<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>CHP &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/chp/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Mon, 30 Jan 2017 13:25:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>CHP &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İnönü gazilerimize değil, Yunan harp malullerine 300 lira yardım etmiş!</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/inonu-gazilerimize-degil-yunan-harp-malullerine-300-lira-yardim-etmis/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/inonu-gazilerimize-degil-yunan-harp-malullerine-300-lira-yardim-etmis/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Jan 2017 13:23:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<category><![CDATA[2. Dünya Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[anayasa değişikliği]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Metinsoy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8340</guid>

					<description><![CDATA[Halktan korkmasıyla tarihe geçen CHP Anayasa değişiklikleri sırasında &#8216;Tek adamlığa gidiliyor&#8217; söylemine sarılınca Cumhurbaşkanı Erdoğan da haklı olarak Tek Parti dönemi günahlarını hatırlatıp lafı gediğine tıkadı: “Ne tek adamcılığı ya, eğer oraya buraya götürmek istiyorsanız kendi geçmişinize bakın. Bu ülkede CHP İl Başkanlarının valilik yaptığı, belediye bakanlığı dönemleri biliriz. Eğer tek adamcılıksa tek adamcılık budur. Daha da gerilere giderseniz asıl tek adamcılığı orada görürsünüz. Ben bu defterleri açmak istemiyorum ama zamanı gelince gerekirse açarız.” Cumhurbaşkanı Erdoğan&#8217;ın kastettiği şey, 1936 ortalarında Başbakan İnönü&#8217;nün genelgesiyle partinin genel sekreterliğinin İçişleri Bakanlığı&#8217;na (Mason Şükrü Kaya&#8217;ya) bağlanması ve bütün illerde valilere CHP il başkanlığı görevinin verilmesidir. Aynı genelgeyle umumi (genel) müfettişler ise devlet işleri yanında parti faaliyet ve teşkilatlarını da denetleyeceklerdi. Böylece Atatürk&#8217;ün ölümüne kadar sürecek olan parti-devlet bütünleşmesinin ilk adımı atılıyordu. İkinci adım 5 Şubat 1937&#8217;de gerçekleştirilecek olan Altı Ok&#8217;un Anayasanın ilkeleri haline getirilmesiydi. Böylece tek partinin ilkeleri devletin ilkeleri yapılıyordu. Bu parti-devlet bütünleşmesinin faziletlerini Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Nadir Nadi destekleyecekti: “CHP millet ve memleketin genel hayatını kaplamak iddia ve özleminde olan bir parti olduğu gibi (…) devlet anlayışının kuvvetler birliğine dayandığını, bu anlayışın bütün kuvvetleri milletin aslına döndüren yekpare vatan düşüncesinden kuvvet alır. MECLİS, HÜKÜMET, PARTİ ESASEN BİR TEK ASLIN NETİCESİ OLDUKLARI halde, teşkilat itibariyla ayrılık zaman zaman ortadaki birliği ihlal eder gibi görünen bazı tezahürlerine rastlanmaktadır, yeni düzenlemelerle bu ortadan kaldırılmıştır” (Cumhuriyet, 20 Haziran 1936). “Tek Adamlık”a gidiliyor” diyen CHP&#8217;nin önce aynaya bakması ve tarihinde gerçek tek adamcılığı nasıl yaptığını ortaya koyması gerekir. Yalnız Sayın Erdoğan&#8217;ın altını çizdiğim ifadelerine tekrar dikkat çekmek isterim: “Daha da gerilere giderseniz asıl tek adamcılığı orada görürsünüz. Ben bu defterleri açmak istemiyorum ama zamanı gelince gerekirse açarız.” Maalesef bu defterleri açmaya kalktığımız için kovalandığımız köylerin sayısını unuttuk. Bu millet o “defterler”in açılmasını istiyor, nokta. Yalnız İnönü&#8217;nün Tek dönemine değil, Mustafa Kemal&#8217;in Tek Adamlığı dönemine de dokunulsun istiyor. Tek Parti deyince Tek Parti döneminin muhasebesi henüz yapılmadı. Ne Mustafa Kemal&#8217;in mal varlığı ortaya çıkarılabildi, ne de &#8216;huzuru mutad zevat&#8217;ın, yani yakınlarının götürdükleri… İsterseniz kısaca Atatürk&#8217;ün kızkardeşi Makbule Hanım&#8217;la ilgili gazete haberlerine bir göz atalım: Atatürk&#8217;ün kız kardeşi hazine aleyhine dava açtı (Cumhuriyet, 26 Aralık 1954). Makbule Atadan&#8217;ın miras bıraktığı 2 evin tapusu yok (Milliyet, 4 Mayıs 1956). Atatürk&#8217;e armağan edilen adayı Makbule Hanım Belediyeye satmış (Cumhuriyet, 16 Kasım 1971). Makbule hanımın yalısının önünden kazıklı yol geçiyor (Cumhuriyet, 10 Ekim 1987). Makbule hanım Meclisten vergi muafiyeti istemiş (Cumhuriyet, 3 Ekim 2005). Bu haberleri alt alta koyduğunuzda Atatürk&#8217;ün bütün mal varlığını millete bıraktığı söylemi de çöküyor. Nasıl yani, Makbule Hanım&#8217;ın adası mı varmış, diyorsunuz belki de. Varmış, hem de Eğridir gölünün ortasındaki Can Ada&#8217;yı Atatürk kız kardeşine bırakmış, o da paraya sıkışınca belediyeye satmış! Öte yandan meğer Atatürk, Orman Çiftliği&#8217;nden bir arazinin tapusunu da vermiş Makbule Hanım&#8217;a, 1954&#8217;te açtığı dava, kendi hissesinin parasını almak içinmiş!!! Aklı duruyor insanın ama ne yazık ki böyle. Şimdi 2. Dünya Savaşı yıllarında yaşanan bir faciayı gündeme getireceğim. Murat Metinsoy&#8217;un emek mahsulü çalışması İkinci Dünya Savaşı&#8217;nda Türkiye&#8217;deki yüzlerce misalden biri bu: “İşsiz olan ya da başını sokacak bir evi olmayan fakir insanlar barınma sorununu halletmek ve geçim güçlüğünden kurtulmak için küçük suçlar işleyerek hapishaneye girmeye çalışıyorlardı. Örneğin tramvayda hırsızlık yaparken yakalanan fakir ve işsiz Çopar Ahmet, çıkarıldığı mahkemede, kış gelince fakirlikten, odun sıkıntısından, yiyecek darlığından dolayı hapishaneye girip rahatlamak için tramvayda hırsızlık yaptığını söylüyordu (Vatan, 2 Aralık 1943).” (İş Bankası: 2016, s. 241) Karnını doyurmak ve kışı geçirmek için hapse girmeyi göze alanlara rastlanan o yıllarda fakir ailelerin yetişkin çocukları yaşlarını büyüterek askere gidiyorlardı. Sebep basit: Karınlarını doyurabilmek ve adam gibi yaşayabilmek için! Birilerinin altın çağ ilan ettikleri Tek Parti döneminden bir sayfa bu… Ha, millet açlıktan hapse girmeye can atarken Taksim Meydanı&#8217;na dikilecek Roma generali pozundaki İnönü heykeli için Avusturyalı heykeltıraş Belling&#8217;e 1 milyon 300 bin lira ödendiğini de bir yere yazalım. Bebek katillerine ödül! Şimdi ilk kez açıklayacağım acı bir olay var sırada. Hatırlayacaksınız, birkaç hafta önce Atatürk döneminde Yunanistan&#8217;a şirin görünmek için hangi tavizlerin verildiğini yazmıştım. Yunan Başbakanı Venizelos&#8217;un Ankara&#8217;daki bir düğünde Afet İnan&#8217;la, Atatürk&#8217;ün de Bayan Venizelos&#8217;la dans ettikleri fotoğraf 7 sene evvel can düşmanımız olan Yunan Başbakanı&#8217;nın nasıl şımartıldığını göstermeye kâfidir. Hatta İnönü&#8217;nün, 1931 yılındaki gelişlerinde eşi Mevhibe Hanımı bebek katilinin koluna takıp sokaklarda gezdirdiği fotoğrafı da unutmuyoruz. Aziz şehitlerimizin kemiklerini sızlatan bu rahatsız edici görüntülere bugün yeni bir skandalı ekliyorum. Cumhuriyet gazetesinin 6 Mart 1933 tarihli nüshasında çıkan haberi okuyalım: “Atina- Türkiye sefiri Enis (Tulça) Bey bugün Yunan Hariciye Nazırı Mihalokopulos&#8217;u ziyaret ederek İsmet Paşa&#8217;nın Yunan harp malulleri sandığına 300 Türk lirası hediye ettiğini bildirmiştir. Mihalokopulos İsmet Paşa Hazretlerinin bu nezaketine hararetle teşekkür etmiş…” Peki bu harp malulleri acaba hangi savaşta yaralanmış? Mehmetçiğe karşı kalleşçe kurşun sıkarken! Anadolu&#8217;yu yakıp yıkarken! Genç kızlarımızı kirletirken! 30 bin kadını dul bırakırken! Anasının karnındaki bebeği dahi gözünü kırpmadan süngülerken! Sayalım mı? Yani İnönü, 10 yıl önce bize karşı savaşan eli kanlı Yunan askerlerini ödüllendirmiş ey milletim! Hem de dedenin, ninenin yeni yetme çocukken boğazından kesilen paralarla! Ve altında bir başka başlık: İsmet Paşa Çocuk Esirgeme Kurumu&#8217;nu ziyaret etmiş. Etmiş de 300 lira da oraya mı bağışlamış? Ne gezer efendim! Çocukların başlarını okşamış ve &#8216;takdir etmiş&#8217;… Yamalı elbiselerini anca 23 Nisanlarda değiştirebilen zavallı çocuklara takdir ama memleketimizin işgalcilerine para ödülü. İnönü zihniyeti tastamam buydu. “Bu defterleri açmak istemiyorum ama zamanı gelince gerekirse açarız.” Oldu mu? &#160;]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/inonu-gazilerimize-degil-yunan-harp-malullerine-300-lira-yardim-etmis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Lozan zafer ama bizim zaferimiz değil</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/lozan-zafer-ama-bizim-zaferimiz-degil/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/lozan-zafer-ama-bizim-zaferimiz-degil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Jul 2016 14:47:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Derin Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü Hanioğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8251</guid>

					<description><![CDATA[CHP&#8217;nin 27 yıllık siyasî iktidarı 1950 yılında yapılan ilk serbest seçimle sona erdi ama kurguladığı tarihi hala yürürlükte. Baskıyla, darbeyle, koruma kanunuyla bir asırdır fosilleşmiş bir yakın tarihi geveliyoruz. Soruyoruz: Nereye kadar daha Kemalizm&#8217;in bu &#8216;deli gömleği&#8217;ni sırtımızda taşıyacağız? Son yıllarda pek çok &#8216;düşünce kuruluşu&#8217; (think tank) açıldı ama bir yakın tarih merkezi açılamadı. Türk Tarih Kurumu mu dediniz? Güldürmeyin beni. 1935 yılında bizzat yaptığı Mimar Sinan&#8217;ın kafatasının Türk olup olmadığı kazısının bile kaydını tutmayan bir kurumdan hafızamızın bekçiliğini üstlenmesini beklemek muhal ender muhaldir. Acilen bir yakın tarih merkezi kurulmalı. Burada resmi veya gayri resmi belgeler, hatıratlar vs. toplanmalı. Araştırmacılar üniversitelerin Kemalist boyunduruğundan azade bir şekilde bu bünyede araştırmalarını yapıp halka takdim etmeli. Böyle bir yapılanmaya her türlü desteği vermeye hazır insanlar var. Yeter ki niyet edilsin. İşte Lozan ayı bayramın kollarından çıktı geldi. Havalar sıcak mı sıcak. Gündem de. Ama 90 yıldır derin dondurucuya konulmuş şu yakın tarihi de ısıtmak gerekmez mi? Onu derin dondurucudaki uykusundan uyandıracak öpücük, Derin Tarih&#8217;ten geldi, geliyor, gelecek.  Temmuz sayımızın kapak dosyası 96. yıldönümünde Lozan konuşulurken hep gölgede bırakılan bir boyutu büyüteç altına alıyor. Lozan&#8217;da petrol savaşları ve Irak (Musul) petrolünün ABD-İngiltere arasındaki sıkı pazarlıklara konu olması. Mehmet Çelik, Süleyman Kocabaş, Mustafa Budak ve Rachel Haverloc gibi uzmanların katkıları da yer almakla birlikte özellikle Şükrü Hanioğlu ve Volkan Ediger&#8217;in yaklaşımlarına dikkatinizi çekmek istiyorum. Volkan Ediger enerji uzmanı ve Osmanlı&#8217;da Neft ve Petrol adlı harikulade kitabın yazarı. Tarihe bir enerji uzmanından beklenmeyecek ölçüde vakıf. Yapılan söyleşide Sevr&#8217;den bizi ABD&#8217;nin kurtardığını iddia ediyor ki çok ilginç. Kendi cümlelerini aktaralım: “Sykes-Picot&#8217;dan bizi Bolşevik Devrimi kurtarmıştı. Sevr Antlaşması&#8217;ndan ise Amerika sayesinde kurtulduk. Fransız, İngiliz ve İtalyanların Osmanlı&#8217;yı paylaşım antlaşmasıydı Sevr. Petrol bölgelerini kenid aralarında &#8216;adilce&#8217; böleşmüşlerdi. Buna en çok karşı çıkan Amerika olmuştu. Çünkü o da pastadan pay almak istiyordu.” Böylece Sevr&#8217;i yürürlüğe koydurmayanın, yani &#8216;yırtanın&#8217; Ankara değil, ABD olduğunu öğreniyoruz. Bakalım sözlerinin devamında neler demiş: “Lozan&#8217;da da bize en çok yardım eden Amerika olmuştu. İngiltere&#8217;nin bölgeye tamamen yerleşmesini engellemek için çok diretti. (…) Lozan&#8217;da petrol meselesi Milletler Cemiyeti&#8217;ne ertelendi. Büyük güçler arasındaki bu kavga 1926&#8217;ya kadar devam etti. (…) Eğer Amerika devreye girmeseydi bu iş muhtemelen 1920&#8217;de çoktan biterdi. Kavganın uzamasının asıl sebebi, paylaşımda Amerika&#8217;nın unutulmasıdır. O da kendisine pay verilene kadar mücadeleye devam etmiştir.” &#160; Lozan ve ABD Volkan Ediger&#8217;in söyleşisinde ağzımıza çaldığı bir parmak balı daimi yazarlarımızdan Prof. Şükrü Hanioğlu tam 10 sayfalık bir analizle elle tutulur hale getiriyor. Mutlaka okunmalı kaydını düştükten sonra Prof. Hanioğlu&#8217;nun yazısındaki birkaç noktaya dikkat kesilelim. İlginç bir şekilde Lozan&#8217;daki resmi görüşmelerde petrol temel tartışma konularından biri olmamış, hatta İngilizler bile petrolle sanki alakaları yokmuş gibi davranmayı tercih etmişlerdi ama bu elbette zevahiri kurtarmak için yapılan bir roldü. Bal gibi petrol açısından bakıyorlardı antlaşmaya. İngiliz-ABD rekabeti kapalı kapılar ardında kıyasıya yürüyordu. Kavganın gerçek sebebi, savaştan önce Türkiye&#8217;den kopartılacak petrol sahalarının –vaadedildiği gibi- Turkish Petroleum Company&#8217;nın ana hissedarları İngiliz-Fransızların tekeline mi kalacağı yoksa tekelci çözüme karşı direnen ABD&#8217;li petrol şirketleri konsorsiyomunun, yani Stardard Oil Company&#8217;ye pay mı verileceğiydi. Yani Lozan ve sonrasındaki asıl mücadele, bizim ile İngiltere arasında değil, İngiltere-Fransa ile ABD arasında cereyan etmiş ve petrolü kaybeden taraf biz olurken &#8216;petrol fırtınası&#8217;ndan İngiltere de beklediklerini alamamış, tek başına petrolün üzerine oturacağını hesaplarken güçlü bir kumayı kabullenmek zorunda kalmıştı. Şükrü Beyin deyişiyle söylersek “Bu bir anlamda Amerikan petrol endüstrisinin İngiliz şirketlerine karşı kazandığı bir zafer anlamına geliyordu.” ABD&#8217;nin müdahalesi şu sonucu ortaya çıkarmıştı: “İngiltere&#8217;nin Lozan&#8217;da elde edemediği en önemli neticelerden biri, Ortadoğu petrolleri üzerindeki güçlü kontrolünü tekel benzeri bir yapılanmaya dönüştürecek maddelerin anlaşma metnine geçirilmesi idi. Bu, İngiltere&#8217;nin 20. yüzyıldaki en önemli projelerinden biriydi ve savaştan önce başlatılmıştı. Harpten büyük bir zaferle çıkan İngiltere, bu projesini fazla da zorlanmadan hayata geçireceği ümidine kapılmıştı. Ancak Londra siyaset yapıcılarını şaşırtan güçlü ABD muhalefeti bu beklentilerin karşılıksız kalmasına neden olmuştu.” Amerika Lozan&#8217;da İngiltere&#8217;nin petrol tekeline sahip olmaması için o kadar bastırmıştı ki, gerektiğinde ağırlığını konferansın ikinci devresinde Türkiye lehine kullanmıştı: Kazanan İngiltere ve ABD, kaybeden Türkiye “ABD gözlemcileri konferansın ikinci evresinde Türk delegasyonu ile beraber çalışmışlar ve TPC imtiyazının anlaşma metninde zikredilmemesi için büyük çaba harcamışlardı. Buna karşılık İngilizler, kendi önerilerine gösterilen muhalefetten Amerikalıları sorumlu tutmuşlardı. Amerikan gözlemcisi Joseph Grew, Washington&#8217;a İsmet Paşa ile en az müttefikler kadar görüştüğünü bildirmişti, bu destek de Türk tarafının geri adım atmamasında önemli rol oynamıştı. İsmet Paşa&#8217;nın TPC konusu tartışılırken getirdiği “concession (imtiyaz)” tabiri yerine “droit acquis (kazanılmış hak)” ifadesinin kullanılması önerisi, konu üzerine geliştirilen Amerikan yaklaşımı ile İngiliz iddiaları arasında bir orta yol bulma isteğini dile getiriyordu. Ancak bu toplantıyı izleyen günlerde İsmet Paşa, bütünüyle Amerikan tezini savunan bir noktaya gelmiştir.” Peki sonuç ne olmuştur? Yine Prof. Hanioğlu&#8217;nun yazısından aktaralım: “ABD şüphesiz önemli bir başarı kazanmıştı. İngiltere ise Musul&#8217;un aidiyetinin Cemiyet-i Akvam&#8217;a havalesi ile bölgenin siyasî kontrolünü güvence altına almıştı. Türkiye ile ABD konferansta ortak hareket etmişler; ABD istediğini elde etmiş, Türkiye ise bu konuda başarısız olmuştu.” Bu durumda Lozan&#8217;da kazananlar ve kaybedenler tablosu şöyle belirginleşiyor: “Son tahlilde, Lozan&#8217;da verilen “petrol savaşı”nın galibi ABD olmuştu. İngiltere mağlubiyetten ziyade planladığının azına razı olma mecburiyeti ile karşılaşmıştı. Büyük beklentilerle, “hem Musul, hem de petrol” parolasıyla yola çıkan Türkiye ise oldukça cüz&#8217;î bir ödemeyle tatmin olmak zorunda kaldı. Söz konusu savaşın gerçek mağlubu ise hiçbir aşamada fikri sorulmayan ve sürece katılamayan bölge sakinleri idi.” Şükrü Hanioğlu&#8217;nun çizdiği tablodan bir zafer çıkıyor elbette ama bu bizim zaferimiz değil. Petrol şirketlerinin zaferi.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/lozan-zafer-ama-bizim-zaferimiz-degil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CHP’nin parti kapattıran demokrasi anlayışı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/chpnin-parti-kapattiran-demokrasi-anlayisi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/chpnin-parti-kapattiran-demokrasi-anlayisi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 17 Mar 2013 00:12:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Fethi Okyar]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Parti Devri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6459</guid>

					<description><![CDATA[1930 Ağustos’u Türkiye Cumhuriyeti ufuklarında bir fecr-i kâzip (yalancı şafak) gibi doğuyordu. 5 yıllık Tek Parti yönetimi üst yapı devrimleri ile övünürken, devrimlerin baş döndürücü hızı ve başarısız ekonomi politikaları yüzünden halk zor günler yaşıyor, hatta açlık tehlikesine uğrayanların haberleri basında yer bulabiliyordu. Zaten “tekâlif-i milliye” kanunu halkın elindeki mal varlığını cebren almış, malının yüzde 40’ı Milli Mücadele’ye hibe edilmişti. Buna aşarın yerine konulan ağır vergilerin yükü eklendiğinde üretici ve köylünün sırtındaki kambur iyice büyümüştü. Fethi Okyar, hatıralarında bu durumu Gazi’ye şöyle aktardığını yazar: “Hariçten malî ve iktisadî vaziyetimiz pek fena görülüyor. Vergiler artırılmıştır, girişimciler ancak geçimini sağlamak ve vergisini verebilmek için çalışmaktadır. Kimsede sermaye kalmamıştır. Parasızlık, fakr u zaruret yüz göstermiştir.” Bunun üzerine Gazi Paşa’nın teklifi ile bir muhalefet partisi kurmakla görevlendirilen Fethi Bey, tarafsızlık noktasında bir tereddüt yaşar. Gazi’ye tarafsız kalıp kalamayacağından emin olmak istediğini söyler. O da tarafsız kalacağını beyan eder. Fethi Bey ısrar eder; yalnız tarafsız kalmayacak, aynı zamanda iki partiye de eşit muamele ve yardımda bulunacaktır. Gazi bunu da kabul eder, hatta kuruluş için gerekli parayı bizzat verir Fethi Bey’e. Ardından 40-50 milletvekili ile işe başlamasının iyi olacağını, hatta kızkardeşi Makbule Hanım’ı da partisine kurucu üye yapacağını vaat eder. Lakin işler farklı gelişir. 40-50 milletvekili ile yönetilebilir bir muhalefet olarak tasarlanan Serbest Cumhuriyet Fırkası, beklenmeyen bir performans gösterince, hele ki İzmir mitingine 50 bin kişi katılıp Fethi Bey’in önüne çıkarak “Kurtar bizi” feryatlarını basınca işin rengi aniden değişir. Yerel seçimlerde de Serbest Fırka’nın hatırı sayılır bir miktarda oy alacağı belli olunca baskılar, işkenceler, hatta halkın oy kullanma hakkına müdahaleler birbirini takip eder. Tekkelerin önlerinin süpürülmeye başlandığına, feslerin kalıplandığına vs. ilişkin malum irtica silahlarının kılıfından çıktığına da tanık olunur. Bir de ciddi bir oy alması, iktidarın alarm zillerini çaldıracak ve sonuçta kapatılması için düğmeye basılacaktır. Bizzat Fethi Bey’in kendisinden intikal eden bir dosyadan seçtiğimiz alttaki belge, sürecin en can alıcı noktasını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Fethi Bey’e gönderilen bu mektupta CHP yönetiminden şikâyetler sıralanıyor. Nihayet partiyi kurmak için en yakın arkadaşını “ıstıraplı bir işe” sürükleyen Gazi, başında bulunduğu CHP’yi korumak için devreye girecek ve başta verdiği tarafsızlık sözünün tersini yaparak Serbest Fırka’yı kapatacaktır. Böylece ağustos ayında hükümetin icraatından şikâyet raporuyla süreci başlatan Fethi Bey, 17 Kasım 1930 günü fesih kararıyla bu (liberal) düşe son verecektir. İşte üç aylık demokrasi deneyiminin iç yüzünü anlatan ve ilk kez yayımladığımız belgenin tarihî zemini budur. Bizzat Fethi Bey’in kendisinden intikal eden bir dosyadan seçtiğimiz belgenin ışığında bu sürecin en can alıcı noktasını, Mersin’den yükselen feryat bütün çıplaklığıyla ortaya koyacaktır. Fethi Bey’e gönderilen mektupta CHP yönetiminden şikâyetler şöyle sıralanıyor: “13 Ekim 1930 tarihinde güç hal ile seçime katılabildik. Bütün zabıta kuvvetinin partimize oy verecek seçmenleri dayak, tekme, sille, tokatla engellediğine Mersin gayrimüslimleri hayrette kalmışlardır.” Yöneticilerinin zorla istifa ettirildiğinden bahseden belgede Bedii Efendi adlı bir üyenin de gece emniyete çağrılarak ölünceye kadar darp edildiği ve başkalarına da tüfek dipçiği ile vurularak ve ayaklarıyla öldüresiye darp ve işkence edildiğinden söz edilmektedir. Ardından şu ifadelere yer verilmektedir: “Feryatlarına koşan mahalle halkı ve ortaokul müdürü Ramiz Bey’in rica ve istirhamını kabul etmeyen polisler, onu tüfek dipçiği ile silah çekerek kovalamışlardır Onlara sahip çıkanlar da dayaklardan ve tekmelerden nasibini almaktadır. Daha da trajikomiği, seçmenlerin sandıklara yaklaşmasının yasaklanmasıdır. Öyle ki, belirlenen kişiler sandıkların bulunduğu belediye binasının yakınından dahi geçememektedirler. Seçmen olsun olmasın herkes dayakla ve doğruca emniyete götürülerek tutuklanmakta ve orada da sebepsiz yere işkenceye tâbi tutulmaktadır. Bunun üzerine kadın ve erkeklerden oluşan bir grup, savcılığa başvurup oylarını Serbest Fırka’ya kullanamadıklarından şikâyet etmiş ama Vali Faik Bey onları, “Sizi daha denize döktüreceğim ve sürdüreceğim” diye tehdit etmiş ve buna herkes şahit olmuştur. Daha da ilginç olan nokta, Musevi vatandaşlara özel bir pusula gönderilerek oylarını CHP’ye vermedikleri takdirde sınırdışıedileceklerine dair uyarı yapılmış olmasıdır. İlk kez burada yayımladığımız belge, demokrasi anlayışının ve halkın iradesine tahammülsüzlüğün 1930 yılında ulaştığı noktayı net olarak göstermektedir. Tabii bunlara Biga’dan gelen bir mektupta Serbest Fırka’ya oy vereceklerin bir meydanda toplanıp tecrit edildikleri ve oy vermelerine izin verilmediği bilgisi eklenince manzara aşağı yukarı aydınlanıyor. Fethi Bey’in hatıralarında geçen Atatürk’ün bir sözü her şeyi anlatmaya yetiyor zaten: “Gerçekte bugünkü yönetim şeklimiz lafzen Cumhuriyetse de, Cumhuriyet’ten ziyade ‘dictature’e benzemektedir.” 17 Mart 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/chpnin-parti-kapattiran-demokrasi-anlayisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Boraltan faciası tek değil ki!</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/boraltan-faciasi-tek-degil-ki/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/boraltan-faciasi-tek-degil-ki/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Sep 2012 04:14:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Boraltan]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Parti Devri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6252</guid>

					<description><![CDATA[1965&#8217;ten bu yana 47 yıl geçti ama bazı mevziî çıkışlar dışında Tek Parti Dönemi&#8217;ni bütün halinde soruşturan bir komisyon kurulamadı. Bence darbe dönemleri kadar karanlık bir dönemdir Tek Parti devri ve mutlaka bütün olarak araştırılmalıdır. CHP yönetiminin Suriyeli mültecilerin barındığı bir kampı ziyaret etmesine izin verilmemesi üzerine başlayan tartışmalar Başbakan Erdoğan&#8217;ın siyasî rakiplerine 1944 Boraltan köprüsü faciasını hatırlatmasıyla yine bir tarih tartışmasına dönüşüverdi. İyi de Boraltan faciası neydi? Nazilerle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle Sovyetler Birliği tarafından aranan 146 Azerbaycanlı, Aras nehri üzerindeki Boraltan köprüsünden geçerek Türkiye&#8217;ye iltica etmişlerdi. O tarihte Almanlar yenilmiş, Türkiye de çark ederek Mihver devletlerden uzaklaşıp usulca Müttefiklerin safına kaymıştı. Halk mülteci Azeri &#8216;kardaşları&#8217;nı bağırlarına basmıştı ama Çankaya&#8217;da oturan sözde Türkçü zatın şu demeci Balkanlardan Kafkasya&#8217;ya kadar hemen her Türk&#8217;ü sersemletmişti: &#8220;Misak-ı Milli hudutları dışında Türk unsuru kabul etmiyoruz!&#8221; Ne anlama geliyordu bu tuhaf söz? Yoksa &#8220;Yurtta sulh, cihanda sulh&#8221;ün aynı zatın kafasındaki anlamı, &#8216;Türkiye&#8217;de yaşayan herkes Türk&#8217;tür, dışındakilerin canları cehenneme&#8217; gibi tasfiyeci bir denklem miydi? Sovyetler, Azeri mültecilerin teslimi için bastırıyordu. Çankaya direnmedi. Nasıl olsa onların &#8216;Türk&#8217; olmadıklarını ilan etmemiş miydi? Karar gecikmeden çıktı: Geldikleri gibi giderler! Yani: Aynı köprüden Sovyet güçlerine teslim edileceklerdir. Azerilerin teslim anını Karslı gazeteci Temraz Kesemenli şöyle anlatıyor: &#8220;146 kişiyi zamanın hükümeti hiç çekinmeden trenlere doldurarak Boraltan sınırından Ruslara teslim etmiştir. Azeri kardeşlerimiz Kars&#8217;tan geçerken, istasyon kenarındaki evlerden bu faciayı gören birçok hemşehrimiz olmuştur. Buralardan geçen o 146 kişi üzerlerinde ne kadar kıymetli eşya varsa trenin pencerelerinden halka atıyor. Sadece üzerlerinde gömlek ve pantolonları kalıyor.&#8221; (www.haberler.com) &#160; Bir partili İsmet İnönü&#8217;nün ayağını öpüyor. &#160; Azeri mülteciler sınırı geçince öldürüleceklerini anlatmak istiyorlar. Nitekim makineli tüfeklerle taranarak kurşuna dizileceklerdir. Bu kara lekenin kahramanı olan zat, &#8220;İçeriye Türkçü&#8221; Cumhurbaşkanı İsmet İnönü&#8217;dür. Nitekim facia, Ekim 1965&#8217;te yapılan seçim öncesinde Süleyman Demirel&#8217;in Adalet Partisi ve gazetesi &#8220;Adalet&#8221; tarafından gündeme getirilmiştir (7 Ekim 1965). İmzasız başyazıda İnönü&#8217;nün 12 büyük günahı sayılırken Boraltan faciası da zikredilmiş ama orada kalınmayarak Özalp&#8217;ta 33 vatandaşın kurşuna dizilmesi, İstiklal Mahkemesi kurarak &#8220;nice insanı haklı haksız darağacına yollaması&#8221; ve ülkeyi 20 yıldan fazla sıkıyönetimle yönetmesi&#8230; gibi suçları da ortaya serilmiştir. 1965&#8217;ten bu yana 47 yıl geçti ama bazı mevziî çıkışlar dışında Tek Parti Dönemi&#8217;ni bütün halinde soruşturan bir komisyon kurulamadı. Bence darbe dönemleri kadar karanlık bir dönemdir Tek Parti devri ve mutlaka bütün olarak araştırılmalıdır. Araştırılmalıdır deyince sadece İnönü&#8217;nün oğlu Ömer&#8217;in sahibi olduğu paravan petrol şirketinin aldığı ihaleler gibi usulsüzlüklere takılıp kalmayı kastetmiyorum. İç ve dış politikadaki hatalar ve facialar da sorgulanmalıdır. En azından Yassıada&#8217;da DP için yapılan sorgulamalar kadarını CHP dönemi için yapmadıkça demokrasimizin gerçek macerasını anlatma şansımız olmayacaktır. Anlattıklarımız da İnkılap tarihçilerinin vaziyeti kurtarmaya dönük yamama çabalarından öteye gitmeyecektir. Bugün gündeme getireceğim bir başka yüz kızartıcı olay, Makedonya&#8217;da (eski deyişle Yugoslavya&#8217;da) geçmiştir. Üsküplü Müslüman Türkler, haklarını korumak üzere 1945&#8217;te bir direniş örgütü kurarlar. Yücelciler adını alan örgütün hikayesi ve hakkındaki bilgi sayesinde ulaştığımız Mehmed Ardıcı&#8217;nın &#8220;Yücelciler 1947&#8221; adını taşıyan değerli hatıratından başka bir vesileyle bahsetmek isterim. Ancak bugün Makedonya&#8217;daki haklarımızı korumak için kurulan ve Üsküp Başkonsolosumuz Emin Vefa Gerçek&#8217;in de haberdar ve bağlantı halinde olduğu bu örgüte yapılan ihanete dikkatinizi çekmek istiyorum. Ardıcı, Nazi kamplarında ölenlere ağlayan aydınlarımıza, burunlarının dibinde, Makedonya&#8217;da bunca Müslüman&#8217;ın boğazlanması karşısında neden kıllarını kıpırdatmadıklarını soruyor haklı olarak. &#8220;Yarınki Balkanlarda siyasî haritayı değiştirebilecek güç sıfıra indirilirken sizler de göz yumdunuz&#8221; diyor. Nasıl mı indirmişler? Özetliyorum ki, yarımdır, peşinen biline! Belgrad&#8217;da aslen &#8216;asker kaçağı&#8217; olan zamanın Dışişleri Bakanı Şükrü Saraçoğlu ile görüşüyor Yücelciler, kendilerini anlatıyorlar. Saraçoğlu, &#8220;Sahi bu kadar nüfusa mı sahipsiniz?&#8221; diye şaşkın şaşkın soruyor. Tepkilerini içlerine şöyle gömüyorlar: &#8220;Pes, vallahi pes, billahi pes. Yalı kazığı mı diktiler seni Ankara&#8217;ya?&#8221; Dış politikamız bir zamanlar böyle cahillerin elinde oyuncak olmuştu işte. Oyuncak olsa neyse. Bir de ihanet olmasa! Üsküp Konsolosumuzla irtibat halinde örgütlenen Yücelciler ihbar edilir ve yakalanıp işkence altında sorgulanırlar. Hücresinde şu yakıcı cümleler dökülür yazarın ağzından: &#8220;Bizler, yıktırılmış bir cihan devletinin kabul edilmemiş bir mirasıyız. Şimdiye dek namuslu kalabilmişsek Osmanlılığımıza borçluyuz. Kurtuluş ümidimi geri getiren işte bu.&#8221; Türkiye&#8217;den ses yoktur. Mahkemeden 4 idam kararı çıkar, 2-20 yıl arasında çeşitli hapis cezaları.. Makedonyalı Türkler kararlara Türkiye&#8217;nin tepkisini beklemektedir. Türkiye&#8217;den yine ses yoktur. Arkadaşları Şuayip, Ali, Nazmi ve Adem idam edilirler. Yine ses yok. Oysa teşkilat kurulurken kendilerine &#8220;Nüveyi oluşturun. Talimatlarımızı tatbik edecek, bilgi alabileceğimiz bir grubun varlığını bilmek istiyoruz&#8221; diye haber yollayan da Türk Konsolosudur. Bunun anlamı, &#8220;Ben sizi tanımıyorum, siz de beni&#8221; repliğidir. Mehmed Ardıcı&#8217;nın şu sözlerini içimiz yanarak okuyoruz: &#8220;Açıkça söylüyorum: Türkiye&#8217;nin kulaklarını tıkayarak oturması ne acıdır ki, devrin siyasi liderinden sadır olan &#8216;Misak-ı Milli hudutlarının dışında Türk unsuru kabul etmiyoruz&#8217; kelamı, karşımızdakilerin teşvik görmesi, aferinleri manasındadır.&#8221; Makedonya&#8217;daki Türklere önce umut verilip sonra temizlenmesine ses çıkarılmaması olayı tek değil ki. Boraltan faciası ile aynı yılda, Romanya&#8217;ya iltica etmiş olan 20-30 bin civarındaki Kırım Tatarının Türkiye&#8217;ye sığınma talebine ret cevabı veren de aynı İsmet Paşa zihniyeti değil miydi? Dediklerine göre Azeri mülteciler askerlerimize &#8220;Bizi Rus&#8217;a teslim etmeyin kardaşlarım. Siz vurun&#8221; diye yalvarmışlar. İsmet Paşa&#8217;nın kendilerine hangi gözle baktığını bilseler, susmayı tercih ederlerdi eminim. 16 Eylül 2012, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/boraltan-faciasi-tek-degil-ki/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlk Meclis&#8217;te bir milletvekili kaçırılmamış, öldürülmüştü</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ilk-mecliste-bir-milletvekili-kacirilmamis-oldurulmustu/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ilk-mecliste-bir-milletvekili-kacirilmamis-oldurulmustu/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 20 Aug 2012 11:58:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Şükrü Bey]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Aygün]]></category>
		<category><![CDATA[Milletvekili kaçırma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6225</guid>

					<description><![CDATA[CHP milletvekili Hüseyin Aygün&#8217;ün PKK tarafından &#8216;kaçırılıp&#8217; 48 saat sonra serbest bırakılmasının tartışmaları devam ederken dikkatler &#8216;Acaba eskiden Meclis&#8217;te bir kaçırma olayı yaşanmış mıydı?&#8217; sorusuna kilitlendi ister istemez. Bu arada ilk TBMM&#8217;de öldürülen Ali Şükrü Bey ile Aygün&#8217;ün durumları arasında benzerlik kuruldu bazı yazarlarca. Ben 89,5 yıl arayla vuku bulan iki olay arasında herhangi bir benzerlik bulunduğu kanaatinde değilim. Neden mi? Birincisi, Ali Şükrü Bey olayı bir kaçırma değil, bir cinayettir. Düpedüz öldürülmüş ve cesedi gözlerden ırak bir yere gömülerek saklanmıştır. Yalnızca cesedin bulunması birkaç gün almıştır, o kadar. Ayrıca Meclis&#8217;i sallayabilecek kadar sert bir muhalifti Ali Şükrü Bey. Temizlenmesi gerekiyordu. Öyle de yapıldı. Hem de bir taşla birkaç kuş birden vurularak&#8230; Bu tuhaf işler böyle olurdu o zamanlar. Mesela 1925 Şubat&#8217;ında Meclis&#8217;te bir cinayet işlendi. Herkesin gözü önünde işlenen bu cinayeti Kel Ali (Çetinkaya) üstlendi. Hakkında takipsizlik kararı verildi, bir yıl sonra da İstiklal Mahkemesi&#8217;ne başkan yapılıp İzmir Suikastı davasında paşalar yargılatıldı. Ne var ki, hemen ölmeyen Halid Paşa ısrarla kendisini Rize milletvekili Rauf&#8217;un vurduğunu söylüyordu. Daha doğrusu söylemeye çalışıyordu ama kimseye anlatamıyordu. Derken bir şeyler oldu ve olaydan yaklaşık 50 gün sonra Rauf (Benli) hastalanıp ölüverdi. 50 gün önce sapasağlam olup Deli Halid Paşa gibi biriyle boğuşan Rauf&#8217;un akıbeti hâlâ meçhuldür. Bir de Trabzon&#8217;da Kayıkçılar Kâhyası Yahya Reis vardı, Enver&#8217;in adamı diye bilinirdi. Günün birinde daha sonra Çankaya Muhafız Alayı Komutanlığı&#8217;na terfi edecek olan İsmail Hakkı Tekçe tarafından temizleniverdi. Ancak bu, Tekçe&#8217;nin ne ilk, ne de son marifeti olacaktı. Onu, Ali Şükrü&#8217;yü temizlemekle görevlendirilen Topal Osman&#8217;ın susturulması sahnesinde yeniden göreceğiz. Ali Şükrü Bey tam bir muhalifti. Tek başına muhalefet bayrağını açmış, İçki Yasağı Kanunu çıkarmaktan tutun da Lozan görüşmelerine kadar hırçın ve şedit tutumuyla iktidarı sinirlendiriyordu. Yılmak bilmeyen tavrı onu iktidarın atmak istediği her adımın karşısına çıkarıyor, sık sık &#8220;tarih ve vatan&#8221; adına konuştuğunu savunuyordu. Bombanın pimi, İçki Yasağı Kanunu&#8217;nu uygulamakta gevşeklik gösterenleri eleştirdiği oturumda çekilmiş, Ali Şükrü Bey Çankaya Köşkü&#8217;nün burnunun dibinde içki imal edildiğini ama kanunu uygulamak ve denetlemekle yükümlü olanların en başka onu ihlal ettiklerini açık seçik bir şekilde ortaya koymuştu. İşte bu oturumdan kısa bir süre sonra Ali Şükrü birdenbire ortadan kaybolacaktı. Onu en son gören Muhafız alayından Mustafa Kaptan bir kahvede nargile içerken alıp Topal Osman&#8217;ın evine götürmüştü. Film burada kopuyordu. Peki o evde ne olmuştu? Ve neden kaç gündür ortaya çıkmıyordu Ali Şükrü Bey? Hükümet çaresizdi. Aranıyor ama bulunamıyordu. Kardeşi Şevket de arayanlar arasındaydı. Topal Osman&#8217;ın evi araştırıldı, kırık bir iskemle dikkatleri çekti. Bu arada Kemal adlı acar bir üsteğmen işin peşine düşmese belki de faili meçhuller dizisine bir yenisi eklenecekti. Üsteğmen Kemal bir araba izinin peşine düştü, sonra o iz kayboldu, bu defa ayak izleri dikkatini çekti. Ama ceset filan bulamadı. Bir ara dikkatini sinekler çekti. Bu kadar sineğin vızıldadığı bir yer değildi normalde o köy. Sinekleri takip etti; bir tümsek dikkatini çekti. Sinekler orada toplaşıyorlardı. Kazınca bir ayak çıktı, sonra daha derinlerde bir ceset. Elinde bir sandalyeden koparılmış hasır parçaları. Böylece dikkatler hemen Topal Osman&#8217;ın evindeki kırık sandalyeye çevrildi, evet o sandalyenin de hasırlarının bir kısmı sökülmüştü. Başbakan Rauf Orbay Topal Osman&#8217;ın tutuklanması emrini verdi Meclis Muhafız Birliği&#8217;ne. Verdi vermesine ama Mustafa Kemal Paşa uyarmakta gecikmedi. İçlerinde Karadenizliler olduğu için Topal Osman&#8217;ın çetesine ateş etmez onlar, dedi. Böylece operasyonu kendisi ele aldı, Genelkurmay Başkanı ile birlikte Muhafız Taburu Komutanı İsmail Hakkı Tekçe&#8217;yi görevlendirdi. Ve Topal Osman, teslim olmasına izin verilmeyerek öldürüldü. Bir başka deyişle susturuldu. Mesele şöyle netleşti: Topal Osman 27 Mart günü bir adamını gönderip Ali Şükrü&#8217;yü evine davet etmiş, kahve içerken kara donlu 4 adamı ellerinde yağlı ilmeklerle Ali Şükrü&#8217;yü boğmuşlar ve götürüp gömmüşlerdi. Fakat netleşmeyen noktalar da vardı: Topal Osman, Ali Şükrü&#8217;yü neden öldürsündü durup dururken? Osman Ağa, Rauf Orbay tarafından sağ olarak tutuklanacakken neden teslim olmasına izin verilmeyip öldürüldü ve gömüldüğü yerden çıkarılan cesedinin başı parçalandığı için neden ayağından sallandırıldı? İşin tuhaf yanlarından biri de, Muhafız Tabur komutanlarından olup operasyona katılan Rauf&#8217;un kısa bir süre sonra toplanacak olan 2. Meclis&#8217;e milletvekili olarak katılmasıdır. Bu Rauf&#8217;u tanıyorsunuz artık. Hani şu Deli Halid Paşa&#8217;nın &#8216;beni vurdu&#8217; dediği Rize milletvekili&#8230; Meselenin üst üste giyilen eldivenler veya birbirinin içinden bıkmadan daha küçüğünün çıktığı matruşka bebeklere benzediğini söylemek marifet sayılmaz. Asıl marifet, Lozan&#8217;ı onaylamayacağı anlaşılan ilk Meclis&#8217;i tasfiye yolundaki engellerden Ali Şükrü Bey&#8217;den kurtulmayı aynı zamanda artık Çankaya&#8217;ya göz açtırmaz hale gelen ve TBMM görüşmelerini bile Yassıada Komutanı gibi özel mahfilinden izleyecek kadar kendine güveni zirve yapan Topal Osman&#8217;dan kurtulma hattına bağlamaktadır. O yılları bizzat Meclis&#8217;te yaşayan rahmetli Mahir İz bu bağlantıyı hatıralarında şöyle kuruyor: &#8220;Artık Osman Ağa&#8217;nın çetesine lüzum kalmamıştı. Fakat kimse buna ses çıkarmaya cesaret edemiyordu. Bu çete efradı pür silah, hatta küçük bombalarıyla doğrudan Meclis&#8217;e giriyorlardı. Elbette bu gayri tabii hal devam edemezdi. Galiba &#8220;bir taşla iki kuş birden vurulsun&#8221; diye Ali Şükrü Bey&#8217;in vücudunu ortadan kaldırma işi Topal Osman&#8217;a havale edildi.&#8221; Kendi çıkardığı &#8220;Tan&#8221; gazetesinde çıkan bir yazıda ise şöyle deniliyordu: &#8220;Senin boğazına uzanan kanlı ve kirli eller, Ali Şükrü; bütün Trabzon halkının, bütün Türkiye halkının boğazına uzanmıştır. Seni boğan eller Ali Şükrü, bütün milletin fikrini boğmak için bu cinayeti yapmıştır.&#8221; (Ahmet Demirel, &#8220;Ali Şükrü Bey&#8217;in Tan Gazetesi&#8221;, 1996, s. 239.) Bundan 89,5 yıl önce ilk Meclis&#8217;in kapanışına doğru gidilirken bir muhalif milletvekili öldürülmüştü. Bunun Hüseyin Aygün&#8217;ün sözde &#8216;kaçırılışı&#8217; ile hiçbir bağlantısı bulunmuyor. Pardon, bir bağlantı var ama kaçırılanlar arasında değil, kaçıranlar arasında. 19 Ağustos 2012, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ilk-mecliste-bir-milletvekili-kacirilmamis-oldurulmustu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CHP&#8217;nin ABD gemisi için karşılama mahyası</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/chpnin-abd-gemisi-icin-karsilama-mahyasi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/chpnin-abd-gemisi-icin-karsilama-mahyasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Jul 2012 09:07:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Not Defterim]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Missouri Savaş Gemisi]]></category>
		<category><![CDATA[Missouri Savaş Gemisi için karşılama mahyası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5385</guid>

					<description><![CDATA[&#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; İlgili Yazısı: http://www.mustafaarmagan.com.tr/laik-chp-abd-gemisini-mahya-ile-karsilamisti.html]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/chpnin-abd-gemisi-icin-karsilama-mahyasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Laik CHP, ABD gemisini mahya ile karşılamıştı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/laik-chp-abd-gemisini-mahya-ile-karsilamisti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/laik-chp-abd-gemisini-mahya-ile-karsilamisti/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Jul 2012 07:59:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Chester Projesi]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Mahya]]></category>
		<category><![CDATA[Missouri Savaş Gemisi]]></category>
		<category><![CDATA[NATO]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5379</guid>

					<description><![CDATA[Mahya İstanbul&#8217;la o kadar derinden özdeşleşmiştir ki, başka şehirlerde son yıllara kadar minareler arasına gerilen ışıklı yazıları göremezdiniz. Mesela ben Bursa&#8217;da geçen çocukluğumda hiç mahya gördüğümü hatırlamıyorum. Lakin Ramazan&#8217;ın geldiğini önce ışıl ışıl mahyalarından anlar İstanbullu. Perşembe gecesi yarısı kapalı Haliç Köprüsü&#8217;nde şehrin lacivert semasına asılan bu ışıktan yazıları görünce arşivimdeki fersude bir fotoğraf canlandı hafızamda. İster inanın, ister inanmayın, 1946&#8217;da laik olduğunu her fırsatta tekrarlayan Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi İstanbul&#8217;a bir &#8220;Hoşgeldiniz&#8221; mahyası astırmıştı. Ancak ilginç olan, bu mahyanın hangi dilde yazıldığı ve kime hitap ettiğiydi. Hazır Kemal Kılıçdaroğlu da CHP&#8217;nin &#8220;Laik, Aydınlanmacı ve Atatürk&#8217;ün partisi&#8221; olduğunu söylemişken, bu partinin-kendileri açısından- günah galerisinin kapısını aralayalım istedim. CHP&#8217;nin ABD ile dostluğu Atatürk dönemi de dahil olmak üzere CHP&#8217;nin 1960&#8217;ların ortalarına kadar Amerika&#8217;ya karşı olmadığı gün gibi açıktır. Günün birinde ayrıca yazmak istediğim 9 Nisan 1923&#8217;te TBMM&#8217;de onaylanan Chester Projesi gibi şimdiki anlayışta bayağı &#8220;Amerikancı&#8221; ve ülke topraklarını peşkeş çekiyor diye nitelendirilebilecek ekonomik taahhütlerin altına da girilmişti vaktiyle. Proje için gereken yasal düzenlemeyi yaptığımız halde biz değil, Amerikan tarafının bundan vazgeçmesi ilginçtir. İkinci Dünya Savaşı bitmiş, Türkiye, ABD&#8217;nin başını çektiği Hür Dünya tarafını seçtiğini ve Komünist bloka karşı olduğunu San Francisco Konferansı&#8217;na katılmakla göstermişti (Nisan 1945). İyi de bu &#8216;Amerikancılık&#8217; anlamına gelir mi? diye soracaklara zamanın CHP Genel Başkanı İsmet İnönü&#8217;nün 25 Şubat 1960&#8217;ta Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;nde yaptığı bir konuşmadan ibretlik birkaç satır nakletmek istiyorum. Diyor ki İnönü: &#8220;Birleşik Amerika NATO&#8217;dan evvel yardımcımız, NATO içinde müttefikimiz, CENTO içinde ittifakın teşvikçisi ve bunlardan başka iktisadî, malî alanda kuvvetli desteğimiz olmuştur. Siyasi partilerin hiçbirinde Amerika (ile) münasebetleri kıymetli tutmayan bir telakki (anlayış) yoktur.&#8221; Hadi Paşa&#8217;nın şu sözünü de aktarayım da içimde kalmasın: &#8220;CHP bu yeni münasebetlerin 15 sene evvelki kurucusu ve 15 seneden beri sadık taraftarıdır. (&#8230;) Samimi olarak müşahedemiz odur ki, Amerika Devleti, Amerikan halkı ve Amerika kültür âlemi Türkiye&#8217;nin iyiliğini istemekte ve dostluğu milletten millete olarak benimsemektedirler.&#8221; Bunlar zabıtlara geçen resmi konuşmalar. Buna rağmen siz hâlâ Amerikancılık denilince Celal Bayar ve Adnan Menderes&#8217;ten başkası aklına gelmeyenlere inanmaya devam edin isterseniz. Welcome Missouri Bu sımsıcak dostluk ortamını bir hayli ısıtan olay, 1946 Nisan&#8217;ında gerçekleşir. Gazeteler günler öncesinden Missouri adlı ABD savaş gemisinin Cebelitarık&#8217;tan geçip İstanbul&#8217;a gelmekte olduğunun haberleriyle dolup taşar. Amerikalılar sözde 1,5 yıl önce ölen ama savaş sırasında Türkiye&#8217;ye getirilemeyen eski ABD Büyükelçimiz Münir Ertegün&#8217;ün kemiklerini getirmektedirler. Bunun tamamen bir bahaneden ibaret olduğu, bir süredir Türkiye&#8217;ye sarkmakta olan Sovyetler Birliği&#8217;ne gözdağı vermek ve bizi ABD koruma şemsiyesi altına almak için geldiği 5 Nisan 1946&#8217;yı takip eden günlerdeki şaşaadan ortaya çıkacaktır. Şimdilerde Amerikan karşıtı olduğunu iddia eden CHP&#8217;liler bile Missouri&#8217;nin gelişinin o yıllarda ne yaman bir coşkuyla kutlandığını hatırlayacaklardır. Mesela Altan Öymen anılarında o günlerin İstanbul&#8217;undaki hazırlıkları şöyle aktarıyor: &#8220;Amerikan denizcilerinin iyi şeyler görmesi isteniyordu. Dolmabahçe rıhtımından Taksim&#8217;e ve Beyoğlu&#8217;na giden yollardaki kötü görüntüler yok ediliyordu. O sırada genelevlerin bulunduğu Abanoz Sokağı da içten ve dıştan badana ediliyordu.&#8221; Ayrıca Missouri markalı bir sigara çıkarılmış, hakkında şiirler yazılmış, hatta Ankara&#8217;nın en iyi lokantalarından biri adını Washington Lokantası olarak değiştirmiştir. (&#8220;Bir Dönem, Bir Çocuk&#8221;, Doğan: 2002, s. 515 vd.) Üstelik Cumhurbaşkanı İnönü ve savaş kaçağı iken nasılsa başbakan yapılan Şükrü Saraçoğlu ile birlikte göğsüne İstiklal Madalyası&#8217;nı takarak ABD&#8217;li generallerle boy boy pozlar vermekte herhangi bir sakınca görmemişti. Anlayacağınız CHP, Amerikalı denizcileri &#8216;büyük üniforması&#8217;nı giyerek ağırlamakla meşguldü. İngilizce mahya İstanbul&#8217;da 4 keyifli gün geçiren Amerikalı denizciler, Missouri&#8217;yi günde 2 saat süreyle meraklı ziyaretçilere açıyorlardı. Halk bir tür ilk turist kafilesi sayabileceğimiz &#8216;Coni&#8217;leri görmek ve kendilerine bir şeyler satmak için seferber olmuştu. Dükkânların kapısına &#8220;Welcome&#8221; yazılması, o zamana kadar Rus Salatası diye bilinen soğuk yiyeceğin isminin Amerikan salatası olarak değiştirilmesi, Beyoğlu&#8217;nda bulunan &#8220;Rus Çorapevi&#8221; tabelasındaki ilk harfin silinerek &#8220;Us Çorapevi&#8221;ne dönüştürülmesi gibi operasyonlar da kimi tepeden inme emirle, kimi de gönüllü olarak gerçekleştiriliyordu. Tabii &#8220;Welcome&#8221; levhaları yalnız genelev, pavyon, bar gibi eğlence yerlerinin kapılarına değil, Kızkulesi&#8217;ne de asılmıştı. Ancak bir &#8220;Welcome&#8221; yazısı vardı ki, hepsini fersah fersah aşıyor ve CHP iktidarının laiklik söyleminin nasıl da kabukta kaldığını, hiçbir samimiyeti bulunmadığını en çarpıcı bir şekilde gösteriyordu. Bu, Missouri zırhlısının önünde demirlediği Dolmabahçe Camii&#8217;nin minareleri arasına asılan &#8220;Welcome&#8221; mahyasıydı. Burada yayınladığımız &#8220;Welcome&#8221; yazılı mahya fotoğrafını aziz dostum İsmail Kara da yıllardır arıyor ve bulamadığını söylüyordu. Mübarek Ramazan vesilesiyle 66 yıl önceki bu İngilizce mahyayı yayınlayarak hem laikliğin bizzat CHP tarafından ne kadar ciddiye alındığını görmenizi, hem de Ramazan&#8217;ınıza &#8220;Hoş geldi, safa getirdi&#8221; demenin bir yolunu bulmak istedim. Bu yazıdan sonra CHP&#8217;li belediyeler camilere İngilizce mahya astırmaya kalkarlarsa şaşmayın. (Laf arasında İzmir&#8217;e pek yakışırdı!) Ne de olsa mirasları laiklik değil mi? İzindeyiz efendim! İzindeyiz! &#160; 22 Temmuz 2012, Pazar Daha Fazla Resim İçin: http://www.mustafaarmagan.com.tr/chpnin-abd-gemisi-icin-karsilama-mahyasi.html]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/laik-chp-abd-gemisini-mahya-ile-karsilamisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün kız kardeşini CHP dışlamış, DP sahip çıkmıştı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkun-kiz-kardesini-chp-dislamis-dp-sahip-cikmisti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkun-kiz-kardesini-chp-dislamis-dp-sahip-cikmisti/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Jun 2012 05:48:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün bilinmeyen kız kardeşi]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrat Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Makbule Hanım]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Parti Devri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5354</guid>

					<description><![CDATA[Yakın tarihin restorasyonu, daha doğru bir deyimle sağlığına kavuşturulması şart. Ne kadar yıldırmaya ve susturmaya çalışırlarsa çalışsınlar bu olacak.  Er veya geç. Zira &#8220;Biz sussak hakikat susmayacak&#8230;&#8221; Atatürk&#8217;ün kız kardeşi Makbule Hanım 1956 Ocak&#8217;ına kadar sağdı. Bir kukla muamelesi yaptıkları bu kadıncağızın en büyük kabahati, dindar olması ve Tek Parti yönetimine, hele hele İsmetizm&#8217;e boyun eğmemesiydi. Geçen hafta da yazdığım gibi, Serbest Cumhuriyet Fırkası&#8217;na, yani abisinin Fethi Okyar&#8217;a kurdurduğu partiye girdikten sonra (dikkat! 1930 yazındayız) Atatürk&#8217;ün yürüttüğü din politikasını açıkça eleştiren de Makbule Hanım&#8217;dı (Falih Rıfkı gibi bir muhalifi yazmasa ben de sizin gibi inanmayacaktım). Makbule Hanım, İsmet İnönü&#8217;yü Serbest Fırka&#8217;yı kapattırmasından beri sevmezdi. Zaten cumhurbaşkanlığı döneminde de araları pek iyi değildi. Atatürk&#8217;ün bütün çevresi gibi itilip kakılmıştı. Ta ki Celal Bayar Çankaya&#8217;ya çıkana kadar&#8230; Pek bilinmez ama Bayar, Makbule Hanım&#8217;la yakından ilgilenmiş, evine her gün Köşk&#8217;ten yemek ve çiçek göndertmişti. Hatta Makbule Hanım&#8217;ı hastanede kendi yattığı lüks odaya yatırıp her türlü ihtiyacını karşıladığını biliyoruz. Ayrıca kendisine vatani hizmet tertibinden 1000 lira maaş bağlayan da ağabeyinin kurduğu CHP değil, Demokrat Parti olmuştur. İnönistlerin Makbule Hanım hakkında tek kelime etmeye yüzü olmamalı bence. Zira Atatürk&#8217;ün kız kardeşi bakın ne demiş 1952 Kasım&#8217;ında: &#8220;Meğer İsmet Paşa, daha fırka doğarken ölümünü tacil edecek (çabuklaştıracak) bütün tertibatı almış bulunuyormuş&#8230; Günün birinde baktım ki, İsmet Paşa&#8217;nın Serbest Fırka kılığına sokturmuş olduğu hamalları, şunları bunları kamyonlara doldurarak bizim tarafımızda nümayişlere sevk ediliyor. Bunlar Serbest Fırka lehinde ayaklanmış gibi gösterilerek &#8220;İşte bakın&#8230; Bu fırka başımıza gaileler açacak&#8221; deniyordu. Bunu o anda ağabeyim bile bilmiyordu. Ancak Samsun Belediye Reisi öldükten sonra bu sır meydana çıktı. Fakat iş işten geçmişti.&#8221; Atatürk&#8217;e hediye edilen Eğridir&#8217;deki Can Adası&#8217;nın Makbule Hanım&#8217;a miras kaldığı ve onun da adayı bir şirkete sattığı haberi (Cumhuriyet, 16 Kasım 1971). *** Makbule Atadan&#8217;ın, ağabeyi Atatürk&#8217;ün millete bağışladığı çiftliklerden hakkı olan parseli geri almak için açtığı dava Cumhuriyet&#8217;e böyle yansımış. Makbule Hanım o gün öyle şeyler anlatmış ki Kandemir&#8217;e, siyasî tarihçilerimizin bunları mutlaka bulup okuması lazım. İsmet Paşa ve etrafındaki ekibin muhalefete düşman olduklarını bu söyleşi kadar netlikle aktaran metin zor bulunur. Neyse, biz okumaya devam edelim Makbule Hanım&#8217;ın anlattıklarını: &#8220;Serbest Fırka feshedildiği sırada Çankaya&#8217;da bulunuyordum. Ağabeyimle otururken İsmet Paşa geldi. Sinirli görünüyordu. Bana pür-hiddet &#8220;Hanımefendi, siz demişsiniz ki, Serbest Fırka&#8217;ya ben ağabeyim emir verdi de girdim&#8221; deyince ağabeyimin (yani Atatürk&#8217;ün) renginin attığını gördüm.&#8221; Demek ki İsmet Paşa&#8217;nın Atatürk&#8217;e hücum etme şekli buymuş. Öğrenmiş olduk. Rengini bile attırabiliyormuş onun. Başka? Bir de şu cümleleri okuyun derim: &#8220;İsmet Paşa&#8217;nın başbakanlığı devam ederken ahbaplarım, yakın dostlarım, ağız birliği etmişcesine &#8216;Atatürk memleketi kurtardı. Sonra cumhurbaşkanlığına çekildi. İsmet Paşa hükümeti oldu bu&#8217; diye şikâyetlerde bulunurlardı. Ben de bunu kendisine söyledim. Hiç unutmam, &#8216;Başbakanlığa geçmek için cumhurbaşkanlığından çekilmek istedim. Fakat bu görevi kime teklif ettimse bir türlü kabul ettiremedim&#8217; demişti.&#8221; Buna karşılık Atatürk&#8217;ün &#8220;kızı&#8221; mı yoksa &#8220;eşi&#8221; mi olduğu bir türlü aydınlatılamayan Afet İnan&#8217;dan hiç mi hiç hazetmediğini de anlıyoruz Makbule Hanım&#8217;ın. Biraz şifreli ama okunmaya değer bir parçadır aşağıdaki: &#8220;Afet&#8217;e Darülaceze&#8217;den 4-5 yaşında bir çocuk vermişlerdi. Bu bacaksız hepimizin sigaralarını yakarken ağabeyimin Foks ismindeki köpeğine de kibrit çakar, hayvancağızı ürkütürdü. Bu hali dikkatle seyreden ağabeyim &#8216;Bu köpek bu kızdan çok temizdir, anladınız mı?&#8217; diye etrafındakilerin yüzüne bakardı. Ben onun o manalı bakışıyla ne demek istediğini anlardım&#8230; Siz de anladınız mı ne demek istediğini?&#8221; Anlamadık Makbule Hanım anlamadık ama anlar gibi olduk. Belki bir Atatürk uzmanı çıkar da anlatır ne demek istediğini. Ben kaynaklarıyla Makbule Hanım hakkında bulduklarımı aktarıyorum. İsteyen bunlardan ne mana çıkartıyorsa çıkartsın. Bu arada Atatürk&#8217;ün serveti konusunda bilmediğimiz neler varmış neler! İşte her biri gündeme bomba gibi düşecek haber başlıkları: -20 Mart 1930&#8217;da Atatürk&#8217;e Eğridir&#8217;e gelişinde bir hektarlık ada hediye edilmiş! Adı Can Adası. Fakat Atatürk bunu millete bağışlamamış, Makbule Hanım&#8217;a miras bırakmış. Makbule Hanım ne yapmış peki? O da özel bir şirkete satmış. (Ben ilerici &#8220;Cumhuriyet&#8221; gazetesinin yalancısıyım. Merak eden 16 Kasım 1971 tarihli nüshasına baksın.) -&#8220;Atatürk&#8217;ün kız kardeşi Hazine aleyhine dava açtı.&#8221; &#8220;Cumhuriyet&#8221;in 25 Aralık 1954 tarihli ilk sayfasında çıkan bu habere göre Makbule Hanım, ağabeyinin Hazine&#8217;ye bağışladığını bildiğimiz Orman Çiftliği&#8217;nin tahminen 100 bin m²&#8217;lik kısmının kendisine ait olduğu iddiasıyla dava açmış. Nasıl olmuşsa olmuş, bir parselin tapusu Hazine&#8217;ye intikal etmemiş. İşte yukarıda kendisine bir ada miras kalan Makbule Hanım, bu parsele de göz koymuş. Değeri, 1954 fiyatlarıyla tam 1 milyon liraymış. -&#8216;Bu kadar da olmaz&#8217; demediyseniz henüz, şimdi diyeceğinizden eminim, zira aynı gazetenin ertesi günkü nüshasında Orman Çiftliği&#8217;ne 10 kişinin daha dava açtığını okuyoruz. Haber aynen şöyle devam ediyor: &#8220;Öğrendiğimize göre Orman Çiftliği ve dolayısıyla Hazine aleyhine açılan davaların adedi gün geçtikçe fazlalaşmaktadır. Halen 10 kadar davada davacılar çiftliğin takriben (yaklaşık) yarısından fazlasının kendilerine veraset suretiyle intikali lazım geldiğini ve arazinin, çiftliğin kuruluşu sırasında NORMAL BİR SATIŞLA ALINMADIĞINI iddia etmektedirler. Hatta (sıkı durun şimdi) açılan davalardan biri, davacılar tarafından kazanılmış, Temyiz (Yargıtay) de tasdik etmiştir.&#8221; Gazete, Hazine&#8217;nin kaybettiği arazinin yerini de söyleyerek değerinin tam 7 milyon lirayı bulduğunu ekliyor. 1954&#8217;te açılan bu iki dava bize Atatürk Orman Çiftliği&#8217;nin satın alınma şeklinde de bit yenikleri olduğunu göstermiyorsa neyi gösteriyor değerli a dostlar? Millet 1950&#8217;den sonra uyanmış, hakkını geri almaya çalışıyor. Hazine&#8217;ye bağışlandığı için geri verilmeyeceğini zannedenler de fena halde yanılmış oluyor. Atatürk&#8217;ün kız kardeşi dahil olmak üzere mağdurların ancak DP döneminde mahkemelere başvuruyor olması da yeterince anlamlı değil midir? Çünkü 1950 yılı siyasetin ve hukukun restorasyonuydu. 2000&#8217;li yıllar ise tarihin ve darbeciliğin restorasyonuna sahne olacaktır. Tarihin mülkiyeti yeniden milletin üzerine geçinceye kadar devam edecek davamız. Böyle biline! 24 Haziran 2012, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkun-kiz-kardesini-chp-dislamis-dp-sahip-cikmisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Siz mi dine baskı yapmadınız?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/siz-mi-dine-baski-yapmadiniz/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/siz-mi-dine-baski-yapmadiniz/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 29 Apr 2012 04:57:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ahır yapılan camiler]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Ezan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5203</guid>

					<description><![CDATA[Bir CHP&#8217;li vekil güya savunacak ya, buyurmuş ki: 1927&#8217;de nüfusumuz 14 milyonken cami sayımız 28 bine yakındı, bugün 81 milyonuz (biz 75 milyon diye biliyorduk ama neyse) ama cami sayımız 82 bin. Yani? Yanisi şu ki, sayın vekil Cumhuriyet&#8217;in kuruluş, yani CHP döneminde &#8216;daha Müslüman&#8217; olduğumuzu iddia ediyor. Hatırlatalım: CHP&#8217;yi kurtarayım derken farkında olmadan Osmanlı&#8217;yı övmüş oluyor. Öyle ya, 1927&#8217;de mevcut 27 bin camiyi Cumhuriyet idaresi yaptırmadığına göre bunlar Selçuklu ve Osmanlı&#8217;nın eseridir (Beylikleri de unutmayalım). Selçuklu ve Osmanlı eserlerini saymanın CHP&#8217;nin dine ve camilere saygısıyla ne alakası olduğunu çözen varsa beri gelsin. Ne diyelim, bunlar 1947 Aralık&#8217;ından beri böyleler. İlk itiraflarını o zaman yaptılar, dini ihmal ettik, hatalıyız, bir çıkmaza girdik, bundan kurtulmamız lazım dediler, türbeleri açtılar, İlahiyat Fakültesi&#8217;ni, İmam Hatip kurslarını, din dersini seçmeli yaptılar vs. Ama bu millet çeyrek asırlık zulümden o kadar bizardı ki, bu şirinlik muskalarına iltifat etmedi, 1950&#8217;deki ilk serbest seçimde başardığı &#8216;Türk Baharı&#8217;yla maneviyatına derin bir nefes aldırmayı tercih etti. Dine sonuna kadar saygılıyız&#8230; Biz cami kapamadık&#8230; Camileri asla ahır yapmadık&#8230; Kur&#8217;an&#8217;ı soldan açsak da duvarımızı onunla süsleriz&#8230; Ninelerimizin de başı örtülüydü zaten&#8230; 1947&#8217;den beri ağızlarında dolandırdıkları bu laflar sıktı artık. Eveleyip gevelemek yerine bari &#8216;Evet yaptık, pişmanız ama bir daha yapmayacağız deyin de bitsin bu iş artık. Sanki yakın tarihlerde kızlar üniversiteye başörtülü giremesin diye Anayasa Mahkemesi&#8217;nin kapısını aşındıranlar Anzaklardı! Bakmayın bugün özgürlükçü davrandıklarına, fırsat ellerine geçse anında aynı frekansa gireceklerinden şüphem yok. Hangi birini yazalım, anlatalım, insan şaşırıyor. Elimizdeki malzeme dağı gün geçtikçe büyüyor. Namazda tekbiri yanlışlıkla (Yanlış mı? Adam dinin gereğini yerine getirmiş yahu) &#8216;Tanrı Uludur&#8217; diye değil de &#8216;Allahu Ekber&#8217; diye getirdiği için İçişleri Bakanı&#8217;nın CHP Genel Sekreteri&#8217;ne yazdığı resmi yazı Başbakanlık Arşivi&#8217;nde sırıtırken daha ne yazılabilir? (Ne kadar önemli bir sorun değil mi? Devrin koca bakanlarının tüyleri Allah kelimesinden diken diken oluvermiş!) Çevremdeki gençlere sözlü tarih çalışması yaptırıyorum bir süredir. Geçenlerde emekli din adamı Cemal Güncal&#8217;a gönderdim bir arkadaşı. Hocamız çocukluğunda yaşadığı dramın her anını yeniden yaşayarak şunları anlatmış: &#8220;8 yaşında hafızlığa başladım. Sık sık ev basılıyor, Kuran-ı Kerim bulundurmak en büyük suç. Bir elif cüzü bulunduysa vay haline! Korkudan evde ders çalışamadım. Fındık bahçesinde bana bir yer yaptılar. Orada Kur&#8217;an&#8217;a çalışıyorum. Bir baktım, bir onbaşı ve iki jandarma beni bulmuşlar. &#8220;Çabuk git babanı çağır&#8221; dediler. Gittim, babamı getirdim. Onbaşı babamı sakalından tuttu, elimdeki Kuran&#8217;ı aldı. Babamın kafasına kafasına vurmaya başladı. (Gözleri doluyor, konuşamıyor.) Rahmetli gömleğini yırttı ve dedi ki: &#8216;Oğlum, Deli Halid Paşa&#8217;nın emir subaylığını, tabur komutanlığını yapmış adamım. Birinci Dünya Savaşı&#8217;na, İstiklal Harbine katıldım ki, bu memleketi kurtarayım da şu Kitabımı rahat rahat okuyayım diye. Keşke bu harplere girmeseydim de şimdi Kuran&#8217;ıma, dinime küfreden Bulgar piçidir deyip kendime teselli verirdim.&#8221; Alıp götürdüler babamı&#8230;&#8221; &#160; 28.06.1945 tarihli belgede Konya Valiliği Arapça ezan okuyan bir imam hakkında adli takibat başlatıldığını anlatıyor ve müftülüğü aynı hatanın tekrar olmaması için uyarıyor&#8230; Camileri ahır yapmamışlar meğer. Peki ne yapmışlar? Sirkeci Garı&#8217;nın hemen üstünde, Özal döneminde yeniden cami yapılan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii yıkılıp Saz Evi yapılmadı mı? Aydın&#8217;da tarihî ve mimarî bir şaheser olan Cihanoğlu Camii ot deposu yapılmış, yıldırım düşünce otlarla birlikte cami de yanmamış mıydı? (Cumhuriyet, 5 Şubat 1934). Gaziantep&#8217;te Çınarlı Camii yıkılıp yerine kurtuluş anıtı yapılmadı mı? (Cumhuriyet, 8 Ocak 1936). Bursa&#8217;da 49 (15 Şubat 1937), Hatay&#8217;da 14 (23 Temmuz 1940), Kastamonu&#8217;da 15 cami ve mescidin (28 Mayıs 1937) satış ilanları da mı size hiçbir şey anlatmıyor? Bursa&#8217;da Alacamescit diye bilinen caminin bir spor kulübüne verildiğini ve içinde güreş yapıldığını da mı bilmiyorsunuz? Bilmiyorsanız açın 15 Şubat 1937 tarihli o çok güvendiğiniz &#8220;Cumhuriyet&#8221; gazetesini okuyun. İstanbul Divanyolu&#8217;ndaki, Mimar Sinan yapısı Sinan Paşa medresesinin kunduracılara ayda 50 liraya kiraya verildiği halde esere tek çivi çakılmadığını da okuyun (11 Aralık 1937). Sultanahmet&#8217;in Asker Alma Dairesi, Üsküdar&#8217;ın en muhteşem eseri Atik Valde Camii&#8217;nin cephane deposu yapıldığı, Mihrimah Camii ile Aziz Mahmut Hüdai Camii&#8217;ne saman doldurulduğu da mı yalan? Adana&#8217;da Yeşil Mescid&#8217;in ahır yapıldığını hangi yerlisine sorsanız size söyler halbuki. En komiği de, Vakıflar Müdürlüğü&#8217;nün 24 Şubat 1934 tarihli gazetelerde yer alan faaliyet raporunda yazılanlar. Meğer vakıf mallarını satmayı başarı olarak gören bu kurumumuz, elde ettiği gelirle tramvay ve kaplıca hissesi satın almış, yatılı okul yapmış, Ankara Hukuk Fakültesi&#8217;ni inşa ettirmiş (dinî kaynaklı bir gelir laik bir kuruma aktarılmış ki, tam bizlik!). Durun, bitmedi henüz. Ankara&#8217;nın CHP devrinde en mutena eğlence mekânı olan ve baloların düzenlendiği Ankara Palas da Vakıflar&#8217;ın öz parasıyla inşa ettirilmiş meğer. (Ben demiyorum, sizin &#8220;Cumhuriyet&#8221; gazetesi yazıyor erenler!) Bu arada Ankaraspor kulübüne yüklü bir bağışta bulunmayı ihmal etmemiş Vakıflar yönetimi. Bunun gibi amaç dışı işlere aktardığı para ise gerçekten dudak uçuklatıcı: 4 milyon 364 bin 990 TL. Sen her biri birer vakıf eseri olan 3,500 parça eseri haraç mezat sat (Başbakan Erdoğan&#8217;ın açıkladığı rakamı esas alıyorum), bunlarla içkinin su gibi aktığı eğlence mekânları yap, spor kulüplerine bağışta bulun, Hukuk Fakültesi yaptır, üstelik o vakıfları sana miras bırakan ecdada da her Allah&#8217;ın günü sövmeyi öğret çocuklarına. İşte o iflah olmaz zihniyetin minik bir muhasebesi&#8230; Şimdi merhum Eşref Edib&#8217;in kanayan sorularının altını gübreleme zamanıdır: -Okullardan din derslerini kim kaldırdı? Kur&#8217;an cüzlerini evlerden kim toplattı? Ezan ve kamette &#8220;Allah&#8221; demeyi kim yasakladı? Dinî dernekler kurmayı kim yasakladı? Kur&#8217;an okuyan âmaları bile yakalatan kimlerdi? Din ulemasını tahkir edip süründüren kimdi? Alay sancaklarından kelime-i tevhidi kaldıran, alay imamlığını lağveden kimdi? İsterseniz &#8216;İstanbul Aksaray&#8217;da bulunan Kara Mehmed Paşa Camii&#8217;nin arsasını CHP&#8217;ye satan kimdi?&#8217; diye sorarak noktalayalım bu giderek acılaşan bahsi. Allah bir daha o günleri bu millete yaşatmasın! Amin. &#160;  29 Nisan 2012, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/siz-mi-dine-baski-yapmadiniz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ecevit, CHP&#8217;nin Atatürkçülüğünü nasıl eleştirmişti?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ecevit-chpnin-ataturkculugunu-nasil-elestirmisti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ecevit-chpnin-ataturkculugunu-nasil-elestirmisti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Aug 2011 10:13:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Bülent ECEVİT]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Mihri Belli]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[The Middle East]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4624</guid>

					<description><![CDATA[19 Mayıs 1944 günü sabahın alacakaranlığında Süleymaniye Camii&#8217;nin avlusunda iki karaltı minarelere doğru ilerlemektedir.  Ellerinde 32 metrekarelik bir Amerikan bezi vardır. Birinci adam minarenin ilk şerefesine sessizce çıkarak bezi iple sıkıca bağlamış, arkadaşının da karşı minarede aynı şeyi yapmasını beklemeye başlamıştır. Tam bu sırada caminin bekçisi onları fark ederek düdüğünü çalar, alarm verilir. Kaçmaktan başka çare yoktur. Nitekim biraz sonra iki adam karanlıktan istifade ederek -şimdilik- kayıplara karışırlar. Eylemcilerden birisi geçtiğimiz günlerde hayatını kaybeden Mihri Belli&#8217;dir. Peki suçları? Bezin üzerine 2 metre boyundaki harflerle &#8220;Saraçoğlu Faşisttir&#8221; yazmışlardır! Bundan büyük suç olur mu Tek Parti devrinde? Şimdilerin tatlısu solcularının toz kondurmadıkları Tek Parti dönemi, aslında bir zamanlar solun da faşistlikle suçladığı bir zulüm dönemine tekabül etmekteydi. Kendi geçmişlerini bilmemek sadece sağa mahsus bir olay değil demek ki. Savaş Açıkkaya&#8217;nın &#8220;Solun Türk Devrimiyle İmtihanı&#8221; (Paraf: 2011) adlı kitabı hem titiz basın taramalarıyla, hem de 2007 yılında Mihri Belli&#8217;yle gerçekleştirdiği üç söyleşiyle solun Atatürk ve CHP ile sorunlu ve zorunlu, hatta kerhen kurduğu ilişkiyi irdeleyen değerli bir çalışma. CHP&#8217;nin özellikle 1965&#8217;ten sonra içine girdiği ideolojik bunalım -ki hâlâ sürüyor bence- Atatürk&#8217;le kurdukları bu sallantılı bağlantıdan çıkıyor. Hem ülkenin sahibiyim, hatta gerçek sahibiyim iddiasında, hem de Ecevit&#8217;i istisna edersek hiçbir serbest seçimde iktidara gelemiyor. Adı Halk Partisi olduğu halde gücünü halktan değil, asker-sivil bürokrasiden alıyor. Bu çelişkiyi çözmeyi deneyen tek CHP lideri Bülent Ecevit olmuştu. Ancak onun da karşısında, sallansa da, hâlâ yıkılmamakta direnen İsmet İnönü heykeli vardı. Tek kişilik bir parti gibiydi. Üstelik 27 Mayıs darbesinden sonra silah zoruyla kendisine verilen Başbakanlık koltuğundan Demirel&#8217;in de oyunlarıyla düşürüldükten sonra bunalıma giren partisini tekrar toparlaması mümkün olmayacaktı. İşte tam bu sırada CHP binasında ilk defa Atatürkçülük dışında bir ideolojinin hayaleti gezinmeye başlar: Ortanın Solu. İnönü Milliyet&#8217;e verdiği bir beyanatta &#8220;CHP devletçi bir partidir ve bu sıfatla elbette ortanın solundadır&#8221; der demez partide kazan kaldırmalar başlar. Ağır toplardan Tahsin Banguoğlu ve Kasım Gülek İnönü&#8217;yü eleştirirler. Herkesin kafası karışıkken 1965 seçimlerine girilir ve CHP halktan bir kere daha tokat yer. Partinin sol kanadına mensup Bülent Ecevit&#8217;in önünün açılması bundan sonradır. Ecevit, Orta&#8217;nın Solu ideolojisinin CHP&#8217;nin gerçek ideolojisi olduğunu savunarak yükselmiş ve 1969 seçim yenilgisinden sonra tahtı iyice sarsılan ve yaşlanan İnönü&#8217;nün halefi olmuş ve sonunda kendi partisinde yenerek sağlığındayken koltuğuna oturmayı başarmıştır. Atatürk&#8217;ü gerçek devrimci olmamakla eleştiren Bülent Ecevit, 1974&#8217;te The Middle East dergisi tarafından &#8220;Yeni Atatürk mü? diye tanıtılmıştı. Ancak Ecevit&#8217;in bu yükseliş sürecinde Atatürk hakkında yaptığı değerlendirmeler, 2005 yılında Zaman gazetesine verdiği &#8220;Vahdettin hain değildi&#8221; demecinin tesadüf eseri söylenmediğini doğrular niteliktedir. Ve sol açısından yeni bir söylemdir. Şimdi Ecevit&#8217;in o görüşlerinden birkaçını görelim: Türkiye&#8217;de solun Atatürk&#8217;ü araçsallaştırması, yani reddetmeden kendi devrimlerine giden yolda aşılacak bir adım sayması alışkanlığına Ecevit&#8217;in de sahip çıktığını görüyoruz. Ancak o biraz daha cesur çıkmış ve solda bir Atatürk eleştirisi çığırını açmıştır. Mesela Atatürk&#8217;ü tabulaştırmamak gerektiğini şöyle savunmuştur: &#8220;Atatürk&#8217;ü tabulaştırmak, Atatürkçülüğe en aykırı bir eğilimdir.&#8221; Atatürk&#8217;ü özleyenlere de söyleyecekleri vardır Ecevit&#8217;in: &#8220;Bazı kötümser kişiler, Atatürk&#8217;ün ölümünden otuzu aşkın yıl sonra, hâlâ bir Atatürk özlemi içendedirler. (Bunlar) kendi toplumlarına o kadar güvensizdirler ki, illa Atatürk dirilsin de veya bir başka Atatürk çıksın da, kendilerini kurtarsın isterler. Ölümünden otuzu aşkın yıl sonra Atatürk, kendini Türk toplumuna, bu kötümser kişilerin aradığı kadar aratıyor olsa idi, Atatürk&#8217;ün başarılı olmadığına hükmetmek gerekirdi. Oysa Atatürk&#8217;ün başarısı, Türk toplumunun Atatürksüz yürüyebilmesidir.&#8221; Sanki bugünkü CHP&#8217;liler için söylenmiş gibi değil mi? Ama daha söyleyecekleri var Ecevit&#8217;in. Darbeciliğe ve askerden medet ummaya yönelik çabalarına Atatürk&#8217;ü kalkan yapanlara ise Atatürk devrimciliğinin bir yaptığı devrimler şeklinde somut, bir de sürekli devrimcilik şeklinde soyut yönü vardır şeklinde tepki gösterir. Ancak bu ikisi birlikte olursa gerçek Atatürk devrimcisi olunabilir. 1920&#8217;ler ve 1930&#8217;lardaki devrimlere saplanıp kalanlar gerçekte devrimci değil, tutucudurlar, çünkü geçmişe saplanıp kalmışlardır. Ecevit&#8217;e göre Atatürk her türlü tutuculuğa karşıdır, &#8220;Atatürk tutuculuğu&#8221; da buna dahildir. Doğan Avcıoğlu&#8217;nun başını çektiği Yön hareketinin Atatürkçülüğünü de sorgulayan Ecevit, bunların aslında Atatürkçü de, solcu da olamayacaklarını söyler. Bunlar &#8220;Atatürkçü geçinen sözde devrimciler&#8221;dir. Onlar süngülerin arkasından devrim yapmayı amaçlıyor, halktan değil, üniformalılardan medet umuyorlardır. Oysa Atatürk savaştan sonra üniformasını çıkarmış, sivil siyasete yönelmiştir, Yöncüler ise kendileri sivilken askerliğe yönelmekteydiler. Velhasıl &#8216;Halka rağmen halk için&#8217; anlayışı Ecevit&#8217;e göre değildi. Savaş Açıkkaya&#8217;nın deyişiyle, Atatürk dönemini bir &#8220;devr-i saadet&#8221; olarak gören ve özlem duyan anlayışa karşı bayrak açan Ecevit, Cumhuriyet devrimlerinin daha çok üstyapıyla ilgili biçimsel ve yüzeysel devrimler olduğunu söyleme cesareti gösterebilmiş, oysa demiştir, asıl ihtiyaç duyduğumuz devrimler altyapı devrimleridir. Bunu Atatürk yapamamış ama ona giden yolu hazırlamıştır. Dolayısıyla yapılacak &#8220;gerçek devrim&#8221;, Atatürk&#8217;ü de aşacaktır. (Bunları 12 Kasım 1969&#8217;da Ulus gazetesine açıklarken, İnönü hâlâ CHP genel başkanıdır ve kendisi de genel sekreterdir. CHP ne genel sekreterler görmüş?) Partisi içinden kendisini &#8220;Geçmişi inkâr edemezsin&#8221; diye eleştirenlere Ecevit&#8217;in cevabı gayet sert olmuştu: &#8220;Atatürk&#8217;ü bir tanrı olarak ele almamak gerekir.&#8221; Sonrası biliyorsunuz. 12 Mart muhtırası ve arkasından kurulan Erim hükümeti İnönü tarafından desteklenecek, Ecevit de tepki olarak genel sekreterlikten istifa edecektir. Bir yıl sonra yapılan kurultayda bu defa Ecevit&#8217;in İnönü&#8217;ye devirerek genel başkan seçilmesi üzerine istifa eden vekiller artık CHP, Atatürk&#8217;ün partisi olmaktan çıktı diyorlardı. 1972&#8217;de böyle deniliyorsa, bugün neden aynı şey denilemesin? 21 Ağustos 2011, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ecevit-chpnin-ataturkculugunu-nasil-elestirmisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İşte İnönü&#8217;nün Atatürk&#8217;ü çarpıttığının belgesi</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/iste-inonunun-ataturku-carpittiginin-belgesi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/iste-inonunun-ataturku-carpittiginin-belgesi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Aug 2011 23:30:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü Gerçeği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4605</guid>

					<description><![CDATA[&#160; Eski gazeteleri gözden geçirmek kadar zevkli ve aynı oranda şaşırtıcı pek az şey vardır bu dünyada. Tabii bana göre. Geçenlerde sahaflardan yine bir tomar eski gazete satın aldım ve günlerce sararmış sayfaların arasında dolaştım durdum. Her zaman olduğu gibi şaşırdığım ve üzerinde düşündüğüm nice haberle karşılaştım. İşte onlardan birisi: Atatürk’ün 22 yıl muhafızlığını yapmış olan 85 yaşındaki Başçavuş Tahsin Cinoğlu, Milli Savunma Bakanlığı’ndan kendisine tahsis edilecek maaşı ve İstiklal Madalyası’nı beklemektedir. Günaydın gazetesinin 10 Kasım 1969 tarihli nüshasında yer alan haberde Atatürk’ün korumasının Bektaşi dedeleri gibi upuzun sakalıyla çekilmiş hiç de iç açıcı olmayan bir fotoğrafına da yer verilmiş. Düşünün, Cumhuriyet kurulalı 46 yıl, Atatürk öleli 31 yıl olmuş ama Atatürk’ün tam 22 yıl boyunca korumalığını yapmış olan bir emekli askere henüz maaş bağlanmamış, onu bırakın, İstiklal Madalyası dahi verilmemiş. Görüldüğü gibi İstiklal Madalyası’nı alanların hepsi onu hak etmedikleri gibi, Tahsin Cinoğlu gibi alamayan binlerce hak sahibi de beklemedeydi. Verilmeyenlerin mutlaka CHP ile veya yeni rejimle bir sorunları olduğunu düşünüyorum. Vaktiyle öğrenciyken evinde kaldığım bir Hafız Amca vardı, İstiklal Savaşı’na katılmıştı ama İstiklal Madalyası almak ne kelime, karakolda başına sopayla vurulmak suretiyle gözleri kör edilmiş, böyle ödüllendirilmişti. Madalyayı Tek Parti döneminde istediklerine vermişler, istemediklerine vermemişler, bu açık. Bunu sonuna kadar tartışmaya varım. Ancak CHP ve İnönü’nün, devirler değiştikçe nasıl çark ettiklerine ve ellerine imkân geçtiğinde tarihi nasıl çarpıttıklarına dair bazı örnekler vermek burada daha önemli görünüyor bana. Malum, Atatürk’ün cenaze namazı Dolmabahçe Saray’nda gizli saklı kılınmıştır. Niyet “Allah için namaza, meyyit için duaya…” şeklinde Hafız Yaşar Okur tarafından getirilmiş (nedense niyet metninde yer alan “Resulullah için salavata” kısmını atlamıştır, hatıralarında kendisi söylüyor), iftitah tekbirini ise Şerefeddin Yaltkaya “Allahu Ekber” yerine “Tanrı Uludur” diye almıştır. Küçük bir grup kılmıştır cenaze namazını ve bir tek kare dahi fotoğrafının çekilmesine izin verilmemiştir.[1] Nedendir bu gizlilik peki? Ve nedendir her Müslüman gibi Atatürk’ün de cenazesinin camiden kaldırılmasına karşı çıkma, törende hiçbir dinî sembole yer vermeme tavrı. Nihayet 1953’de Anıtkabir’de toprağa verilirken kardeşi Makbule Atadan’ın tabuta Arapça bir dua koymak istemesi karşısında “O bunu istemezdi, Atatürk bize darılır” diye geri çevrilmesinin anlamı nedir? Atatürk’ün cenaze törenini ‘din-siz’, yani dinî unsurlara yer vermeden icra ettirenler, acaba kendi cenazelerinde nasıl davrandılar? diye insan merak ediyor değil mi? Dönemin Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak Eyüpsultan’daki son yolculuğuna tekbirlerle ve tarikatdaşlarının zikirleriyle uğurlanmıştı (Nisan 1950). Zamanın Başbakanı Celal Bayar Müslümana yakışır bir törenle doğduğu köy olan Umurbey’de toprağa verilmişti (1986). Keza zamanın Cumhurbaşkanı İnönü’nün cenazesi de tam bir Müslüman cenazesi gibi kaldırılmıştı (1973). Hem de çok ilginç ayrıntılarla bezeli bir cenazedir onunkisi. Anlatmam lazım mutlaka. CHP’liler kadar olmayanların da bilmesi gereken bu derin ayrıntıları 29 Aralık 1973 tarihli Hürriyet gazetesinden beraberce okuyalım: Kurtuluş Savaşı Kahramanı İsmet İnönü’nün ruhunu taziz için Kurban Bayramı’ndan bir gün önce (3 Ocak Perşembe günü) mevlit okutturulacağı, aile yakınlarından biri tarafından ifade edilmiştir. İnönü’nün [cenazesinin] yıkanması işlemi, Pembe Köşk’teki banyoda ve Ankara Müftüsü’nün nezaretinde yapılmıştır. Yıkama işlemini tamamlayan iki imama aile yakınlarından biri yardım etmiş, bu sırada iki oğlu (Ömer ile Erdal) babalarının vücuduna birer tas su dökmüşlerdir. Yıkama işlemi bittikten sonra, vefatından sonra alınmış bir kefene sarılmak istenince, eşi Mevhibe İnönü müdahale etmiş ve kendi sandığından çıkardığı “Hasa”[2] denilen bir kumaştan yapılmış kefenin kullanılmasını istemiştir. Haber şöyle devam ediyor: Bayan İnönü ayrıca, yine sandıktan çıkardığı, üzeri sim ile “Lâ ilâhe illallah Muhammeden Resulullah” yazılı 1,5 karış eninde yeşil satenin, İnönü’nün göğsü üstüne konulmasını istemiştir. Burada dikkat çekmek istediğim husus, Cumhuriyet’in ikinci kurucusu (“İkinci Adam”) İsmet İnönü normal bir Müslüman gibi gömüldüğü halde, ilk kurucusu (“Tek Adam”) Atatürk neden bundan mahrum edilmiştir? sorusudur. Arkadaşları dinî vecibelerine uygun bir şekilde defnedildiği halde Atatürk’ün suçu günahı neydi? ‘Beni ‘Müslüman gibi gömmeyin’ diye bir vasiyeti mi vardı yoksa bilmediğimiz? Varsa açıklasınlar da bilelim. Yoksa bu şekilde gömülmesinin bir açıklaması olmalı değil midir? Hem sonra Makbule Hanım’ın tabuta dua koyma isteği reddedilirken Mevhibe Hanım’ınki neden normal karşılanmıştır? Aradan 35 yıl mı geçti? Yani zamanla işler değişti diyorsanız, o zaman Atatürk 1938’de değil de, 1958’de ölse farklı şekilde gömülecekti mi demek istiyorsunuz? (Bu arada 10 Kasım 1953’deki törende de, aynı tarihte açılan Anıtkabir’de de herhangi bir dinî sembole yer verilmeyişi, Demokrat Partililerin de bu konuda CHP’lilerden pek de farklı düşünmediklerini veya düşünemediklerini akla getiriyor.) Dahası, İnönü uzun siyasî hayatında din konusunda çok zigzaklı bir yol izlemişti. Mesela türbeleri kapatan kanunu Başbakanlığı döneminde çıkarmış ama Cumhurbaşkanlığı döneminde yasağı kaldıran imzayı da kendisi atmıştı. 1950 seçimlerinden önce apar topar açılan türbeler sayesinde Demokratlara gidecek “Müslüman” oylarını avlama hesapları yapmıştı besbelli ama tutmadı. Arapça ezanın yasaklanışı Başbakanlığına, kanunla yasaklanışı ise Cumhurbaşkanlığına rastlar. 1950’de Arapça ezan yasağının kaldırılmasına karşı çıkmayan da, 1965 yılında bir meydan konuşmasında ezan okununca susup huşu içinde(!) dinleyen de, bir zamanlar kapatmış olduğu Mevlana’nın türbesine gidip yaptığı konuşmada neredeyse ‘Biz Cumhuriyet fikrini Mevlana’dan ilham aldık’ demeye getiren de İnönü’dür.[3] Oysa yıllar önce ezan okunurken susan ve iki elini kavuşturarak sonuna kadar dinleyen Adnan Menderes’i, dini siyasete alet etmekle suçlayan da Paşamızın kendisiydi. Atatürk’ü istediği kılığa büründüren ve ne yalan söylemeli, kendisini öne çıkarttırmak için çarpıtan İnönü’nün böyle bir kurnazlığı daha hayattayken yüzüne vurulmuşsa da, cevap verememişti. Kendi anlatımına göre İsmet Paşa, Mustafa Kemal’le 1916’da Kafkas cephesinde tanışmıştır. Kendisi 2. Ordu’nun Kurmay Başkanıyken başlarına Mustafa Kemal atanır. Ordunun durumunu sorar. O da 2 saat boyunca anlatır ve bir taarruz teklifinde bulunur. Mustafa Kemal de bayılır buna. İnönü’ye göre Atatürk’ün kendisine duyduğu güven ta oradan gelirmiş vs. 10 Kasım 1965 tarihinde Cumhuriyet gazetesinden Sait Terzioğlu’na verdiği mülakatta şöyle demiştir: Yeni kumandanımız Mustafa Kemal Paşa’yı bir akşam karargâhta karşıladık. Kısa bir tanışmadan sonra hemen çalışmağa başladık. Ben Erkânı Harp Reisi [kurmay başkanı] olarak ordunun umumi durumunu anlattım. O hiç nefes almadan Erk^nı Harp Reisinin [anlayın canım, İnönü’nün] genel durumunu inceliyordu. (…) Görüşlerim, orduya verilmesi gereken yeni genel durumun teklifi ile bitiyordu. (…) Bu konuşmamız iki saat kadar sürdü. Mustafa Kemal Paşa kısa bir konuşmadan sonra vaziyeti tamamiyle kavramış olduğunu söyleyerek ordu hakkındaki tekliflerimi ayniyle kabul ettiğini bildirdi. Ve hemen tatbike geçilmek lâzım olduğunu ilâve etti. O zamana kadar ordu içinde ve İstanbul’la olan görüş farklarımızın birden ortadan kalkması ve hemen tatbika geçilmesinde yeni kumandana mübalağalı bir tesir yaptığım endişesi bende uyandı. Ve kendisine kesin kararını derhal vermemesini, ertesi gününü beklememizi rica ettim. (…) Bundan sonra vazife münasebetlerimiz her gün aramızda daha güvenilir, daha samimi karakterini arttırarak devam etmiştir.[5] Bu satırlardan Atatürk’ü kendisinin yönlendirdiğini, hatta o kadar ki, onu aşırı yönlendirdiği için endişeye kapıldığını öğreniyoruz İnönü’nün. Bu ‘korumacı’ tavrı, bütün hatıralarında görmek mümkün. Gazeteci Sabiha Deren, Meydan dergisinde sağ olan İnönü’ye, keza sağ olan eski Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın ağzından cevap verir. Aras, bir gün Atatürk’ün kendisine İnönü’yle tanıştıkları anı şöyle anlattığını aktarır (özetliyorum): Tevfik Rüştü, diye başlıyor; ben İsmet’i ilkin Kafkas cephesinde tanıdım. İzzet Paşa’nın yerine tayin edildiğim kumandanlığın Erkânı Harp Reisi idi. İşe başlar başlamaz onu karşıma aldım ve birliklerin kış için yerleşme planlarının ne olduğunu sordum. Planı İzzet Paşa ile birlikte hazırlamış olduklarını ilave ederek anlattı. ‘Ben bu fikirde değilim’ dedim. Hayret etmiş göründü. Anlattım fikrimi. Daha geri hatlara çekilmek lâzımdı. Düşmanın burnu dibinde mevzilenmenin büyük tehlikeleri olabilirdi. İsmet ısrar diyordu. Belli ki plan İzzet Paşa’dan çok onun düşüncelerine tercümandı. Kararımım kat’i olarak tekrarladım. ‘Öyleyse yapacağımız bu değişikliği İstanbul’a bildirmek lazım’ dedi. ‘Neden? [diye sordum] ‘Sonra mesul olursunuz’ diye de ikaz etti. ‘İsmet Bey’ dedim, ‘ben bu ordunun kumandanıyım, kararımı alır, tatbik ederim. Beğenmezse İstanbul bana sorar. Ama şimdi benim onlara soracak bir şeyim yok.’ Anladı, selam verdi, çekildi. Yalnız kalınca ordunun yeni mevzilenme planı üzerinde çalışmaya koyuldu. Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Kapı vuruldu. Baktım İsmet! ‘Hayrola’ dedim. Geldi, selam verdi ve: &#8211;          Paşam, dedi; müsaade ederseniz yeni mevzilenme vaziyetimizi sizin fikrinize göre ben planlayayım. Güzel bir hareketti bu. Benim fikrimde değildi. Çok farklı düşünüyor, hatta benim dediğim yapılırsa felaket olabilir ve mesuliyet gelebilir diye endişe besliyordu. Ve bunlara rağmen kumandan emrini yerine getirmeye hazır olduğunu bildiriyordu. Bir askerden de bu beklenirdi. Biraz isteksiz, ama çaresiz ‘hay hay’ dedim. Gitti, o gece sabaha kadar çalıştığını gördüm. Yeni mevzilenme planı ertesi sabah masamın üzerindeydi, tetkik ettim Tevfik Rüştü, ve mükemmel olduğunu gördüm. Doğrusu kendi fikrimi ben bile bu derece mükemmel planlayamazdım. Atatürk bir an durmuş ve ilave etmiştir: ‘İsmet’e dikkat etmek lazım Tevfik Rüştü, zira o inanmadığını bile mükemmel surette planlar ve tatbik de eder.’[5] Bu alıntıdan iki gerçek göz kırpıyor yakın tarihimize: 1) “İnönü tarihi” diye bir tarih vardır ve İnönü uzun iktidarı süresince Atatürk’ü de kendisine uydurmuştur. 2) ‘İnanmadığını bile mükemmelen yapabilir oluşu’, tam bir tiyatrocu ustalığını gerektirir ve Harf devriminde olduğu gibi inanmadığı halde katılmış ve o günden Arap harflerini kullanmamıştır. Hatta bir seferinde Osmanlıca not aldığını gördüğü Atatürk’e bile çıkıştığını anlatırlar. Üçüncü şıkkı hemen ilave edeyim: ‘Neden İnönü üzerinde bu kadar ısrarla duruyorsunuz?’ sorusunun sahiplerine gülümseyerek mukabele ediyorum. [1] Atatürk’ün cenaze töreni ve cenaze namazıyla ilgili ayrıntılar için benim Korku Duvarını Yıkmak adlı kitabımda bulunabilir (İstanbul 2009, Timaş Yayınları, s. 93-106). Keza Fevzi Çakmak’ın cenaze töreniyle ilgili ayrıntılar da aynı kitapta yer almaktadır (s. 139-146). [2] “Hasa, Irak’ta bir livanın adıdır. Galat olarak “Lehsa” suretinde de kullanılırdı.” Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, cilt I, İstanbul 1946, Milli Eğitim Basımevi, s. 751. Muhtemelen burada dokunan bir kumaştan yapılmıştı kefen. [3] Sabiha Deren, “İnönü imana geldi”, Meydan, 13 Temmuz 1965. [4] Aktaran: Sabiha Deren, “Daha önce anlatan oldu Paşam”, Meydan, 16 Kasım 1965, s. 14. İsmet İnönü, Abdi İpekçi’ye verdiği mülakatta ise o tarihte Mustafa Kemal’in henüz general olmadığını söylemiştir ki, doğrusu da budur. Bkz. Abdi İpekçi, İnönü Atatürk’ü Anlatıyor, İstanbul 1981, Cem Yayınevi, s. 11. [5] Sabiha Deren, “Daha önce anlatan oldu Paşam”, Meydan, 16 Kasım 1965, s. 14. 14 Ağustos 2011, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/iste-inonunun-ataturku-carpittiginin-belgesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CHP&#8217;nin Milli Mücadele&#8217;den kaçan başbakanı kimdi?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/chpnin-milli-mucadeleden-kacan-basbakani-kimdi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/chpnin-milli-mucadeleden-kacan-basbakani-kimdi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 26 Jun 2011 16:22:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Mücadele]]></category>
		<category><![CDATA[Şükrü SARAÇOĞLU]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4501</guid>

					<description><![CDATA[&#160; Bundan 65 yıl önce de, biri eski bir Fenerbahçeli olmak üzere iki milletvekilinin mazbatası iptal edilmişti. Asıl bomba bundan sonra patlamış ve bir CHP’li Başbakanın asker kaçağı olduğu ortaya çıkmıştı. Bu Başbakanın, özellikle Fenerbahçelilerin yakından tanıdığı bir isim olduğunu söyleyelim. “Geçmiş, bugüne öylesine benzer ki, bunun yanında suyun suya benzerliği hafif kalır”[1] sözünü İbn Haldun günümüz Türkiye’si için söylemiş olmalı. Nitekim 65 yıl önce, yine bir seçim sonrasında ülke öylesine hararetli bir tartışmanın kucağına yuvarlanmıştı ki, çıkan yangını ancak 1950 seçimleri söndürebilecektir. Demokrasi tarihimize “lekeli seçim” olarak geçen 1946 seçimleri Tek Parti döneminin çürümüşlüğünü bir ayna gibi yansıtan; ama aynı zamanda çeyrek asırdır ülkeyi keyfince yöneten, hesap sorulamayan elitist (halka tepeden bakan) bir kadronun iktidarı elde tutabilmek uğruna ne tür zorbalıklara başvuracağını gösteren ibretlik bir olay olmuştu. Halkın oylarına devlet zoruyla el konulmuş, DP’nin çoğunluğu aldığı yerlerde oylar CHP’ye ‘transfer edilmiş’ ve gayri meşru bir 4 yıllık iktidar dönemi kıra döke açılmıştı. İşte 1946’dan masamıza düşen aşina fotoğraflar. &#160; &#160; 1946’NIN “HATİP DİCLE”Sİ FENER’İN GOL KRALIYDI İkinci Dünya Savaşı sonunda Türkiye’nin yapısı, bir diktatörlük görüntüsündeydi. Muhalif parti yoktu, sivil toplum bitirilmişti, gazeteler süresiz kapatılabiliyordu. ABD dünyaya “Ya benden yanasınız, ya Sovyetler’den” restini çekmişti. Hür Dünya’yı seçmiştik ama ABD, kanunlarımızın totaliter devletlerinkine benzediğini yüzümüze çarpınca ve yapacağı yardımı serbest seçimlere bağlayınca İsmet Paşa rejimin iplerini gevşetmek zorunda kalmıştı. Çıkarılan seçim kanunu evlere şenlikti. Açık oy, gizli tasnif uygulaması getirilmişti. Oyunuzu herkesin (yani devletin) gözü önünde açık olarak sandığa atacaktınız ama sandıklar kapalı kapılar ardında sayılacak ve sonuçlar ancak devletlular tatmin edildiğinde açıklanacaktı. Sandık başlarında resmi olmayan tutanaklar tutulmuş ve seçimi büyük şehirlerde açık ara DP’nin kazandığı belli olmuştu. Ancak 3 gün sonra sonuçlar açıklandığında şaşkınlıkla görüldü ki, seçim CHP’ye kazandırılmış, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü dahi seçilemediği halde hileyle Meclise sokulmuştu.[2] Bu facia üzerine Celal Bayar, Fevzi Çakmak, Fuat Köprülü ve Adnan Menderes gibi Demokratların ağır topları sonuçları protesto etmiş, İzmir, Bursa ve Ankara’da (Cebeci’de tam 50 bin kişi toplanmıştı) on binlerin katıldığı protesto mitingleri düzenlenmişti. Halk tam Tek Parti kâbusundan uyandım derken, özgürlüğün tadını çıkaramadan iradesine zorbalıkla el konulduğunu görmenin acısını yaşıyordu. Ancak bu, daha gerginliğin ilk safhasıydı. Arkası gelecekti. 395 milletvekiliyle Meclise giren CHP, 66 koltuğa sahip DP karşısında ezici bir üstünlük kurmuştu. Bu şaibeli tablo yeterli görülmemiş olmalı ki, muhalefeti daha da zayıflatmak üzere başka yollara başvuruldu. Mazbatalar o zaman Meclis tarafından onaylanıyordu. Abdurrahman Münib Berkman adlı İstanbul Barosu’na bağlı bir avukatla Fenerbahçe ve Milli Takımın unutulmaz golcülerinden Zeki Rıza Sporel’in (aynı zamanda ilk milli maçımızda berabere kaldığımız Romanya’ya 2 gol atmasıyla tarihe geçmiştir) mazbataları CHP’lilerin oylarıyla iptal edildi. Zeki Rıza’nın veteriner subay olmasına rağmen Milli Mücadele sırasında Ankara’ya çağrıldığı halde gitmemesi gerekçe gösteriliyordu. Savaş sonrasında bu ileri takip eden Heyet-i Mahsusa, sağlık gerekçesini öne süren Sporel’in Kuva-yı İnzibatiye’ye katıldığını tespit etmiş ve askerlikle ilişkisini kesmişti. Böylece askerlikten atılarak kısmen kamu hizmetlerinden yasaklı olmanın milletvekili seçilmeye engel olduğu hükmüne varılmış ve mazbatası iptal edilmişti.[3] ASKER KAÇAĞI BAŞBAKAN KİMDİ? Bu görüşme sırasında konuşan DP’li Refik Koraltan kürsüden öyle sert açıklamalar yapacaktı ki, basında yankıları aylar boyu sürecek ve Milli Mücadele tarihinin karanlık sayfaları bir kere daha açılacaktı. Refik Koraltan, Zeki Rıza gibilerinin görevden atılmasını amir 347 sayılı kanunun “idari mahiyette bir tasfiye kanunu” olduğunu ve siyasi bir anlam taşıdığını belirtmişti. Üstelik kanunda hukukun temel ilkelerinden olan “Kanunlar makabline şamil olmaz”ın çiğnendiğini, kanun çıktığı tarihte suç sayılmayan bir fiilin suç sayıldığını belirtmiş ve mazbata iptalini uzun uzadıya eleştirmişti. Üstelik Sporel, Milli Mücadele yıllarında İstanbul’da kurulan M. M. (Müdafaa-i Milliye) grubunda çalışmış, Milli Mücadele’ye adam ve silah kaçırmak için ter dökmüştü. Koraltan hızını alamamış ve sonunda “ağzındaki bakla”yı çıkarmıştı: Unutmayalım ki, demişti, o zamanlar Anadolu’ya davet edilip de gitmeyenleri, askerliğini yapmayanları saymaya kalkarsak listeye halen devlet hizmetinde çalışan memurları, profesörleri, hatta bakanları da katmamız gerekir. Asker kaçağı bakanlar, öyle mi? Kuşkusuz basının bu konunun üzerine gitmesinden daha tabii bir şey olamazdı. Kimdi bu bakanlar? Basında günlerce devam eden sıkıştırma ve kovalamadan sonra Refik Koraltan nihayet o herkesin merakla beklediği isimleri ifşa etmek zorunda kaldı: Şükrü Saracoğlu, Hilmi Uran ve Emin Erişirgil Milli Mücadele’den kaçmışlardır. Eski Maliye Bakanı Fuat Ağralı ise Milli Mücadele yıllarında işgalci devletler olan İtalya ve Yunanistan’ın pasaportunu taşımıştır. İşin garibi, bu “bomba” açıklamayı birkaç gün önceye kadar Başbakan olan Saracoğlu asla yalanlamamış ve asker kaçağı bir Başbakan olarak tarihe geçmiştir. (Oğlunun bilet parasını ödeyerek stada girdiğini yazan Yılmaz Özdil bu konuyu da aydınlatsa da öğrensek!) Nihayet konuştuğunda ise o kadar karışık bir hikâye anlattı ki, kimseyi inandıramadı. O günlerde Nadir Nadi, “Bu tatsız münakaşalar böyle uzayıp giderse yarın hangi isimlerin ortaya atılacağı ve neticelerinin nerelere varacağı kestirilemez” diye yazıyordu Cumhuriyet’te. Hakikaten de eski defterler bir kere açılırsa işin ucu kim bilir nerelere varabilir, kimler koltuğundan olabilirdi? Bunun üzerine DP’liler Meclisi protesto edecek, Cumhurbaşkanı İnönü araya  girip de ikna edinceye kadar sıralarını boş bırakacaklardı. Ne var ki, bütçe  görüşmelerinde Başbakan Recep Peker’in Menderes’e “psikopat” demesiyle DP yeniden Meclisi terk edecek ve bu büyük mücadele 1950’ye kadar sürüp gidecekti. Eski Cumhuriyet yazarlarından Mehmet Kemal Türkiye’nin Kalbi Ankara adlı kitabında şöyle yazıyor: İsmet Paşa ile hiç kimse hesaplaşamamıştır. İsmet Paşa Türkiye Cumhuriyeti’nin (…) bütün vidalarını, çarklarını makineye takan adamdı.[4] Bugün 50 yıllık iktidarında İsmet Paşa’nın taktığı o vidaları çıkarmaya uğraşıyoruz vesselam. &#160; [1] Ben serbest olarak Türkçede bu şekle bir ifadenin uygun olduğu kanaatindeyim. Süleyman Uludağ’ın motamot çevirisi ise şöyledir: “Suyun suya benzemesinden çok geçmiş geleceğe benzer.” Bkz. Süleyman Uludağ, İbn Haldun, Ankara 1993, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, s. 44. [2] 1946 seçiminin ve seçim sonrasındaki tartışmaların ayrıntıları için Tekin Erer’in Türkiye’de Parti Kavgaları adlı kitabına bakılabilir: İstanbul 1963, s. 137 vd. [3] Cemil Koçak, “Heyeti Mahsusalar (Bir soru-bir yanıt ve öykünün sonu)”, Tarih ve Toplum, Sayı: 52, Nisan 1988, s. 205. [4] Mehmet Kemal, Türkiye’nin Kalbi Ankara, İstanbul 1983, Çağdaş Yayınları, s. 190 vd. 26 Haziran 2011, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/chpnin-milli-mucadeleden-kacan-basbakani-kimdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CHP Cenazesi &#8211; Karikatür</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/chp-cenazesi-karikatur/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/chp-cenazesi-karikatur/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Jun 2011 17:39:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Not Defterim]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[CHP Cenazesi]]></category>
		<category><![CDATA[Karikatür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4480</guid>

					<description><![CDATA[&#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; &#160; 1950 seçimlerinden sonra basında çıkan karikatürlerden birisi: CHP&#8217;nin cenazesi  kalkıyor, en başta elinde tespih, Başbakan Şemsettin Günaltay. Alttaki  beyit Halet Efendi&#8217;nin ölümü için yazılmıştır (ehl-i kubur, kabir ehli ölüler  demek).]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/chp-cenazesi-karikatur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslamcı CHP halifeliği koruyacaktı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/islamci-chp-halifeligi-koruyacakti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/islamci-chp-halifeligi-koruyacakti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2010 13:57:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Seçme Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[İslamcı CHP halifeliği koruyacaktı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=83</guid>

					<description><![CDATA[Dakika bir, gol bir. Siyasi literatüre yeni bir deyim armağan eden Deniz Baykal’ın eski arkadaşı Zafer Üskül’e yönelik eleştirileri, Kemalizm tartışmasını yeniden alevlendirdi. Ben de bir katkıda bulunmak için CHP’nin tarihine eğildim ve orada ilginç bir ayrıntı yakaladım YILLARDAN 1923. Günlerden Ekim ayının 29’u. Yer TBMM. Cumhuriyet’in ilan edileceği gün 1921 Anayasası’nda yapılacak değişiklikler arasında bir madde özellikle dikkat çekiyordu. 1921 Anayasası’na daha önce konulmamış olan dinle ilgili bir madde, anayasa değişikliği paketiyle birlikte kanunlaşıyor, anayasaya giriyordu. Buna göre anayasanın 2. maddesinin yeni şekli şöyle olmuştu: ‘ Devletin dini, din-i İslam’dır.’ Bu madde Hilafetin kaldırılmasından sonra kabul edilen 1924 Anayasası’nda da yerini kaybetmeyecek ve 10 Nisan 1928’deki anayasa değişikliğine kadar yaklaşık beş yıl daha yaşamaya devam edecektir. HALİFESİZ İSLAMİYET OLMAZ Bugünden bakınca tuhaf görünüyor. Ama değil. Düşünün bir: Osmanlı’dan kopuşun miladı sayılabilecek, hele Hilafet ile Şer’iyye ve Evkaf Vekáleti’nin lağvedilip medreselerin kapısına kilit vurulduğu bir yılda, yani din-devlet ilişkilerinin son derece gerildiği 1924 yılında yeni bir anayasa yapılsın ve daha önce anayasada mevcut bulunmayan devletin dininin İslamiyet olduğunu belirten madde, yeni yapılan anayasaya özellikle ilave edilsin. TBMM Başkanı Gazi Mustafa Kemal’in 8 Nisan 1923 tarihinde kurulacak olan Halk Fırkası’nın, yani ilerideki adıyla CHP’nin esasları olarak belirlediği ünlü Dokuz İlke’nin 2. maddesi ve açıklamasında bugün bize şaşırtıcı gelen bazı ifadeler göz çarpmaktadır. Şevket Süreyya Aydemir gibilere bakarsanız yanılırsınız, çünkü size steril, elden geçirilmiş, çapaklarından arındırılmış ‘füme’ bir tarih anlatılır orada. Mesela Tek Adam’ın 3. cildinde CHP’nin Dokuz İlkesi’nden ikincisi sansürlenerek verilir. Son cümlesi bilinçli olarak atlanır. Hálbuki o son cümle, Cumhuriyet’e giden Türkiye’nin durumunu anlamak bakımından son derece önemlidir. Sansürlenen cümle şuydu: ‘Dayanağı TBMM olan hilafet makamı, İslamlar arası yüce bir makamdır.’ Kazım Karabekir’in hatıralarından aktaracağım şu satırlar yine 8 Nisan’da Dokuz İlke’nin yorumu olarak yayınlanmış olup CHP kurucu söyleminin İslamcı tonu hakkında fikir vermektedir: ‘İstinatgáhı TBMM olan makam-ı Hiláfet beyne’l-İslam bir makarr-ı mualládır. İslam dininde bütün namazlar cemaatle eda olunur. Cemaatin bir başı vardır ki, cemaati terkip eden bütün ferdler ona bağlanırlar. Bu suretle imam, cemaatin timsali olmuş olurÖ İslamiyet’te bundan başka bir de büyük bir dayanışma vardır ki, bütün ümmeti tek bir ruh haline getirir. Bunun şekli de bütün imamların, manevi bir surette bir imam-ı ekbere [en büyük imama] iktida eylemesidir [uymasıdır]. İşte bu imamlara ‘halife’ namı verilirÖ Bundan dolayıdır ki, bütün İslam álemi halife meselesinde alákadardır. Yeryüzünde bir Hilafet makamı bulunmazsa İslam álemi kendisini imamesiz kalmış bir tesbih gibi dağılmış, perişan görürÖ Buna binaen Türkiye Büyük Millet Meclisi bizzat halife hazretlerini muazzez ve muhterem makama istinatgáh yapmıştır.’ * ‘DEVLETİN DİNİ, İSLAM’DIR’ Bugün bize inanılmaz görünen bu İslamcı vurgu, CHP’nin sonraki duruşuyla çelişkili görünebilir. Ancak dönemin havasını yokladığımızda bunun bir sürpriz olmadığı anlaşılıyor. Bu açıklamanın yayınlandığı tarihten iki ay önce bizzat Atatürk, Balıkesir Paşa Camii’nde imamlara taş çıkartan bir üslupla vaaz etmemiş miydi? (‘Millet, Allah birdir, şanı yücedir’ diyordu) Hatta 1923 Nisan’ının gazete koleksiyonlarını inceleyenler, Çankaya Köşkü’nün bahçesine iki minareli bir cami yapılmasından bahsedildiğini görecek ve iyiden iyiye şaşıracaklardır&#8230; Çankaya’ya cami öyle mi? Evet, 1923 Nisan’ı böylesine ‘dindar’ bir Türkiye’ye şahit olmuştu işte&#8230; 29 Ekim’de ‘Devletin dini İslam’dır’ şeklindeki 2. madde meclisten geçtikten sonra derin bir nefes alır Kazım Karabekir Paşa. Sebebi ise bu maddenin konulmasıyla içeride ve dışarıda ‘Türkler Protestan (Hıristiyan) oluyor’ yolunda meseleyi istismar edenlerin susturulmuş olmasıdır: ‘Bu madde herkesin ağzına ve kulağına güzel bir tıkaç oldu’ diyin Paşa’nın sözlerinden anladığımız kadarıyla 1923’te Türkiye’nin Hıristiyan olmasını bekleyen bazı iç ve dış çevreler mevcuttur ve Gazi Mustafa Kemal Cumhuriyet’in hukukî temellerini oluştururken Müslüman kimliğini vurgulamak bir yana, onu bizzat devletin anayasasına koyarak vurgulamak ihtiyacını hissediyor ve dedikoduların önü ancak böyle alınabiliyordu. Gerçi diyeceksiniz ki CHP hilafeti korudu mu? Evet, bir yıl sonra hilafeti kaldıran da CHP grubu oldu. Ama o bir yılda köprünün altından hangi sular aktı? 1923’de hızla İslamcılığa kayan ‘Mücahit Türkiye’ 1924 Mart’ından itibaren bu iddiasından neden vazgeçti? Bunları tartışmak için önümüze birçok fırsat çıkacak gibi görünüyor. * Kázım Karabekir, Paşaların Kavgası: Atatürk-Karabekir, Hazırlayan: İsmet Bozdağ, Emre Yayınları, s. 136-137.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/islamci-chp-halifeligi-koruyacakti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CHP hayal kurmasını bilmez</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/chp-hayal-kurmasini-bilmez/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/chp-hayal-kurmasini-bilmez/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2010 13:36:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Seçme Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[CHP hayal kurmasını bilmez]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=44</guid>

					<description><![CDATA[Demokrat Parti’nin kuruluşu ve 1946’daki şaibeli, hatta ayıplı seçimlerde uğradığı açık haksızlık, 1950’de yapılan ilk serbest seçimlerde halkın CHP’ye karşı öfkesini biriktirmiş ve taşırmıştı. 28 Şubat postmodern darbesinin 10. yıldönümündeyiz. Kuşkusuz bugünümüzü derinden etkileyen bir dönüm noktası 28 Şubat. Ancak Cumhuriyet dönemi darbelerinin anası sayabileceğimiz 27 Mayıs ihtilali ile kıyasladığımızda en azından kansız bir darbe olduğunu söyleyerek teselli bulabiliyoruz. Belki de benzeştikleri bir başka nokta, 27 Mayıs’ın Adnan Menderes’i devirerek bilmeden Süleyman Demirel’in, 28 Şubat’ın da Necmettin Erbakan’ı devirerek yine bilmeden Recep Tayyip Erdoğan’ın önünü açtığı gerçeğidir. Ne yazık ki, insanoğlunun yaşadığı ve hatırladığı zaman dilimini kendi gözünde büyütmek gibi bir fena alışkanlığı var. Sanıyoruz ki zaman tüneli bize doğru yaklaştıkça genişliyor ve daha da fenası, bize doğru geldikçe zamanın önemi artıyor! Oysa zamanın her anının kendi içinde önemli ve o zaman diliminde yaşayanlar için büyük göründüğünü nedense unutuyoruz. Babamların kuşağını derinden etkileyen iki olay vardı: Birisi İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki karne ve yokluk kábusu, ikincisi ise Menderes’in iktidara gelişi ve idamı. Hatta sevgili annem benim doğumumu anlatırken, tarih söylemek yerine, eski adete uyarak ‘İhtilalde daha sana hamile değildim’ der. İhtilal onlar için bir milattı deyim yerindeyse. Gerçekten de Demokrat Parti’nin kuruluşu ve 1946’daki şaibeli, hatta ayıplı seçimlerde uğradığı açık haksızlık, 1950’de yapılan ilk serbest seçimlerde halkın CHP’ye karşı öfkesini biriktirmiş ve taşırmıştı. HASRETİN DEVRİMİ Ancak bu sadece Tek Parti döneminin baskıcı yönetimine duyulan ‘normal’ bir tepki miydi? Meselenin bu denli basit olduğunu sanmıyorum. Çünkü Kurtuluş Savaşı’nda nüfusunu, erkeğini, evini barkını kaybetmiş, üstelik Tekálif-i Örfiye kanunuyla iki ineğinden birini, on çuval buğdayından dördünü, kağnı arabasını devlete mecburen vermiş Anadolu halkını bir de İkinci Cihan Harbi’nin getirdiği yoksulluk ve kıtlık kökünden sarsmıştı. Toprak bakımsız, köyler çamur içinde, şehirler dahi viraneye dönüşmüştü. Biraz Ankara, başkent olduğu için bakımlıydı ama en fazla nüfus barındıran İstanbul şehri bile kelimenin tam anlamıyla dökülüyordu. Demokrat Parti, halkın bu mahrumiyet ve fukaralığı, bu itilmişliği ve dışlanmışlığı, bu tahsildar ve jandarma korkusu üzerine bir yumuşak bahar yağmuru gibi düşmüştü o Mayıs ayında. Hakikaten halk oyuyla gerçekleşen ilk devrimdi bu. Daha doğrusu, halkın 1930’daki Serbest Fırka deneyinde kursağında kalan özgürlük ve refah ümidinin 20 yıl bastırılmış bir dışa vurumuydu DP iktidarı. BU TOPRAK SU İSTİYOR Nitekim Menderes, özellikle de 1950-1954 döneminin Menderes’i, geçtiği diyarlara bahar müjdeleri getiren bir saba rüzgárı gibi esmişti Türkiye coğrafyası üzerinde. Onu bazen sabahın köründe, peşine sakalları uzamış belediye görevlilerini takmış vaziyette görürdünüz; ellerinde sandviçleri, sokakların tretuvarlarını nasıl yapacaklarını anlatıyordur işçilere. Bir başka gün bir tarlada elindeki dolma kalemiyle buğday filizlerinin dibini eşelerken görebilirdiniz; size, ‘Bu toprağa su lazım su’ diyordur. 200 YIL İKTİDAR OLMAMALI! Menderes ben altı aylıkken idam edilmişti ama onun yanık efsaneleriyle büyüdüm diyebilirim. Lakin benim en çok etkilendiğim tarafı, halka da kendisini sevdiren o zarif üslubu ve daha da önemlisi, bir hayali olmasıydı. Galiba devletin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’i saymazsak Cumhuriyet dönemi siyasetine hayal kavramını getiren oydu. (Edebiyatta ise Yahya Kemal’dir. Malum, üstad ‘İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar’ demiştir.) Bir gün Denizli’de kendisini 40 dakika yağmur altında bekleyen halka, ‘CHP aslında kötü bir parti değildir’ demiştir. Karşısındakiler, ‘Bizim Başbakan’ın başına saksı filan mı düştü acaba?’ diye düşünüp homurdanırken, Menderes sözlerine ‘Ama’ diye devam etmişti: ‘Ama hayal kurmasını bilmezler.’ İşte ben Menderes’in halk tarafından bu denli sevilmesinin ve idamından yıllar sonra bile bu sevginin bizim gibi taşralı bir ailenin sofra sohbetlerine konuk olmasının altında bu hayal boyutunun yattığını düşünüyorum. Onun hayali zengin, özgür ve gelişmiş bir Türkiye idi. Türkiye işte bu hayale mest olmuştu. Halkla arasındaki ufuk buluşması bundandı. Hasret ve hayalin buluşmasıydı Menderes’in şahsında tecelli eden. Bu hayal hasretinin halka yansıyış şeklini gösteren çarpıcı bir örnekle noktalayalım sözlerimizi: Abidin Potuoğlu adlı bir DP milletvekili, 1950 yılındaki seçim zaferinin verdiği coşkunlukla Meclis kürsüsüne gelip şu acı gerçeği haykırmak ihtiyacını hissetmiştir: ‘CHP daha 200 yıl iktidar olmamalı!’ Ne diyelim, sıksınlar dişlerini; zira şurada kaldı 147 yıl&#8230; Yahya Kemal sanki Menderes’in hayalinin arkasından döktürmüştür şu mısraları: Düşülür bir hayale, zevk alınır: Belki hálá o besteler çalınır, Gemiler geçmeyen bir ummanda. ZAVALLI MENDERES! HAKLILIĞINA GÜVENMİŞTİ 1950 yılının 22 Mayıs’ında Başbakanlık koltuğuna oturan Adnan Menderes, 27 Mayıs 1960’da gelen darbe anına kadar, yani tam 10 yıl, 5 gün boyunca ısrarla milletin arkasında durduğunu, yalnız ona güvendiğini tekrarlayıp durdu. ‘Benim ne Mussolini gibi Kara Gömleklilerim, ne de Hitler gibi SS’lerim var’ diyordu da başka bir şey demiyordu&#8230; Zavallı Menderes diye yazıyor Ali Fuad Başgil Hoca, 27 Mayıs İhtilali ve Sebepleri adlı hesaplaşma kitabında (İstanbul 1966, Yağmur Yayınevi); ve ardından şu zehir gibi sözleri ekliyor: ‘Ne saf kalplilik: Halka güvenmek karınca yuvasına sığınmaktır.’ Ama Menderes biraz da bu çelişki değil midir? Gururludur, özellikle de 1954 seçim zaferinden sonra kendisini Olimpos dağındaki Zeus gibi gördüğünü Cihat Baban’dan Fuat Köprülü’ye ve Samet Ağaoğlu’ndan Ali Fuat Başgil’e kadar pek çok yakını ve yol arkadaşı, onun adına üzülerek ifade etmişlerdir. Ancak saflığın verdiği bir tür şövalyelik de sızar Menderes’in davranışlarından. İkide bir kulağına kadar gelen darbe ihbarlarını, ‘Türk ordusuna böyle bir iftirada bulunamam’ diyerek manidar bir dille geri çevirmesinden de bellidir bu saflığı. 1958’in ilk aylarında ortaya çıkarılan 9 Subay Olayı bile uyandırmaya yetmemiştir kendisini. Apar topar Milli Savunma Bakanı ve sırdaşı Ethem Menderes’e verdiği orduda temizlik yapma talimatı, olaylar karşısındaki esnekliğini kaybettiğinin delilidir ama tek delili değildir kuşkusuz. Nihayet son dakikaya kadar ordunun darbe yapmayacağına olan kavi inancı, gün gelmiş, onu halkın arasına fırlatmış, hatta işi, meşhur 5 Mayıs 1960’daki Kızılay (555 K diye bilinirdi) mitinginde kendisine yuh çekmekte olan öfkeli gençlerin ortasına dalarak ne istediklerini sormaya kadar götürmüş, burada itilip kakılmış ama asla kaçmamıştır. Haklılığına bu kadar güven de biraz fazla değil midir? Dostlarının, darbe öncesi ‘düşüş’ günlerini anlatan hatıratlarına bakarsanız hep aynı manzarayla karşılaşırsınız: Menderes halk diyor, başka bir şey demiyordu. Nitekim son ve umutsuz çırpınışlarından birinde söylemişti o ‘Görmediniz mi, Eskişehir’de 200 bin kişi toplanmıştı’ sözlerini. Acıdır ama aynı halk, Menderes’in idam edildiği 17 Eylül 1961 günü sokaklara dahi çıkmayacak, tam siper evine kapanarak sükunetle bekleyecekti olacakları. Tuhaf belki ama aynı 17 Eylül 1961 günü, İstanbul’un tarihine suç işlenmemiş yegáne gün olarak da geçecektir. Menderes’in önüne evladını yatırıp elinde bıçağıyla, ‘Çocuğum sana kurban olsun!’ diye haykıran halkı, o uğursuz idam gününü, evinde, radyosunun başında hüngür hüngür ağlayarak geçirecektir. Zavallı Menderes! Ali Fuat Başgil Hoca haklı ki yerden göğe!]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/chp-hayal-kurmasini-bilmez/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
