<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Cumhurbaşkanlığı Seçimleri &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/cumhurbaskanligi-secimleri/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 10 Aug 2014 12:24:29 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Cumhurbaşkanlığı Seçimleri &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Az bilinen bir cumhurbaşkanlığı seçimi hikâyesi</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/az-bilinen-bir-cumhurbaskanligi-secimi-hikayesi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/az-bilinen-bir-cumhurbaskanligi-secimi-hikayesi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Aug 2014 12:24:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanlığı Seçimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan'ın bu haftaki yazısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7948</guid>

					<description><![CDATA[Her şeyin bir tarihi olduğu gibi tarihin de bir ‘tarihi’ olduğunu söyleyen John Lukacs haklı galiba. Baksanıza, nereye bassanız altından tarihçilerin ya görmedikleri ya da göstermedikleri bilgiler fışkırmakta. Misal mi? İsrail başbakanlarından Şamir’in 1941’e kadar Filistin’deki İngiliz mandasına karşı mücadele ederken yardım için Nazi yönetimine başvurmaya çalışan Siyonist terör gruplarından birinin üyesi olduğunu biliyor muydunuz? Tarih böyle birçok bilinmeyenle dolu bir kuyu. Tarihçiler ise o kuyuya nefesleri yettiğince dalış yapan dalgıçlar… Artık ya nasip! Peki ya çıkaramadıkları? 16 Nisan 1923’te Lozan’ı onaylamayacağı anlaşılan TBMM dağıtılır ve yeni bir seçim kararı alınır. Tam seçimler yapılacakken Yemen ve Musul’dan mesajlar gelir. Asıl önemlisi, mesajlarıdır. ‘Biz de Türkiye’deki seçimlere katılmak istiyoruz’ demişler ve bu isteklerini Ankara’ya bildirmişlerdir. Hayrullah Cengiz’in İstanbul Üniversitesi’nde yaptığı yüksek lisans tezinde tespit ettiğine göre Ankara hükümeti talepleri kabul etmiş ve o sırada kontrolü altında bulunmayan bu iki ‘seçim bölgesi’ için aday bile çıkarmıştır! Hatta Musul için şu adaylar belirlenmiş: Şeyh Vasfi, eski Şeyhülislam Haydarizade İbrahim Efendi, Şeyh Said-i Kürdî, eşraftan Musa ve İstinaf Mahkemesi Başkanı Haşim Bey. “Şeyh Said-i Kürdî” ismi sizin de dikkatinizi çekmiş olmalı. Bu zat gerçekten de Bediüzzaman Said Nursî midir yoksa bildiğimiz “Şeyh Said”e mi aittir? Kesin bir şey söylemeye imkân yok ama neresinden baksanız ilginç bir veri karşısındayız. Sonuçta ne Yemen’de seçim yapılabildi, ne Musul’da. Açıklanan isimler açıklandığıyla kaldı. Ancak adayların zikredilmesi, hele Yemen’den seçime katılma arzusu bile ‘Araplar bizi arkadan vurdu’ yalanının ne kadar uzun kuyruklu olduğunu göstermeye yeterli. SESSİZ SEÇİM 1939 Zamanın seçim kanununa göre seçimler 4 yılda bir yapılırdı, cumhurbaşkanının görev süresi de buna bağlı olarak 4 yıldı. “Reisicumhur”un görev süresi Meclis’le beraber sona erer, yeni Meclis kendi cumhurbaşkanını seçerdi. (“Yeni” dediysek lafın gelişi; Ebedî ve Millî Şefler bütün ipleri ellerine almışken başkasını aday göstermek kimin haddineydi! Açıkça demokrasicilik oyunu oynanıyordu: Cumhurbaşkanı Meclis üyelerini ‘atıyor’, onlar da cumhurbaşkanını ‘seçiyorlardı’.) Son genel seçim 1935’te yapıldığı için normal süre 1939’da doluyordu. 1938’in 11 Kasım’ında 5. seçim yapıldı ve Çankaya’ya çıkan İnönü oldu. Önce Atatürk’ün son Başbakanı Bayar’la çalıştı, sonra Refik Saydam’a verdi bu görevi. Tam hükümet güvenoyu almıştı ki, seçimi yenileme kararı geldi. İnönü bu yeni dönemde Atatürk’ün yakın arkadaşlarını hızla tasfiye edip rahat çalışabileceğine inandığı kendi kadrosunu kuracaktı. Özetle 142 günlük ilk cumhurbaşkanlığı döneminden sonra gelen seçimler bu tasfiye harekâtında onun elini kuvvetlendirecekti. Nitekim 1939 Mart’ında genel seçim yapıldı. 3 Nisan 1939 günü yapılan oturumla ise gerçek “İnönü devri” başlayacaktı.   Cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılacağı gün İnönü’nün seçilip yemin edeceğini(!) bildiren bir gazete (Son Telgraf, 3 Nisan 1939). İttifakla seçilen İnönü hem 10 Kasım’ın ardından yaşadığı heyecanı üzerinden atacak, hem de güven tazeleyecekti. O kadar ki, artık bakanlarının bıyıklarına bile ihtimam gösteren bir ‘baba’ profili çizecekti! İşte Nadir Nadi anlatıyor, biz dinliyoruz: “1943 başları idi, bir gün Ankara Palas’ın büyük salonunda Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e rastladım. Yüzünde bir tuhaflık, daha doğrusu bir eksiklik vardı. Dikkat edince bıyıklarının yok olduğunu gördüm. -Hayrola üstat, neden kestin o güzelim bıyıklarını? -Sorma! Milli Şef öyle istedi. Yalnız Hasan Ali’nin değil, başta Başbakan (Şükrü) Saracoğlu, dudağının üstünde erlik belgesi taşıyan bütün hükümet üyelerine bıyıklarını ustura ile kazıtmalarını emretmişti.” (Perde Aralığından, Çağdaş: 1991, s. 237-8.) İşte 1939 seçimleriyle idarenin kabzasını böylesine sıkı sıkıya yakalamıştı İnönü. Bu seçim hakkında kitaplarda ayrıntılı bilgi bulamadığımızı söyledik. Peki o 3 Nisan 1939 gününü gazeteler nasıl anlatıyordu dersiniz? Bakalım mı beraberce: HAKİMİYET-İ MİLLİYE YEMİNİ! 3 Nisan tarihli “Son Telgraf” gazetesinde akıllara zarar bir manşetle karşılaşıyoruz. Meclisin ‘bugün toplandığını’(?) söyleyen gazete, bir demokratik ülkede ancak mizah dergilerinde yer alabilecek şu ibareyi koymuş: “Milli Şef ikinci defa cumhurreisliğine intihab edilecek (seçilecek) ve merasimle yemin edecek.” Dikkat bu gazete basıldığında daha seçim yapılmamıştır. Yani: Seçilecek! Seç! Ertesi gün müjdeli haberi veren “Cumhuriyet”in manşeti ise zaman kipleri dışında hemen hemen aynıdır: “Millî Şef, Meclis’in tam ittifakı ile ve alkışlar arasında tekrar cumhurreisliğine intihab olundu.” Peki neler yaşanmıştı o gün? Aynı gazeteden okuyoruz: “Yemin etmek üzere Meclis’e gelişleri esnasında Millî Şef İnönü, Meclis’in önünde toplanmış bulunan kalabalık bir halk kütlesi tarafından çok içten tezahüratla selamlanmıştır. Meclis kapısında başta Riyaseticumhur bandosu olduğu halde bir askerî kıt’a ‘rasime-i ihtiramı’ ifa eylemiştir. Seçildiği 101 pare top atımı ile ilan edilmiştir. Millî Şef Meclis’ten aynı merasimle ayrılmış ve Meclis önünde ve yollarda biriken halk tarafından, gelişlerinde olduğu gibi sürekli alkışlarla selamlanmıştır.” Halk coşku içinde gördüğünüz gibi! Meclis Başkanı Abdülhalik Renda ise kürsüden ilan ediyor: “413 reyle ve müttefikan Ankara mebusu İsmet İnönü, reisicumhur seçilmiştir.” İnönü şöyle yemin etmiş tutanaklara göre: “Reisicumhur sıfatı ile Cumhuriyet’in kanunlarına ve hâkimiyet-i milliye esaslarına riayet ve bunları müdafaa, Türk milletinin saadetine sadıkane ve bütün kuvvetimle sarf-ı mesai, Türk devletine teveccüh edecek her tehlikeyi kemal-i şiddetle men, Türkiye’nin şan ve şerefini vikaye ve ilâya ve deruhde ettiğim vazifenin icabatına hasr-ı nefs etmekten ayrılmayacağıma namusum üzerine söz veririm.” Millî Şef, millî egemenlik esaslarından ayrılmayacağına söz veriyor ama Kılıç Ali bir parti divanı toplantısında İnönü’nün aynen şöyle dediğini naklediyor: “Milli egemenlik, kamuoyu sözleri birtakım süslü kelimelerden ibarettir. Böyle bir şey yoktur. Bütün dünyada geçerli olduğu gibi mesele, okur-yazar denilen azınlığın, okuması ve yazması olmayan çoğunluğu yönetmesidir. Azınlık denilen okur-yazarların da başına menfaat yularını geçirip hazine yemliğine bağladın mı, bütün idare yoluna girer ve düzenli işler.” (Kılıç Ali’nin Anıları, İş Bankası: 2010, s. 553.) Nokta. Bugüne kadar kaç seçim yaptık? Bugün  20. cumhurbaşkanlığı seçimi yapılacak. Diyeceksiniz ki 11 cumhurbaşkanımız olmasına rağmen neden 19 seçim yapılmış? Atatürk ve İnönü bu makama 4’er kez seçilirken Bayar’ın 3 kez seçildiğini unutmayın derim. 19 seçim ve kazananların listesi şöyle: 1.1923, 1927, 1931 ve 1935 Mustafa Kemal Atatürk 2.1938, 1939, 1943, 1946 Mustafa İsmet İnönü 3.1950, 1954, 1957 Mahmut Celal Bayar 4.1961 Cemal Gürsel 5.1966 Cevdet Sunay 6.1973 Sabit Fahri Korutürk 7. 1982 Kenan Evren (referandumla) 8. 1989 Turgut Özal 9.  1993 Süleyman Demirel 10.2000 Ahmet Necdet Sezer 11.  2007 Abdullah Gül Bu 19 seçim içinde araya sıkışmış olan 3 Nisan 1939 tarihli cumhurbaşkanlığı seçimi ise ağzına susturucu takılan seçim olarak tarihe geçecektir. 10 Ağustos 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/az-bilinen-bir-cumhurbaskanligi-secimi-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ekmeleddin Bey’e Atatürkçülük testi</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ekmeleddin-beye-ataturkculuk-testi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ekmeleddin-beye-ataturkculuk-testi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Jun 2014 11:05:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Çatı Aday]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanlığı Seçimleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ekmeleddin İhsanoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7885</guid>

					<description><![CDATA[Ekmeleddin İhsanoğlu’nun çatı adaylığı açıklanır açıklanmaz bazı çevrelerde ilk akla gelen sorunun ‘Atatürkçü mü, değil mi?’ olması Türkiye’de demokrasi ve fikir özgürlüğünün hal-i pür-melalini sergilemesi bakımından ibret-i alemlikti. Düşünün, iki parti gece gündüz uğraşıyor, içtima içtima üstüne, neticede bir adayın ismi ilan ediliyor, ilk merak edilen şey, ‘ya Atatürkçü değilse’. Yani adayın nitelikleri, nişanları, kitapları şusu busu hiç önemli değil. İsterse sıfırın altında yaşasın, yeter ki Atatürkçü olsun! Maalesef az gelişmiş muhitlerde örümceklenen mantık bu. İşin garibi, bu soru Utku Çakırözer tarafından sorulmuş ve Prof. İhsanoğlu, mecburen şu cevabı vermiş: “Atatürk’ü, Cumhuriyet realitesini ve kazanımlarını inkâr etmek tamamen yanlıştır. Atatürk, istiklal mücadelesinin kahramanı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak tüm Türk milletinin gönlünde yer etmiş mümtaz bir şahsiyettir. Bunun aksini söylemek tarihin realitesine yakışmayan bir tutum olur. Fransa için Napolyon, ABD için George Washington neyse Türkiye için de Atatürk odur. Türkiye’de Atatürk meselesi gündeme geldiğinde yapılan şu: Bir kesim onu yargılıyor ve tamamen reddediyor. Bir kesim ise yarı Tanrı misali kutsuyor. Ne kutsamalı ne de reddetmeliyiz. Türkiye’nin bu tartışmaları çoktan aşmış olması lazım. Cumhuriyet’in 100. yılında tarihimizi objektif ve rasyonel olarak ele alabilmeliyiz.” (Cumhuriyet, 16 Haziran 2014) Gerçi bu cevapta eleştireceğim şeyler mevcut ama onları sona bırakarak şunu söyleyelim ki, hakikaten “Türkiye’nin bu tartışmaları çoktan aşmış olması lazım”dır ve çağdaş bir demokratik idarede bir cumhurbaşkanı adayının tarihte yaşamış bir şahsiyete ne kadar bağlı olup olmadığının sorgulanması en basitinden ayıptır. Bir kişiye ve onun fikirlerine saygı duyulup duyulmaması veya kendisinin o kişiye ve ilkelerine sadık yaşayıp yaşamadığı tamamen kendisini ilgilendiren bir tutumdur. Başkasını bağlamaz. Mesela bir ABD başkan adayına Washington’a ve ilkelerine bağlı olup olmadığının sorulduğunu düşünün. Adam belki de Lincoln, Franklin veya Jackson’ı beğeniyordur. Kimi ilgilendirir ki? Bu konu sadece belki hangi ekonomik veya dış ilişki tarzını benimseyeceği anlamında bir ilginin muhatabı olabilir ve zaten varsa onu da kendisi açıklar. Nitekim Reagan 1985’te yeni vergi paketini açıklamak için İbn Haldun’un sözlerini rehber aldığını açıkladığında kimse –“Mukaddime” yazarının ismini bilmeyenler hariç- garipsememişti. Artık bu ilkellikten kurtulmalıyız. Türkiye 1930’ların şahıs kültüyle yönetilebilecek ve tektipleştirilebilecek homojen bir nüfusu barındırmıyor. Öte yandan demokrasiye uygun zemin ancak çoğulculaşmış bir kültürde bulunabilir. 1950’lerden beri yaşadığımız ve nüfus ve ekonomik dengesizliğe bağlı olarak hâlâ hız kesmeyen iç göç sayesinde Doğulusu ile Batılısı birbirini tanıdı. Trakya gibi yabancıyı az tanıyan bölgelere de tanıtma işini yine göç ve turizm yapacaktır. Kürtlük ile çiğköftenin bağlantısı Ailece Urfalıyızdır, 1967 Ağustos’unda PTT memuru olan babamın tayini Bursa’ya çıktı. Altıparmak semtinde iki katlı bir ahşap ev bulduk. Ev sahibimiz yanımızdaki yine bir ahşap evde oturuyor. Ocak henüz tütmüyor. Yanımızda biraz bulgur ve salça getirmişiz. Annemle babam hemen çiğköfte yoğurdular, tabii komşuya göndermeden olmaz, ben de ev sahibimize bir tabak götürdüm. Makbule geçecek sanırken Rumeli kökenli olan ev sahibimiz, çiğ etle yapılan bu yiyecek ikramını kabul etmemişti. Arkamızdan da bizi ‘yamyam’ gibi görmeye başladıklarına dair duyumlar(!) aldığımızı hatırlıyorum. Oysa şimdi o evin etrafı çakma çiğköftecilerce kuşatılmış! Bu noktada aklıma 1930 Ağrı İsyanı sırasında “Cumhuriyet” gazetesinde çıkan bir yazı geldi. Kürt isyanı ile çiğköfte arasında kurulan bu muhteşem irtibata doğrusu hayran kalmamak mümkün değildi. Şöyle yazıyordu 13 Temmuz 1930 tarihli “Cumhuriyet”: “Bunların (asilerin) alelade hayvanlar gibi basit sevk-i tabiilerle (içgüdülerle) işleyen his ve dimağlarının tezahürleri, ne kadar kaba, hatta aptalca düşündüklerini gösteriyor. Çiğ eti biraz bulgurla karıştırıp öylece yiyen bu adamların Afrika vahşilerinden ve Yamyamlardan hiç farkı yoktur.” Evet, bir dönem Doğulu insan çiğköfte yediği için Vahşi ve Yamyam olarak görülürken bugün etli ve etsiz çiğköfte gemileri Edirne’den İzmir’e kadar başarılı bir çıkarma yapmış durumda. Ne demiştik? Artık 1930’lardaki Türkiye değiliz ve o devrin kavramlarıyla düşünmek ve sorgulamak, hele kişiye, tarihteki bir şahsı sevip sevmediği üzerinden bir iman testi uygulamak ilkellikten başka bir şey değildir. İspat et! 28 Şubat sürecinde Prof. Semavi Eyice, zamanın Kültür Bakanı tarafından yakışıksız bir şekilde dine uzak biriymiş gibi suçlanmış, Semavi hoca da bir TV programına çıkıp boynundaki sanırım ayet yazılı bir künyeyi kameralara göstermek zorunda kalmıştı. Tabii çok utanmıştım bir alimin bu hale düşürülmüş olmasından. Ancak bir başka ilim adamı Ekmeleddin Bey’den Atatürkçü olduğunu ispatlamasını isteyenlerin durumu bundan farklı değil. Biri dinî, öbürü laik bir zorbalık ve aynı mantığın mahsulleri. Bir de tuhaf olan, herkesi kusursuz bir şekilde temsil edecek ve ‘tüm’ milletin ortak paydası olacak bir değeri hâlâ var farz etmemiz. Unutmayalım ki, postmodern dönemde böyle heyula paydalar bulmak veya üretmek mümkün değil. Mesela İslam’ın ortak payda olduğunu savunuyorsanız en hafifinden “Hangi İslam?” sorusuna muhatap olabilirsiniz. IŞİD ve Esed örnekleri ortada. ‘Bunlar Müslümansa ben değilim’ diyenler yok mu? Atatürk de bütün dayatmalara ve Ekmeleddin Bey’in rağmına “tüm Türk milletinin gönlünde yer etmiş mümtaz bir şahsiyet” hiç olmadı. Muhtemelen başta Mehmed Akif ve kendi babası İhsan Efendi’nin de eleştirdiği biriydi. 5. Şua’daki Said Nursi kadar bir tablosunu eleştirdiği için akıl hastanesine tıkılan ressam Fikret Mualla’nın da Atatürk paydası altında buluşmadıklarını biliyoruz. Dil, isim ve tarihlerini silmeye kalktığı Kürtlerin de Atatürkçü olmadıkları açık vs. Demek ki, demokratik ortamın oluşması için şart olan bu sosyolojik parçalanma ve ayrışma döneminde kalkıp yeniden 1930’ları veya darbe dönemlerini hatırlatacak ifadeler kullanmaktan kaçınmak gerekir. İhsanoğlu’nun “Atatürk’ü ne kutsamalı, ne reddetmeliyiz” sözüne ancak tabu olmaktan çıkarılmalı anlamında hak veriyorum. Aksi halde dayatılan şahıs kültleriyle demokratik ortamın en büyük düşmanı fanatizmi önlemek mümkün olmayacaktır. Baksanıza, İstanbul’a yeni havalimanı için hep şahıs ismi öneriliyor. Bu millet kavram üretmeyi, yani düşünmeyi unutmuş resmen. Asıl tehlikenin farkında mıyız? 22 Haziran 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ekmeleddin-beye-ataturkculuk-testi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cumhurbaşkanlarının ilkleri ve enleri</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/cumhurbaskanlarinin-ilkleri-ve-enleri/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/cumhurbaskanlarinin-ilkleri-ve-enleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 Apr 2014 05:49:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhurbaşkanlığı Seçimleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7815</guid>

					<description><![CDATA[28 Ağustos 2007 günü Çankaya Köşkü’ne çıkan Abdullah Gül’ün “Gelecekle ilgili siyaset planım yok” açıklaması kulisleri dalgalandıradursun 91 yıllık geçmişine baktığımızda neredeyse kalp çarpıntıları duyulmamış hiçbir cumhurbaşkanı seçimimizin olmaması şaşırtıcı bir tablo koyuyor önümüze. Aşağıda şimdiye kadar görev yapmış olan 11 cumhurbaşkanının seçilişleri, hayat hikâyeleri ve görev süreleri içinde meydana gelen önemli olaylar ve rastlantılar üzerine bir çeşitleme bulacaksınız. 1. Cumhurbaşkanlarımızın ilk 5’i İstiklal Savaşı’ndan gelme. Mustafa Kemal (1934’ten sonra Atatürk), İnönü, Bayar, Gürsel ve Sunay pek çok muharebede veya Kuva-yı Milliye’de bizzat görev almışlar. 2. 1923’ün 29 Ekim’inde, Meclis’e girecek isimler bizzat Mustafa Kemal tarafından belirlenmesine rağmen, 287 milletvekilinden 129’unun oylamaya katılmamış olması ilginçtir. Şimdiki gibi üçte iki şartı aranmış olsaydı M. Kemal muhtemelen seçilemeyecekti. (Zaten muhaliflerin şehir dışında bulundukları bir sırada baskın tarzında bir seçimdi.) 5 Eylül 1920’de çıkan kanunda toplam sayının salt çoğunluğu toplantı yeter sayısı kabul edilmiş, karar sayısı için ise salt çoğunluğun salt çoğunluğu, yani 84 oy yeterli sayılmıştı. 3. Cumhurbaşkanlarımızın 6’sı asker kökenli (Atatürk, İnönü, Gürsel, Sunay, Korutürk ve Evren), 4’ü (Bayar, Özal, Demirel ve Sezer) bürokrasiden. Gül bu bakımdan bir ilk sayılmalı. Çünkü ilk defa doktora yapmış bir akademisyen cumhurbaşkanı seçilmiş oldu. 4. Cumhurbaşkanları, seçilmeden önce en son hangi mesleği icra ediyorlardı? Atatürk: TBMM Başkanı- İnönü: Milletvekili- Bayar: Milletvekili- Gürsel: Kara Kuvvetleri Komutanı- Sunay: Cumhuriyet Senatörü- Korutürk: Cumhuriyet Senatörü- Evren: Genelkurmay Başkanı- Özal: Başbakan-Demirel: Başbakan- Sezer: Anayasa Mahkemesi Başkanı- Gül: Başbakan Yard. ve Dışişleri Bakanı. 5. Atatürk, görev süresinin dolmasına 1 yıldan az bir zaman kala öldü. Ölmemiş olsaydı büyük ihtimalle Mart 1939’da 5. kere cumhurbaşkanlığına seçilecekti. Gürsel her ne kadar resmen doktorların görev yapamaz raporu vermelerinden sonra ölmüş olsa da, aslında resmen görevden alındığı 28 Mart 1966’da ölmüş kabul edilir, çünkü bu sırada bitkisel hayattaydı. Ölmeseydi, 1968 yılına kadar yaklaşık 2 yıl daha görev yapacaktı. Özal ölmeseydi 1996 Kasım’ına kadar yaklaşık 3,5 yıl daha Köşk’te oturacaktı. Ayrıca Çankaya’da ikamet etmekteyken ölen tek cumhurbaşkanı da Özal’dır. (Atatürk İstanbul’da, Gürsel ise hastanede vefat etmiştir.) 6. Kaç çocuklular?: İnönü, Bayar, Sunay, Korutürk, Evren, Özal, Sezer ve Gül’ün 3’er çocuğu, yalnız Gürsel’in tek çocuğu vardı. Hiç çocukları olmayanlar ise Atatürk ve Demirel. 7. Kaç yıl görev yaptılar?: Atatürk açık ara önde (4 seçimde toplam 15 yıl, 11 gün). Onu İnönü takip ediyor (4 seçimde 11 yıl, 6 ay, 11 gün). Arkadan Bayar geliyor (3 seçimde 10 yıl, 5 gün). Bu üçlüyü, toplam 9 yıl, 1 ay, 28 günlük devlet başkanlığı artı cumhurbaşkanlığıyla Evren izliyor (2 yıl, 28 günü darbe sonrası fiilî devlet başkanlığı olmak üzere). Sunay, Korutürk ve Demirel tam 7’şer yıl görevde kaldılar. Sezer ise 7 yıllık süresinin üzerine yaklaşık 3,5 ay (102 gün) eklemiş oldu. Cumhurbaşkanlığı makamında en az kalanlar ise Gürsel ve Özal oldu. Gürsel 4 yıl, 5 ay, 18 gün, Özal ise 3 yıl, 5 ay, 8 gün cumhurbaşkanlığı yaptılar. Yalnız Gürsel’in süresi iki defada bu toplama ulaşmakta olup ilk defası MBK kararıyladır. Bu atanmışlık süresi toplamdan çıkarıldığında toplamda en az görev yapan Özal değil, 3 yıl, 1 ay, 5 günle Gürsel’dir. 8. Cumhuriyet’in fetret devri: Cumhuriyet tarihinde bir defa büyük fetret devri, yani cumhurbaşkansız dönem yaşandı. Korutürk’ün görevden ayrıldığı 1980 yılı Nisan’ı ile 12 Eylül askerî darbesi arasında geçen yaklaşık 5 ayda vekil İhsan Sabri Çağlayangil bir rekorun sahibi oldu. Bazıları bir haftaya varan vekâlet dönemleriyle toplam fetret süresi 6 ay, 14 günü bulmaktadır. 9. En genç ve en yaşlılar: En genç seçilen cumhurbaşkanı rekoru değil, rekorları Atatürk’e ait. Atatürk seçildiğinde 42, 46, 50 ve 54 yaşlarındaydı. (Öldüğünde seçildiği tarihteki Gül’le aynı yaştaydı.) Onu İnönü izliyor. O da 54, 55, 59 ve 62 yaşlarında seçilmişti. Bayar’ın cumhurbaşkanlık yaşları, sırasıyla 67, 71 ve 74 idi. Gürsel 66 yaşında seçilmişti. Sunay 66 yaşındaydı, Korutürk ise 70 yaşında. Evren seçildiğinde 65 yaşındaydı. Özal 62, Demirel 69, Sezer 59 yaşlarında cumhurbaşkanı oldular. 57 yaşındaki Gül 1939’daki İnönü’den beri en genç cumhurbaşkanıydı. En yaşlı seçilen ise 1957’de Bayar’dı (74). 10. Genelde en kısa cumhurbaşkanlığı Özal’a yakıştırılır. Halbuki Gürsel daha kısa bir süre görev yapmıştır. Ancak en kısa rekoru İnönü’ye ait. 11 Kasım 1938’den 3 Nisan 1939’a kadar 143 günlük bir CB dönemi vardır ki, rekordur. 11. En az ve en çok oyla seçilenler: TBMM üye sayısı da önemli olmakla birlikte en düşük oyla seçilen cumhurbaşkanı 1923’te Atatürk’tür. (158 oyla) En çok oyla seçilen aday ise Bayar oldu. (1954’te 486 oy) 12. Halk oyuyla seçilmiş tek cumhurbaşkanı Evren’dir. 26 Ekim 1982’deki halk oylamasında yüzde 91,5 ile anayasa onaylanırken, Evren de cumhurbaşkanı seçilmişti. 13. 77 yaşındaki Celal Bayar, Çankaya Köşkü’nde tutuklanmış ve kısa bir süre istifa etmemişti. 12 Eylül darbesinde ise cumhurbaşkanı seçimleri devam ediyordu, dolayısıyla Köşk boştu. 14. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin en uzununda 6 Nisan 1973’te yapılan 15. turda sonuç alınabilmiş ve Korutürk’e 365 oy çıkmıştı. 15. 10 Temmuz 1980 tarihli gazetelerde 108 tur oylamada parti liderlerinin eşleri ile süper star Ajda Pekkan’a 8’er adet oyun çıktığı yazılıydı. 16. İlk çok adaylı seçim: 1946’da İnönü, 451 üyeden 388’inin oyunu alarak Çankaya’ya çıkmıştı. Rakibi Fevzi Çakmak ise 62 oy almıştı. 1950 seçimlerinde durum tersine dönecek ve Bayar 387 oyla Çankaya Köşkü’nün ev sahibi olurken, İnönü 66 oy olacaktı. 17. 28 Mart 1966 tarihli seçimde aday olmadığı halde Bayar’a 5 adet oyun çıkmasıydı. Alparslan Türkeş’e 11 oy çıkmış, TBMM Başkanı Ferruh Bozbeyli oylama sonuçlarını açıklarken, “Parlamento üyesi olmayan bir şahsa da 5 oy çıkmıştır.” diyerek Bayar’ın adını söylemeden vaziyeti idare etmişti. 18. Kaç seçim yapıldı?: 19 seçim. ‘11 cumhurbaşkanımız varken 18 seçim de nereden çıktı?’ diyenlere Atatürk ve İnönü’nün 4’er, Bayar’ın da 3 kez seçildiğini hatırlatalım. 19. 11 cumhurbaşkanından 6’sı asker, 5’i sivil kökenlidir. Demek ki, askerler ağırlıklarını korumakta. Toplam 56 yılımız asker kökenli, 35 yılımız ise sivil kökenli cumhurbaşkanlarının yönetimlerinde geçmiş (bırakırlarsa eşitlik için 2035’i beklememiz gerekecek). 20. Atatürk ve Gürsel hiç yurtdışı seyahatine çıkmamışlardı. Tek istisnası, Gürsel’in tedavi için ABD’ye gönderilmesidir. İnönü’nün çıktığı tek yurtdışı seyahatin Kahire’ye olması ilginçtir. 20 Nisan 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/cumhurbaskanlarinin-ilkleri-ve-enleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
