<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ayasofya &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/ayasofya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 01 Jun 2014 06:51:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Ayasofya &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ayasofya Camii ve “Osmanlısızlaştırma”nın sonu</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofya-camii-ve-osmanlisizlastirmanin-sonu/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofya-camii-ve-osmanlisizlastirmanin-sonu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Jun 2014 06:51:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Camii]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya'nın açılması teklifi]]></category>
		<category><![CDATA[Denazification]]></category>
		<category><![CDATA[Nazilik ve Osmanlılık]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlısızlaştırma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7856</guid>

					<description><![CDATA[Denazification. Dilimizde henüz bir karşılığı bulunmayan bu İngilizce terimin uygun bir çevirisi, ‘Nazilikten kurtarma’ veya ‘Nazisizleştirme’ olabilir. Denazifikasyon terimi 2. Dünya Savaşı’ndan sonra Batı Almanya’yı ele geçiren Amerikalıların, eğitim sisteminden başlayarak hayatın her alanında Nazilerin kurmuş olduğu askerî disiplini andıran sistemi demokratik değerlere göre yeniden şekillendirmelerini anlatır. Artık 1870’lerde Bismark’la birlikte Almanya’yı birleştiren Junkerlerin koyduğu hedeflerin yerini liberal-hümanist değerler almalı, Hitler’de cisimleşen Üçüncü Reich’ın hedeflediği ordu-millet zihniyeti yıkılmalıdır. Denazifikasyon 1945 sonrasında bütün hızıyla uygulandı ve “yeni” bir Alman gençliği yetiştirilmesi hedeflendi. Tarih eğitimi artık ‘Almanlık’ bilinci oluşturmak için değil, daha evrensel ve hümanist prensipler doğrultusunda verilmeliydi. Diğer dersler de değiştirilmeliydi tabii, zira PhillipLenard gibi Nobel Ödüllü Nazi fizikçileri bir “DeutschePhysik”, yani Alman Fiziği kurma yolunda tehlikeli adımlar atmışlardı; öyleyse bilimin evrenselliği üzerinde durulmalı ve Nazi Bilimi gibi riskli oyunlara girmelerinin önü kesilmeliydi. JulianDierkes’in değerli kitabı “Postwar History Education in Japan and the Germany”de (Routledge, 2010) ortaya koyduğu gibi savaş sonrasında özellikle Doğu ve Batı Almanya ile Japonya’nın ve özellikle bireyler üzerinde bir suçluluk kompleksi oluşturarak ‘yeniden terbiye edilmesi’ yönünde yoğun bir çaba içerisine girilmişti ve bu projenin en önemli ayağı da tarih eğitimi olmuştu. Tarih üzerinden yeni bir “millî olmayan kimlik” oluşturulacaktı, zira hem Junkerler, hem Meijiler tarih üzerinden milli bir kimliğin inşasında akıllara durgunluk verecek başarılar kazanmışlardı. İşte bir kaç yıl önce Frankfurt’a gittiğimde bütün kitapçı vitrinlerinde kuleler halinde karşıma çıkan Peter Watson’ın “The German Genius”u (Alman Dehası) savaş sonrasında hem Almanlara, hem de dünyaya bir umacı imiş gibi gösterilen Almanlığın (Germanness) 1870’lerden itibaren başlayan olağanüstü atılımının gerçekte “Avrupa’nın üçüncü Rönesansı” ve “ikinci Bilimsel Devrimi” olduğunu vurguluyor, Nazi dönemindeki bilimsel ve sanatsal başarılara da müstakil bir bölüm ayırıyordu (Simon and Schuster, 2010). Velhasıl bir yeni revizyonist tarihçiliğin başladığının ayak sesleri geliyordu kitapçı raflarından. Demek ki, tarihçiler artık 1870-1945 dönemine Naziliği önceki ve sonraki Alman tarihinden ayırarak değil, Almanya tarihine bir bütün (longuedurée) olarak bakmakta, bir; tarihten kesilip atılmak veya gözden düşürülmek istenen dönemler yeni bir gözle incelenmekte, iki; tarih eğitiminin dayatmacı şeklinin her ikisinin de, Nazi-Japon şeklinin olduğu kadar Amerikan versiyonunun da ideolojik olduğunun altı çizilmekte, üç. Peki bütün bu Alman muhabbetini niye yaptım? Anlayan anlamıştır ama açıklamakta mahzur yok: 1945 sonrası Almanya’sındaki “Denazifikasyon” ile 1923 sonrası Türkiye’sindeki “Deottomanizasyon”, yani Osmanlısızlaştırma arasında ciddi paralellikler var da ondan. Nazilik ve Osmanlılık Orada Almanlığın izleri silinmeye çalışıldı, bizde Osmanlılığın. Orada Alman kimliği öcü gibi gösterildi, bizde Osmanlı kimliği. Orada bu kimliğin tarih kitapları ve tarih dersleri üzerinden itinayla temizlenmesine girişildi, bizde ise 1923 sonrasında ders kitaplarında gördüğümüz çarpık Osmanlı ve yakın tarih senaryosu hala yürürlükte. Bazı revizyonist yaklaşımlar var kuşkusuz ama bunlar henüz ana (master) tarih anlatısını etkileyebilmiş değil. Nihayet Almanya’da Naziliğe dair bütün görünür izler silinirken (mesela heykeller ve anıtlar yıkılırken) bizde de Osmanlılığa dair bütün izler silinmeye, mesela arşiv malzemelerine varıncaya kadar satılmaya kalkıldığını, içinde Abdülhamid Han’ın adı geçiyor diye Osmanlıca Mevlid nüshalarının toplatılıp yakıldığını, masallardan bile padişah ve şehzade gibi ‘tehlikeli’ kelimelerin çıkarıldığını biliyoruz. Bu arada en önemli benzerlik, Nazi döneminde Almanya’nın Avrupa’nın diğer kısmından farklılığı adına kullanılan Gotik kökenli Fraktur veya Antiqua denilen bir alfabenin Yahudi etkisinde şekillendiğine inandıkları Latin alfabesine karşı ısrarla kullanılmasıydı (hatta bir dönem Nazi Almanya’sında Latin alfabesiyle propaganda yapmak dahi yasaklanmıştı). Lakin Latin alfabesi üzerindeki yasak uzun sürmemişti, zira Almanya’nın yayılmak istediği bölgelerde yaşayanlara Gotik kökenli alfabenin okunma zorluğu yüzünden yeterince ulaşamıyor ve mesajları halkı etkileyemiyordu. Buna rağmen Nazi Almanya’sında Gotik kökenli harflerle yapılan yayınlar 1945 yılına kadar inatla sürdürülecekti. Yani Denazifikasyon süreci aynı zamanda Latin alfabesinin kesin bir üstünlük kurmasının da başlangıcı olmuş ve Almanlığı çağrıştıran Gotik kökenli alfabeler bazı markaların logoları haricinde neredeyse tamamen ortadan kaldırılmış ve kullanımı yasaklanmıştı. Burada hemen aklınıza 1928 yılında Osmanlı elifbasına uygulanan yasaklar ve baskılar geldi, değil mi? Haklısınız.   Osmanlıya savaş! Bizde de sadece Arap elifbası yasaklanıp yerine Latin alfabesi dayatması yapılmadı, Osmanlıca kitaplar yakıldı, kanunla tuğra ve kitabeler kazındı ve söküldü, mesela İzmir Saat Kulesi’ndeki tuğra ve armalar 1941’de kaldırıldı, İstanbul Üniversitesi’nin giriş kapısındaki tuğranın üzerine kapatılan mermer geçen Nisan ayında açılabildi. Afyon’da Umur Bey Camii yıktırılıp yerine Nazi estetiğinden ödünç alınmış üryan figürleriyle hazin ‘Zafer Anıtı’ dikildi&#8230; Adeta Osmanlıya karşı savaş açılmış gibiydi. En önemlisi de ders kitaplarında okutulan Osmanlı, ‘cihangirlik sevdasından vazgeçmiş’ bir vârisin nasıl olması isteniliyorsa o şekilde sunulmuştu: Modern çağda yaşayamayacak,  çağdışı ve her türlü gerilik ve gericilik illetleriyle malul bir fosildi o… Bu ve diğer barbarlık yöntemleriyle verilmek istenilen esas mesaj şuydu: Şu Osmanlı’dan uzak durun! Yoksa başınız belaya girebilir! (Lozan’dan dönen İsmet Paşa, Karabekir Paşa’ya bu tehdidi açıklamıştı.) Hem Almanya’da, hem bizde tarih üzerinden yeni bir kimlik oluşturulmak istendi. Ancak en önemli fark, Almanya’da bunun adının açıkça konulmuş olması: Denazifikasyon. Asıl garip olan, Türkiye’dekinin adının bugüne kadar konulamamış, hatta konulma cesaretinin gösterilememiş olmasıdır. Türkiye’de 1923 yılından itibaren yürürlüğe konulan programın adını koyuyorum: Osmanlısızlaştırma. Ancak hadiseler Almanya’da olduğu gibi Türkiye’de de şişede durduğu gibi durmadı. Türkiye darbelere rağmen zamanla eski Türkiye olmaktan uzaklaştı, devlet dışı dinamikler kuvvetlendikçe mağdurların sesleri daha fazla duyulur ve temsil edilir oldu. Kendine güveni gelen ülke ‘Kimim ben?’ sorusuna ancak o yasaklanmış, karanlık alana girerek cevap bulabileceğini gördü ve 1953 Fetih kutlamaları bir dönüş yılı oldu, 1999 ise ikinci dönüş yılı…  Böylece Reottomanizasyon, yani YenidenOsmanlılaştırmasüreci başlamış oldu. İstanbul Üniversitesi’nin kapısındaki nefis Abdülaziz tuğrasının saklandığı yerden göz kırpması bir ışıktır, Ayasofya Camii’nde kutsalın yeniden tebessüm etmesi ise Osmanlısızlaştırma programının yenilgisi olacaktır. 1 Haziran 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofya-camii-ve-osmanlisizlastirmanin-sonu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ayasofya’da, Türk düşmanı Curzon’un izinden gidenler</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofyada-turk-dusmani-curzonun-izinden-gidenler/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofyada-turk-dusmani-curzonun-izinden-gidenler/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 May 2014 20:17:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Camii]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ayasofya'nın açılması teklifi]]></category>
		<category><![CDATA[Curzon]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan'ın bu haftaki yazısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7827</guid>

					<description><![CDATA[Son iki yıldan beri gündemde tutmaya çalıştığım Ayasofya’nın yeniden camiye çevrilmesi konusu bir milletvekilinin kanun teklifi vermesi üzerine alevleniverdi. Hangi gerekçeyle olursa olsun ‘Ayasofya davası’nın gündemde tutulmasında fayda var. 30 yıl süren başörtüsü tartışmasında olduğu gibi varsın herkes eteğindeki taşları döksün, sonunda kimin iddiasının ve delillerinin güçlü olduğunu kamuoyu elbette değerlendirecektir. Ancak bazı köşe yazarları artık insanın içini bayıltıyor. Hiç mi okumuyor, yeni tezler bulamıyorsunuz Allah aşkına diyesi geliyor insanın. Hele bir tez var ki, tam evlere şenlik: Neymiş, İstanbul’da yeterince cami mi yokmuş ibadet etmek için? Bu kadar cami varken ve birbiri ardınca yapılırken niye ille Ayasofya diye tutturuyorsunuz? Bunlara verilecek cevap çok da kalemimin ‘köle’ olmadığını bildiğim için onun da hukukunu korumak adına şunu söylemekle yetineceğim: Zaten camiyle filan işiniz olmaz da, bu kafayla halkın kendi parasıyla yaptırdığı camileri yıktırmadığınıza şükretmemiz gerekiyor sanırım. Lutfedin de onlar bari ayakta kalsın dememizi bekliyorsunuz zahir. Beyler, kimse keyfi için cami yaptırmıyor, onca masrafa girip yaptırmaz da. İhtiyaçsa yapılır. Ama en yakın arkadaşının mezarına ölüm yıldönümünde gidip de hoca trafiğe takılıp gecikince bir sûre okumayı bile bilmeyen ve iPhone’unu açıp arkadaşlarına Fatiha’yı dinletenlerin(!) kimse kusura bakmasın Ayasofya’nın cami yapılması hakkında ahkâm kesmelerini samimi ve dürüst bulamıyorum. Çanakkale geçilmeyince Öte yandan ‘Bol bol cami var, onlar yetmedi de bir Ayasofya’ya mı kaldılar?’ yavanlığının apaçık ‘emperyalistçe’ bir yaklaşım olduğunu da buraya yazıyorum. Yazımın sonunda bu emperyalistlerin bu zekice ‘tüyo’yu kimden, daha doğrusu hangi ‘düşman’dan apardıklarını da öğrenmiş olacaksınız. Bugün bizde Ayasofya’nın yeniden cami yapılmasını isteyen geniş bir kitle nasıl hassasiyetle bu meselenin üzerine eğiliyorsa, aynı şekilde yurtdışında kilise yapılması için çalışanlar da eksik değil ve bu kilise yapılması talebinde bulunanların –daha öncesini saymıyorum- Balkan Savaşları’na (1912-3) kadar uzanan ilginç bir mazisi var. 20. yüzyılın ilk yılındayız. Kraliçe Elizabeth’in elmas jübilesi için Giggleswick adlı bir şapel (küçük kilise) yaptırılır. Şapelin içi, Ayasofya’nın küçültülmüş bir kopyasıdır adeta. İngiliz emperyalizminin Ayasofya’ya duyduğu ilginin hangi düzeye ulaşmış olduğunu bu örnekten anlıyoruz. Balkan ve 1. Dünya savaşlarında Ayasofya, ABD’nin ilgi alanına girmeye başlar. Bulgarların 1912’de İstanbul’a girmelerine ramak kala Ayasofya’nın Bulgarlar tarafından kilise yapılacağına dair umutlar uyanır. Derken Çanakkale Savaşı öncesinde İstanbul’un Ruslara bırakılacağı ve Çanakkale geçilirse Ayasofya’nın kubbesine çan takılacağı söylentileri New York gazetelerine kadar yansır. Çanakkale günlerinde İngiliz gazeteleri, İstanbul’a girilirse Ayasofya minarelerinde hilalin yerini haçın alacağı haberleriyle dolup taşar. Çanakkale’yi geçilmezleştiren ecdadımız, aynı zamanda Ayasofya’nın Haçlıların eline teslim edilmemesini de engellemişlerdir anlayacağınız. Ayasofya’nın Osmanlı döneminde camiyken çekilmiş bir fotoğrafı (Kaynak: Photographium). Ayasofya’nın büyüsü İngilizler ve Amerikanlarla sınırlı değildi kuşkusuz. Ruslar da sabırsızlanıyorlardı haç dikme töreninde bulunmak için. Ne de olsa İtilaf devletlerindendi ve İstanbul ve boğazlar kendilerine bırakılmıştı, tabii nazlı Ayasofya da. Filozof Prens Trubetskoy’un da rüyalarında Ayasofya geçit resmi yapıyordu. Tabii ah bir Çanakkale geçilseydi! (Bizdeki ‘Ah şu Çanakkale geçilseydi!’ diyenlerin DNA’larında bir tarihte ‘çift zincir kırılması’ yaşandığını söylemek çok yanlış olmaz.) 1918’de Osmanlı Devleti güney cephesinde yenilince teslim oldu ve İtilaf kuvvetleri soluğu İstanbul’da aldılar. Tabii İngiliz zırhlılarının ilk yanaştıkları yerin Ayasofya’nın en yakın limanı olduğunu tahmin edersiniz. Tıpkı Allenby’nin Kudüs’ü işgalden sonra Mescid-i Aksa’ya gitmesi gibi İngilizler de Ayasofya’daydılar. Hedefe çok ama çok yaklaşılmıştı. (MelanieHall (ed.), Towards World Heritage, Ashgate, 2012, s. 53-4.) İşte tam o günlerde Londra semaları Ayasofya’nın yeniden kilise yapılacağı çığlıklarıyla yankılanıyordu. Lozan’da İsmet Paşa’ya ‘Ne istedilerse verdim’ dedirterek İngiltere’nin bizden (Osmanlı’dan) her istediğini koparmayı başaran Lord Curzon, Dışişleri Bakanı olmadan bir gün önce, 2 Ocak 1919’da bir memorandum kaleme alır. İsmi ilginçtir: “Constantinople’un Geleceği.” Curzon Türkleri Avrupa’dan, dolayısıyla da İstanbul’dan kovmak gerektiğini söylüyor ve ‘Yarın öbürgün’ diyordu: ‘İtilaf devletleri İstanbul’u Türklerden temizlerlerse kimse şaşırmasın’. Türkler beş asırdır Avrupa’ya yalnız çılgınlık, entrika, çürüme getirmişti. Türklerden zulümden başka bir şey görmemişti medeni kıta. Taslarını taraklarını toplayıp gitmeliydiler. Bu veba mikrobu mutlaka temizlenmeliydi. Dünya büyük çözümler bekliyordu (İngiliz Dünya Düzeni’ni demek istiyor), dolayısıyla kötülüğün en öldürücü köklerinden birini (“Türk’ü”) yeryüzünden silip atmak gerekiyordu. Curzon’a göre Türkler İstanbul’dan kovulmalı ve hilafet kaldırılmalıdır. Derken sözü Ayasofya’ya getirir ve özetle şöyle der: “İmparator Jüstinyen’in muhteşem Bizans mabedi (…), tabiatıyla aslî dinine geri dönecektir. Öte yandan Müslümanlara yetip de artacak miktardaki İstanbul’un muhteşem camilerinin varlığı garanti edilecektir.” (Robert S. Nelson, HagiaSophia, 1850-1950, Chicago Üni. Yayınları, 2004, s. 121-2.) İşte bugün ‘Koca İstanbul’da Müslümanlar için ibadet edecek yer mi kalmadı?’ diyenlerin kulaklarına üfüren kimmiş iyi görün. İstanbul verilecektir ama kime? Damat adayları çoktur, işin içinden çıkılamaz ve Sevr, İstanbul’u Osmanlı’ya bırakır, dolayısıyla Lozan’da da tartışılmaz. Planlar suya düşer. 1923’te Ayasofya’da hâlâ beş vakit namaz kılınmaktadır. Üç yıl sonra emperyalist Thomas Graham Jackson şöyle yakınır: “7 yıl geçti, İstanbul hâlâ Türklerin elinde ve Türkler, dünyanın onların yerine kimin konulacağı noktasında anlaşıncaya kadar da burada kalacak gibi görünüyorlar!” Demek dünya Türklerin yerine kimin getirileceğinde anlaşırsa pekâla mümkün. İstanbul ve Ayasofya’nın kilise yapılması yani. Ayasofya bugün kilise değil çok şükür ama cami de değil. Bu fikrin kimden geldiğinin izini de takip edersek İngiltere’deki Helen (Yunan) severlerin savaş yıllarında ortaya attıkları formül bir Yunan şarkısına yansıdığı şekliyle şöyleydi: “Ayasofya bizim olmayacaksa Türklerin de olmayacak!” Curzon 1924 yılında ölmüştü ama Crane ailesi gibi petrol kralları ve Rockefeller gibi mültimilyarderlerin desteklediği Amerikan Bizans Enstitüsü’nün Atatürk’ü ikna gayretleri 1935’te hedefine ulaşacak ve “Haç da değil, hilal de” denilerek 1400 yıllık mabet laikleştirilecekti. Suflöre dikkat! 11 Mayıs 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ayasofyada-turk-dusmani-curzonun-izinden-gidenler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
