<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Bediüzzaman Said Nursî &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/bediuzzaman-said-nursi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Thu, 29 Jan 2015 12:26:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Bediüzzaman Said Nursî &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Cizre’den Cezerî’ye kaybolan değerlerimiz</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/cizreden-cezeriye-kaybolan-degerlerimiz/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/cizreden-cezeriye-kaybolan-degerlerimiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 Jan 2015 12:08:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman Said Nursî]]></category>
		<category><![CDATA[Cizre]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu’l-İzz]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan'ın bu haftaki yazısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8008</guid>

					<description><![CDATA[Cizre doğumluyum ama ailem aslen Urfalı. Akçakale’den sürgün edilmiş babam. Cizre o zamanlar sürgün beldesi. Ablamla ben orada doğmuşum. Geçen yıl şubat ayında Kaymakam Şenol Koca tarafından Cizre’ye davet edilmiştim. Doğduğum günün yarım asır sonrasında ilk nefesimi aldığım o mübarek toprağı koklamak nasip oldu. Cizre güzeldi, Cizre gergindi, Cizre derindi. Her bakımdan. Hem tarihi hem de insanı. Sokaklar ıssız ve sessizdi o günlerde. Yine dinî mekânlar gözdesiydi halkın. Metrelerce uzunluktaki Hz. Nuh Türbesi ziyaretçisiz kalmıyordu. Gerçi annemin anlattıklarıyla kıyaslarsam maalesef çok ilkel bir şekilde yıkılıp yeniden ama betondan yapılmıştı. Gıcır gıcırdı sanduka, hatta bir camekân içine dahi alınmıştı! Bu, Türkiye’nin her tarafında rastladığımız onulmaz bir dert ki tarif edilmez. Cizre’de karşılaştığımız akil insanlarla konuşmak çok şey öğretiyor insana. “Kürt sorunu en son Cizre’de çözülür” diyorlar. “Yara çok derin” diyorlar. İkaz ediyorlar. Ben de bu ikazları Akil İnsanlar ile yaptığı Dolmabahçe toplantısında Sayın Ahmet Davutoğlu’na aktardım, Cizre’ye dikkat edilmesi gerektiğinin altını çizdim. Bir yıla yakın bir süre geçti, Cizre’nin iltihabı kanamaya başladı. Doğduğum evi ararken ev sahibimizin bir akrabasını buluyoruz. Evine davet ediyor. Hüsamettin Bey adı. Gayet samimi. Anlatıyor. Bir ulema ailesinden geliyormuş. Dedesinden, kitaplarından coşkuyla bahsediyor. Eserler zihinsel toz tabakası altında Taşan tencereler gibi satır aralarından hikmetler sızıyor. Genç Bediüzzaman Said Nursi, Cizre’ye geldiği zaman onun evinde kalmış. Yaz günü. Damda misafir etmişler. Ev sahibi çok kıymet verdiği misafirinin gece üstü açılır da üşür diye üstünü örtmeye kalkmış. Bakmış genç Said gözleri yıldızlara sabitlenmiş, bir şeyler mırıldanıyor. Fısır fısır. Allah Allah deyip; yatağına gitmiş. Sonra bir daha denemiş, vaziyet aynı. Fısır fısır sesler. Gözler gökyüzünü tarıyor. Derken sabah namazına kaldırmaya gitmiş, genç Said yine uyanık. Demiş ki: Gece iki defa geldim, gözlerin uyumuyordu ve ağzından fısır fısır sesler çıkıyordu. Hayırdır! Bediüzzaman cevaplandırmış: Ezberlediğim Farsça lügati tekrar ediyordum. Cizre böyle. Göğsünden her daim sizi emzirecek güzellikler çıkarmakta ustadır. Cizre daha da böyleydi ama ihmaller, kasıtlar, şunlar bunlar derken Şark’ın bu müstesna ilim ve sanat şehrinin şen şakrak irfan bahçeleri kurutuldu. Nobranlığa terk edildi. Mem u Zin’in mezarı orada. 40 yıl arayla Ahmed-i Hanî’nin Kürtçe, Bitlisli Ahmed Fâik’in Türkçe kaleme aldıkları bu mesnevi ders kitaplarımıza neden girmez, merak ediyorum. Aynı Akil İnsanlar toplantısında bunu da dile getirdim. Edebiyat kitaplarımızda Yunan, Fransız, Alman Edebiyatı var ama neden Kürt edebiyatı yok diye bu eksikliğin bir an önce giderilmesi gerektiğine dikkat çektim. Bakalım yapılacak mı? Şimdilerde devlet gayret ediyor Cizre’nin mazisini ayağa kaldırmak için ama şehir surları dahil çok mühim, binlerce yıla kafa tutan eserleri zihinsel bir toz tabakası altında yatıyor. Türbesi Cizre’de bulunan bir Cizrelinin, Mele Ahmed-i Cezerî’nin Fatih Sultan Mehmed’e yazdığı şu Kürtçe şiirden haberdar mıyız? “Ey şehinşah-ı muazzam! Allahü tealâ seni korusun. ‘Sûre-i İnnâfetahnâ’ senin rehberin olsun&#8230; Şeref Han’ın kalesi senin hududunun içinde olsun. Güzel talihler ve güzel bahtlar senin olsun. Felek senin lehine dönsün. Acem’in devlet adamları senin hizmetçilerin olsun. Bütün devletler senin işâretinle yönetilsin. Bütün dünya senin bir kıvılcımınla aydınlansın&#8230;” Cizre buydu ve fazlasıydı. Harikulade otomatlar icad eden Ebu’l-İzz’in de şehriydi. Hadisçi, edip ve tarihçi İbnu’l-Esir’lerin memleketiydi, Fakih ve muhaddis Ebu Usame’nin ve başkalarının da. Ebu’l-İzz de kim? Doğduğumda sakaların Dicle’den çekip getirdiği sarışın suyla yıkamış annem beni. Bu kez gittiğimde Dicle kıyısında yarısı nehre batmış bir ev gösterdiler. Ebu’l-İzz’inmiş iddiaya göre. Yalı gibi, yarısı suyun üzerine uzanmış ilginç bir yapının kalıntılarıydı gördüğüm. Bu arada kulağıma gelen ‘Ebu’l-İzz de kim?’ seslerini duymadım sanmayın. Anlatayım kısaca. O da bir Bediüzzaman. Bediüzzaman Ebu’l-İzz İsmail b. Razzaz el-Cezerî. Adından da anlaşılacağı üzere Cizreli. El-Câmi Beyne’l-İlm ve’l-Amel adlı kitabının önsözünde kendisinden bahsetmese bu harika adamın hayatı tam bir karanlığa mahkûm olacaktı. Diyarbekir Sultanı Salih’in, babasının ve kardeşinin hizmetinde bulunmuş. Zaten bu muhteşem kitabı da Sultan Salih’e borçluyuz. Şöyle anlatır: “Bir gün sultanın huzurundaydım ve yapmamı emrettiği şeyi getirmiştim. Ne düşündüğümü sezdi ve gizlediğimi açığa vurdu ve bana şöyle dedi: Eşsiz âletler yapmış, onları gücünle işler duruma getirmişsin. Seni yoran ve kusursuz biçimde inşa ettiğin bu şeyler kaybolup gitmesin. Benim için icat ettiğin bu aletleri bir araya toplayan ve her birinden ve resimlerinden seçmeleri kapsayan bir kitap yazmanı istiyorum.” “Gücümü toplayıp bu kitabı kaleme aldım” diyor Ebu’l-İzz. Kitap 12. yüzyıl sonu, 13. yüzyıl başının mekanik aletlerini sergiliyor. Hepsi de onun icadı olan bu eserler arasında neler yok ki. Kayık su saatleri, sıcak, soğuk ve ılık su akıtan ibrik, abdest almak için gagasından su akıtan bir tavuskuşu, toplanan kan miktarının belirlenebildiği iki katipli kan alma teknesi, bir gölden veya kuyudan suyu yukarı çıkaran araç vs. Bilir misiniz ki, Ebu’l-İzz’i bize tanıtan Eilhard Weidemann adlı bir Alman fizikçidir. Üzerinde yapılan en ‘klas’ çalışma ise Donald R. Hill adlı bir İngiliz mühendise aittir. Düşünün, Türk’üyle, Kürt’üyle kendi değerlerini elin Alman’ından, İngiliz’inden öğrenen bir toplumuz ve bu utanç bize yeter. Ebu’l-İzz iyi bir rehber olabilir. 8 asır önceki ruha ne çok ihtiyacı var Cizre’nin ve Türkiye’nin. Ah o ruha bir değebilsek&#8230;. 25 Ocak 2015, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/cizreden-cezeriye-kaybolan-degerlerimiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bediüzzaman’ın, hiç unutulmamasını istediği vasiyeti</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bediuzzamanin-hic-unutulmamasini-istedigi-vasiyeti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bediuzzamanin-hic-unutulmamasini-istedigi-vasiyeti/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 Feb 2014 09:52:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman Said Nursî]]></category>
		<category><![CDATA[Konuşan Yalnız Hakikattir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7768</guid>

					<description><![CDATA[Risale-i Nur ve Bediüzzaman Said Nursi; paranın yazı ve turası gibi. Yazılmış hayat ve yaşanmış kitap. Yalnız kendi çağlarına değil, geçmişe ve geleceğe de uzatılmış nuranî köprüler onlar. Aynalarında geçmişi de, bugünü de, geleceği de seyretmek kabiliyete veya nasibe kalmış. Sıhhat ve diriliğini, bizzat yazanın kendi nefsini olabildiğince geriye, hatta ihtiyacı olan manevî bereketten men edecek kadar geriye itmesi ve kendisinden yazdıklarına bir tutam gölge bile düşmesine izin vermemeye çalışmasından alır. Yazanı yoktur külliyatının, müellif kendini eski tabirle ‘ifna’ ve iptal etmiştir. Yine de tam iptal edemediğini düşündüğü yerde çıkıp hoyratça nefsinin durumunu teşhir etmekten çekinmemiş ve özeleştirinin harika örneklerini vermiştir. 28 yılı mahkeme-mapushane-gözetim üçgeninde geçmiş, zehirlenmiş, hastalanmış, yeri gelmiş sağır duvarlara konuşmak zorunda kalmış. İnsan takatinin fevkinde tazyikler altındayken de of dememiş. Bu zulümlerden kendi kemalatına giden yolu karanlık hücrelerde döşemeye koyulmuş. Mazlumun istihkakını yüklenmiş. Lakin gün gelmiş, zulümlerden de nefsine bir hisse çıkardığı gibi incelerden ince bir pırlanta hakikatin farkına varmış. Mazlumun iç dünyasından Allah’a açılan ve her müminin ulaşmayı bir imtiyaz telakki etmesi gereken o nuranî dehliz bile kendisine ‘nefsanî’ gelmiş. Nefsini kurtarmak gibi meşru ve makbul bir dairede düşünmesinin dahi Allah’ın rızasına uygun düşmediği, “Rıza-yı İlahî’den başka” bir şeyin kaygısına düşmenin başına gelen bunca musibetin asıl sebebi olduğu hatırlatılmış. O, artık Nebevî yolu seçmiştir. Kendisini mesaj ile okurun arasından çekip çıkaracaktır. Kendisini zulümden sevap kazanmak ve manevî yolda kemal mertebelerinde yükselmek gibi yine de nefsini düşünmesine yol açacak bütün meşru ve makbul engellerden kurtulmaya adayacak ve Kur’an hizmeti davasında aklını, dehasını, ikna kabiliyetini kullanmasının da birer görünmez bir engel olduğunu idrak edecektir. Artık ihtiyaç sahiplerini sadece Kur’an’ın hakikatiyle yüz yüze getirecek, kendisine zulmedenlere haklarını helal edecek, talebelerinden de helal etmelerini isteyecektir. Şimdi “Emirdağ Lahikası 2”de yer alan ama ilk ve farklı bir şekli vefatından 9 yıl önce “Sebilürreşad” dergisinin 116. sayısında çıkmış olan çarpıcı, çarpıcı olduğu kadar günümüze de hitap eden o mektubu beraberce okuyalım. (Dikkatlerden kaçmış olan bu farklı metni “Sebilürreşad”dan aktarıyorum.) Konuşan, yalnız hakikattir “Risale-i Nur’da isbat edilmiştir kibazan zulüm içinde adalet tecelli eder. Yani insan bir sebeple bir haksızlığa, bir zulme maruz kalır; başına bir felâket gelir; hapse de mahkûm olur; zindana da atılır&#8230; Bu sebep haksız olur. Bu hüküm bir zulüm olur. Fakat bu vâkıa adaletin tecellisine bir vesile olur. Kader-i İlahî başka bir sebepten dolayı cezaya, mahkûmiyete istihkak kesbetmiş olan kimseyi bu defa bir zalim eliyle cezaya çarptırır, felâkete düşürür. Bu, adalet-i İlahîye’nin bir nevi tecellisidir. Ben şimdi düşünüyorum… 28 senedir vilayet vilayet, kasaba kasaba dolaştırılıyor, mahkemeden mahkemeye sürükleniyorum. Bana bu zalimane işkenceleri yapanların bana atfettikleri suç nedir? Dini siyasete âlet yapmak mı? Fakat niçin bunu tahakkuk ettiremiyorlar? Çünkü hakikat-ı halde böyle bir şey yoktur. (…) O halde neden bana bu zulmü yapmakta ısrar edip durdular? Neden ben suçsuz ve masum olduğum halde böyle devamlı bir zulme, muannid bir işkenceye maruz kaldım? Neden bu musibetlerden kurtulamadım? Bu ahval, adalet-i İlahiye’ye aykırı düşmez mi? Bir çeyrek asırdır bu suallerin cevaplarını bulamıyordum; üzülüyordum, muzdarip oluyordum. Uzun senelerden sonra bana zulüm ve işkence yaptıklarının sırrını nihayet anladım. Bu işkencelere beni maruz kılan asıl suçumun ne olduğunu şimdi bildim: Ben kemal-i teessürle söylerim ki, benim suçum, büyük bir gaflet, büyük bir enaniyet eseri olarak, hizmet-i Kur’aniyemi şahsıma, maddî, manevî terakkiyatıma, kemalâta âlet yapmakmış. Asıl suçum ve cinayetim işte bu! Bu musibetler, bu felaketler, bu işkenceler hep bu yüzden, bu suçumdan. Şimdi bunu anlıyorum, hissediyorum. Allah’a binlerle şükrediyorum ki bana bu suçu ilham etti, beni gaflet uykusundan ikaz etti. Ben uzun seneler ihtiyarım haricinde olarak müthiş bir gaflete düşmüşüm. Şimdi hakikat bana münkeşif oluyor. Gayet kuvvetli manevî manialar beni bu sakat düşünüşten kurtarıyor. Ben hizmet-i imaniyemi maddî ve manevî kemalât ve terakkiyatıma, azabdan ve cehennemden kurtulmama, hattâ saadet-i ebediyeme vesile yapmama, yahut herhangi bir maksada âlet yapmama manevî gayet kuvvetli manialar beni men’ ediyor!.. Bu derunî hisler ve ilhamlar beni hayretler içinde bıraktı. Herkes hoşlandığı manevî makamatı ve uhrevî saadetleri a’mal-i sâliha ile kazanmış ve bu yola müteveccih olmak hem meşru hakkı olduğu hem de hiç kimseye, hiçbir zararı bulunmadığı halde ben ruhen ve kalben bu ahvalden men’ ediliyordum. Rıza-yı İlahî’den başka fıtrî vazife-i ilmiyenin sevkiyle yalnız ve yalnız imana hizmet etmek hususu bana gösterildi. Çünkü şimdi bu zamanda hiçbir şeye âlet ve tâbi olmayan ve her gayenin fevkinde olan hakayık-ı imaniyeyi fıtrî ubudiyetle bilmeyenlere, bilmek ihtiyacında olanlara tesirli bir surette bildirmek.. bu keşmekeş dünyasında imanı kurtaracak ve muannidlere kat’î kanaat verecek bu tarzda; yani hiçbir şeye âlet olmayacak bir tarzda bir Kur’an dersi vermek lâzımdır ki küfr-i mutlakı, mütemerrid ve inadçı dalâleti kırsın. Herkese kat’î kanaat verebilsin. Bu kanaat de bu zamanda, bu şerait dâhilinde dinin hiçbir şahsî, uhrevî ve dünyevî, maddî ve manevî bir şeye âlet edilmediğini bilmekle husule gelebilir. Yoksa komitecilik ve cemiyetçilikten tevellüd eden dehşetli dinsizlik şahsiyet-i maneviyesine karşı çıkan bir şahıs, en büyük manevî bir mertebede bulunsa, yine vesveseleri bütün bütün izale edemez. Çünkü imana girmek isteyen muannidin nefsi ve ene’si diyebilir ki: “O şahıs dehasıyla, hârika makamıyla bizi kandırdı.” Böyle der ve içinde şüphesi kalır. Bir Said değil, bin Said feda olsun Allah’a binlerce şükürler olsun ki, yirmi sekiz senedir “dini siyasete âlet” ithamı altında kader-i İlahî, ihtiyarım haricinde, dini hiçbir şahsî şeye âlet etmemek için beşerin zalimane eliyle, mahz-ı adalet olarak, beni tokatlatıyor, ikaz ediyor: “Sakın”, diyor, “iman hakikatini kendi şahsına âlet yapma. Tâ ki, imana muhtaç olanlar anlasınlar ki, yalnız hakikat konuşuyor. Nefsin evhamı, şeytanın desiseleri kalmasın, sussun!” İşte Nur risalelerinin, büyük denizlerin büyük dalgaları gibi gönüller üzerinde husule getirdiği heyecanın, kalblerde ve ruhlarda yaptığı tesirin sırrı budur; başka bir şey değil. (…) Said yoktur, Said’in kudret ve ehliyeti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir, hakikat-ı imaniyedir. Madem ki, nur-u hakikat, imana muhtaç gönüllerde tesirini yapıyor; bir Said değil, bin Said feda olsun. 28 sene çektiğim eza ve cefalar, maruz kaldığım işkenceler, katlandığım musibetler hep helâl olsun. Bana zulmedenlerin, beni kasaba kasaba dolaştıranların, mahkeme mahkeme süründürenlerin, katiller, caniler sandalyesine beni oturtanların, bana hakaret edenlerin, türlü türlü ağır ithamlarla mahkûm etmek isteyenlerin, zindanlarda bana yer hazırlayanların hepsine, hepsine hakkımı helâl ettim. (…) Ben maddî, manevî her şeyimi feda ettim. Her musibete katlandım. Her işkenceye sabrettim. Bu sayede hakikat-ı imaniye her tarafa yayıldı. Bu sayede Nur mekteb-i irfanının yüz binlerce, belki de milyonlarca talebeleri yetişti. Artık bu yolda, hizmet-i imaniyede onlar devam edeceklerdir. Ve benim maddî, manevî her şeyden feragat mesleğimden ayrılmayacaklardır. Yalnız ve yalnız Allah rızası içün çalışacaklardır. (…) Nur mekteb-i irfanının talebeleri bu vasiyetimi hiçbir zaman unutmasınlar.” 23 Şubat 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bediuzzamanin-hic-unutulmamasini-istedigi-vasiyeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bediüzzaman’ın hayatından bilinmeyen bir sayfa</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bediuzzamanin-hayatindan-bilinmeyen-bir-sayfa/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bediuzzamanin-hayatindan-bilinmeyen-bir-sayfa/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Dec 2013 08:04:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman Said Nursî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7695</guid>

					<description><![CDATA[Kopamadığım alışkanlıklardan biri, fırsat buldukça eski gazete ve dergileri karıştırmaktır. Onların sararmış sayfaları arasında nice hakikatin gözlerden nihan beklediğine şahit olur, bugünün zihinlerimizi kelepçelemiş gündemini onlar sayesinde delmeye çalışırım. Zira tarihte unuttuğumuz o kadar çok şey var ki, bildiklerimiz onların yanında devede kulak kalır. Türkiye’de muhafazakâr ve Müslüman basının öncülerinden “Yeni İstiklal” gazetesinde rastladığım bir yazı beni Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin hayatından bilinmeyen bir sayfaya kanatlandırırken kaderin bizlere nasıl bir gelecek hazırlayacağı üzerinde de düşünme fırsatını vermiş oldu. Nizamettin Nazif Tepedelenli-oğlu’nun “Yeni İstiklal”de “Elli yıl evvelki bir hatıra” başlığıyla anlattığı olay neresinden bakarsanız bakın ibretlik dersler taşıyor. (7 ve 28 Eylül 1966) Yazarın derdi, Bediüzzaman’ın gadre ve zulme uğramışlığını anlatmak. Ona öyle gelmektedir ki, “Said Nursi, menkıbesinin henüz başlarında bulunmaktadır. Bediüzzaman’ın ışıltısı zaman geçtikçe artacaktır.” Derken onunla tanışmasının hikâyesini anlatmaya başlar. Savaş sırasında İstanbul neredeyse boşalmıştır. “Koca şehir kanı çekilmiş bir kadavrayı” andırmaktadır. Yazar ve arkadaşları her gün Gülhane Parkı’na gitmektedirler. Bediüzzaman da hemen her akşamüstü oraya gelmektedir. Tek başına bir müddet dolaştıktan sonra bir Bizans hamamı harabesine yaklaşır, parmaklıklarına dayanarak loşluklarına gözlerini daldırır. Kılık kıyafeti de yazarın keskin kaleminden kaçamamıştır: “Bazan siyah ibrişimlerle süslü ak şayaktan bir cebken potur giyiyor, bazan da ayakları üstüne getr gibi uzanan paçaları sarı sırma işlemelere garkolmuş bol siyah şalvar, gene sırmalarla süslü, düz kollu kısa salta ve iki dizi püsküllü düğmesiyle gözü çeken som sırma işlemeli bir yelek giyiyordu. Fakat çok renkli Trablus kuşağı ile başının heybetini artıran o ağır kara puşi sarılmış taylasanlı Zaza kavuğu hiç değişmiyordu.” Nizamettin Bey ile Bediüzzaman, Divanyolu’nda Firuz Ağa Camii’ne bitişik bir poğaça fırınında da karşılaşırlar. İlkin Bulgar fırıncıdan öğrenir onun adını. “Çok muhterem bir insan-ı kâmildir” sözünü de Firuzağa Camii imamından işitir. 1916 yazında yazar, yine arkadaşlarıyla Gülhane Parkı’ndadır. Kanepelerden birinde o ağustos sıcağında kalın bir paltoya bürünmüş garip biri oturmaktadır. Adamın hali henüz dikkatlerini çekmiştir ki, bu defa öteden Bediüzzaman’ın geldiğini görürler. Selamlaşırlar. Bu sırada bir arkadaşı abalar içindeki Bediüzzaman’a “Bu sıcakta yanmıyor musunuz?” sorusunu yöneltir. Sükûnetle cevap verir: “Bizi yakan yakmıştır. Artık ateşten zarar görmeyiz.” Fakat Bediüzzaman’ın dikkati de kışlık paltosuyla oturan o adama takılmıştır. Bu zatın neden palto giymekte olduğunu merak eder. Gençler bunun üzerine adamın yanına gidip bu sıcakta palto giymekten rahatsız olup olmadığını sorarlar. “Rahatsız olmaz olur muyum?” diye cevap verir, “Kavruluyorum.” Neden giymektedir peki? “Utancımdan. Utanıyorum.” Gençlerin soruları devam eder: “Niçin utanıyorsunuz?” Yamalı pantolunun sırrı Soru adamın gözlerini yakmıştır, handiyse ağlayacaktır. Aniden ayağa kalkıp paltosunun eteklerini açınca gençlere gelir utanma sırası. Lime lime olmuş pantolonun arkasında kocaman iki yama sırıtmaktadır. Acıklı manzarayı gören Bediüzzaman pek üzülür ve hemen “Hay gardaş hay. Kendine zulmün bundan mı? Ben hemen seni temiz, pak giydireceğim. Demek senin kimsen yok” sözleriyle teselli etmeye çalışırsa da, adam “İstemem, der, bu zulmü bana yapan ben değilim. Ve kimsesiz de değilim.” Hayret duvarı biraz daha yükselmiştir. Meğer gördükleri paltolu zat, devrin Maliye Bakanı Cavid Bey’in ağabeyi Şefkati Bey değil miymiş! Cavid Bey kardeşine her nedense kin bağlamış, ona yardım etmek şöyle dursun, kim iş vermeye kalkarsa engel de oluyor, sefalet içinde yaşaması için elinden geleni ardına koymuyormuş. Bu cevap karşısında herkes hayretten sus pus olmuşken Bediüzzaman Hazretleri “Cenab-ı Vacibü’l-Vücud bu zulmü onun yanına kâr bırakır mı zannediyorsun?” diye araya girer girmesine ya, paltolu zat da hıçkıra hıçkıra ağlamaya koyulmuştur. Bir yandan da Ziya Paşa’nın beytini okur: “Zalimlere dedirir bir gün Hazret-i Mevlâ Tallâhi lekad âsereke’llahu aleynâ”. “Allah gün gelir zalimlere ‘Yemîn ederiz ki Allah seni hakikaten bizden üstün kılmıştır’, dedirir’ mealindeki Yusuf Sûresi 90. ayeti de içeren beytin sonuna Bediüzzaman da katılıp yüksek sesle tekrarlamıştır. (Hatıranın yazıldığı tarihte Şefkati Bey sağdır.) Roller değişiyor Tepedelenlioğlu, hatırasını burada virgülleyerek 10 yıl sonrasına atlar. Yıl 1926’dır, yazar da Milliyet’te çalışmaktadır. Gazeteye gelen telgrafta kardeşi Şefkati Bey’e zulmeden Cavid Bey’in idam edildiği, idam sehpasında da Ziya Paşa’nın beytini okuduğu yazmaktadır. Bir anda hatıralar ırmağına gömülür yazar. 10 yıl öncesindeki unutulmaz sahne gözünün önünde canlanır. Bediüzzaman’ın Allah’ın zulmü zalimin yanına koymayacağını söyleyen sesi çınlar kulaklarında. ‘Yani?’ dediğinizi duyar gibi oluyorum. Devamını yazmam lazım ki anlaşılsın mesele. Nizamettin Nazif birkaç hafta sonra hatırasını ikmal eder. O ağustos gününün üzerinden 43 yıl geçmiştir. Ne gariptir ki, Şefkati Bey’in uğradığı zulmün bir başka türlüsüne bu defa Bediüzzaman uğramış, yine ne gariptir ki, bu zulme yine yazar şahit olmuştur. Yıl 1959’dur. Gazetelerde resimlerine rastladığı Bediüzzaman, artık hasta ve yaşlıdır. Oysa ne kadar da sağlam yapılı, genç ve dinç görünüşlüydü bir zamanlar. İstanbul’un cami ve türbelerinin, çeşme ve sebillerinin karşısında bazan saatlerce durup derinlere dalmış olan Bediüzzaman, yeniden İstanbul’a gelmiştir. Yazar da bir ‘Kere daha görür müyüm?’ ümidiyle kaldığı otele gitmek ister. Sultanahmet ile Çemberlitaş arasında Türbe diye bilinen semtte bir otelde kalmaktadır Bediüzzaman. O da ne? Polis arabalarıyla basın kamyonlarının dizildiği daracık bir sokakta tam bir ana baba günü yaşanmaktadır! Girebilmek ne mümkün? Bu sırada bir el kolunu dürter. Bir şaşkınlık daha: Dürten kişi, 43 yıl önceki paltolu adam, yani Şefkati Bey’dir. Hadi kendisi gazetecidir, Şefkati Bey neden gelmiştir buraya? “Ziyaret edip hatırını soracağım” diye cevap verir. Lakin bir saattir uğraşmasına rağmen polisler otele yaklaştırmamıştır. Bir zamanların mazlumu Şefkati Bey’in dudaklarından şu sözler dökülür: “Ne isterler bilmem bu iyi insandan? Kimseyi yanına sokmuyorlarmış. Gezmek için sokağa çıkmak istemiş. İzin yok demişler. İzin yok da ne demek? Mahkûm değil, köle değil. Zulüm bu. Zulüm bu. Allah zulmü kimsenin yanına kâr bırakmaz.” Yazarımız ekler: “Kaderin estirdiği şu rüzgâra bakınız. Bediüzzaman’ın ona söylediğini şimdi Şefkati, Nursi Efendi için bana söylüyordu.” Otelin duvarına merdiven dayayan foto muhabirleri Bediüzzaman’ın resimlerini çekmeye çalışırken bu iki eski dost boyunlarını bükerek kol kola oradan uzaklaşırlar. 1959’da hükümet Bediüzzaman’ı en tabii arzusundan mahrum bırakmış, sokağa çıkarmamış, hatta bindiği otomobile perde dahi taktırmışlardı. Yazarın içi buruktur. Şu cümle dökülür kaleminden: “Acaba Şefkati Efendi o gün benden ayrıldıktan sonra o korkunç tehditli beyti aşk ile, şevk ile bir daha okudu mu?” Eski gazeteler bugünkülerden daha mı çok şey söylüyor ne? (Not: Nizamettin Nazif’in verdiği 1916 Ağustos tarihi doğru olamaz. Bediüzzaman 1914’ten 1918 Haziranı’na kadar İstanbul’da değildi. Olay muhtemelen 1918 Ağustosu’nda geçmiş olmalı.) 08 Aralık 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bediuzzamanin-hayatindan-bilinmeyen-bir-sayfa/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cehennemi göğsünde söndüren adam: Bediüzzaman</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/cehennemi-gogsunde-sonduren-adam-bediuzzaman/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/cehennemi-gogsunde-sonduren-adam-bediuzzaman/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 Oct 2013 15:27:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman Said Nursî]]></category>
		<category><![CDATA[Musa Anter]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7654</guid>

					<description><![CDATA[1992 yılında derin devlet tarafından öldürülen Musa Anter’in Bediüzzaman Said Nursi hakkında ilginç bir hatırası olduğunu biliyor muydunuz? Bilenler biliyordur muhakkak ama nedense bu tür bilgiler biyografilerine girmemekte inat ediyor. Oysa Üstad ile ilgili ne bulursak yayınlamalı değil miyiz? Hayatı hakkında eksiksiz bir çalışmaya ancak pergelimizin ayağını böylesine genişçe açarak ulaşabiliriz. Said Nursi’nin hayatı hakkındaki kitaplar birbiri ardınca çıkıyor ve her biri yeni ışıklar saçıyor ufkumuza. Çocukluğumda biyografi adına sağlığında basılmış “Tarihçe-i Hayat”ı dışında bir tek Eşref Edip’in ufak yeşil bir kitabı gezerdi elden ele. Sonra Necmeddin Şahiner’in olağanüstü bir emekle hazırladığı “Son Şahitler” dizisi (itiraf edelim, bu kadar geniş kapsamlı çalışmayı ancak bir enstitü başarabilirdi) ve 66. baskısını hazırladığını öğrendiğim biyografisi geldi. Ardından talebelerinden Abdülkadir Badıllı’nın üç ciltlik çalışması yanında Şükran Vahide’nin, Cemalettin Canlı ve Y. Kenan Beysülen’in ve yakınlarda ilk cildi çıkan Ahmed Akgündüz’ün eserleri bilmediğimiz nice ayrıntıyla donanmış bu bereketli ömrün birer tablosunu sundular. Öncelikle gösterilen her gayrete şükran borcumuz olduğunu hatırlatalım. Lakin hâlâ doldurulması gereken nice petek gizli bu bereketli ömürde. Geçenlerde Tillo’ya yolum düştüğünde Hâsya Kümbeti’ni ziyaret ettim. Bu basık kubbenin altında Bediüzzaman’ın “Kamus-ı Okyanus” adlı sözlüğü Sin harfine kadar ezberlediğini okumuştum ama görmek nasip olmamıştı. Sadece altında bir inziva dönemi geçirdiği bu gösterişsiz kubbeden yola çıkarak bile bize bu bilgiyi aktarmış olan Müküslü Hamza’ya, “Kamus” yazarı Firuzabadi’ye ve II. Mahmud döneminde onu dilimize kazandırmış olan Gaziantepli Asım Efendi’ye, oradan Said Nursi’nin küçük kardeşi vasıtasıyla civardaki bir tekkeden gönderilen yemeklerini karıncalarla paylaşma ve kendisini bir ay namazda rükûya varmaktan men eden taşlanma sahnelerine kadar pek çok izle buluşmuş oldum. Demek ki, Bediüzzaman’ın hayatı hâlâ tespit edilmeyi bekleyen nice enstantaneyle dolu. Nitekim kendisiyle telefonla görüştüğüm Necmeddin Şahiner Beyefendi “Tarihçe”de geçen “Kiroğlif” adlı köyün Moskova civarında bulunduğunu ve Bediüzzaman’ın esaretten kaçarken burada bir müddet kaldığını söyleyerek yeni bir malumatı hafızamın ebru teknesine damlatmış oldu. Öte yandan Musa Anter, 1991’de basılan hatıralarında ilginç bir hatırasını paylaşır bizlerle. Bildiğim kadarıyla Bediüzzaman’ın hayatını anlatan kitaplara girmemiş olan bir bilgi kırıntısını sizinle paylaşmak istedim. Bediüzzaman bir Kürtçüye ne cevap verdi? Musa Anter’in, bir zamanlar “Büyük İslam Tarihi” adlı kitabıyla tanıdığımız ve Said Nursi’nin arkadaşlarından olan Abdurrahim Zapsu’nun damadı olduğunu hatırlatalım. (Abdurrahim Zapsu kim mi? Bediüzzaman’ın esarette malum Rus subayı karşısında ayağa kalkmadığı bilgisini borçlu olduğumuz kişi diyeyim de siz anlayın). Gerçi Anter, Bediüzzaman’ın tamamen Kürtlüğüyle ilgilidir ama bize anlattığı olay, onun “müspet hareket çizgisi”ni bir başka ve dışarıdan bir şahit vasıtasıyla ortaya koyması bakımından önem taşımaktadır. Musa Anter “hayatı başlı başına ciltler dolusu ibret levhalarıyla dolacak çaptadır” dediği Bediüzzaman’ın 1945’te İstanbul’da bir mahkemesi olduğundan bahseder. (Galiba karıştırmıştır yazar, zira Üstad 27 yıllık ayrılıktan sonra 1952’de gelecektir İstanbul’a. Ayrıca 1945’te aşağıda isimleri yazılı Kürt alimlerin bir evde toplanması olacak şey miydi?) Şöyle yazar: “Bir akşam yemeğine kendilerini evime davet ettim. İstanbul’daki tüm seçkin Kürt din adamları da gelmişlerdi. Örneğin Şeyh Şefik Arvasi, Şeyh Eminzade, Bitlisli Şeyh Mustafa, Abdulhakim Arvasi’nin oğlu Kadıköy Müftüsü Mekki Arvasi, Cemalettin Arvasi gibi… Yemekten sonra bölgemize has semaverli çay faslı başladı.” Sohbet koyulaşmıştır ki, gençliğinde aşırı Kürt milliyetçisi olduğunu söyleyen Musa Anter, “birdenbire ve patavatsızca” bir soru yöneltir Bediüzzaman’a. Kürtçe şöyle der: “Muhterem Hocam, çocukluğumdan beri duyduğum ve tüm Kürtlere sempatik gelen adınız Melaye Saidi Kürdî idi. Şimdi de her gün Türkler sizi oradan oraya sürüyor, hapsediyor, mahkemelerde süründürüyor ama siz hâlâ Türkleri cennete götürme çabası içindesiniz; bu nasıl iştir… ben anlamadım.” Bu hiç beklemediği soru karşısında Bediüzzaman’ın “o nur ve ilim fışkıran gözlerini bir projektör gibi” Musa Anter’e çevirdiğini ve “tatlı bir tebessümle” “Ev kî ye Abdurehim?” (O kimdir Abdurrahim?) diye Abdurrahim Zapsu’ya sorduğunu görürüz. Zapsu “Eniştemdir” deyince Üstad’ın Musa Anter’i “Evladım, hele yanıma gel” diye çağırdığını okuyoruz. Anter gidip yanına oturur. Bediüzzaman da elini onun boynuna sarar, öper ve Kürtçe şunları söyler kendisine: “Evladım, daha çocuksun, bilmiyorsun (anlamıyorsun) ben ne yapıyorum. Oku ve ilim öğren.” Bence bu veciz cevap üzerinde biraz durmak lazım. Hem taraftarı, hem de karşıtı olan kimi çevrelerce “Kürtçü” diye sunulan Bediüzzaman Said Nursi’nin kavmî ayrımcılığı “çocukluk” olarak gördüğünü ve bunun ötesine geçip ilim ve iman temelinde yeni bir sentez vücuda getirmekle meşgul olduğunu bu hatıradan bir kere daha öğrenmiş oluyoruz. Müspet hareket ilkesi Bediüzzaman Said Nursi’nin ilim ve iman odaklı Türkiye’nin yeni barış programında en verimli yöntemi müspet (pozitif) hareket olacaktır. Şahsına yapılan hakaret ve zulümleri bir derviş gibi önemsememek ama kanun dairesinde yapacaklarından da asla taviz vermemek bu programın usulü olarak karşımıza çıkar. Nitekim Afyon Hapishanesi’nde mutlak bir tecrit altında tutulurken yöneticiler pencerelerini mıhlayarak kapatırlar. Pencereden mahkûmlarla selamlaşma ve görüşmesini engellemek istemektedirler. Bunun üzerine talebelerine şu mektubu yazar: “Hiç merak etmeyiniz… Bilâkis benim ehemmiyetsiz şahsım ile meşgul olup Nurlara ve talebelerine çok sıkıntı vermediklerinden, benim, cidden ve kalben, onların şahsımı ihanetler ve işkencelerle tâzib etmeleri, Nurların ve sizlerin bedeline olduğu ve bir derece Nurlara ilişmemeleri cihetinde memnunum.” Umumun faydası için şahsına yapılan haksızlığı dahi bırakın affetmeyi, memnuniyetle karşılayan Bediüzzaman, belki de dünya tarihinde kendi eserinin okuyucusu ve kendi davasının müridi olmak bakımından tek örnektir. O kadar ki, iman ehline bir iman hizmetinde bulunabilmek için değil dünya hayatını ve fani makamlarını, gerekirse ahiret hayatını da feda etmeye hazır olduğunu, hatta bazı biçareleri cehennemden kurtarmak için gerekirse cenneti bırakıp cehenneme girmeyi kabul ettiğini söyleyecek kadar da “deli”dir. Cehennemi söndürmeye ve cenneti yakmaya koştuğunu söyleyen Rabiatü’l-Adeviye hazretlerinden çağımıza düşen yakıcı bir iz yok mudur bu sözlerde? 20 Ekim 2013, Pazar Bu yazıyla ilgili olarak Mustafa ARMAĞAN&#8217;ın aşağıdaki yazısını da okuyabilirsiniz: Bediüzzaman’ın hayatından bilinmeyen bir nokta]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/cehennemi-gogsunde-sonduren-adam-bediuzzaman/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bediüzzaman&#8217;ın hayatından bilinmeyen bir nokta</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bediuzzamanin-hayatindan-bilinmeyen-bir-nokta/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bediuzzamanin-hayatindan-bilinmeyen-bir-nokta/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 Oct 2013 13:40:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Not Defterim]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman Said Nursî]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Said]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7652</guid>

					<description><![CDATA[Sonunda aile, “Birlikte kalsalar, ıslah olmayacaklar” gerekçesiyle ikiye bölünüp, bir kısmı Milas’a, bir kısmı da Eğridir’e gönderilmişti. Eğridir’e gönderilenlere, Eğridir Gölü içindeki küçük adacığa yerleşmeleri söylenmişti. Burada asgarî yaşam şartlarının hiçbiri yoktu. Ne içecek bir su, ne de şehirle ulaşımı sağlayabilecek bir deniz aracı. Ayrıca adada herhangi bir yerleşim birimi de bulunmuyordu. Eğridir Gölü’nün ortasındaki adacıkta ikamete zorlananların arasında Miralay Hâlid Bey’in çoluk çocuğu da bulunuyordu. Aralarındaki en büyük erkek ise, Şeyh Said ailesinden 14 yaşındaki Muhammed’di. Herkes çaresiz ne yapacağını düşünürken, Muhammed, Eğridir Kaymakamı’na çıkıp konuşmayı düşünüyordu. Ve 14 yaşındaki sürgün Kürt çocuğu Muhammed, Eğridir Kaymakamı Salih Bey’in karşısına çıkmıştı. Durumu anlatmış, yirmiye yakın kadın, [ve] çocuklardan oluştuklarını; adada yaşamalarının imkânsızlığına değinmiş ve şehir merkezinde ikamet için izin istemişti. Kaymakam uzun süre düşündükten sonra izin vermiş; âile bulabildiği yerlere yerleşmişti. İşte bu günlerden birinde, Eğridir’e bir din adamı da sürgün geldi; yanında herhangi bir kadın ya da çocuk yoktu. Tek başına sürülmüştü. Şeyh Said ailesini sorup bulan bu din adamının ismi, Mela Saîde Kurdî’ydi, yani çok sonra alacağı lakabıyla Bedîuzzaman. Bedîuzzaman, Şeyh Said ailesini bulmuş, durumları hakkında bilgi almıştı. Kendisine de, Şeyh Said ailesini ikamete zorladıkları Eğridir Gölü’nün ortasındaki ada gösterilmiş ve orada ikamet etmesi istenmişti. Bedîuzzaman, orada yaşayamayacağını, Şeyh Said ailesinin “tek erkeği” Muhammed’den öğrendikten sonra, ondan bir ricada bulunmuştu. Şeyh Muhammed’in anlattığı olayı, Abdülmelik Fırat’tan dinliyoruz: “Şeyh Muhammed dedi ki: “Ben 14 yaşındaydım. Bedîuzzaman bizi nasılsa buldu, konuştu. Durumunu aktardı ve ‘Mıhemed, sen cesur bir adamsın. Bak sizin aileniz için burada yaşamak üzere müsaade almışsın. Git kaymakama benim için de müsaade iste. Ben orada tek başıma ne yaparım?’ Amcam diyor ki, gittim kaymakama anlattım. Kaymakam kabul etti. Geldim, kabul edildiğini söyledim ve ‘Siz de burada kalıyorsunuz’ dedim.” Bedîuzzaman bunun üzerine kesesini açmış ve demiş ki: Mıhemed! Benim iki altınım var. Birisini Şeyh Said ailesine veriyorum, birisi de bana kalıyor.” Ferzende Kaya, Mezopotamya Sürgünü: Abdülmelik Fırat’ın Yaşam Öyküsü, İstanbul 2003, Anka Yayınları, s. 49-51.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bediuzzamanin-hayatindan-bilinmeyen-bir-nokta/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Konuşan Fotoğraf</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/konusan-fotograf/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/konusan-fotograf/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 02 Oct 2011 08:33:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman Said Nursî]]></category>
		<category><![CDATA[Deniz Gezmiş]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Edhem]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Said İsyanı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4698</guid>

					<description><![CDATA[Diyarbakır&#8217;da Said Nursi ile Deniz Gezmiş yan yana Mustafa Armağan&#8217;ın 2 Ekim 2011 tarihli &#8220;Şeyh Said isyanı bahanesiyle 22 yaşında bir hoca asılmıştı&#8221; yazısında sözünü ettiği Diyarbakır&#8217;daki dükkanın görüntüsünü ilk kez sizlerle paylaşıyoruz. &#160; &#160; &#160;  Ayrıca fotoğrafla ilgili yazıya gitmek için&#8230; Resmi Yüksek Çözünürlükte Gör]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/konusan-fotograf/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
