönetenlerin hangi dış etkiler ve baskılar altında hareket ettiği nedense gündeme getirilmedi. Oysa bu yılların dış dünya ile ilişkilerin yeniden kurulduğu, özellikle Anglo-Sakson dünyasıyla krediden tutun da kültürel ilişkilere kadar bir restorasyon dönemi olduğu bilinmelidir. İşte bu dönemde bir yandan yurtdışına Anadolu medeniyetlerini araştırmak üzere araştırmacılar gönderilirken, öbür yandan Bizans araştırmalarını yürütmek üzere uzmanlar davet edilir. Kimi Bodrum ve Fenari İsa camileri üzerinde çalışırken 1940’larda Kariye Camii ile İznik’teki Bizans kiliselerini cami olmaktan çıkarma çalışmaları dikkat çeker. Demek ki genel olarak vaktiyle cami yapılmış Bizans kiliselerinin eski kimliklerinin ortaya çıkarılması ve yeniden kilise yapılamadıkları için de müzeye dönüştürülmeleri süreci başlar. İşte Ayasofya’nın müzeleştirilmesi ve mozaikler dahil Bizanten kimliğinin yeniden ortaya çıkarılması faaliyetinin tam bu yıllara denk gelmesi ilginçtir. İşte laik bir Ayasofya için ilk adımın Thomas Whittemore adlı garip bir ABD’liden gelmiş olması önemlidir. Ayasofya’nın özellikle mozaiklerini yeniden ortaya çıkarma fikriyle İstanbul’a gelen ve bir restorasyon için izin koparmaya çalışan Whittemore’un Atatürk ile bizzat görüşerek onu Ayasofya’yı cami olmaktan çıkarıp bir müze haline getirmeye nasıl ikna ettiğini araştırmacı Natalia Teteriatnikov şöyle ortaya koyuyor: “Amerika Bizans Enstitüsü, 1930’da Thomas Whittemore tarafından Boston’da kuruldu. Harvard’dan Prof. Robert Blake otobiyografisinde şöyle yazıyordu: “Bizans sanatı, tarihi ve arkeolojisi incelemelerini teşvik etmek konusunda bir Amerikan, İngiliz ve Fransız girişimi olan Bizans Enstitüsü’nün kuruluşunda onunla (Whittemore) birlikte çalıştım. Bizans Enstitüsü’nün büyük başarılarından biri, 1931’de TC’nin Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk’ü, Ayasofya Bazilikası’nın içindeki mozaiklerin ortaya çıkarılması sorumluluğunu Bizans Enstitüsü’ne teslim etmeye ikna etmesiydi.” (Kariye, Pera Müzesi Yay., 2007, s. 34.) Bu alıntıdan Bizans Enstitüsü’nü yalnız ABD’nin değil, İngiltere ile Fransa’nın da desteklediğini öğreniyoruz. Ancak makalenin devamında daha önemli bir pasaj var. Onu da beraber okuyalım: Ayasofya müzakereleri “Atatürk ile Whittemore arasında, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Ankara’daki Amerikan Elçiliği’nin aktif destek verdiği müzakereler yürütüldü. Bu müzakerelerin sonucunda Ayasofya cami olarak kapatıldı ve müze olarak açıldı.” Yeterince açık bir ifade, değil mi? Meğer Atatürk ile Ayasofya pazarlığının içine ABD Dışişleri Bakanlığı ile ABD Büyükelçiliği de girmiş ve sonuçta Ayasofya Camii’ni müze yapma girişimi başarıya ulaşmış. Daha da çarpıcı bir alıntı bu defa bizzat Whittemore’un, çalışmalarını finanse eden Robert ve Mildred Blisse’e yazdığı mektupta geçen şu cümleleri: “Türk hükümeti geçen yıl üç kiliseyi ulusal anıt ilan etti (Kariye dahil). Bizans Enstitüsü’nün, Türk hükümetinin İstanbul’da kalan Bizans kiliselerinin gözeticisi olarak onların kalıntılarının gecikmiş korumasından sorumlu olduğu yönündeki UYARISINA verilmiş bir karşılıktır bu. Geçenlerde Eski Eserler ve Anıtları Koruma Heyeti’nde bana tanınan yer, Türkiye’de bana her zamankinden daha sağlam bir nüfuz pozisyonu sağlıyor.” Durum bu: ABD, İngiltere ve Fransa’nın desteklediği bir kurum tarafından uyarılmışız ve buna kiliseden çevrilmiş üç camiyi ‘anıt’ yaparak cevap vermişiz. Bu durumda Lord Curzon’un 2 Ocak 1918’de söylediği şu sözle yan yana getirilince nasıl bir manzara çıkıyor, takdiri size bırakıyorum: “İstanbul, özellikle Doğu dünyasının kozmopolit ve enternasyonel bir şehridir. Ayasofya ki, 900 yıl önce bir Hıristiyan Kilisesiydi, elbette gene eski durumuna getirilecektir.” Anlaşılan o ki, Ayasofya’nın yeniden kilise yapılması istenmiş ama olmayınca orta noktada buluşulmuştur. Neden olmadığını da başka bir yazıda değerlendiririz. 03 Kasım 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkten-ayasofyayi-muze-yapmasini-amerika-istemis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>10</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İstiklal Mahkemeleri’nde adalet var mıydı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/istiklal-mahkemelerinde-adalet-var-miydi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/istiklal-mahkemelerinde-adalet-var-miydi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Oct 2013 07:36:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Fuat Cebesoy]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[İdam]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklal Mahkemesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7667</guid>

					<description><![CDATA[İstiklal Mahkemeleri’yle ilgili gerçeklerin anlatılamayışının altında beyin yıkamaya dönük bir gayretkeşlikle yazılan ders kitaplarındaki sakat mantık yatmaktadır. Artık bu kitaplardaki bilgileri tashih etmenin zamanı gelmedi mi? Tarihi, özellikle de yakın tarihi tartışmaya açıyorsanız başınız belaya girmiş demektir. Kimi dost görünenlerin bıyıkaltı homurdanmalarına, ‘Keşke bu konulara hiç girmese, yazık olacak’ repliklerine, belediyelerdeki programlarınızın iptaline, ‘belli yerlerden’ bilgi alamamaya vs. razısınız da, fazlası var: Uyarılar, hakaretler, hatta açık veya örtük tehditlere de hazır olmalısınız. Bu da gösteriyor ki, Türkiye’de yakın tarih henüz ‘tarih’ olmamış, mazinin o engin ummanına karışmamıştır. Hâlâ canlı bir hesaplaşma konusudur ve yaptıklarınız bir yerlerde mimlenmektedir. Ancak hedefinizi “hakkı tutup kaldırmak” olarak koymuşsanız bunlar sizi yıldıramaz. Allah’ın verdiği nefes miktarınca görevinizi yapmak zorundasınız. Öyleyse sorgulamaya devam… Standart tarih kitaplarına bakarsanız İstiklal Mahkemeleri’nin rejim düşmanlarına, bu arada “irtica” taraftarlarına hak ettikleri cezayı vermek üzere kurulduğunu yazar. İşte onlardan birinde, üstelik ilk resmî Cumhuriyet Tarihi ders kitabında İzmir suikastı vesilesiyle temizlenenlerden şu parti propagandasını andıran üslupla bahsedilmesi dikkate değer: “Bu sefillerin ve cürüm (suç) ortaklarının kanında Türklük cevherinden eser bulunmadığına şüphe yoktur. Bunlar hiçbir milletin varlığında barındırmağa razı olamayacağı kadar soysuzlardır.” Yanlış okumadınız, bunlar bir ders kitabında yazılı. Aynı haşin ve hesaplaşmacı üslubun günümüze dek gelmiş olmasına şaşırmıyoruz. Neden mi? Bu üslubu fena halde ‘içselleştirdik’ de ondan. Bakın aynı kitapta lise öğrencilerine nasıl anlatılmış İstiklal Mahkemeleri: “İstiklâl Mahkemeleri (…) adalet müesseseleridir. Bu mahkemelerin Cumhuriyet devrinde irtica ve ihanet hareketlerinin önüne geçmekte hayırlı faaliyetleri görülmüştür.” “Tarih IV” başlıklı ders kitabı İstiklal Mahkemeleri’nin 1927 yılında kaldırılmasını da hükümetin “tarihte az görülmüş demokratik faziletlerinden” biri saymaktadır ki, pes artık dedirtiyor insana! Oysa külliyen yalan. Gerçi mahkemeler 1927’de faaliyetini durdurdu ama gücünü aldığı Takrir-i Sükûn Kanunu tekrar ihtiyaç duyulabilir diye yürürlükte bırakıldı. Dahası, İstiklal Mahkemeleri Kanunu çok partili hayata geçilmesine rağmen yürürlükten kalkmamıştı. Kalkması 1949’u bulacaktır. İstiklal Mahkemeleri’yle ilgili gerçeklerin anlatılamayışının altında beyin yıkamaya dönük bir gayretkeşlikle yazılan ders kitaplarındaki sakat mantık yatmaktadır. (Burada “İstiklal Mahkemeleri” derken Cumhuriyet’ten sonra kurulanları, özellikle 1925-27 döneminde faaliyet gösteren Şark ve Ankara İstiklal Mahkemeleri’ni kastettiğimizi belirtmekte fayda var.) “Birbirimizi yiyeceğiz” İstiklal Mahkemeleri’nin adalet dağıtmak gibi bir hedefleri yoktu. Yeni rejimin oturtulmasının önündeki engelleri bertaraf etmek, bunun için de bir sindirme fırtınası estirmek gerekiyordu. Kuruluşunda, 1793-94’te Fransa’daki Terör Dönemi’nin sık sık hatırlatılması anlamlıdır. 1917 sonlarında Bolşevik Rusya’da kurulan Çeka yapılanmasıyla da paralellik kurulabilir. Asıl maksat, yeni rejime itaati temin edecek ve kimsenin sesini çıkaramayacağı tek sesli bir Türkiye oluşturmaktı. Nitekim Halide Edip Adıvar’ın Mustafa Kemal Paşa’ya Afyon’da zaferden sonra ne yapacağını sorduğunda “Birbirimizi yiyeceğiz.” cevabını almıştı. Halide Edib’in “Niçin?” sorusu ise “Ya bana karşı çıkmış adamlar?” şeklinde karşılık bulmuştur. Karşı çıkmış adamlarla bir hesaplaşma kaçınılmazdı. Nitekim Gazi Paşa’nın İsmail Habib Sevük’e söylediği “Kız gibi bir Meclis istiyorum.” sözü de hedefin ne olduğunu açıkça gösteriyor. Kaldı ki, Cumhuriyet’ten önceki İstiklal Mahkemeleri’ni denetleyecek bir Meclis vardı ve sıkı bir şekilde bu görevini yerine getiriyordu, oysa yeni dönemde Meclis’in de denetimi dışında, emirleri doğrudan doğruya Gazi Paşa’dan alan bir mahkeme ve üyeleri söz konusuydu. Kimsenin hesap soramadığı, yetkileri neredeyse sonsuz, temyizi olmayan bir terör mahkemesiydi bu. Sürece veya kararlara müdahale eden başbakan bile olsa mahkeme tutuklayabiliyordu. Nitekim Başvekil İsmet Paşa, tutuklu arkadaşı Kâzım Karabekir’i polise baskı yaparak serbest bıraktırınca mahkemenin kendisini de tutuklamaya kalktığını ve ancak Reisicumhur’un araya girmesiyle bağışlandığını hatırlamak gerek. Keza Adana Valisi Hilmi Uran da iki sanığı ödeneği olmadığı gerekçesiyle Ankara’ya gönderemediği için tutuklanmak istemişti. Tek bir otoriteden emir alarak hareket eden mahkemede korkunç adli hataların yaşanması kaçınılmazdı. Bunlardan birisini bize, “Atatürk’ün silah arkadaşı” diye bilinen Ali Fuat (Cebesoy) Paşa “Siyasi Hâtıralar”ının 2. cildinin 217. sayfasından itibaren dehşet içinde anlatır. &#160; İtiraza idam cezası Cebesoy, Atatürk’e suikast davasında idamla yargılananlardan biriydi. İdamlıklar ayrıldıktan sonra İzmir’de bir ambara tıkılmıştır İstiklal Savaşı’nın anlı şanlı generalleri. “Herkeste bir şaşkınlık hali vardı.” diyor ve devam ediyor Cebesoy: “Hepimiz perişan olmuş bir ruh hali içinde idik. Omuzlarımız âdeta çökmüştü. Ağzımızı bıçak açmıyordu. Büyük bir felaketten kurtulabildiğimize inanamıyorduk. Bir aydan beri paşa rütbesine yükselmiş şerefli birer asker oluşumuz, teşrii masuniyetimiz (dokunulmazlığımız), mazideki hizmetlerimiz, şahsiyetimiz, hepsi hepsi unutulmuştu. Şerefsiz, adi, hakir bir mevkie düşürülmek isteniyorduk.” Mahkemede adaletin a’sının dahi olmadığını belgeleyen çarpıcı bir olaya da tanık olmuştur Cebesoy. Milli Mücadele’nin kahramanlarından İsmail Canbulat ile Halis Turgut, kendilerine verilen 10’ar yıl sürgün cezasına itiraz etmeye kalkmışlar. Cebesoy fazla kurcalamamalarını söylemiş. “Hakkımızı arayacağız!” demişler. “Töhmet altında yaşayamayız.” Biraz sonra mübaşir çağırır kendilerini savunmaları için. “Hışım gibi kapıya doğru atıldılar.” der Cebesoy. Ertesi sabah merakla iki kader arkadaşını aramaktadır gözleri. Kendisi o iç yakıcı sahneyi şöyle anlatır: “Buz gibi bir şey başımdan aşağı dökülmüştü. 10 sene sürgün cezasının ağırlığına tahammül edemeyen ve bunun için tekrar mahkemenin huzuruna çıkan bu iki arkadaşa verilen yeni ceza korkunçtu: İdam.” 60 yıl kadar önce yayımlanan kitabında M. Philips Price, “Türkiye’nin hizaya getirilmesi için bir süre bir diktatöre ihtiyacı olduğu iddia edilebilirdi. Fakat Türkiye tarihinin bir dönemini kirleten bu gibi şahsî intikam fiillerine ihtiyacı yoktu.” diye yazıyor ki, İstiklal Mahkemeleri’nin bir intikam aracı olarak kullanıldığına berrak bir ışık tutmuş oluyor. Artık ders kitaplarındaki küfleri temizlemenin zamanı gelmedi mi? 27 Ekim 2013]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/istiklal-mahkemelerinde-adalet-var-miydi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Kemal q harfini alfabeden neden çıkardı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-kemal-q-harfini-alfabeden-neden-cikardi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-kemal-q-harfini-alfabeden-neden-cikardi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 29 Sep 2013 07:51:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Harf İnkılabı]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal q harfini alfabeden neden çıkardı]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Türk Harfleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7536</guid>

					<description><![CDATA[Yarın Başbakan Erdoğan’ın açıklayacağı reform paketindeki başlıklardan bazıları basına sızdı. Bunlardan birisi, q, w ve x harflerinin resmen kullanılmasına izin veriyor. Bunda Kürtçe eğitim talebinin rolü açık. Kürtler de kendi Latin alfabelerini yaptılar ve üç harf eklediler. Bu da çocuklarına isim koymaktan tutun da resmi yazışmalarına kadar sosyal ve kültürel hayatta bazı sıkıntılar getirdi. Paketteki adımla belli bir rahatlama olacağı öngörülüyor. Siz paketin içeriğini bekleyedurun, biz bu üç harf üzerinden 1928 yılındaki harf inkılabına dair ilginç birkaç noktayı yakalamaya çalışacağız. Buna göre q harfi az daha alfabemize giriyormuş ama bakın neden girmemiş? Ama önce harf inkılabına giden süreçteki ilginçliklere bir göz atalım. 1933 yılı, Cumhuriyet’in 10. kuruluş yılı. Uluslararası çapta törenler düzenlenir. Bu arada devlet bir kitap çıkarır. Adı “Osmanlı İmparatorluğu’ndan Türkiye Cumhuriyeti’ne. Nasıldı? Nasıl Oldu?” Kitapta 4 maddede Arap harflerinin neden kaldırıldığı ve Latin harflerinin neden benimsendiği anlatılır. En önemli iki gerekçe açıkça belirtilmiştir: “(Arap harfleri) Bizi teokrasinin (yani şeriatın) külliyatına ve fikir yeraltlarına doğru sürüklüyordu./Yabancıların dilimizi öğrenmelerini ve bizi tanımalarını adeta imkânsız kılıyordu. (Ekalliyetler (azınlıklar) dahil.” Kitabın 35. sayfasındaysa yeni harflerin kolay öğrenilip modern basım tekniğinin yollarını açtığı belirtildikten sonra ilk alıntının tersine şu noktalar üzerinde durulmuştur: “Bizi teokratik külliyatından (dinî eserler) ve fikir yeraltlarından bir darbede ayırmıştır. GERİYE DOĞRU UZANAN KÖPRÜYÜ DİNAMİTLEYİP ATMIŞTIR. / Yabancıların dilimizi kolayca öğrenmelerini ve ekalliyetlerin millet bünyemize girmelerini kolaylaştırmıştır.” Altta resimlerinin altına şu cümle düşülmüş: “Kargacık burgacık Arap harflerini bir türlü sökemeyen halk, şimdi güldür güldür okumaya başladı!” Bir dönemin geçmişe küfrederek kendini temize çıkaracağına dair cinnetin tezahürü bunlar. Birisi de çıkıp ‘O kargacık burgacık dediğin harflerle Çanakkale’yi ve İstiklal Savaşı’nı kazandık, yeni ‘Türk’ harfleriyle hangi başarınız var?’ sorusunu aşketse suratınıza, ne cevap verecektiniz? Ayrıca İnönü’nün yıllar sonra hatıralarında da itiraf ettiği gibi bunlar birer bahaneydi. Doğru cevap, “bizi geçmişe bağlayan köprülerin dinamitlenmesi”ydi. İnönü de o kaypak diliyle şöyle itiraf etmişti bunu: “Harf inkılabı bir okuma yazma kolaylığına bağlanamaz. Harf inkılabının bizde tesiri ve büyük faydası, kültür değişmesini kolaylaştırmasıdır.” (Hatıralar, Bilgi: 2009, s. 485.) Eğip bükmeden söylemişler: Mesele okuma yazma kolaylığı değil, hâlâ anlamadınız mı? Mango “kral çıplak” diyor O cümleye siz de takıldınız mı bilmiyorum. Hani şu azınlıklar Arap harflerini okuyamadıkları için bizimle bütünleşemiyorlardı, şimdi biz onların bildikleri Latin harflerine geçince artık milli bünyemize girecekler, iddiası… Bence bu itiraf çok mühim. Zira Medeni Kanun’da olduğu gibi azınlığı çoğunluğa uyduramayınca çoğunluğu azınlığa tabi kılma ilkesi işlemiş burada da. Medeni Kanun, şeriata tabi olmak istemeyen azınlık ve Levantenlerin hukuklarına Müslüman çoğunluğu tabi kılma uygulamasıydı ve Lozan’da dayatılmıştı. Harf inkılabında da özellikle ekalliyetlerin milli bünyeyle bütünleşmesi üzerinde durulması ilginç. Bu noktaya Andrew Mango da dikkat çekmiş. Diyor ki: “Dil ile alfabe birbirinden ayrılmazdı: Türkçe konuşan Karamanlı Rumlar Yunan harfleriyle yazarlar, Ermeni ve Museviler de kendi alfabelerini kullanırlardı. Latin harflerinin kabulüyle birlikte Türkler, Hıristiyan Batılılarla aynı safa (kampa) konulmuş oldu.” Mango’ya göre “böylece gâvurların alfabesi vatansever, milliyetçi Türklerin alfabesi haline geldi” (Atatürk, Londra: 2004, s. 464-5). Mango’nun “kral çıplak!” diyen tarzını bizim inkılap tarihçilerimizin dikkatine sunarak şimdi alfabemize girmesi tartışılan q harfinin neden çıkarıldığını Falih Rıfkı Atay’dan okuyalım beraberce. Alfabe komisyonunda da görev yapan Atay, Çankaya adlı kitabında şöyle yazar: Q neden Türk alfabesine girmedi? “Bu arada bir “q-kü” harfi tehlikesi atlattık. Biz Türkçe kelimelerde “k”nın ince seslilerde daima “ke”, kalın seslilerle “ka” okunduğunu düşünerek “q-kü”yü alfabeye almamıştık. Ben yeni yazı tasarısını getirdiğim günün akşamı Kâzım Paşa (Özalp) sofrada: &#8211; Ben adımı nasıl yazacağım? “Q-Kü” harfi lâzım, diye tutturdu. Atatürk de: &#8211; Bir harften ne çıkar? Kabul edelim, dedi. Böylece Arap kelimesini Türkçeleştirmekten alıkoymuş olacaktık. Sofrada ses çıkarmadım. Ertesi günü yanına gittiğimde meseleyi yeniden Ata’ya açtım. Atatürk el yazısı majiskülleri (büyük harfleri) bilmezdi. Küçük harfleri büyütmekle yetinirdi. Kâğıdı aldı, Kemal’in baş harfini küçük “kü”nün (q) büyütülmüşü ile sonra da “K”nın büyütülmüşü ile yazdı. Birincisi hoşuna gitmedi. Bu yüzden “q” harfinden kurtulduk. Bereket Atatürk q’nün majiskülünü (yani Q’yü) bilmiyordu. Çünkü o “K”nın büyütülmüşünden daha gösterişli idi” (Çankaya, 1969, s. 440-1). Gördünüz mü 85 yıl sonra dönüp geldiğimiz q harfinin serencamını. Eğer Atatürk q harfinin büyük hali olan Q’yü bilseymiş (neden bilmediğini anlamadım, anlayan varsa beri gelsin) yarın Başbakan Erdoğan bu ilaveyi yapmak ihtiyacını duymazmış. 1928 yılında işler böyle keyfi yürüyordu, dediğimizde kızanlar Falih Rıfkı’nın Çankaya’sını yasaklatmadıklarına pişman olmuşlardır eminim. Harf Devrimi’ni Sultan Abdülhamid yapacakmış! Geçenlerde bir yarışma programında “Harf Devrimi’ni yapmayı düşünen padişah hangisidir?” benzeri bir soru yöneltilmiş. Meğer doğru cevap, “II. Abdülhamid” imiş. İzleyenlerin büyük bir şaşkınlık yaşadıklarını Twitter hesabıma gönderdikleri onlarca tepkiden öğrendim. Ortak soru şuydu: Neydi doğrusu? İddia, Sultan Abdülhamid’e ait olduğu iddia edilen “Siyasî Hatıratım” adlı kitaba dayanıyor. Güya diyesiymiş ki: “Yazımızı öğrenmek pek kolay değildir. Bu işi halkımıza kolaylaştırmak için belki de Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur.” Ali Vehbi Bey adlı kim olduğu bilinmeyen biri tarafından Fransızcaya çevrildiği söylenen bu kitabın Osmanlıca aslı bulunamadığı gibi metnin kendisinde de şüpheleri davet eden pek çok nokta mevcut. İçerisinde ona ait olduğunu söyleyebileceğimiz bazı parçalar mevcutsa da, bunlar “Abdülhamid’in hatıratı” olduğunu göstermez. (Bütün Abdülhamid hatıratlarının uydurma veya en azından şüpheli olduğunu gösteren Ali Birinci’nin Divan dergisindeki makalesi mutlaka okunmalı.) Ayrıca bir sözün “siyak ve sibakını” da göz önünde tutmak gerekmez mi? Uzun süren saltanatı sırasında Latin harfleri için kılını kıpırdatmamış birinin tahttan indirildikten uzun zaman sonra bunları söylemesinin manası nedir? Kusura bakmayın ama devlete bağlamak için o kadar çaba sarf ettiği Arapları harf inkılabı yapsaydı kaç gün yönetiminde tutabileceğini bilemeyecek kadar saf biri değildi Sultan Hamid. Sonuç: Cevap yanlış! 29 Eylül 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-kemal-q-harfini-alfabeden-neden-cikardi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>‘Bursa Nutku’ uyduruldu’</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bursa-nutku-uyduruldu/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bursa-nutku-uyduruldu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Aug 2013 12:08:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yankılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Bursa Nutku]]></category>
		<category><![CDATA[Derin Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Derin Tarih Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa ARMAĞAN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7469</guid>

					<description><![CDATA[Atatürk’e ait olmadığını yazması yeni bir tartışma başlattı Mert İNAN / HABER MERKEZİ Derin Tarih Dergisi’nin Gezi olayları sırasında gündeme gelen ‘Bursa Nutku’nun Atatürk’e ait olmadığını yazması yeni bir tartışma başlattı Derin Tarih Dergisi, Ağustos sayısında Atatürk’e ait olduğu ileri sürülen ve 1933 yılında kaleme alındığı belirtilen Bursa Nutku’nu mercek altına aldı. Dergide yer alan “Bursa Nutku, Atatürk’e ait değil. 1947 yılında Bursalı yerel gazeteci Rıza Ruşen Yücer tarafından ortaya atıldı” tezi yeni bir tartışma başlattı. Derin Tarih Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Armağan, konuya ilişkin şu değerlendirmeyi yaptı: “Atatürk’ün Cumhurbaşkanlığı Nöbet Defteri dahil, 1947’ye kadar hiç bir gazete ve hatıratta Bursa Nutku yer almıyor. Zaten yazan kişi de ‘Ben şahit olmadım, sadece duyduklarımı aktarıyorum’ diye yazmış. Bursa Nutku’nun çıkış noktası 1947 yılında Bursalı yerel gazeteci Rıza Ruşen Yücer’in 24 sayfalık gayri ciddi kitabıdır. Falih Rıfkı, Kılıç Ali gibi isimler de nutkun varlığını inkar etti.” Prof. Dr Mümtaz’er Türköne ise şunları söyledi: “Bursa Nutku, 27 Mayıs sonrası sol ideolojiye sahip bir kesimin gerilla savaşıyla devrim stratejisine uygun olarak kullandıkları uydurma bir argümandır.” Tarihçi Sinan Meydan ise farklı düşünüyor: “ Atatürk’ün daha ağır görüşleri de var. Dönemin yerel gazetelerinde bunlar yayınlandı. Belki orijinal metni tartışılabilir ama tümden ‘yoktur’ denemez. Bu konu Gezi olaylarıyla ilintili. Atatürk’ün söylev demeçlerinde Bursa Nutku’na benzer görüşleri vardır.” Taşla sopayla&#8230; Bursa Nutku’nda yer alan şu ifadeler çok tartışma yarattı: “Türk genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, ‘Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır.’ demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.” Kaynak: http://haber.gazetevatan.com/Haber/559362/1/Gundem]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bursa-nutku-uyduruldu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün Bursa Nutku yalan mı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkun-bursa-nutku-yalan-mi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkun-bursa-nutku-yalan-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Aug 2013 23:55:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yankılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Bursa Nutku]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Nutku]]></category>
		<category><![CDATA[Derin Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa ARMAĞAN]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Parti Devri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7441</guid>

					<description><![CDATA[Yıllarda darbe öncesi sokak ayaklanmalarında kutsal metin gibi elden ele dolaştırılan Bursa Nutku&#8217;nun yalan olduğu iddia edildi. Türk Gençliğini adeta gaza getirmek için hazırlanmış bir metin &#8220;Atatürk&#8217;ün Bursa Nutku&#8221;. Sokak ayaklanmalarında gençlerin elinde elden ele dolaşan metin şimdi de Gezi Parkı olayları vesilesiyle sosyal medyada elden ele dolaşır oldu. Peki bu Bursa Nutku nedir? Gerçekten Mustafa Kemal Atatürk mü yazdı? Derin Tarih dergisi Ağustos ayı sayısında Bursa Nutku&#8217;nu ele aldı. Atatürk&#8217;e yakınlığıyla bilinen Falih Rıfkı Atay&#8217;ın dahi uydurma dediği bu metin ilk nasıl yayıldı. İşte Derin Tarih dergisindeki derin dosyadan bazı bölümler&#8230; BİR NUTUK NASIL ADAM ÖLDÜRÜR? Yazar Mümtazer Türköne Bursa Nutku için yaptığı analizinde Bursa Nutku&#8217;nda gençlerin polise, jandarmaya ve mahkemelere karşı silahlı direnişe davet edildiğini ve uydurma bir metin olduğunu vurguluyor. ATATÜRK GERİLLA ŞEFİ Mİ? Türköne yazısında Bursa Nutku&#8217;nun edebi eksikliklerine de dikkat çekerek Atatürk&#8217;ün böyle bir metin yazamayacağını ifade ediyor. Türköne Atatürk&#8217;ü bir gerilla şefine dönüştüren metin için şunları söylüyor: &#8220;Öncelikle bir devlet adamı kendi kurduğu devlet düzenine isyan çağrısı yapmaz. Bursa Nutku ile Atatürk, gençliği kamu düzenine ve bu düzeni sağlayan zabıta ve mahkemelere şiddet kullanarak karşı çıkmaya çağırmış oluyor. Tavsiye ve emanet ettiği şey, bir fiilî isyan durumu. Karşımızda şöhretini borçlu olduğu Milli Mücadele&#8217;yi, sırtını Meclis&#8217;in meşrû zeminine dayayarak yürüten ve gençliğe emanet ettiği Cumhuriyet&#8217;i de aynı Meclis&#8217;in iradesine rapt eden bir devlet adamı duruyor. Bursa Nutku, bu meşruiyet düşkünü devlet kurucusunu Che Guevera tarzı bir gerilla şefine  dönüştürüyor.&#8221; TEK PARTİ DÖNEMİ SONU VE CHP Türköne yazısında CHP&#8217;nin tek parti iktidarını kaybetmeye başladığı 1946 seçimleriyle beraber Atatürkçülüğü nasıl keşfettiğini anlattı. Bursa Nutku&#8217;nun ileriki zamanlarla birlikte Türkiye&#8217;nin iç karışıklıklarında gençlerin ellerinde dolaşan bir metin haline geldiğini belirten Türköne, &#8220;Türk Solu&#8217;nun Atatürk artık bir gerilla şefi ve sosyalist bir devrimci; ona atfedilen Bursa Nutku da bir devrim çağrısı haline gelmiştir.&#8221; dedi. Bursa Nutku&#8217;ndan ilhamla 68 kuşağının yaptığı eylemlere dikkat çeken Türköne, Kanlı Pazar başlangıncan 12 Eylül darbesine kadar yaşanan olayların baş aktörünün Bursa Nutku olduğunu ifade etti. BURSA NUTKU VE GAZİ&#8217;NİN ÇAPKINLIKLARI Mustafa Armağan yazısında Bursa Nutku&#8217;nun yer aldığı ilk kitabın ayrıntılarına yer verdi. 1947 yılında İstanbul&#8217;da Şaka Matbaası tarafından basılan ve Rıza Ruşen Yücer tarafından yazılan &#8220;Atatürk&#8217;e Ait Birkaç Fıkra ve Hâtıra&#8221; kitabında Atatürk ile ilgili birbirinden ilginç fıkraların yer aldığı kitabı ele alan Armağan, kitaptaki birbirinden dikkat çekici çarpıklıklara dikkat çekti. İşte Armağan&#8217;ın yazısından bir bölüm: Kitabın gündemde kalmasını sağlayan ve Bursa Nutku tartışmasını açan kısmı ise Önsöz&#8217;den hemen sonra geliyor. Başlığı şöyle: &#8220;Atatürk ve Türk gençliği.&#8221; Başlığın üstünde Atatürk&#8217;ü kalabalık bir gençlik grubuna hitap ederken gösteren -kitaptaki diğer bütün görseller gibi- elle çizilmiş bir resim yer alıyor. Şimdi kitaptaki diğer yazıların içeriklerinden bahsedelim ki, tartışacağımız metnin nasıl gayri ciddi bir kitapçığın içinde yer aldığını net olarak görebilelim. ATATÜRK&#8217;TEN BALODAKİ KADINA YAKIN İLGİ Sayfa 7-8&#8217;de yer alan &#8220;Son balo&#8221; yazısında yazar, Musa Ataş adlı gazeteci arkadaşının yanında getirdiği Hatice adlı bekâr bir bayanla beraber Atatürk&#8217;ün Bursa&#8217;da verdiği bir baloya gittiğini, yanındaki -kendisinin de tanımadığı veya yeni tanıştığı- bayanla Atatürk&#8217;ün yakından ilgilendiğini, hatta balo sırasında el çabukluğuyla ismini &#8220;Ataca&#8221; olarak değiştirdiğini ciddi ciddi anlatıyor. ATATÜRK ÇİFTLERİ ÖPÜŞTÜRDÜ Gazi Mustafa Kemal, hem de Cumhuriyet&#8217;in 10. Yıl Kutlamaları sırasında Ankara Orduevi&#8217;ndeki baloya gelir. Bir ara nedense önünde dans eden bir çift dikkatini çeker. Karı koca olduklarını öğrenince de karşısında öpüşmelerini ister. Subay olan koca, emir demiri keser hesabı zoraki bir öpücük kondurur eşinin yanağına ama Gazi hiç beğenmez bu yapmacık öpücüğü, samimi bulmaz! &#8220;Yoksa bu senin eşin değil mi?&#8221; diye de çıkışır. Subay ise &#8220;Eşimdir&#8221; diye ısrar edince, ona şu tarihe geçecek emri verir: &#8220;O halde eşiniz gibi öpünüz!&#8221; Böylece bize &#8220;Bursa Nutku&#8221;nun dayanağı olarak sunulan bu müthiş kitapçıktan Atatürk&#8217;ün Cumhuriyet balolarında insanları alenen öpüştürmek gibi bir &#8220;uygarlaştırıcı misyonu&#8221;nun bulunduğunu da öğrenmiş oluyoruz. Kaynak: http://www.haber7.com/guncel/haber/1057923-ataturkun-bursa-nutku-yalan-mi]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkun-bursa-nutku-yalan-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün o metni yalan çıktı!</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkun-o-metni-yalan-cikti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkun-o-metni-yalan-cikti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Aug 2013 22:52:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yankılar]]></category>
		<category><![CDATA[ADD]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Bursa Nutku]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Nutku]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürkçü Düşünce Derneği]]></category>
		<category><![CDATA[Derin Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[internethaber.com]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa ARMAĞAN]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Parti Devri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7434</guid>

					<description><![CDATA[Türk Gençliğini adeta gaza getirmek için hazırlanmış bir metin &#8220;Atatürk&#8217;ün Bursa Nutku&#8221;. Sokak ayaklanmalarında gençlerin elinde elden ele dolaşan metin şimdi de Gezi Parkı olayları vesilesiyle sosyal medyada elden ele dolaşır oldu. Peki bu Bursa Nutku nedir? Gerçekten Mustafa Kemal Atatürk mü yazdı? Tarihçi Mustafa Armağan yönetimindeki Derin Tarih dergisi Ağustos ayı sayısında Bursa Nutku&#8217;nu ele aldı. Atatürk&#8217;e yakınlığıyla bilinen Falih Rıfkı Atay&#8217;ın dahi uydurma dediği bu metin ilk nasıl yayıldı? Yazar Türköne&#8217;nin&#8220;Ancak kariyerini kanlı illegal faaliyetlere borçlu bir gerilla şefinin ağzından bu sözleri işitebilirsiniz&#8221; diyerek Atatürk&#8217;ün yazmadığını ancak ona aitmiş gibi gösterilen bu metin yıllarca darbeciler tarafından kullanıldıç  İşte Derin Tarih dergisindeki derin dosyadan bazı bölümler&#8230; BİR NUTUK NASIL ADAM ÖLDÜRÜR? Yazar Mümtazer Türköne Bursa Nutku için yaptığı analizinde Bursa Nutku&#8217;nda gençlerin polise, jandarmaya ve mahkemelere karşı silahlı direnişe davet edildiğini ve uydurma bir metin olduğunu vurguluyor. ATATÜRK GERİLLA ŞEFİ Mİ? Türköne yazısında Bursa Nutku&#8217;nun edebi eksikliklerine de dikkat çekerek Atatürk&#8217;ün böyle bir metin yazamayacağını ifade ediyor. Türköne Atatürk&#8217;ü bir gerilla şefine dönüştüren metin için şunları söylüyor: &#8220;Öncelikle bir devlet adamı kendi kurduğu devlet düzenine isyan çağrısı yapmaz. Bursa Nutku ile Atatürk, gençliği kamu düzenine ve bu düzeni sağlayan zabıta ve mahkemelere şiddet kullanarak karşı çıkmaya çağırmış oluyor. Tavsiye ve emanet ettiği şey, bir fiilî isyan durumu. Karşımızda şöhretini borçlu olduğu Milli Mücadele’yi, sırtını Meclis’in meşrû zeminine dayayarak yürüten ve gençliğe emanet ettiği Cumhuriyet’i de aynı Meclis’in iradesine rapt eden bir devlet adamı duruyor. Bursa Nutku, bu meşruiyet düşkünü devlet kurucusunu Che Guevera tarzı bir gerilla şefine  dönüştürüyor. Hakikaten, ancak kariyerini kanlı illegal faaliyetlere borçlu bir gerilla şefinin ağzından bu sözleri işitebilirsiniz. &#8221; TEK PARTİ DÖNEMİ SONU VE CHP Türköne yazısında CHP&#8217;nin tek parti iktidarını kaybetmeye başladığı 1946 seçimleriyle beraber Atatürkçülüğü nasıl keşfettiğini anlattı. Bursa Nutku&#8217;nun ileriki zamanlarla birlikte Türkiye&#8217;nin iç karışıklıklarında gençlerin ellerinde dolaşan bir metin haline geldiğini belirten Türköne, &#8220;Türk Solu&#8217;nun Atatürk artık bir gerilla şefi ve sosyalist bir devrimci; ona atfedilen Bursa Nutku da bir devrim çağrısı haline gelmiştir.&#8221; dedi. Bursa Nutku&#8217;ndan ilhamla 68 kuşağının yaptığı eylemlere dikkat çeken Türköne, Kanlı Pazar başlangıncan 12 Eylül darbesine kadar yaşanan olayların baş aktörünün Bursa Nutku olduğunu ifade etti. BURSA NUTKU VE GAZİ&#8217;NİN ÇAPKINLIKLARI Mustafa Armağan yazısında Bursa Nutku&#8217;nun yer aldığı ilk kitabın ayrıntılarına yer verdi. 1947 yılında İstanbul&#8217;da Şaka Matbaası tarafından basılan ve Rıza Ruşen Yücer tarafından yazılan &#8220;Atatürk’e Ait Birkaç Fıkra ve Hâtıra&#8221; kitabında Atatürk ile ilgili birbirinden ilginç fıkraların yer aldığı kitabı ele alan Armağan, kitaptaki birbirinden dikkat çekici çarpıklıklara dikkat çekti. İşte Armağan&#8217;ın yazısından bir bölüm: Kitabın gündemde kalmasını sağlayan ve Bursa Nutku tartışmasını açan kısmı ise Önsöz’den hemen sonra geliyor. Başlığı şöyle: “Atatürk ve Türk gençliği.” Başlığın üstünde Atatürk’ü kalabalık bir gençlik grubuna hitap ederken gösteren -kitaptaki diğer bütün görseller gibi- elle çizilmiş bir resim yer alıyor. Şimdi kitaptaki diğer yazıların içeriklerinden bahsedelim ki, tartışacağımız metnin nasıl gayri ciddi bir kitapçığın içinde yer aldığını net olarak görebilelim. ATATÜRK&#8217;TEN BALODAKİ KADINA YAKIN İLGİ Sayfa 7-8’de yer alan “Son balo” yazısında yazar, Musa Ataş adlı gazeteci arkadaşının yanında getirdiği Hatice adlı bekâr bir bayanla beraber Atatürk’ün Bursa’da verdiği bir baloya gittiğini, yanındaki -kendisinin de tanımadığı veya yeni tanıştığı- bayanla Atatürk’ün yakından ilgilendiğini, hatta balo sırasında el çabukluğuyla ismini “Ataca” olarak değiştirdiğini ciddi ciddi anlatıyor. ATATÜRK ÇİFTLERİ ÖPÜŞTÜRDÜ Gazi Mustafa Kemal, hem de Cumhuriyet’in 10. Yıl Kutlamaları sırasında Ankara Orduevi’ndeki baloya gelir. Bir ara nedense önünde dans eden bir çift dikkatini çeker. Karı koca olduklarını öğrenince de karşısında öpüşmelerini ister. Subay olan koca, emir demiri keser hesabı zoraki bir öpücük kondurur eşinin yanağına ama Gazi hiç beğenmez bu yapmacık öpücüğü, samimi bulmaz! “Yoksa bu senin eşin değil mi?” diye de çıkışır. Subay ise “Eşimdir” diye ısrar edince, ona şu tarihe geçecek emri verir: “O halde eşiniz gibi öpünüz!” Böylece bize “Bursa Nutku”nun dayanağı olarak sunulan bu müthiş kitapçıktan Atatürk’ün Cumhuriyet balolarında insanları alenen öpüştürmek gibi bir “uygarlaştırıcı misyonu”nun bulunduğunu da öğrenmiş oluyoruz. Bursa Nutku&#8217;nun Demokrat Partisi kongresinde okunup okunmadığı iddialarını, Atatürk&#8217;ün en yakınındaki isimlerin Bursa Nutku&#8217;na dair açıklamalarını, Bursa Nutku&#8217;nun siyasetçiler tarafından da reddedildiğini, dönemin medyasında nasıl ayaklanma için kullanıldığını ve pek çok tarihi belgeyi Derin Tarih&#8217;in Ağustos ayı sayısında bulabilirsiniz. Atatürkçü Düşünce Derneği&#8217;nin sitesinde yer alan Bursa Nutku içeriği şöyle&#8230; Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek; ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek” Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haklı ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.” İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği! Kaynak: http://www.internethaber.com/ataturkun-o-metni-yalan-cikti-567002h.htm]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkun-o-metni-yalan-cikti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Suriye’yi nasıl terk etmiştik?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/suriyeyi-nasil-terk-etmistik/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/suriyeyi-nasil-terk-etmistik/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jul 2013 10:33:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[General Allenby]]></category>
		<category><![CDATA[Özgür Suriye Ordusu]]></category>
		<category><![CDATA[PYD]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7394</guid>

					<description><![CDATA[Suriye sınırında yeni bir Kürt devleti oluşumu Türk hariciyesini alarma geçirdi. Güney sınırımızın doğusunda artık varlığı resmileşti sayılan Kürt bölgesinin ardından bu defa batıda Türkiye’nin de desteklediği Özgür Suriye Ordusu’ndan PYD’ye Kürtlere geçmiş durumda.. Türkiye bu durumda ne yapacak? Kuzey Irak’ta olduğu gibi kırmızı çizgilerimiz var, çiğnetmeyiz diye efelenecek mi yoksa bölgenin yeni hakimleriyle uzlaşma yoluna mı gidecek? Önümüzdeki günlerde göreceğiz. Şu kadarını söyleyeyim ki, eski Türkiye olsa bu sıkıntıları yaşamazdık! Bu gibi netameli durumlarda tarafsızlığımızı ilan eder, bekle gör politikasına geçerdik. Ancak hem Irak’ta, hem de Suriye’de Türkiye açıkça taraf ülkelerden biri oldu ve sıkıntıya düştü. Bu demek değildir ki, Türkiye eskisi gibi renksiz, silik bir dış politika gütsün, tarafsızlık görüntüsü altında oportünizm yapsın. Demek istediğim, Türkiye oyunda, artık pas geçmiyor ve kartını açıkça oynuyor. Büyük oynadıkça risk de artacaktır doğal olarak. Kısacası risk alan bir ülke oldu Türkiye.  Tarihi rolü bunu gerektiriyordu bir bakıma, daha doğrusu buna zorluyordu onu. Buradan anladık ki, dış politikada ne ‘Tek devletiz’ retoriği, ne de ‘Katil Esed’ ithamı kendisine yer bulabilir. Her zaman belli bir çekince, bir mesafe ve diplomatik soğukluk ayarı gerektiği açık. Patrick Cockburn aktarmıştı o şık tespiti: “Türkler büyük konuşurlar ama harekete geçmeye sıra gelince hayal kırıklığına uğratırlar. İranlılar ise tam tersi.” Böyle demiş bir Arap siyasetçisi, “Türkler çok konuşuyor ve büyük konuşuyor ama iş bitirmeye gelince bir varlık gösteremiyorlar, İranlılar ise tersine büyük konuşmak yerine susup işlerini derinden derine hallediyorlar.” Sessiz sedasız Suriye’yi ele geçiren İran’ı bundan daha veciz anlatacak tespit zor bulunur herhalde. Bu kadar güncel yorum yeterli. Şimdi tarihe doğru bir yolculuğa çıkalım ve Suriye’deki olayları fırsat bilerek bundan 95 yıl önce Suriye’yi nasıl bir hezimet sonucunda terk ettiğimize bakalım. Kayıp savaş Yakın tarihin neden sisler içinde kaldığını merak ediyorsanız şimdiye kadar okuduğunuz tarih kitaplarına bir göz atın derim. Kaynağı orasıdır çünkü. Mesela 1931 tarihli ‘Tarih III’ adlı lise ders kitabında Çanakkale ve Kutülamare’den uzun uzun söz edildiği halde Filistin ve Suriye cephesindeki yenilgiler tek satırla olsun geçmez. Genelkurmay Başkanlığı’nın Harp Okulları için hazırlattığı ‘Türk Devrim Tarihi’ (1971) adlı kitapta da büyük bir sessizlik vardır. Evlere şenlik bir Filistin/Suriye savaşları anlatımını YÖK’ün 4 prof., 3 doçent ve bir yardımcı doçente yazdırdığı ‘Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi I/1’ (1989) adlı kitapta buluyoruz. Tam 8 hoca baş başa vermişler ve bu milletin evlatlarına kendi tarihlerini şu zavallı satırlarla anlatmışlar. Aynen aktarıyorum: “Suriye ve Filistin cephesinde ise İngilizleri oyalamak isteyen Yıldırım Orduları Grubu, başarılı savunmalar yaptı. Ancak Baalbek’te kurulan bu ordunun merkezi savaşın seyri içerisinde kuzeye doğru Şam, Halep ve daha sonra da Adana’ya çekildi.” (s. 47) Ayıp diye bir şey vardır! Osmanlı’nın belini büken ve Mondros Mütarekesi’ni imzalamak zorunda kalarak tarihe veda etmesine sebep olan, iki yıl devam etmiş bir savaş bu kadar mı sığ anlatılır? (Neresini düzeltelim: Yıldırım’ın karargahı Baalbek’te değil, Nasıra’dadır.) Nerede o üç Gazze muharebesi? Nerede Kudüs’ün, Filistin’in, Şam’ın ve Halep’in düşüşü? Nerede İngilizlerin askeri lise öğrencilerine bir savaş böyle kazanılır diye ders olarak okutulan Megiddo (el-Lecun) meydan savaşındaki zaferi? Nerede sadece 39 gün içinde tam 560 kilometre anavatanından çekilmek zorunda kalan Osmanlı ordusunun yaşadıkları ve ona bu hezimeti yaşatan komutanların isimleri? Tıs yok. Halbuki ilk iki Gazze muharebesini kazanmıştık İngilizlere karşı. Yazsanıza&#8230; Yok. Son Gazze muharebesini İngilizlerin Albay İsmet Bey’in (İnönü) Birüseba’daki kolordusunu yardıktan sonra kaybettiğimizi de yazın. Olur mu? Paşamız namağluptur. Peki Nablus’ta (Megiddo veya Armageddon) Lord Allenby ile 7. Ordu Komutanı Mustafa Kemal Paşa’nın karşılaştığını ve Mustafa Kemal Paşa’nın yenilerek kuvvetlerine ricat emir verdiğini neden yazmıyorsunuz? Hep aynı terane: Bir tek Mustafa Kemal Paşa kuvvetlerini muntazaman geri çekmeyi başardı. 4. ve 8. ordularımız yenildi, 7. Ordu’ysa ‘çekildi’. Çekildi ama kaç kişiyle? İngilizlere ne kadar esir vererek ve silah bırakarak? Şehit ve yaralı sayılarımızı da açıklayın. Açıklayın da millet öğrensin. Hatta bu savunmacı kitaplardan birinde yazar (ismini vermeyeyim), kuvvetlerini Halep’in 5 km kuzeyine çekmesi üzerine şu harika yorumda bulunuyor: ‘Böylece olaylar Mustafa Kemal Paşa’nın istediği gibi gelişmişti.’ Şimdi bundan ne anlamamız gerekir? Nablus’ta bulunan karargahını 560 kilometre geriye çekilerek Katma’ya nakleden bir komutanın bunu ‘istediği’ni söylemek ne demektir? Bu hezimetin hikayesini ayrıntılı olarak yazacağım. Burada sadece bir alıntı yapmak istiyorum. İngilizlerin dünya savaş tarihine giren bu operasyonlarını yürüten General Allenby 19 Eylül günü saat 4,5’ta başlayan taarruzun 20 Eylül akşamına kadar 36 saat sürdüğünü, Türk ordusunun büyük bir kısmının mağlup edildiğini, 7. ve 8. orduların ‘bütün silah ve malzemeleriyle’ ellerine düştüğünü yazar ve devam eder: ‘7. ve 8. orduların mağlubiyeti sonucunda Şeria’nın doğusundaki 4. Ordu da ricat etti.’ Allenby ısrarla 7. Ordu’nun düzenini bütünüyle kaybederek dağıldığını anlatır (İz Yay., 2013). Oysa bizimkiler diğer 2 ordu yenilince 7. Ordu’nun geri çekilmek zorunda kaldığını yazarlar hâlâ. Özellikle Lord Carver’ın bu çöküş olmasaydı Osmanlı’nın günümüzde ne durumda olacağına ilişkin yaman tespitleri klasik düşünce kalıplarını kıracak cinstendir: ‘Eğer Türkiye’yi savaş dışı kalmaya ikna etmekte başarılı olsaydık veya ürküterek Çanakkale’den geçebilmiş olsaydık sonuç ne olurdu? Mustafa Kemal Osmanlı Devleti’ni laik bir devlete dönüştürecek saik veya otoriteye sahip olur muydu? Savaş sonrası Türkiye’ye karşı bir Arap isyanı başlar mıydı veya hangi şekli alırdı? 1914 yılında Osmanlı Devleti’ni oluşturan bütün bu topraklar üzerinde hükümferma olan bir Türkiye, dünyanın en büyük petrol üreticisi ve potansiyel olarak en güçlü ülkesi olurdu. Ya Mısır? O da İstanbul’a ismen tabi olmaya devam ederdi. İsrail diye bir devlet kurulmazdı. (Turkish Front 1914/18, Pan Books, 2003, s. 247.) Ne garip: Lozan tam da bunlar için yapılmamış mıydı? Lord Carver’ın sözünü ağzında bırakmayalım isterseniz: ‘İngiliz, Avustralyalı, Yeni Zelandalı ve Hindli askerler hayatları pahasına Türkiye’ye karşı savaşarak bölgenin yapısını değiştirdiler. Ama iyi mi ettiler, kötü mü ettiler, söylemek zor.’ Utanalım, bunu bir İngiliz Mareşali söylüyor… 21 Temmuz 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/suriyeyi-nasil-terk-etmistik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün başarısızlığı da yazılmalı!</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkun-basarisizligi-da-yazilmali/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkun-basarisizligi-da-yazilmali/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 May 2013 21:20:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[internethaber.com]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7321</guid>

					<description><![CDATA[Tarihçi Mustafa Armağan, Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün başarısızlıklarının da tarih kitaplarında yer alması gerektiğine dikkat çekti. BANU İRİÇ İNTERNETHABER.COM (ÖZEL İÇERİK)  Tarih kitaplarının yeniden yenilenecek olması Mustafa Kemal Atatürk ve son Sultan Vahdettin hakkındaki iddiaları yeniden gündeme getirdi. Tarihçiler Atatürk ve Osmanlı konusundaki tek taraflılığa dikkat çekerken yeni tarih kitapları şimdiden çok tartışılacağa benziyor. İnternethaber&#8217;e konuşan tarihçi Mustafa Armağan, tarih kitaplarında Mustafa Kemal&#8217;in de başarısızlıklarının bile başarı olarak sunulduğuna dikkat çekerek, tekdüze bir tarihin yanlışlığına vurgu yaptı. Armağan &#8220;Bir tarafı sürekli yücelten bir tarafı sürekli kötüleyen&#8221; bir tarihin yanlışlığını ortaya koyarak &#8220;Başarısızlığı görülmeden bir tarih anlayışı olmaz&#8221; dedi. Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı&#8217;nın tarih kitaplarının yenileneceğini açıklaması çözüm süreci ve alkol düzenlemesi tartışmalarının yanında gündeme bomba gibi düştü. Başbakan Erdoğan&#8217;ın da gençlere yönelik yaptığı toplantılarında sık sık vurguladığı tarih okuma önerisi yeni tartışmaları beraberinde getirdi. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin tarih kitaplarında son Osmanlı padişahı Vahdettin&#8217;in vatan haini olduğu iddiaları konusunda yanlış bilgiler içerdiğini belirterek tarih kitaplarının değişimine vurgu yapmıştı. Bunun üzerine öncelikle CHP kanadından çok sayıda eleştiriler gelmiş &#8220;Atatürk&#8217;ü de hain ilan edecekler&#8221; iddiasında bulunan vekiller dahi olmuştu. Ancak pek çok tarihçinin uzlaştığı bir nokta var ki cumhuriyet dönemi sonrası yazılan tarihte tek taraflılık ve pek çok yanlışlığın olduğu. Osmanlı tarihi ve yakın tarih üzerine çalışmalarıyla bilinen tarihçi-yazar Mustafa Armağan&#8217;ın dünkü yazısındaki senelerdir dillendirilen Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün Samsun&#8217;a kaçarak değil Damat Ferid talimatıyla gittiğini hatırlatmış ve belgeleri sunmuştu. Resmi tarihte yıllarca öğretilen &#8220;Atatürk&#8217;ün Samsun&#8217;a çıkışı&#8221; ilgili gerçek bilgileri açıklayan Armağan, belgelerde Mustafa Kemal&#8217;in Samsun&#8217;a çıkarken istediklerini aktarmıştı. OSMANLI ORTAYA ÇIKMASIN DİYE UĞRAŞTILAR İnternethaber&#8217;e konuşan Mustafa Armağan tarih kitaplarının yeniden yazılmasını olumlu bulduğunu söyleyerek Cumhuriyet kurulduktan bu yana Osmanlı&#8217;nın kötüleştirildiği ve Osmanlı&#8217;nın korku olarak pompalandığı bir tarih anlayışının olduğunu altını çizerek şunları söyledi: &#8220;Cumhuriyetçi tarih anlayışı Osmanlı&#8217;yı kötülemek üzerine kuruluydu. Tuğralar, kitabeler gizlendi, arşiv bile satılmaya bile çalışıldı. Yıllarca Osmanlı mirasından kurtulmaya çalıştılar. İngilizlerin desteğiyle Osmanlı gibi bir oluşumun bir daha ortaya çıkamasın diye uğraştılar&#8221; &#8220;Osmanlı korkusu 1950&#8217;li yıllarda son buldu ve Menderes döneminde Osmanlı hasreti yeniden başladı. Devlet ve bürokrasi düzeyinde Osmanlı hasreti, Özal döneminde de patladı. Özal da Osmanlı&#8217;ya sık sık vurgu yaptı. Kendini Osmanlı&#8217;nın devamı olarak gören bir siyasi anlayış doğdu. 28 Şubat döneminde bu anlayış sekteye uğradı. AK Parti döneminde patlama yeniden yaşandı. Bu helalleşme 1950&#8217;li yıllarda yapılmalıydı. Atatürk ile ilgili tarihin alt üst edilmesi, yeniden yazımı, hainlikle suçlandı.&#8221; TARİH TEK BİR KİŞİYİ HAKLI ÇIKARAMAZ Mustafa Kemal Atatürk hakkında tarihi arşivlerin tartışılmaya açılmasını sorduğumuz Armağan yıllarca tarih kitaplarındaki tek taraflılığa dikkat çekerek şunları belirtti: &#8220;Tarih tekdüze olamaz. Tarih yalnızca bir kişiyi haklı çıkaramaz. Bir tarafı aşırı kötüleyen bir tarafı yücelten adaletsiz tarih anlayışı olamaz&#8221; FİLİSTİN&#8217;DE GERİ ÇEKİLME BAŞARISIZLIKTI Armağan, tarih kitaplarında Osmanlı Ordusu&#8216;nun Filistin&#8217;i kaybetmesine neden olan o savaşın başındaki Mustafa Kemal&#8216;in geri çekilmesinin başarı diye sunulduğunu aslında başarısızlık olduğunu şu sözlerle ifade etti: &#8220;Mustafa Kemal&#8217;in de yenildiği savaşlar var. Filistin cephesinde ordusunu geri çekti. Ama tarihe bu &#8216;başarılı bir şekilde ordusunu geri çekti&#8217; olarak yazıldı. Bu bir başarı mıdır? Filistin cephesinde ordusunu 600 km geri çekiiyor. Tarihi değiştirebilecek bir lider olsaydı Çanakkale&#8217;de yaptığını Filistin&#8217;de de yapardı. Başarıları elbette ki oldu ancak başarısızlıklarını görmeden bir tarih anlayışı olmaz.&#8221; SERBEST FIRKA BAŞARISIZLIKTI Armağan Mustafa Kemal&#8217;in başarısızlıklarının da yazılması gerektiğine vurgu yaparak bir diğer başarısızlık olan Serbest Fırka denemesine değinerek şunları söyledi: &#8220;Serbest Fırka da Mustafa Kemal açısından bir başarısızlıktır. Mustafa Kemal bu partiyi kurdurmak için en yakın dostunu Fethi Okyar&#8217;ı çağırıyor ancak süreç iyi yönetilemiyor ve kapatılıyor. Serbest Fırka&#8217;ya oy çıkmasın diye kampanyalar yapılıyor. İzmir&#8217;de 50 bin kişinin protestosuna maruz kalıyorlar.&#8221; Tarih kitaplarındaki Mustafa Kemal Atatürk profilindeki eksikler olduğuna dikkat çeken Armağan &#8220;Bütün kusurlarından arındırmış biri olamaz. Tabi ki doğru işleri başarıları da var ancak bunlar da açıklığa kavuşmalı. Ben köşemde de belgeleriyle yazdım. Samsun&#8217;a giderken araba gibi taleplerde bulunuyor, hani izin almadan kaçmıştı.&#8221;dedi. Armağan özellikle yeni nesillerin tarih algısının oluşturulduğu okullardaki tarih kitaplarının yeniden düzenlenmesinin önemine vurgu yaptı.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkun-basarisizligi-da-yazilmali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Kemal, Samsun’a kaçarak mı gitti?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-kemal-samsuna-kacarak-mi-gitti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-kemal-samsuna-kacarak-mi-gitti/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 May 2013 07:16:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[19 Mayıs 1919]]></category>
		<category><![CDATA[Afet İnan]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün Samsun'a Çıkışı]]></category>
		<category><![CDATA[Che Guevara]]></category>
		<category><![CDATA[Meclis-i Vükela]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7316</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı’nın hayaleti, hani şu var mı yok mu belli olmayan UFO’lar gibi bir kere daha göründü ufkumuzda. Baksanıza, Sultan Vahdettin’in “hain” olup olmadığını yeniden tartışmaya başladık. Geçtiğimiz hafta, önce Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı tarih kitaplarının gözden geçirileceğini açıkladı. Ardından Mehmet Ali Şahin, Son Padişah’la ilgili “vatan haini” hükmü devam ediyorsa tarih kitaplarının değiştirilmesini istedi. Derken Nur Serter girdi devreye ve bunların Cumhuriyet değerlerine savaş açmak anlamına geldiğini, gelişmeleri “elem verici” bulduğunu söyledi. Peki, Nur Serter’e elem vermemek için tarihçiler ne yapmalı? Yatıp kalkıp Nutuk mu okumalılar? Öyle yapılmalıymış! Son incisi de şu: Nutuk, “gericilerin kafasına düşen bir tuğla” imiş! Tuğlanın kimin kafasına düştüğü belli. Nutuk’un inkılap tarihçiliğimizin kafasına düşen büyükçe bir tuğla olduğunu da söyleyebiliriz. Ders kitaplarından örnek vermek çok hoşlandığım bir iş değildir ama derdimi anlatabilmek için mecburum. Şimdikilere göre epeyce ayrıntılı olan Afet İnan’ın “Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi”ne aldığı 22 Mayıs 1919 tarihli raporda Mustafa Kemal Paşa’nın “Millet birlik (yekvücut) olup, hâkimiyet esasını ve Türk duygusunu hedef tutmuştur.” diyerek Osmanlı hükümetine çok açık bir ifade ile kurtuluş hareketinin birliğe, millî egemenliğe ve Türk milliyetçiliği fikrine dayanacağını bildirdiği yazılı. Ancak Başbakanlık Arşivi’ndeki belgenin fotokopisini okuyunca meselenin o kadar net olmadığını anlıyorsunuz. Buna göre, Mustafa Kemal Paşa kurmay subaylarından birkaç kişiyi Samsun’daki İngiliz subaylarıyla görüştürüyor. Manda teklif eden İngilizlere şu cevap verilmiş: “Türklüğün ecnebi idaresine tahammülü olmadığı, İngilizler gibi en medenî ırklardan müşavir ve teşkilatçı olarak zevat-ı mütehassısa ve marufenin hüsn-i kabul göreceği…” Böylece Samsun’a çıktıktan 3 gün sonra Mustafa Kemal Paşa’nın 1) İşgalci İngilizlerle görüştüğü (subayları vasıtasıyla görüştüğünü söylüyor ama Hüsrev Gerede gibi kurmayları kendilerinin görüşmediklerini yazıyor; kim doğruyu söylüyor?), 2) Yabancıların mandasına karşı olduklarını ve 3) İngilizleri en medeni “ırklar”dan kabul ettiklerini, onlardan danışman ve teşkilatçı olarak uzman ve meşhur kişilerin alınmasının iyi karşılanacağını söylediği veya söylettiği anlaşılıyor. Afet İnan’ın sözünü ettiği cümlenin orijinali ise şu şekilde: “Türklüğün (…) Hakimiyet-i milliye esasını, Türk duygusunu hedef ittihaz ile hükümet-i hâzıraya bütün ruh ve vücuduyla mûti ve münkâd bulunduğu sırasıyla teşrih edilmiş(tir).” Bektaşi fıkrasındaki tarzda Kur’an okumaktan ne farkı var bunun? “Hedef tutmuştur”dan sonrasını okumayınca cümlenin bir anlamı kalmıyor ki! Türklüğün Damat Ferid Paşa hükümetine bütün vücut ve ruhuyla itaatkâr (mûti’) ve boyun eğmiş (münkâd) olduğunu söyleyen kısmını kesiyorsunuz ve bu da tarihçilik oluyor! Doğrusunu yazsa insanlar onu Samsun’a gönderen sadrazamın Damat Ferid olduğunu öğrenecekler çünkü. Hain birinin bir kahramanı nasıl gönderdiğini sorarsa okur, ne cevap verilecek? O da onu hain biliyordu mu? Güldürmeyin Allah aşkına! 1991’de Zaman’da yayınlandı 1991 yılının 19 Mayıs’ında “Zaman” gazetesi yayınlayana kadar Mustafa Kemal’in Samsun’a İngiliz vizesiyle gönderildiğine dair belgeler yoktu. O gün gazetemizin ilk sayfası belgeyle doluydu ve manşet şuydu: “Samsun’a İngiliz vizesi.” Şimdilerde ortalıkta bu belgeleri ilk ben yayınladım diye gezinen şahıstan tam 7 yıl önce Kâzım Karabekir’in damadı Faruk Özerengin, Vehbi Vakkasoğlu’na belgeleri sızdırmış, o da “Zaman” gazetesini tercih etmişti. Bu gerçekten de bir ilkti. (Ondan tam 2 yıl önce de “Zaman”ın manşetinde yine bu konu vardı: “Atatürk Samsun’a İngiliz vizesiyle gitti.”) İngiliz vizesini almadan gitmesi mümkün değildi ki. Mantık yürüterek bile bunun böyle olduğu sonucuna ulaşılabilirdi ama bir tarih mantıkla yazılmaz, belgeyle yazılırdı. O zamana kadar neden bu vize konusu üzerinde durulmamış ve belgeler yayınlanmamıştı? Haksızlık yapmayalım, mesela Genelkurmay Başkanlığı’nın yayınladığı “Harp Tarihi Vesikaları Dergisi”nin Eylül 1952 tarihli ilk sayısında bazı belgeler yayınlanmıştı. Ancak doğrudan Nutuk’u zor duruma düşürecek belgelere yer verilmemişti. Oysa ne kaçarak gidilebilirdi Samsun’a, ne de dümeni kırık, pusulası bozuk bir tekneyle. Hazırlıklar inceden inceye planlanarak ve eksikler giderilerek yola çıkmıştı Bandırma gemisi. Elimizdeki belgelerden biri özellikle ilginçtir. Tarih 13 Mayıs 1919. Henüz İzmir işgal edilmemiş. İstanbul’dan yola çıkışına 3 gün varken M. Kemal Paşa, Harbiye Nezareti’nden 4 şey istemektedir. 1) 7 Mayıs’ta istediği karargâh mensuplarının üç aylık tahsisatlarının şimdiden ve buradan ödenmesi, 2) Müfettişlik görevi sırasında ortaya çıkabilecek olağanüstü masraflar için 6 Mayıs’ta para istenildiği halde henüz karar verilmemiştir. Karar verilip hesaplanarak kendisine bir miktar meblağ ödenmesi, 3) En az iki binek otomobil temini, 4) Kendisine verilecek tahsisat ile karargâhının “seferî karargâh” olarak kabul edilmesi hakkında ayın 12’sinde bir başvuruda bulunduğunu ama bu konunun da henüz işlemden geçmediğini, bir an önce geçirilmesi. Ancak istekleri yerine getirildikten ve maiyetindekilerin paraları nakden ödendikten üç gün sonra yola çıkacağını söyleyen Mustafa Kemal Paşa’nın hâlâ İstanbul’dan kaçarak gittiğini tekrarlayanlar varsa denilecek bir şey yok.  İşte bir belge daha. Tarih 1 Haziran 1919. Meclis-i Vükela müzakerelerine mahsus tutanakta şu bilgileri okuyoruz: “Mustafa Kemal Paşa ile refakatindekilerin tahsisat ve harcırahları Harbiye Nezareti bütçesinden verilecekse de, seyyar olarak görev yapacaklarından bazı masrafları olacaktır. Bu sebeple normal tahsisatlarına yarım maaş eklenmesi uygun görülmekteyse de, bütçede bu paranın bir karşılığı bulunmadığından aylık tahsisatlarının yarısı olan 57.269 kuruşun beklenmedik masraflar kaleminden ödenmesine&#8230;” Belgeler devreye girince çok başka bir tarih çıkacak karşımıza. Emin olun. Devrimci Che Guevara bile gerçeği yalandan ayırmayı bilmiş, biz bilememişiz. Şöyle demiş: “Bir yalan, hangi amaç için söylenmiş olursa olsun, her zaman, en kötü gerçekten daha kötüdür.” 26.05.2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-kemal-samsuna-kacarak-mi-gitti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>7</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Anayasamız Kur’an’dır” diyen devlet başkanı kimdi?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/anayasamiz-kurandir-diyen-devlet-baskani-kimdi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/anayasamiz-kurandir-diyen-devlet-baskani-kimdi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Apr 2013 14:24:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Anayasa]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Balıkesir Hutbesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hâkimiyet-i Milliye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6772</guid>

					<description><![CDATA[İnsan okuyunca ister istemez etkileniyor: “Avrupa’da ilk kez minareden ezan okundu. Gurbetçiler duygulu anlar yaşadı.” Ezan-ı Muhammedî’ye kavuşan Avrupa’daki kardeşlerimizin nasıl bir coşku duyduklarını, 1950 yılında Türkiye’nin ezana yeniden kavuşmasını anlatan yüzlerce kişiyle yaptığım görüşmelerden iyi bilirim. Geçen 60 yıla rağmen gözyaşlarına hakim olamıyorlardı. Güya ezan Türkçe okunursa halk ne denildiğini anlayacak ve Müslümanlığının şuuruna varacak, şimdiki deyişle bilinçli Müslüman olacaktı. Ne yazık ki süreç böyle işlemedi. Yapılanlar ‘ezan zulmü’ olarak tarihe geçti. Peki Arapça ezanı yasaklatan Mustafa Kemal Paşa dine karşı mıydı? Cevabımızı sona saklayalım ve çok sözü edilen ama üzerinde yeterince durulmayan Balıkesir Hutbesi’ne eğilelim. Allah’ın yarattıkları arasında çelişki bulamazsınız Cuma günü değil, çarşamba günü verildiği, önce Paşa’nın büyük bir cemaatle öğle namazını kıldığı, ardından şehitlerin ruhlarına mevlid okunduğu gibi ayrıntıları geçelim. Şunu söyleyeyim ki, hutbe metninin her cümlesi, üzerinde genişçe durulmayı hak etmektedir. (Piyasadaki yalan yanlış hallerine güvenmediğimden Hakimiyet-i Milliye’nin 11 Şubat 1923 tarihli nüshasındaki neşrini esas aldım.) Gazi, Fatih Sultan Mehmed’in kayınpederi Zağanos Paşa’nın yaptırdığı camide bizzat minbere çıkarak şu girişi yapmıştır: “Millet, Allah birdir. Şanı büyüktür. Allah’ın selameti, atıfeti ve hayrı üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz hazretleri Cenab-ı Hakk tarafından insanlara hakâyıkı (gerçekleri) tebliğe memur ve resul olmuştur.” Klasik bir hocaefendi edasıyla başlayan hutbede konuşanın TBMM hükümetinin başkanı olduğunu hatırlamak gerekir. Devamında sarf ettiği şu cümle çok çok önemli: “Kanun-i Esasi cümlenizce malumdur ki, Kur’an-ı Azimüşşan’daki nusûstur.” Yani diyor ki: “Anayasamız Kur’an’daki emirlerdir (naslar).” Açıkça ‘Anayasamız Kur’an’dır.’ diyor. Acaba bugün herhangi bir siyasetçi bu cümleyi söylese başına neler gelirdi? Düşünmeye değer bir husus. Biraz daha devam edelim mi okumaya? Buyurun: “İnsanlara feyz-i ruhî (ruhî bereket) vermiş olan dinimiz son dindir, ekmel (kusursuz) dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, hakikate tamamen tevafuk ve tetabuk ediyor (uyuyor). Eğer akla, mantığa ve hakikate tevafuk etmemiş olsaydı bununla diğer kavanin-i tabiîye-i ilahiye beyninde tezad (onunla yine ilahi kaynaklı olan tabiî kanunlar arasında çelişki) olması icab ederdi. Çünkü bilcümle kavanin-i kevniyyeyi (bütün tabiat kanunlarını da) yapan Cenab-ı Hakk’tır.” Mustafa Kemal Paşa’nın, Hakimiyet-i Milliye’nin 11 Şubat 1923 tarihli nüshasında neşredilen Balıkesir Hutbesi. Buradaki tamamen dinî alana ait bir mantık yürütüldüğünü kelam kitaplarına veya Risale-i Nur’a aşina olanlar fark etmiş olmalı. Kur’an ile dünya çelişmez buna göre. Çünkü ikisinin de yaratanı aynı olduğu için Kur’an’ın tabiat kanunlarıyla çelişmediğini ve çelişemeyeceğini bu kadar öz olarak ifade eden bir metni “Söylev ve Demeçler”in neresine oturmak gerekir acaba? Ancak ufak bir sorun var: Bu bir hocaefendi üslubu ve mantığında irad edilmiş olan hutbeyi veren kişi, bir siyasetçi. Hatta devlet başkanı. Nitekim aynı camide bulunan Kâzım Karabekir çıkışta onu böylesine yoğun bir dinî konuşma yaptığı için eleştirmiş ve “Bu millet dini siyasete alet etmekten yeterince çekmedi mi Paşam?” diyerek tavrını koymak ihtiyacını duymuştur. Peki fiilî de olsa bir devlet başkanının hutbeye çıkıp Elmalılı Hamdi Yazır gibi dinî açıklamalar yapmasını nasıl değerlendirmek gerekir? O zamanın şartları öyleydi diyerek mi? Neyse, biz okumaya devam edelim: “Büyük sevap kazanacağım” “Arkadaşlar, Cenab-ı Peygamber mesaisinde iki dâra (eve), iki haneye malik bulunuyordu. Biri kendi hanesi, diğeri Allah’ın eviydi. Millet işlerini Allah’ın evinde yapardı. Hazret-i Peygamber’in eser-i mübareklerine iktifaen (bazı metinlerde “iktidaen” (‘uyarak’) şeklinde geçiyor) bu dakikada milletimize, milletimizin hal ve istikbaline ait hususâtı görüşmek maksadıyla bu dar-ı kudside (kutsal evde) Allah’ın huzurunda bulunuyoruz. Beni buna mazhar eden Balıkesir’in dindar ve kahraman insanlarıdır. Bundan dolayı çok memnunum. Bu vesileyle büyük bir sevaba nail olacağımı ümid ediyorum.” Hutbenin kendisine “büyük bir sevaba” nail olma fırsatı verdiğini ifade eden Mustafa Kemal Paşa şöyle devam eder: “Camiler birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için yapılmamıştır. Camiler itaat ve ibadet ile beraber din ve dünya için neler yapılmak lazım geldiğini düşünmek, yani meşveret (danışma) için yapılmıştır. Millet işlerinde her ferdin zihnini başlı başına faaliyette bulun(dur)mak lazımdır. İşte biz de burada din ve dünya için, istikbal ve istiklalimiz için, bilhassa hakimiyetimiz için neler düşündüğümüzü meydana koyalım.” Gazi bundan sonra halkın ne düşündüğünü öğrenmeye, sorularına cevap vermeye hazır olduğunu söyleyecek ve “Amal-i milliye (millî emeller), irade-i milliye (millî irade) yalnız bir şahsın düşünmesinden değil, bilumum efrad-ı milletin (bütün millet fertlerinin) arzularının, emellerinin muhassalasından (toplamından) ibarettir.” diyerek bu defa mihrapta cemaatin sorularına geçecektir. Cevaplar da epey ilginç ama girmeye yerimiz yok. Yalnız şu kadarını söyleyelim ki, Balıkesir Hutbesi, bir devlet adamının dinî söylemi son sınırına kadar çekerek kullandığı müstesna bir örnek olarak tarihe geçmiştir. Dudağınızın kenarına iliştirdiğiniz o soruyu fark ediyorum: İyi de “Anayasamız Kur’an’dır.” diyen, hatta her ikisini de Allah yarattığı için Kur’an ile tabiat (bilim) arasında bir çelişki olamayacağını söyleyen Gazi, sonradan Ezan’ı yasaklattığı gibi 1 Kasım 1937 günü Meclis’i açarken “Gökten indiği sanılan kitaplar” diye Kur’an’ın İlahi bir kitap olmadığını söyleyebilmiştir. Bu çelişkiyi nasıl çözmeliyiz? Soru güzel ama keşke cevabımız da aynı güzellikte olsaydı. Bence inkılap tarihçilerimizin asıl görevi, bu değişimin sebeplerini ilmek ilmek çözmek olmalı. 28 Nisan 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/anayasamiz-kurandir-diyen-devlet-baskani-kimdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>7</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Kemal ile Vahdettin arasındaki sır</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-kemal-ile-vahdettin-arasindaki-sir/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-kemal-ile-vahdettin-arasindaki-sir/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Apr 2013 16:39:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yankılar]]></category>
		<category><![CDATA[Amasya Protokolu]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Erzurum Kongresi]]></category>
		<category><![CDATA[haber7.com]]></category>
		<category><![CDATA[Kanal A]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal ve Vahdettin]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdettin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6766</guid>

					<description><![CDATA[Tarihçi-Yazar Mustafa Armağan, Amasya protokolünün gizlenen maddesine dikkat çekti. Armağan, Mustafa Kemal&#8217;in Erzurum kongresinde yaptığı ancak sonradan sansürlenen sözlerini açıkladı. Tarihçi-Yazar Mustafa Armağan&#8217;dan çarpıcı açıklamalar geldi. Kanal A&#8217;da Siyaset Masası programında Bedrettin Uğur&#8217;a konuşan Armağan; Amasya protokolünün gizlenen maddesini ve Mustafa Kemal&#8217;in Erzurum kongresinde yaptığı ancak sonradan sansürlenen sözlerini açıkladı. Armağan, Amasya protokolünün gizlenen maddesinde Türk-Kürt kardeşliğine vurgu yapılıyor ve Kürtlerin kendini geliştirmesinin önünün açılması kaleme alınıyor. Ancak bu madde yıllarca saklandı.&#8221; dedi. Mustafa Kemal ile Padişah Vahdettin arasındaki sırra dikkat çeken Armağan, &#8220;Erzurum kongresinin açılış konuşmasında Mustafa Kemal, &#8221;padişah ile aralarında sırlar bulunduğunu ve bunu zaferden sonra açıklayacağını&#8221; söylüyor. Bu nutukta bulunmuyor Genelkurmay&#8217;ın kasasından çıkan belgelerde var. Mustafa Kemal ile Sultan Vahdettin arasındaki telgraflardaki kelimeler değiştirilmiş. Mustafa Kemal, telgrafta milli mücadeleye padişahın kendisini gönderdiğini söylüyor. Vahdettin yurtdışına çıktıktan sonra ilk açıklamasında Mustafa Kemal&#8217;i kendisinin Anadolu&#8217;ya mücadele için gönderdiğini vurguluyor.&#8221; şeklinde konuştu. Kaynak: http://www.haber7.com/tarih-ve-fikir/haber/1018087-mustafa-kemal-ile-vahdettin-arasindaki-sir]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-kemal-ile-vahdettin-arasindaki-sir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Meğer Erzurum Kongresi’nde Türk-Kürt kardeşliği çağrısı yapılmış</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/meger-erzurum-kongresinde-turk-kurt-kardesligi-cagrisi-yapilmis/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/meger-erzurum-kongresinde-turk-kurt-kardesligi-cagrisi-yapilmis/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Mar 2013 02:09:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Erzurum Kongresi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk-Kürt Kardeşliği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6469</guid>

					<description><![CDATA[Kitaplarımızda geçen “Erzurum Kongresi kararları”nın gerçekle bağlantısını kurmak zor. Güya kararların ilki şuymuş: “Milli sınırlar içinde vatan bir bütündür, bölünemez.” Erzurum Kongresi kararlarının ilk maddesi buysa sormak gerekir: Misak-ı Millî’nin ilanından aylar önce “millî sınırlar”ın anlamı nedir? 1919 Ağustos’unda “millî sınırlar” mı vardı? (Bu neyse de, bazı işgüzarların onu “Ulusal yurt bir bütündür, bölünemez”e çevirmeleri iyice komik.) Kongre kararlarının aslına baktığımızda şaşırıyoruz. Meğer 1. madde şöyleymiş: “Trabzon vilayeti ve Canik sancağıyla Şark vilayetleri adını taşıyan Erzurum, Sivas, Diyarbekir, Elaziz, Bitlis vilayeti ve bu saha dahilindeki bağımsız vilayetler, hiçbir sebep ve bahaneyle diğerlerinden ve Osmanlı camiasından ayrılmak imkânı düşünülmeyen bir bütündür. Mutluluk ve felakete tam olarak katılmayı kabul ve mukadderatı hakkında aynı amacı benimser. Bu bölgede yaşayan bütün Müslüman unsurlar diğerlerine karşı fedakârlık hissiyle dolu ve ırkî ve sosyal durumlarına riayetkâr öz kardeştirler.” Gördüğünüz gibi Erzurum Kongresi adeta bir Türk-Kürt kardeşliği bildirisidir. Adeta bugünkü sorunların konuşulduğu bir kardeşlik toplantısıyken bize içeriği boşaltılarak anlatılmış! Sözün özü şu: 1) Erzurum Kongresi’nde hâlâ “Osmanlı camiası” içindeyizdir. 2) Kongrenin gayelerinden birisi, araları açılmak istenen Kürtlerle Türkleri yeniden birbirine bağlamaktır. Üç maddecik bildiride en az üç mantık hatası yapan saygıdeğer “300 aydınımız” Erzurum Kongresi’nin “milliyetçiliği”nin Türkler ve Kürtleri ve bütün “Müslüman etnisiteleri” ayrılmaz bir bütün olarak gördüğünü unutmuş görünüyorlar. Üstelik Türklerin “kurucu ve egemen millet” oldukları türünden bir ifadeyi de ne yazık ki bulamıyoruz. Peki Erzurum Kongresi kararları Kürtlükten nasıl arındırıldı? Mustafa Kemal Paşa’nın pek bilinmeyen ilginç bir Erzurum hatırası. Sağında ki eşi Latife Hanım, solundaki çarşaflı hanım ise Ali Said Paşa’nın eşi Naciye Hanım. (Kocası, Latife Hanım’ın sağındadır.) Yıl: 1924. İnkılap tarihini kürtlükten arındırma Sonraki hemen bütün yayınlar kararların orijinaline inme zahmetine katlanmadıkları için Nutuk’ta yazılanları aktarmış ve Osmanlı’nın Müslüman unsurlarının, bu arada Türklerle Kürtlerin vurgulandığı kaydını görmezden gelmişler. Oysa Nutuk’un 1927 tarihli Osmanlıca baskısının 38 ve 39. sayfalarında Gazi Paşa Erzurum Kongresi’nin kararlarını aynen değil, “zaman ve çevrenin mecbur kıldığı bir takım ikinci derecede önemli (tâlî) ve esasa ait olmayan (sûrî) düşünce ve kanaatleri ayıklayarak” aktardığını bizzat yazıyor. Yani Nutuk’taki karar metinleri “aynen” değil, yorumlanarak ve kısaltılarak verildiği ve bu belirtildiği halde asıl metin muamelesi görmüş. Kes-yapıştır inkılap tarihlerinin varacağı kısır nokta bu işte! Ancak bir husus gözden kaçıyor: Gazi bu maddeyi zikrettikten sonra şunu yazıyor: “Beyanname madde 6. Nizamname madde 3’ün tafsilatı, nizamname ve beyannamenin 1. maddeleri mütalaa ve tedkik buyurulsun.” Bakın bu not çok ilginç işte. Özet yaptım, şu maddelerden inceleyin diyor. Öte yandan Atatürk Araştırma Merkezi’nin beş profesör ve bir emekli albay’a yazdırdığı “Milli Mücadele Tarihi”nde o parantez içi not sırra kadem basmış. Tarihte ne kadar ileriye gittiğimizi buradan da anlayabilirsiniz! Ancak Nutuk’ta Erzurum Kongresi kararlarının Kürtlüğe veya Osmanlı’ya delalet edebilecek bütün cümlelerinden arındırıldığı dikkat çekiyor. Özetle Nutuk, yakın tarihi 1927 şartlarına göre ayarlayan bir metindir ve tarihçilere düşen görev, bu son derece önemli metni de dikkate alarak ama ona teslim olmadan, gerekirse sorgulayıp eleştirerek yeni bir inkılap tarihini yazmak olmalıdır. Erzurum Kongresi kararlarının orijinal tutanağındaki ilk maddesi (Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nden aktaran,  F. Kırzıoğlu) Kur’an’ı yaşatmak için birlik çağrısı Bu arada 17 Haziran 1919’da toplanan Erzurum Vilayeti Kongresi’ne sunulan bir rapor, güncelliği itibarıyla kayda değer. Rapora göre Doğu Anadolu’da Ermeniler, Avrupalılar ve “şahsî çıkar sağlamak isteyen” bazı kimselerin ortaya attığı bölücü fikirlerin başında “Kürtlük-Türklük meselesi çıkarmak” geliyor. Türklerle Kürtlerin birbirinden nefret etmesi isteniyormuş. Kürt yönetimi kurarak Doğu gençliğinin birleşmesine imkân bırakılmıyormuş. Nihayet Kürtlerle Türkleri birbirine düşürerek Ermenilerin hakimiyetleri sağlanmak isteniyormuş. Raporda Kürtlerin aslında Ermeni oldukları yönünde propaganda yapıldığı kaydediliyor ve bir milletin diğerlerinden din, karakter, âdet ve dille ayrıldığı belirtiliyor. Irk fikri reddediliyor ve Ermenilerin Hıristiyan, Kürtlerinse Müslüman oldukları üzerinde duruluyor. Karakter bakımından Kürtlerin Türklere Ermenilerden daha yakın oldukları bir grafikle gösteriliyor. Varılan hüküm şu: “Türk ile Kürt arasında dinî ortaklıktan başka soy itibariyle de bir bağın varlığını teslim etmek zaruridir.” Erzurum Kongresi’nden bir ay kadar önce toplanan bu ön kongreye sunulan raporda işlenenler sanki bugünden geçmişin dağlarına çarparak yankılanmış gibidir. Beraberce şunları okuyoruz: “Türk Kürtsüz, Kürt Türksüz yaşayamaz. Geçmişte olduğu gibi gelecekte de Türk ile Kürt’ün aynı tarih, aynı çıkar, aynı hayat sahibi olacaklarını kabul etmemek mümkün değildir. Bu kadar derin ve esaslı bağlarla birbirine bağlı bulunan Doğu vilayetleri Türk’ü ile Kürt’ünü ayırmak her ikisini de ölüme mahkûm etmek demektir. Bugün gözümüzü açarak yaralarımızı öz elimizle sarmaya çalışır, dışarıdan gelen Kürtlük-Türklük gibi ayrıştırıcı telkinlere kulak asmazsak hem memleketimizi kurtarır, hem de herkesin mutluluğunu sağlayacak esasları hazırlarız.” “Tarihî bir anda bulunuyoruz” diyen bu önemli rapor şöyle sürüyor: “Duygusallığa kapılarak düşmanlarımıza hizmet etmekten sakınma göreviyle mükellefiz. Son fırsat elimizde. Bunu da kaybedersek tarihimizi aşağılanmayla kapamış ve Hazret-i Kur’an’ı elimizle defnetmiş oluruz. Hakkımızda çevrilen entrikaları, düşünülen felaketleri sonuçsuz bırakmak yalnız bir şeye, Doğu vilayetleri Müslümanlarının ittihad (birlik) ve ittifakına bağlıdır.” 94 yıl önce Erzurum’da söylenmesi gerekenlere söylenmiş aslında. Aklın yolu birdir ne de olsa! Ve ah Erzurum Kongresi, seni bir doğru okuyabilseydik! Notlar: Erzurum Kongresi kararlarını Fahrettin Kırzıoğlu’nun “Bütünüyle Erzurum Kongresi”nden (Ank. 1993, s. 243-246), raporu ise Bekir Sıtkı Baykal’ın “Erzurum Kongresi ile İlgili Belgeler”den (Ank. 1969, s. 40-52) aktardım. Rapora dikkatimi çeken sevgili Mustafa Budak’a teşekkür ederim. 31 Mart 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/meger-erzurum-kongresinde-turk-kurt-kardesligi-cagrisi-yapilmis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
