<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ayasofya Camii &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/ayasofya-camii/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Mon, 02 Jan 2017 07:44:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Ayasofya Camii &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ayasofya nasıl “dinsizleştirilmek” istendi?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/ayasofya-nasil-dinsizlestirilmek-istendi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/ayasofya-nasil-dinsizlestirilmek-istendi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Dec 2016 07:42:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Camii]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8326</guid>

					<description><![CDATA[Fatih Sultan Mehmed tarafından ümmete vakfedilen Ayasofya Camii İstanbul&#8217;un fethinin de sembolüydü ama laik Cumhuriyet döneminde “dinsizleştirildi”, kutsallığı buharlaştırıldı ve ruhsuz bir müze haline getirildi. Şimdi içine akın akın doluşan yerli ve yabancı ziyaretçiler hangi dinden olursa olsunlar burayı soğuk, cansız, hissiz nazarlarla temaşa ediyorlar. Terkedilmiş bir tren garı neyse Ayasofya da odur. Mozaikler ve üç beş hat levhası hariç bırakın yaşamayı, kutsallığı çağrıştıracak, hissettirecek bütün unsurlar temizlenmiştir. Osman Yüksel Serdengeçti&#8217;nin “Seni çırılçıplak soyan kim?” sorusu hala cevabını beklemektedir. Biz Ayasofya&#8217;da kutsal ocağın tekrar tütmesini istediğimiz için ibadete açılmasını istiyoruz. İlahiler, Kur&#8217;an-ı Kerimler, salatüselamlar buraya ayrı bir hava katacaktır. Efendim turistler giremezmiş, turizm zarar görürmüş! Hayatımda bundan daha saçma bir gerekçe duymadım. Acaba turistlerin giremediği tek bir camimiz var mıdır? Efendim ibadete açılırsa turistler nasıl gezermiş? Namaz vakitlerinde alt sahın belli bir yere kadar kapalı olur diğer selatin camilerinde olduğu gibi ama Ayasofya&#8217;nın bir de üst kat galerisi vardır ki, orası daima açık durur, turistler burayı namaz vakitlerinde dahi rahatlıkla gezebilirler. Üstelik mozaiklerin çoğu da bu kattadır. Yeter ki niyet edilsin. Çare bir şekilde bulunur. Şimdi neden kapatıldı, nasıl oyunlar oynandı bahsine girmeyelim. Onları yakında çıkacak kitabıma bırakıyor, Ayasofya&#8217;nın “dinsizleştirilmesi”nin ana hedefi olan İslamî unsurların kaldırılması gayretkeşliğine bir örnekle dikkatinizi çekmek istiyorum. Osmanlı&#8217;nın Ayasofya&#8217;sı Peki fetihten sonra Ayasofya&#8217;ya neler eklendi? Ayasofya&#8217;yı ümmetin hizmetine sunan Fatih Sultan Mehmed&#8217;in camiye mihrab, minber, kütüphane ve medrese yaptırdığını biliyoruz. Mihrapta bulunan şamdanlar –ki Budin şamdanları diye bilinir-, Kanuni Sultan Süleyman&#8217;ın Budin seferinden getirdiği ganimetlerdendi. Farklı dönemlerde yapılan dört minare Osmanlı eseridir ve ikisi Mimar Sinan&#8217;a aittir. Binanın yıkılmasına mani olmak için payandaları yaptıranlar da Osmanlılar olmuştur. Sultan 2. Selim&#8217;den itibaren 3. Murad, 3. Mehmed, Sultan İbrahim ve 1. Mustafa&#8217;nın türbeleri ile (son ikisi beraber) talihsiz şehzadelerin son uykularını uyudukları türbe de onun avlusuna yapıldı. Minber, müezzin mahfili, dört mermer mahfil, mermer vaaz kürsüsü de, Sultan 3. Murad&#8217;ın Bergama&#8217;dan getirttiği iki devasa küp de Osmanlı&#8217;nın zarif katkılarıdır. Yine mahfil ile kubbeye asılı büyük şamdan Sultan 3. Ahmed&#8217;in hediyesidir. Üst kat mahfili, imaret, Osmanlı&#8217;nın en büyük şadırvanı, sibyan mektebi ve kütüphane Sultan 1. Mahmud&#8217;un bağışlarıdır. Sultan Abdülmecid ise Fossatilere yaptırdığı restorasyon sırasında Hünkâr Dairesi, Hünkâr Mahfili, Muvakkithaneyi ilave etmiştir. Duvarlarını süsleyen büyük sanatkârların hat eserleri yanında bizzat padişah hattıyla yazılmış levhalar da mevcuttu. Ana kubbedeki Besmele ve Nur suresinin 35. ayeti yanında Kazasker Mustafa İzzet Efendi&#8217;nin Allah (cc), Muhammed (sas), Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin&#8217;in (Allah hepsinden razı olsun) isimlerinin yazılı olduğu sekiz adet devasa boyutlardaki levha da birer sanat şaheseri olarak Ayasofya&#8217;nın güzelliğine güzellik katmıştır. Hat sanatımızın musikişinas dahisi Kazasker Mustafa İzzet Efendi&#8217;nin daire şeklindeki levhalarının yerinde Sultan 4. (Avcı) Mehmed devrinde Teknecizade İbrahim Efendi&#8217;nin kare şeklinde levhalar bulunuyordu. Sultan Abdülmecid onların yerine Kazasker İzzet Efendi&#8217;ye 7,5m çapındaki levhaları yazdırdı ki Osmanlı hat sanatında ebad itibariyle eşsizdir. Ayasofya Camii müzeye çevrilirken içindeki İslamî unsurlar temizlenerek Hıristiyanlık devrindeki haline dönülmek istendi. Mahfiller, mihrap, minber gibi sabit unsurlar sökülemedi ama hat levhaları, halılar, Kur&#8217;an&#8217;lar vs. kaldırıldı. Ancak Kazasker hatlarını indirmek hiç de kolay olmadı. Hatlar kapı dışarı edilemedi Aşağıya indirilip kapılardan çıkarılmak istenildi. Lakin anlaşıldı ki, Kazasker eserini dışarıda yapıp da içeriye sokmamış, bizzat caminin içinde yazmış ve çerçeveletmişti. Levhaların boyutları, adeta dışarıya çıkarılamasın diye de iri tutulmuştu. Ne kadar zorladılarsa da kapılardan çıkarılması mümkün olamadı. Kırıp çıkarmak istedilerse de bunun şaheserlere telafisi imkânsız zararlar verebileceği söylenince cesaret edilemedi. Velhasıl duvar kenarlarına dizili halde yerde kaldı o canım levhalar. Hem de yıllar yılı. Semavi Eyice hoca onları 1940&#8217;ların sonlarında yerdeyken gözleriyle gördüğünü ve müze müdürünü, “Bunlara bir şey olursa başına iş açılır, bir an önce yerlerine astır” diye uyardığını, nitekim bir süre sonra tabloların yerlerine asıldığını anlatmıştı. 1949 yılı Ocak ayında yeniden yerlerine asılıncaya kadar bu Kazasker yadigârları 15 yıl boyunca yerlerde sürünmüş, bu sırada rutubetlenmiş ve örümcek bağlamış, bazı kısımları tamire muhtaç hale gelmiştir. İşte levhalar yerde sürünürken hicranını kalbinde duyanlardan biri de “Ne kendi kimseye benzer, ne kimse kendisine” diye şöhret bulan İbnülemin Mahmud Kemal Bey&#8217;dir. Bakın bir Osmanlı efendisi nezahetiyle hatların kurtuluş hikayesini nasıl anlatıyor (açıklamalar benim): “İsm-i Celâli, ism-i Nebevî&#8217;yi, esâmi-i Çâryâr (Dört Halifeyi) ve Hasaneyn&#8217;i (Hz. Hasan ve Hüseyin&#8217;i) ihtiva eden bu elvâh-ı celile (kutsal levhalar), bir takım kıymet bilmez eşhas (kişiler) tarafından indirilip bir kenara konulmuş ve bazılarının bazı yerleri zedelenmişti. Bu hal, bizimle beraber diğer erbab-ı imanı (imanlı insanları) dağdar ettiğinden (yaraladığından) tekrar asılması için uğraştıksa da muvaffak olamamıştık. Nihayet Ayasofya Müzesi Müdürü Ramazan Bey&#8217;i teşvik ve teşci ettiğimde: “Para yok, olsa asarım!” demişti. Öteden beri bu işe sarf-ı zihin eden (kafa yoran) yüksek mühendis Ekrem Hakkı (Ayverdi) ve tüccardan Nazif Beyler, icab eden parayı hîbeten lillah vererek (Allah için hibe ederek), Ekrem Bey&#8217;in nezareti altında levhalar tamir edildi. Yine o zat-ı Ekrem&#8217;in (Ekrem Bey&#8217;in) himmetiyle levhalar, bikeremihi&#8217;l-Kerîm (Allah&#8217;ın keremiyle) 28 Kânun-i sani (Ocak) 1949 (22 Rebiülevvel 1368)&#8217;de elvâh-ı şerife (mübarek levhalar) yerlerine asıldı. Ekrem beni alıp götürdü. Levhaları mahall-i kadiminde (eski yerinde) görünce ağlamaya başladım. Cenab-ı Ekremü&#8217;l-Ekremîne hamd ü sena ve Nazif ile Muzaffer&#8217;e teşekkür ve dua ettim.” (Son Hattatlar) Böylece ehl-i himmetin gayretiyle Ayasofya&#8217;nın İslamî kimliğini tamamen kaybetmesinin önüne geçilmiştir. Kazaskar hatlarının en güzelleriyle Ayasofya&#8217;da eski Kadir gecelerindeki havayı bir parça olsun teneffüs etme imkânı bulanlara ne mutlu. Kutsal kaynağı kurumuş bir çağın ruhuna yeni bir nefha üfleyebilmek için Ayasofya&#8217;nın tekrar cami yapılması bir şanstır vesselam.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/ayasofya-nasil-dinsizlestirilmek-istendi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayasofya Camii ve “Osmanlısızlaştırma”nın sonu</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofya-camii-ve-osmanlisizlastirmanin-sonu/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofya-camii-ve-osmanlisizlastirmanin-sonu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Jun 2014 06:51:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Camii]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya'nın açılması teklifi]]></category>
		<category><![CDATA[Denazification]]></category>
		<category><![CDATA[Nazilik ve Osmanlılık]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlısızlaştırma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7856</guid>

					<description><![CDATA[Denazification. Dilimizde henüz bir karşılığı bulunmayan bu İngilizce terimin uygun bir çevirisi, ‘Nazilikten kurtarma’ veya ‘Nazisizleştirme’ olabilir. Denazifikasyon terimi 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı Almanya’yı ele geçiren Amerikalıların, eğitim sisteminden başlayarak hayatın her alanında Nazilerin kurmuş olduğu askerî disiplini andıran sistemi demokratik değerlere göre yeniden şekillendirmelerini anlatır. Artık 1870’lerde Bismark’la birlikte Almanya’yı birleştiren Junkerlerin koyduğu hedeflerin yerini liberal-hümanist değerler almalı, Hitler’de cisimleşen Üçüncü Reich’ın hedeflediği ordu-millet zihniyeti yıkılmalıdır. Denazifikasyon 1945 sonrasında bütün hızıyla uygulandı ve “yeni” bir Alman gençliği yetiştirilmesi hedeflendi. Tarih eğitimi artık ‘Almanlık’ bilinci oluşturmak için değil, daha evrensel ve hümanist prensipler doğrultusunda verilmeliydi. Diğer dersler de değiştirilmeliydi tabii, zira PhillipLenard gibi Nobel Ödüllü Nazi fizikçileri bir “DeutschePhysik”, yani Alman Fiziği kurma yolunda tehlikeli adımlar atmışlardı; öyleyse bilimin evrenselliği üzerinde durulmalı ve Nazi Bilimi gibi riskli oyunlara girmelerinin önü kesilmeliydi. JulianDierkes’in değerli kitabı “Postwar History Education in Japan and the Germany”de (Routledge, 2010) ortaya koyduğu gibi savaş sonrasında özellikle Doğu ve Batı Almanya ile Japonya’nın ve özellikle bireyler üzerinde bir suçluluk kompleksi oluşturarak ‘yeniden terbiye edilmesi’ yönünde yoğun bir çaba içerisine girilmişti ve bu projenin en önemli ayağı da tarih eğitimi olmuştu. Tarih üzerinden yeni bir “millî olmayan kimlik” oluşturulacaktı, zira hem Junkerler, hem Meijiler tarih üzerinden milli bir kimliğin inşasında akıllara durgunluk verecek başarılar kazanmışlardı. İşte bir kaç yıl önce Frankfurt’a gittiğimde bütün kitapçı vitrinlerinde kuleler halinde karşıma çıkan Peter Watson’ın “The German Genius”u (Alman Dehası) savaş sonrasında hem Almanlara, hem de dünyaya bir umacı imiş gibi gösterilen Almanlığın (Germanness) 1870’lerden itibaren başlayan olağanüstü atılımının gerçekte “Avrupa’nın üçüncü Rönesansı” ve “ikinci Bilimsel Devrimi” olduğunu vurguluyor, Nazi dönemindeki bilimsel ve sanatsal başarılara da müstakil bir bölüm ayırıyordu (Simon and Schuster, 2010). Velhasıl bir yeni revizyonist tarihçiliğin başladığının ayak sesleri geliyordu kitapçı raflarından. Demek ki, tarihçiler artık 1870-1945 dönemine Naziliği önceki ve sonraki Alman tarihinden ayırarak değil, Almanya tarihine bir bütün (longuedurée) olarak bakmakta, bir; tarihten kesilip atılmak veya gözden düşürülmek istenen dönemler yeni bir gözle incelenmekte, iki; tarih eğitiminin dayatmacı şeklinin her ikisinin de, Nazi-Japon şeklinin olduğu kadar Amerikan versiyonunun da ideolojik olduğunun altı çizilmekte, üç. Peki bütün bu Alman muhabbetini niye yaptım? Anlayan anlamıştır ama açıklamakta mahzur yok: 1945 sonrası Almanya’sındaki “Denazifikasyon” ile 1923 sonrası Türkiye’sindeki “Deottomanizasyon”, yani Osmanlısızlaştırma arasında ciddi paralellikler var da ondan. Nazilik ve Osmanlılık Orada Almanlığın izleri silinmeye çalışıldı, bizde Osmanlılığın. Orada Alman kimliği öcü gibi gösterildi, bizde Osmanlı kimliği. Orada bu kimliğin tarih kitapları ve tarih dersleri üzerinden itinayla temizlenmesine girişildi, bizde ise 1923 sonrasında ders kitaplarında gördüğümüz çarpık Osmanlı ve yakın tarih senaryosu hala yürürlükte. Bazı revizyonist yaklaşımlar var kuşkusuz ama bunlar henüz ana (master) tarih anlatısını etkileyebilmiş değil. Nihayet Almanya’da Naziliğe dair bütün görünür izler silinirken (mesela heykeller ve anıtlar yıkılırken) bizde de Osmanlılığa dair bütün izler silinmeye, mesela arşiv malzemelerine varıncaya kadar satılmaya kalkıldığını, içinde Abdülhamid Han’ın adı geçiyor diye Osmanlıca Mevlid nüshalarının toplatılıp yakıldığını, masallardan bile padişah ve şehzade gibi ‘tehlikeli’ kelimelerin çıkarıldığını biliyoruz. Bu arada en önemli benzerlik, Nazi döneminde Almanya’nın Avrupa’nın diğer kısmından farklılığı adına kullanılan Gotik kökenli Fraktur veya Antiqua denilen bir alfabenin Yahudi etkisinde şekillendiğine inandıkları Latin alfabesine karşı ısrarla kullanılmasıydı (hatta bir dönem Nazi Almanya’sında Latin alfabesiyle propaganda yapmak dahi yasaklanmıştı). Lakin Latin alfabesi üzerindeki yasak uzun sürmemişti, zira Almanya’nın yayılmak istediği bölgelerde yaşayanlara Gotik kökenli alfabenin okunma zorluğu yüzünden yeterince ulaşamıyor ve mesajları halkı etkileyemiyordu. Buna rağmen Nazi Almanya’sında Gotik kökenli harflerle yapılan yayınlar 1945 yılına kadar inatla sürdürülecekti. Yani Denazifikasyon süreci aynı zamanda Latin alfabesinin kesin bir üstünlük kurmasının da başlangıcı olmuş ve Almanlığı çağrıştıran Gotik kökenli alfabeler bazı markaların logoları haricinde neredeyse tamamen ortadan kaldırılmış ve kullanımı yasaklanmıştı. Burada hemen aklınıza 1928 yılında Osmanlı elifbasına uygulanan yasaklar ve baskılar geldi, değil mi? Haklısınız.   Osmanlıya savaş! Bizde de sadece Arap elifbası yasaklanıp yerine Latin alfabesi dayatması yapılmadı, Osmanlıca kitaplar yakıldı, kanunla tuğra ve kitabeler kazındı ve söküldü, mesela İzmir Saat Kulesi’ndeki tuğra ve armalar 1941’de kaldırıldı, İstanbul Üniversitesi’nin giriş kapısındaki tuğranın üzerine kapatılan mermer geçen Nisan ayında açılabildi. Afyon’da Umur Bey Camii yıktırılıp yerine Nazi estetiğinden ödünç alınmış üryan figürleriyle hazin ‘Zafer Anıtı’ dikildi&#8230; Adeta Osmanlıya karşı savaş açılmış gibiydi. En önemlisi de ders kitaplarında okutulan Osmanlı, ‘cihangirlik sevdasından vazgeçmiş’ bir vârisin nasıl olması isteniliyorsa o şekilde sunulmuştu: Modern çağda yaşayamayacak,  çağdışı ve her türlü gerilik ve gericilik illetleriyle malul bir fosildi o… Bu ve diğer barbarlık yöntemleriyle verilmek istenilen esas mesaj şuydu: Şu Osmanlı’dan uzak durun! Yoksa başınız belaya girebilir! (Lozan’dan dönen İsmet Paşa, Karabekir Paşa’ya bu tehdidi açıklamıştı.) Hem Almanya’da, hem bizde tarih üzerinden yeni bir kimlik oluşturulmak istendi. Ancak en önemli fark, Almanya’da bunun adının açıkça konulmuş olması: Denazifikasyon. Asıl garip olan, Türkiye’dekinin adının bugüne kadar konulamamış, hatta konulma cesaretinin gösterilememiş olmasıdır. Türkiye’de 1923 yılından itibaren yürürlüğe konulan programın adını koyuyorum: Osmanlısızlaştırma. Ancak hadiseler Almanya’da olduğu gibi Türkiye’de de şişede durduğu gibi durmadı. Türkiye darbelere rağmen zamanla eski Türkiye olmaktan uzaklaştı, devlet dışı dinamikler kuvvetlendikçe mağdurların sesleri daha fazla duyulur ve temsil edilir oldu. Kendine güveni gelen ülke ‘Kimim ben?’ sorusuna ancak o yasaklanmış, karanlık alana girerek cevap bulabileceğini gördü ve 1953 Fetih kutlamaları bir dönüş yılı oldu, 1999 ise ikinci dönüş yılı…  Böylece Reottomanizasyon, yani YenidenOsmanlılaştırmasüreci başlamış oldu. İstanbul Üniversitesi’nin kapısındaki nefis Abdülaziz tuğrasının saklandığı yerden göz kırpması bir ışıktır, Ayasofya Camii’nde kutsalın yeniden tebessüm etmesi ise Osmanlısızlaştırma programının yenilgisi olacaktır. 1 Haziran 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofya-camii-ve-osmanlisizlastirmanin-sonu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayasofya’da, Türk düşmanı Curzon’un izinden gidenler</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofyada-turk-dusmani-curzonun-izinden-gidenler/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofyada-turk-dusmani-curzonun-izinden-gidenler/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 May 2014 20:17:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Camii]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya'nın açılması teklifi]]></category>
		<category><![CDATA[Curzon]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan'ın bu haftaki yazısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7827</guid>

					<description><![CDATA[Son iki yıldan beri gündemde tutmaya çalıştığım Ayasofya’nın yeniden camiye çevrilmesi konusu bir milletvekilinin kanun teklifi vermesi üzerine alevleniverdi. Hangi gerekçeyle olursa olsun ‘Ayasofya davası’nın gündemde tutulmasında fayda var. 30 yıl süren başörtüsü tartışmasında olduğu gibi varsın herkes eteğindeki taşları döksün, sonunda kimin iddiasının ve delillerinin güçlü olduğunu kamuoyu elbette değerlendirecektir. Ancak bazı köşe yazarları artık insanın içini bayıltıyor. Hiç mi okumuyor, yeni tezler bulamıyorsunuz Allah aşkına diyesi geliyor insanın. Hele bir tez var ki, tam evlere şenlik: Neymiş, İstanbul’da yeterince cami mi yokmuş ibadet etmek için? Bu kadar cami varken ve birbiri ardınca yapılırken niye ille Ayasofya diye tutturuyorsunuz? Bunlara verilecek cevap çok da kalemimin ‘köle’ olmadığını bildiğim için onun da hukukunu korumak adına şunu söylemekle yetineceğim: Zaten camiyle filan işiniz olmaz da, bu kafayla halkın kendi parasıyla yaptırdığı camileri yıktırmadığınıza şükretmemiz gerekiyor sanırım. Lutfedin de onlar bari ayakta kalsın dememizi bekliyorsunuz zahir. Beyler, kimse keyfi için cami yaptırmıyor, onca masrafa girip yaptırmaz da. İhtiyaçsa yapılır. Ama en yakın arkadaşının mezarına ölüm yıldönümünde gidip de hoca trafiğe takılıp gecikince bir sûre okumayı bile bilmeyen ve iPhone’unu açıp arkadaşlarına Fatiha’yı dinletenlerin(!) kimse kusura bakmasın Ayasofya’nın cami yapılması hakkında ahkâm kesmelerini samimi ve dürüst bulamıyorum. Çanakkale geçilmeyince Öte yandan ‘Bol bol cami var, onlar yetmedi de bir Ayasofya’ya mı kaldılar?’ yavanlığının apaçık ‘emperyalistçe’ bir yaklaşım olduğunu da buraya yazıyorum. Yazımın sonunda bu emperyalistlerin bu zekice ‘tüyo’yu kimden, daha doğrusu hangi ‘düşman’dan apardıklarını da öğrenmiş olacaksınız. Bugün bizde Ayasofya’nın yeniden cami yapılmasını isteyen geniş bir kitle nasıl hassasiyetle bu meselenin üzerine eğiliyorsa, aynı şekilde yurtdışında kilise yapılması için çalışanlar da eksik değil ve bu kilise yapılması talebinde bulunanların –daha öncesini saymıyorum- Balkan Savaşları’na (1912-3) kadar uzanan ilginç bir mazisi var. 20. yüzyılın ilk yılındayız. Kraliçe Elizabeth’in elmas jübilesi için Giggleswick adlı bir şapel (küçük kilise) yaptırılır. Şapelin içi, Ayasofya’nın küçültülmüş bir kopyasıdır adeta. İngiliz emperyalizminin Ayasofya’ya duyduğu ilginin hangi düzeye ulaşmış olduğunu bu örnekten anlıyoruz. Balkan ve 1. Dünya savaşlarında Ayasofya, ABD’nin ilgi alanına girmeye başlar. Bulgarların 1912’de İstanbul’a girmelerine ramak kala Ayasofya’nın Bulgarlar tarafından kilise yapılacağına dair umutlar uyanır. Derken Çanakkale Savaşı öncesinde İstanbul’un Ruslara bırakılacağı ve Çanakkale geçilirse Ayasofya’nın kubbesine çan takılacağı söylentileri New York gazetelerine kadar yansır. Çanakkale günlerinde İngiliz gazeteleri, İstanbul’a girilirse Ayasofya minarelerinde hilalin yerini haçın alacağı haberleriyle dolup taşar. Çanakkale’yi geçilmezleştiren ecdadımız, aynı zamanda Ayasofya’nın Haçlıların eline teslim edilmemesini de engellemişlerdir anlayacağınız. Ayasofya’nın Osmanlı döneminde camiyken çekilmiş bir fotoğrafı (Kaynak: Photographium). Ayasofya’nın büyüsü İngilizler ve Amerikanlarla sınırlı değildi kuşkusuz. Ruslar da sabırsızlanıyorlardı haç dikme töreninde bulunmak için. Ne de olsa İtilaf devletlerindendi ve İstanbul ve boğazlar kendilerine bırakılmıştı, tabii nazlı Ayasofya da. Filozof Prens Trubetskoy’un da rüyalarında Ayasofya geçit resmi yapıyordu. Tabii ah bir Çanakkale geçilseydi! (Bizdeki ‘Ah şu Çanakkale geçilseydi!’ diyenlerin DNA’larında bir tarihte ‘çift zincir kırılması’ yaşandığını söylemek çok yanlış olmaz.) 1918’de Osmanlı Devleti güney cephesinde yenilince teslim oldu ve İtilaf kuvvetleri soluğu İstanbul’da aldılar. Tabii İngiliz zırhlılarının ilk yanaştıkları yerin Ayasofya’nın en yakın limanı olduğunu tahmin edersiniz. Tıpkı Allenby’nin Kudüs’ü işgalden sonra Mescid-i Aksa’ya gitmesi gibi İngilizler de Ayasofya’daydılar. Hedefe çok ama çok yaklaşılmıştı. (MelanieHall (ed.), Towards World Heritage, Ashgate, 2012, s. 53-4.) İşte tam o günlerde Londra semaları Ayasofya’nın yeniden kilise yapılacağı çığlıklarıyla yankılanıyordu. Lozan’da İsmet Paşa’ya ‘Ne istedilerse verdim’ dedirterek İngiltere’nin bizden (Osmanlı’dan) her istediğini koparmayı başaran Lord Curzon, Dışişleri Bakanı olmadan bir gün önce, 2 Ocak 1919’da bir memorandum kaleme alır. İsmi ilginçtir: “Constantinople’un Geleceği.” Curzon Türkleri Avrupa’dan, dolayısıyla da İstanbul’dan kovmak gerektiğini söylüyor ve ‘Yarın öbürgün’ diyordu: ‘İtilaf devletleri İstanbul’u Türklerden temizlerlerse kimse şaşırmasın’. Türkler beş asırdır Avrupa’ya yalnız çılgınlık, entrika, çürüme getirmişti. Türklerden zulümden başka bir şey görmemişti medeni kıta. Taslarını taraklarını toplayıp gitmeliydiler. Bu veba mikrobu mutlaka temizlenmeliydi. Dünya büyük çözümler bekliyordu (İngiliz Dünya Düzeni’ni demek istiyor), dolayısıyla kötülüğün en öldürücü köklerinden birini (“Türk’ü”) yeryüzünden silip atmak gerekiyordu. Curzon’a göre Türkler İstanbul’dan kovulmalı ve hilafet kaldırılmalıdır. Derken sözü Ayasofya’ya getirir ve özetle şöyle der: “İmparator Jüstinyen’in muhteşem Bizans mabedi (…), tabiatıyla aslî dinine geri dönecektir. Öte yandan Müslümanlara yetip de artacak miktardaki İstanbul’un muhteşem camilerinin varlığı garanti edilecektir.” (Robert S. Nelson, HagiaSophia, 1850-1950, Chicago Üni. Yayınları, 2004, s. 121-2.) İşte bugün ‘Koca İstanbul’da Müslümanlar için ibadet edecek yer mi kalmadı?’ diyenlerin kulaklarına üfüren kimmiş iyi görün. İstanbul verilecektir ama kime? Damat adayları çoktur, işin içinden çıkılamaz ve Sevr, İstanbul’u Osmanlı’ya bırakır, dolayısıyla Lozan’da da tartışılmaz. Planlar suya düşer. 1923’te Ayasofya’da hâlâ beş vakit namaz kılınmaktadır. Üç yıl sonra emperyalist Thomas Graham Jackson şöyle yakınır: “7 yıl geçti, İstanbul hâlâ Türklerin elinde ve Türkler, dünyanın onların yerine kimin konulacağı noktasında anlaşıncaya kadar da burada kalacak gibi görünüyorlar!” Demek dünya Türklerin yerine kimin getirileceğinde anlaşırsa pekâla mümkün. İstanbul ve Ayasofya’nın kilise yapılması yani. Ayasofya bugün kilise değil çok şükür ama cami de değil. Bu fikrin kimden geldiğinin izini de takip edersek İngiltere’deki Helen (Yunan) severlerin savaş yıllarında ortaya attıkları formül bir Yunan şarkısına yansıdığı şekliyle şöyleydi: “Ayasofya bizim olmayacaksa Türklerin de olmayacak!” Curzon 1924 yılında ölmüştü ama Crane ailesi gibi petrol kralları ve Rockefeller gibi mültimilyarderlerin desteklediği Amerikan Bizans Enstitüsü’nün Atatürk’ü ikna gayretleri 1935’te hedefine ulaşacak ve “Haç da değil, hilal de” denilerek 1400 yıllık mabet laikleştirilecekti. Suflöre dikkat! 11 Mayıs 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofyada-turk-dusmani-curzonun-izinden-gidenler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk’ten, Ayasofya’yı müze yapmasını Amerika istemiş</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkten-ayasofyayi-muze-yapmasini-amerika-istemis/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkten-ayasofyayi-muze-yapmasini-amerika-istemis/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 Nov 2013 07:34:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Camii]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Meselesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7676</guid>

					<description><![CDATA[“Bugün” gazetesinin haberine göre Ayasofya’nın 2007 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca hazırlanan bir haritada müze değil, ‘kilise’ olarak işaretlendiği ortaya çıktı. Gerçi bazı çevrelere şirin görünmek isteyen bir işgüzarın işi de olabilir bu ama Türkiye’de bir kesimin Ayasofya’yı hâlâ kilise olarak gösterme gayreti de herhalde inkâr olunamaz. Öte yandan Fethin sembolü olan Ayasofya’yı müze yapma fikrinin bir Amerikalı’dan geldiği iddiası bir süredir ortada geziniyordu ama bu ‘büyük buluşma’ hakkında unutulmuş bir fotoğraf, iddianın doğruluğunu kanıtlamış oldu. O fotoğrafı Ankara’daki Milli Kütüphane’de buldum. Bu fotoğrafla birlikte Ayasofya’nın laikleştirilmesi serüveni yeni bir boyut kazanıyor. Ayasofya bir Hıristiyan mabedi olarak başladığı ömrünün 1453-1934 arasındaki dönemini cami olarak geçirdi. 79 yıldır da laik bir yapı olarak hizmet vermekte. Müslüman-muhafazakâr camianın 1950’li yıllardan beri talebi, Ayasofya’nın yeniden cami yapılmasıydı. Bu ‘büyük fetih’ önce Menderes’ten beklendi, olmadı. Sonra Başbakan Demirel, Özal ve nihayet Erdoğan oldu umutların odağı. Talep bitmedi ama yerine de gelmedi. Bu yazıda “Ayasofya neden yeniden cami olmalı?” tezimi savunmak yerine müze yapılmasının arka planına eğileceğim. Ancak birkaç cümleyle tavrımı ortaya koymakta yarar görüyorum: 1) Ayasofya’nın müze yapılması bir bakıma Fetih’ten özür dilemektir. Tarihen Ayasofya’nın statüsü ona sahip olan ülkenin hukukuna göre belirlenir. 2) Hukuken bir vakfın başka bir maksatla kullanılması mümkün değildir; her ne kadar Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından ‘işletiliyor’ ise de, Ayasofya da bir vakıftır: Fatih Sultan Mehmed Vakfı. Hukukun üstünlüğünün dillere pelesenk edildiği  bir devirde Ayasofya’ya sıra gelince ‘Canım dış baskıları görmüyor musun?’ bahanesine sığınmanın bağımsız ve büyük devlet olma iddiasıyla bağlantısını kurmak zordur. Şimdi gelelim 1930’lu yılların başında “Atatürk Türkiyesi” üzerinde Ayasofya’nın cami olmaktan çıkarılması için bir dış baskının olup olmadığına. Amerika faktörü Uzun yıllar zamanın Maarif Vekili Abidin Özmen’in gayretkeşliği ve Ayasofya Komisyonu’nun raporu üzerine müze yapıldığı söylenirken maalesef tarihî bilgiler ihmal edildi. 1930’lu yılların ortalarına doğru gidilirken Türkiye’yi yönetenlerin hangi dış etkiler ve baskılar altında hareket ettiği nedense gündeme getirilmedi. Oysa bu yılların dış dünya ile ilişkilerin yeniden kurulduğu, özellikle Anglo-Sakson dünyasıyla krediden tutun da kültürel ilişkilere kadar bir restorasyon dönemi olduğu bilinmelidir. İşte bu dönemde bir yandan yurtdışına Anadolu medeniyetlerini araştırmak üzere araştırmacılar gönderilirken, öbür yandan Bizans araştırmalarını yürütmek üzere uzmanlar davet edilir. Kimi Bodrum ve Fenari İsa camileri üzerinde çalışırken 1940’larda Kariye Camii ile İznik’teki Bizans kiliselerini cami olmaktan çıkarma çalışmaları dikkat çeker. Demek ki genel olarak vaktiyle cami yapılmış Bizans kiliselerinin eski kimliklerinin ortaya çıkarılması ve yeniden kilise yapılamadıkları için de müzeye dönüştürülmeleri süreci başlar. İşte Ayasofya’nın müzeleştirilmesi ve mozaikler dahil Bizanten kimliğinin yeniden ortaya çıkarılması faaliyetinin tam bu yıllara denk gelmesi ilginçtir. İşte laik bir Ayasofya için ilk adımın Thomas Whittemore adlı garip bir ABD’liden gelmiş olması önemlidir. Ayasofya’nın özellikle mozaiklerini yeniden ortaya çıkarma fikriyle İstanbul’a gelen ve bir restorasyon için izin koparmaya çalışan Whittemore’un Atatürk ile bizzat görüşerek onu Ayasofya’yı cami olmaktan çıkarıp bir müze haline getirmeye nasıl ikna ettiğini araştırmacı Natalia Teteriatnikov şöyle ortaya koyuyor: “Amerika Bizans Enstitüsü, 1930’da Thomas Whittemore tarafından Boston’da kuruldu. Harvard’dan Prof. Robert Blake otobiyografisinde şöyle yazıyordu: “Bizans sanatı, tarihi ve arkeolojisi incelemelerini teşvik etmek konusunda bir Amerikan, İngiliz ve Fransız girişimi olan Bizans Enstitüsü’nün kuruluşunda onunla (Whittemore) birlikte çalıştım. Bizans Enstitüsü’nün büyük başarılarından biri, 1931’de TC’nin Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk’ü, Ayasofya Bazilikası’nın içindeki mozaiklerin ortaya çıkarılması sorumluluğunu Bizans Enstitüsü’ne teslim etmeye ikna etmesiydi.” (Kariye, Pera Müzesi Yay., 2007, s. 34.) Bu alıntıdan Bizans Enstitüsü’nü yalnız ABD’nin değil, İngiltere ile Fransa’nın da desteklediğini öğreniyoruz. Ancak makalenin devamında daha önemli bir pasaj var. Onu da beraber okuyalım: Ayasofya müzakereleri “Atatürk ile Whittemore arasında, ABD Dışişleri Bakanlığı ve Ankara’daki Amerikan Elçiliği’nin aktif destek verdiği müzakereler yürütüldü. Bu müzakerelerin sonucunda Ayasofya cami olarak kapatıldı ve müze olarak açıldı.” Yeterince açık bir ifade, değil mi? Meğer Atatürk ile Ayasofya pazarlığının içine ABD Dışişleri Bakanlığı ile ABD Büyükelçiliği de girmiş ve sonuçta Ayasofya Camii’ni müze yapma girişimi başarıya ulaşmış. Daha da çarpıcı bir alıntı bu defa bizzat Whittemore’un, çalışmalarını finanse eden Robert ve Mildred Blisse’e yazdığı mektupta geçen şu cümleleri: “Türk hükümeti geçen yıl üç kiliseyi ulusal anıt ilan etti (Kariye dahil). Bizans Enstitüsü’nün, Türk hükümetinin İstanbul’da kalan Bizans kiliselerinin gözeticisi olarak onların kalıntılarının gecikmiş korumasından sorumlu olduğu yönündeki UYARISINA verilmiş bir karşılıktır bu. Geçenlerde Eski Eserler ve Anıtları Koruma Heyeti’nde bana tanınan yer, Türkiye’de bana her zamankinden daha sağlam bir nüfuz pozisyonu sağlıyor.” Durum bu: ABD, İngiltere ve Fransa’nın desteklediği bir kurum tarafından uyarılmışız ve buna kiliseden çevrilmiş üç camiyi ‘anıt’ yaparak cevap vermişiz. Bu durumda Lord Curzon’un 2 Ocak 1918’de söylediği şu sözle yan yana getirilince nasıl bir manzara çıkıyor, takdiri size bırakıyorum: “İstanbul, özellikle Doğu dünyasının kozmopolit ve enternasyonel bir şehridir. Ayasofya ki, 900 yıl önce bir Hıristiyan Kilisesiydi, elbette gene eski durumuna getirilecektir.” Anlaşılan o ki, Ayasofya’nın yeniden kilise yapılması istenmiş ama olmayınca orta noktada buluşulmuştur. Neden olmadığını da başka bir yazıda değerlendiririz. 03 Kasım 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkten-ayasofyayi-muze-yapmasini-amerika-istemis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>10</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayasofya ile Washington Anıtı’nı buluşturan imza</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofya-ile-washington-anitini-bulusturan-imza/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofya-ile-washington-anitini-bulusturan-imza/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 May 2013 06:38:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Camii]]></category>
		<category><![CDATA[Başbakanın Obama'ya hediyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Recep Tayyip ERDOĞAN]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülmecid]]></category>
		<category><![CDATA[Teknecizade]]></category>
		<category><![CDATA[Washington]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7312</guid>

					<description><![CDATA[İlginç günlerden geçiyoruz. Bir yandan Dan Brown’ın son romanında Ayasofya’nın sırrı gündeme geliyor, diğer yandan Başbakan Erdoğan Washington Anıtı’ndaki Osmanlı sırrını açıklıyor. Binlerce kilometre uzaklıktaki iki eser aynı günlerde hafızamızın tozlu yollarında buluşuyor. Madem sırdan bahis açıldı, yenisini ekleyelim: Ayasofya Camii’ndeki tabloların altındaki imza ile Washington Anıtı’ndaki Osmanlı kitabesinin altındaki imza aynı kişiye aittir ve kader, her iki eseri birbirine bağlayan halkayı, bir Tosyalı sanatkârın mahir ellerine bağışlamıştır. Aşağıda bu ortak halkanın hikâyesini bulacaksınız. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Washington’daki yemekte Washington Anıtı’nda bulunan Sultan Abdülmecid’in kitabesini gündeme getirerek dostluğumuzun “kadim” bir köke dayandığını söylemesi anlamlıydı. Washington’un merkezinde, Capitol’ün tam karşısına düşen ucu sivri bir dikilitaş vardır. Sultanahmet Meydanı’nda Mısır’dan getirilmiş atasını gördüğümüz bu dikilitaşın boyunun tam 169 metre, yani yaklaşık 60 katlı bir gökdelen yüksekliğinde olduğunu söylemek, cesametini gözünüzde canlandırmanız için yeterlidir. Denildiğine göre yapıldığı tarihte Washington’da ondan daha yüksek bina yokmuş. Anıtın yapımı 1783’te düşünülmüş, temeline ilk taş 1848 yılında konulmuş. Ancak iç savaş yüzünden açılışı 1885 yılına kadar gerçekleştirilememiş. Yakınlarda meydana gelen bir deprem sebebiyle ziyarete kapalı bulunan anıtın içinde, asansörle değil de 898 basamaklı merdivenlerinden çıkabilseydiniz, sizi sürprizlerle karşılayacak objeler bulacaktınız. 342. basamakta, yani 17. katta sizi bir sürpriz beklemektedir. İstanbul’da örneklerini çok gördüğünüz mermer üzerine nefis bir talik yazıyla işlenmiş kitabe ve üzerindeki tuğra, ziyaretçilere, 160 yıl önce Marmara Adası’ndan nasıl itinayla kesildiğinden başlayıp 1854’ün bir nisan günü Washington’a “Arctic” adlı yelkenli bir gemiyle nasıl ulaştığına varıncaya kadarki hikâyesini anlatma hevesindedir. Yolunuz düşerse bilin ki, Washington nam şehirde yalnız değilsiniz. Sultan Abdülmecid Han da, hattatların kutbu Kazasker Mustafa İzzet Efendi de, divan şairimiz Şeyh Galib’in süt oğlu olup binalara ve olaylara tarih düşürmesiyle meşhur Ziver Paşa da, tuğralarıyla efsaneleşen Haşim Efendi de sizi beklemektedir. Washington Anıtı’ndaki kitabe (üstte). Ayasofya Camii’nin bu eski gravüründe bugünkü Kazasker levhalarının yerinde Teknecizade’nin kare levhaları görülüyor. Washington Anıtı’na hem kendi eyaletlerinden hem de başka devletlerden birer hatıra taşı veya kitabe koymak isteyen ABD yetkilileri, 1853 yılında J.P. Brown adlı elçisi vasıtasıyla Osmanlı hükümetine taleplerini bildirirler. Talep kabul edilir ve kitabeye kazınacak beyti yazma görevi Ziver Paşa’ya verilir. Sıra mermere kazıma (hâk) işlemindedir. Bu iş de Kazasker İzzet Efendi’ye yaptırılmış, Haşim Efendi’nin hazır bir tuğrasının kalıbı alınarak Abdülmecid’in tuğrası kazınmış. Kitabenin toplam 3.750 kuruşa (bugünkü rayiçle 10 bin lirayı aşkın bir paraya) mal olduğunu biliyoruz. İşin ilginç yanı, diğer ülkelerin kitabelerinde George Washington övülürken, Osmanlı kitabesi, o vakur edasıyla Abdülmecid’in temiz adının ABD ile dostluğun devamını temin için Washington’daki “yüksek taşa” yazıldığını bildirmektedir. Metni şöyledir: Devâm-ı hılleti te’yid içün Abdülmecid Han’ın Yazıldı nâm-ı pâki seng-i bâlâya Vaşington’da. ‘O zamanlar İstanbul’da büyükelçisi bile bulunmayan ABD’nin aklına, bizden bir kitabe istemek nasıl gelmiş olabilir?’ diye düşünenler çıkacaktır. Bunun cevabını, 1848 ayaklanmalarında Avusturya ve Rusya’ya karşı mağdur durumdaki Macar ve Polonyalı mültecilere kucak açan tek adresin Osmanlı oluşunda aramak gerekir. Kanatlarımızın altına sığınanı geri vermek, bize yakışmazdı. Hatta bu yüzden neredeyse savaş bile açılacaktı. “Savaşsa savaş” dedik, sözümüzün arkasında durduk. İşte bu sırada ABD devreye girdi ve mültecileri kabul edebileceğini bildirdi. Rusya ve Avusturya razı olunca Lui Koşut başta olmak üzere Macar mültecileri ABD’ye gittiler. Her gittikleri yerde Osmanlı Devleti’nin bu kararlı duruş ve yardımlarına teşekkürlerini bildirmeyi ihmal etmediler. Bu olay üzerine ABD kamuoyunda Türklere karşı olumlu bir bakış geliştiğini görürüz. Washington Anıtı’na Osmanlı’dan bir hatıra istenmesi de tam bu sıralara denk düşer. Anıtta bir Osmanlı kitabesinin ne aradığını açıklığa kavuşturduk ama Kazasker İzzet Efendi’nin Ayasofya macerasına değinmezsek bu yazı eksik kalır. Burada şu sorulabilir: Kazasker Mustafa İzzet 19. yüzyılda yaşadığına göre ondan önce Ayasofya Camii’nin içindeki levhaların yerinde neler vardı? Gerçekten de Abdülmecid’in İtalyan Fossati kardeşlere yaptırdığı restorasyon sonrasında konulan Kazasker’in 7,5 metre çapındaki devasa celi sülüs levhalarından önce 17. yüzyıl hattatlarından Teknecizade’nin kare şeklindeki levhaları bulunuyordu. Teknecizade’yi daha çok Yeni Cami’de çini üzerine yazdığı celi sülüs yazılardan tanıyoruz. Levhaların değiştirilmesinin sebebi, hem hat sanatındaki gelişmelerin Ayasofya’ya yansıtılması, hem de yuvarlak levhaların geometrisinin caminin kavisli çizgilerine daha iyi uyum sağlaması gibi görünüyor. İzzet Efendi önce mihrabın üzerinde 70-80 cm çapındaki hat levhalarını yazmış, sonra onları talebeleri Şefik Bey ve Ali Efendiler kareleme tekniğiyle büyüterek bu benzersiz büyüklükteki levhaları caminin içinde çalışmak suretiyle meydana getirmişlerdir. Yoksa bu büyüklükteki hat eserlerini kalemle yazmak fiziken imkânsızdır. Ayasofya 1934’te cami olmaktan çıkarılıp bir Bizans Eserleri Müzesi haline getirilmesi gündeme gelince levhalar yere indirilmiş ve kapılardan çıkarılmak istenmişti. Ancak ne yapıldıysa çıkarmak mümkün olamadı ve adeta levhaların büyük yapılmasındaki “keramet” o zaman anlaşılmış oldu. Uzun süre duvarlara dayalı olarak bekletilen Kazasker hatları, toz toprak ve rutubetten etkilenmeye başlayınca çaresiz eski yerlerine konulmuştur. İşte Ayasofya’ya da, Washington Anıtı’na da silinmez imzasını atmış olan Kazasker İzzet Efendi’nin kerameti. Hele hayatını anlatsak ‘roman’ olur. Ama bu hayatın levhalarını hakkıyla yazacak Dan Brown nerede? 19.05.2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofya-ile-washington-anitini-bulusturan-imza/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayasofya Ayasofya seni böyle çırılçıplak soyan kim?..</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofya-ayasofya-seni-boyle-cirilciplak-soyan-kim/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofya-ayasofya-seni-boyle-cirilciplak-soyan-kim/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 Jun 2012 11:28:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yankılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Camii]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Müze mi Kilise mi ?]]></category>
		<category><![CDATA[Derin Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Gazetesi]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Bülent BAKİLER]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5350</guid>

					<description><![CDATA[Derin Tarih dergisi 3. sayısını Ayasofya&#8217;ya ayırmış. Okuyucularına ve çeşitli kişilere soruyor: &#8220;Ayasofya yeniden cami haline getirilsin mi? Yoksa müze olarak mı kalsın?&#8221; Ayasofya, 1453 yılından sonra cami haline getirildi. 480 yıl cami olarak kaldı. Ayasofya&#8217;yı cami olarak vakfeden bizzat İstanbul Fatihi Sultan Mehmet Han&#8217;dır. Fatih Sultan Mehmet Han, Ayasofya vakfiyesinde diyor ki: &#8220;Kim, Allahın Kitabına ve Resulullah&#8217;ın sünnetine muhalefet ederse, Allah ve Resulü&#8217;nün haram kıldığını helalleştirmeye çalışırsa, Müslüman kardeşinin vakıflarını bozmaya, hayırlarını tahrip etmeye, hasenatını iptal eylemeye gayret gösterirse ve müminin hayır müesseselerini işlevsiz hale getirmeye taarruz ederse artık Allah gadabı -laneti- ile dönmüş olur. Son durağı ve oturağı cehennemdir. Cehennem ne kötü bir varılacak yerdir.&#8221; İslam medeniyetinin en mükemmel özelliklerinin başında, vakıf kuruluşları gelir. Vakıflar, genellikle yoksullar, darda kalanlar, huzur ve güven içinde yaşamak isteyen kişiler için kuruluyordu. Bir taşınır veya taşınmaz malını, şu veya bu maksatla vakfeden kimse, bunu sadece Allah rızasını kazanmak için yapıyordu. Vakfedilen mallar, maksatları dışında kullanılmıyordu. Satılmıyordu. Özel mülkiyet haline getirilmiyordu. Cumhuriyetin ilanından sonra, bazı kişiler ve kuruluşlar, Kur&#8217;andan ve sünnetten kaynaklanan vakıf eserlerine karşı uzak durdular. Hatta, temeli İslamiyete dayandığı için birçok vakıf eserini ortadan kaldırdılar. Bir ara &#8220;Vakıf&#8221; ismini bile değiştirdiler. Vakıf yerine TESİS demeye başladılar. Devletimizin yeni kurucuları arasında, İslam dininden tamamen vazgeçmemizi, İslamiyet yerine Hristiyanlığa girmemizi isteyenler bile oldu. Onlar Kur&#8217;an&#8217;ı sevgili peygamberimizin bir eseri olarak gördüler ve gösterdiler. İslamiyetten &#8220;çöl kanunu&#8221; diye bahsettiler. Bu düşüncede olanlar, bazı şehirlerimizdeki vakıf eseri olan camilerimizi alenen satışa çıkardılar. Camiler, kuruluş maksatlarının dışında kullanıldılar. İslamiyete çok farklı bir gözle bakıldığı zamanlarda, biraz da Hristiyan Batının zorlamasıyla Ayasofya Camii 1934 yılının Kasım ayında bir bakanlar kurulu kararıyla müze haline getirildi. Böylece Vakıf hukuku ve Fatih Sultan Mehmet Han&#8217;ın iradesi hiçe sayıldı. Yani bir büyük yanlış yapıldı. Bu bakımdan Ayasofya, yeniden cami haline getirilmelidir. Bunun çok zor olduğunu elbette biliyorum. Evvela Hristiyan Batı dünyası homurdanmaya başlayacaktır. İyi ama biz kendi meselelerimizi halletmek için Hristiyan Batı dünyasının suyuna göre mi akacağız. Bizim, Balkanlar&#8217;da 500 yıllık bir geçmişimiz var. Balkan devletleri, Mimar Sinan&#8217;ın o topraklarda yükselttiği güzelim eserlerin yüzde doksanbeşini yıkıp ortadan kaldırdılar. Biz ki Ayasofya&#8217;nın bir taşına bile dokunmadık. Aksine, yaptığımız payandalarla onu ayakta biz tuttuk. Ayasofya yeniden cami haline getirilmelidir. Onu görmek isteyenler de, bir edep dahilinde içeri girip gezebilmelidirler. Serdengeçti Osman Yüksel, 1952 yılında Ayasofya&#8217;nın cami haline getirilmesini istediği için bizim savcılarımız tarafından Ağır Ceza Mahkemesine sevkedilmişti. Başlık, ona aittir. http://www.turkiyegazetesi.com.tr/makaledetay.aspx?id=539085#.T-MGRNUUGNu Yavuz Bülent BAKİLER &#8211;  Türkiye Gazetesi]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofya-ayasofya-seni-boyle-cirilciplak-soyan-kim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>7</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayasofya kime satıldı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofya-kime-satildi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofya-kime-satildi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 06 May 2012 04:24:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Camii]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5291</guid>

					<description><![CDATA[Şu cami satıldı, bu ahır yapıldı, filancası yıktırıldı, öbürü cephane oldu&#8230; Bir süredir siyaset meydanı cami tartışmasına açıldı. Gazetelerden, televizyon kanallarından arayanın haddi hesabı yok. Soruyorlar: Gerçekten de Tek Parti devrinde camiler kapatıldı mı? &#8220;İbadete kapatılan Ayasofya örneği taş gibi önümüzde dururken başka kanıt aramaya ne hacet.&#8221; diyorum kendilerine. Bir şaşkınlık vakfesi. Yüzleri karışıyor. Kimilerinin buruşuyor hatta. &#8220;Nasıl yani?&#8221; diye soruyorlar. Bu yazı, işte o &#8220;Nasıl yani?&#8221;nin cevabıdır. Son sözümü başta söyleyeyim: Cami tartışmasının gelip dayanacağı yer, 78 yıldır ibadete kapalı bulunan Ayasofya&#8217;nın açılması meselesidir. Er veya geç Türkiye bu gerçekle yüzleşecek ve bu meseleye bir hal çaresi bulacaktır. Belki de Yunanistan&#8217;daki bir partinin seçim kampanyasında minareleri yıkılmış &#8220;Ayasofya Kilisesi&#8221; resimlerini kullanması birilerini uyandırır. Kim bilir? &#8220;Ayasofya&#8217;nın sahibi kimdir?&#8221; diye soruyorum genç muhabire. Dudağını büküyor. Belli ki hiç aklına gelmemiş bu. Tapudaki sahibini soruyorsanız diyorum &#8220;Ebu&#8217;l-Feth Fatih Sultan Mehmed Vakfı&#8221;. Nerede bu vakıf peki? Neden tapuda üzerinde görünen eserine sahip çıkmıyor? &#8220;Muhatabınız Vakıflar Genel Müdürü&#8221; diye cevap veriyorum, &#8220;Ona sorun.&#8221; Cevap alamayacaklarını bile bile böyle diyorum. Bir vakıf düşünün ki, tapulu malına sahip çıkamasın. Olur mu? Oluyor bizde. Peki Ayasofya&#8217;nın sahibi resmen Fatih ise (yoksa XI. Konstantin ve I. Jüstinyen mi?), eserin onun vakfiyesinde belirttiği şartlarda kullanılması gerekmez mi? Üstelik vakfiyedeki şu ateşten satırları okurken vicdanınız kanamayacak mı: &#8220;Kim ki bâtıl gerekçelerle bu vakfın şartlarından birini değiştirirse veya vakfın değiştirilmesi ve iptali için gayret gösterirse, vakfın ortadan kalkmasına veya maksat ve gayesinden başka bir gayeye çevrilmesine kast ederse Allah&#8217;ın, meleklerin ve bütün insanların laneti üzerlerine olsun. Ebediyyen cehennemde kalsınlar, onların azapları asla hafifletilmesin ve onlara ebediyyen merhamet olunmasın.&#8221; (A. Akgündüz, S. Öztürk, Y. Baş, &#8220;Kiliseden Müzeye Ayasofya&#8221;, OSAV: 2006, s. 141-2.) Aslı Arapça olan vakfiyenin nüshaları Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü&#8217;nde, Topkapı Sarayı ile Türk ve İslam Eserleri müzelerinde mevcutken ve şartları herhangi bir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde bağlayıcıyken, nasıl olmuş da Ayasofya Camii ibadete kapatılabilmiştir? Vakıflar Kanunu mu değiştirilmiştir yoksa? Hayır, hem 1934&#8217;teki hem de yürürlükteki Vakıflar Kanunu bir vakfın, vakfedenin koyduğu amaçlar dışında kullanılamayacağını emrediyor. Sahibi olan Fatih, vakfının amacı dışında kullanılmasına tehditkâr ifadelerle karşı çıktığı halde 1934&#8217;te bir Bakanlar Kurulu kararıyla Ayasofya Camii müze yapılmıştır. Altında Atatürk&#8217;ün, İnönü&#8217;nün vs. imzalarının bulunması hukuk nazarında bir şeyi değiştirmez. Hukuksuzluk hukuksuzluktur. Bu hukuksuzluğu kimin yaptığı hukuku ilgilendirmez. (Adalet Tanrıçası&#8217;nın gözleri bağlıdır, unutmayın.) Kaldı ki, 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi de bir garabet abidesidir. İlk cümlesi şöyle: &#8220;Maarif Vekilliği&#8217;nden yazılan tezkerede (&#8230;) Ayasofya Camii&#8217;nin müzeye çevrilmesi bütün Şark âlemini sevindireceği ve insanlığa yeni bir ilim müessesesi kazandıracağı cihetle müzeye çevrilmesi istenmiş&#8230;&#8221; Acaba 1934&#8217;te Şark, yani İslam âleminde Ayasofya&#8217;nın müzeye çevrilmesine sevinecek bir Allah&#8217;ın kulu var mıdır? Yoksa kararname sahiplerinin kafalarındaki &#8216;Doğu&#8217;, bizim zannettiğimiz gibi İslam dünyası değil de, Sovyetler Birliği miydi? Halkı Ortodoks olan Sovyetler Birliği&#8217;nden başka Ayasofya ile ilgilenecek bir Doğulu devlet kim olabilir o tarihte? Sonra müze yapılarak insanlığa bir bilim kurumu kazandırılacağı ifade ediliyor. Sanki camiyken Ayasofya&#8217;da inceleme yapılamıyor muydu? Üstelik medreseler kapatılmadan önce Ayasofya&#8217;da her sütunun dibinde bir alimin ders verdiğini, yani tam da kapatılmasıyla bir bilim kurumunun tarihe gömüldüğünü bile söyleyebiliriz. Üstelik kararnamede Ayasofya&#8217;nın müzeye çevrileceği ifade edilirken, ibadete kapatılacağından söz edilmemiştir. Denilebilir ki, &#8216;Canım, müze yapılınca anlaşılmıyor mu ibadete kapatılacağı?&#8217; Ama bir kararname çıkarıyorsanız muradınızı yarım yamalak ifade edemezsiniz. Müze yapılacak. Tamam da ibadete kapatılacağı nerede yazıyor? Burada avukat Abdullah Mehmet Çalışkan&#8217;ın değerlendirmesini paylaşmak istiyorum. &#8220;Ayasofya Camii Meselesinin Etrafındaki Gerçek&#8221; adlı kitabında şöyle diyor: &#8220;Ayasofya kararnamesinde hukukî bir gerekçe bulmaya imkân yoktur. Bakanlar Kurulu kararının hangi kanuna dayandığı da yazılmamıştır. Çünkü Bakanlar Kurulu&#8217;nun dayanak yapabileceği bir kanun mevcut değildir. Bakanlar Kurulu&#8217;nun hangi yetkiye istinaden bu konuyla ilgilendiği hususunda hukukî bir mütalaa da yazılmamıştır. Çünkü bu konu, ne TC. Anayasası ne de Türkiye&#8217;de yürürlükteki kanunlar tarafından Bakanlar Kurulu&#8217;na verilen yetkiler dahilinde bulunmamaktadır. Anayasadan bahsedilmemiştir, çünkü Anayasa&#8217;ya aykırıdır. Vakıf hukukundan bahsedilmemiştir, çünkü vakıf hukukuna zıttır. Görülüyor ki, Bakanlar Kurulu bu kararı ile anayasa ve kanunları yok saymıştır.&#8221; Kararnameye bir sıra numarası verilmemiş olması gariptir. Daha da garibi, Resmi Gazete&#8217;de yayınlanmamıştır. Kararnamelerin bulunduğu resmi dairede aslı bulunmadığı gibi resmi kanun kitaplarında da mevcut değildir. Hukukî açıdan sakat kararnamenin tartışılmasını ehline bırakalım ve kamu vicdanını yansıtan bir sese kulak verelim. Bediüzzaman Said Nursi, ezanı özgürlüğüne kavuşturarak &#8220;on derece kuvvet bulan&#8221; Demokrat Parti&#8217;den Ayasofya&#8217;yı da özgürlüğüne kavuşturmasını ister. Ona göre bu bir &#8220;yara&#8221;dır ve hükümet bu yaraya &#8220;merhem&#8221; sürmeli, Ayasofya&#8217;yı ibadete açmalıdır. Ayasofya&#8217;nın, 1930&#8217;larda iyi ilişkiler kurmaya çalıştığımız Yunanistan&#8217;a, dolayısıyla Batı dünyasına göz kırpmak için müze yapıldığını kabul edelim. Bence kararnamedeki &#8220;bütün Şark alemi sevinecek&#8221; ifadesinde bir dil sürçmesi olmuş. &#8220;Garp, yani Batı âlemi&#8221; diyeceklerdi besbelli. Baksanıza, Yunanistan&#8217;daki Yeni Demokrasi Partisi, Ayasofya&#8217;yı yalnız minaresiz göstermekle kalmamış, kubbesine bir de haç dikmiş! Unutmayalım ki, Mütareke döneminde yapılan Sultanahmet mitinglerinden biri de Ayasofya&#8217;ya haç takılacağı söylentisi üzerine gerçekleşmişti. 06 Mayıs 2012, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofya-kime-satildi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>8</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
