<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Evliya Çelebi &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/evliya-celebi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 24 Nov 2013 09:47:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Evliya Çelebi &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kürdistan’ı Evliya Çelebi bile kullanmış</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kurdistani-evliya-celebi-bile-kullanmis/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kurdistani-evliya-celebi-bile-kullanmis/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Nov 2013 09:47:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Evliya Çelebi]]></category>
		<category><![CDATA[Kürdistan]]></category>
		<category><![CDATA[Seyahatname]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7684</guid>

					<description><![CDATA[“Kürdistan” kelimesi kullanılabilir mi kullanılamaz mı? Son günlerde hararetle tartıştığımız konulardan biri de bu. “Kürdistan” teriminin Birinci Meclis’te kullanılıp kullanılmadığını şimdilik bir kenara bırakalım ve tarihin ne kadar derinlerine inebileceğimizi görelim. Tarihin en eski devirlerine inildiğinde bütün “milletler”in tarihi bulanıklaşır. 19. yüzyılda gelişen milliyetçilik akımı ve milliyetçi tarihlerin geriye dönük olarak bir “millet” tasavvur ettiklerini ve B. Anderson’un kullandığı anlamda “hayal edilmiş cemaatler” şeklinde milletlerin kurulduğunu, kurgulandığını ezcümle söyleyebiliriz. Bu, Türklük için böyle olduğu gibi Almanlık veya Fransızlık için de böyledir ve Kürtlük için de böyle olacağa benzemektedir. Dolayısıyla geçmişte kullanılan terimleri bugüne taşırken her zaman dikkatli olmamız gerekir. “Kürdistan” teriminin kullanımı da 16. yüzyılda veya Evliya Çelebi’nin yaşadığı asırda farklı, bugün ise farklı içeriklere bürünebilmektedir. Dolayısıyla Hakan Özoğlu gibi araştırmacıların belirttiği üzere “Kürdistan” diye belirli, değişmez ve içinde Kürtlerin yaşadığı belli bir sınırdan ve mutlak bir haritadan söz etmemiz mümkün değildir. Ancak “Kürdistan” tabirini ilk kez Arapların kullanmış olması dikkate değer. Bir idari birimi ifade etmek için bu terimi ilk kullananların Selçuklular olduğunu biliyorsak da, Sultan Sencer’in kurmuş olduğu “Kürdistan” bölgesi Zağros dağlarının doğu kısmında Hemedan yakınlarına rastlar. İlhanlıların hizmetinde çalışan Hamdullah Mustavfi’nin tanımıyla söylersek bu Kürdistan’ın sınırları Arap Irak’ı, Acem Irak’ı, Kuzistan, Azerbaycan ve Diyarbekir’i içine almaktadır (Hakan Özoğlu, Osmanlı Devleti ve Kürt Milliyetçiliği, 2005, s. 38-39). 16. yüzyıl sonlarında kaleme alınan Şerefhan’ın “Şerefname”si Kürtlerin memleketinin sınırlarını Hürmüz Boğazı’ndan başlatır, Azerbaycan’dan Malatya’ya kadar uzatır. Bu üçgen içinde yaşayanlar Kürt’tür, onların oturduğu yer de Kürdistan’dır. Ancak bir sorun vardır. Bugün Zazaca konuşanlar Kürt sayılmamıştır. Ahmed-i Hani, Kürtler için bir tür özerklik istemiş ve aralarında uzlaşma ve dayanışma olsaydı Kürtlerin Rum, Arap ve Acemlere hizmetçilik ettireceklerini, bu gerçekleşince dini de, devleti de tamamlayacaklarını yazmıştır ama Kurmançi konuşanlara mahsus bir Kürtlük tanımı yapmış olması dikkate değer. Evliya Çelebi ve Kürdistan 17. yüzyılda Evliya Çelebi “Kürdistan”ın sınırlarını kuzeyde Erzurum’a kadar çıkararak şöyle anlatır: “Büyük ülkedir. Bir ucu Erzurum, Van diyarlarından Hakkari, Cizre, İmadiye, Musul, Şehrizor, Harir, Erdelan, Derne, Derteng’i de içererek Basra Körfezi’ne kadar yetmiş konak mesafe sayılır. Arap Irak’ı ile Osmanlı arasında bu yüksek dağlar içinde altı bin adet Kürt aşiret ve kabilesi güçlü bir sed olmasaydı Acem kavmi için Anadolu’yu istila etmek çok kolay olurdu. (…) Ama bu Kürdistan’ın eni, boyu gibi geniş değildir…” (Aktaran: Özoğlu, s. 48.) Nitekim Kanuni de Fransuva’ya gönderdiği ünlü fermanında kendisini başka birçok yerler yanında Kürdistan’ın da hakimi olarak gördüğünü söylüyordu. Demek ki, Osmanlı Devleti Kürdistan’ı zikrediyordu fermanlarında ama burasını Selçuklular gibi idari bir birim olarak değil, coğrafî bir bölgenin adı olarak kabul ediyordu. Ta ki, Tanzimat’a kadar. Tanzimat’tan 8 yıl sonra, 1847’de bir “Eyalet-i Kürdistan”, yani Kürdistan Eyaleti kurulduğunu görüyoruz. 20 yıl gibi kısa sayılacak bir süre boyunca hayatta kalan Kürdistan Eyaleti’nin Bedirhan Bey isyanının bastırılması üzerine kurulması dikkat çekici. Sınırları da oldukça şaşırtıcıydı. Siirt’ten Kerkük’e doğru uzanan dar bir şeritten ibaretti ve Musul vilayetini, Hakkari’yi ve Süleymaniye’yi içine alıyordu. M. Kemal ve Kürtlere özerklik vaadi Mustafa Kemal Paşa, 1919 Mayıs’ından sonra çeşitli konuşmalarında Kürtler ve Kürdistan kelimelerini kullanmıştır. Bunlardan Nihat (Anılmış) Paşa’ya gönderdiği emirlerde “Kürdistan’daki iç politika El-Cezire cephesi kumandanı tarafından koordine edilecek” diye yazabiliyordu. Hatta aynı emirlerde “Kürdistan’daki Kürtlerin himaye altına alınması”ndan da bahsetmekteydi. (TBMM Gizli Celse Zabıtları III, s. 551.) Nihayet 1923 yılının Ocak’ında İzmit’te gazetecilerle konuşurken söyledikleri… 15 Ocak günü İzmit Kasrı’nda Adnan ve Halide Edip (Adıvar), Ahmed Emin (Yalman), Velid Ebüzziya, Subhi Nuri (İleri), Yakup Kadri, İsmail Müştak, Falih Rıfkı (Atay) ve Kılıçzade Hakkı gibi gazetecilerle konuşurken Vakit Gazetesi Başyazarı Ahmed Emin Bey bir soru sorar ve der ki: “Kürtlük meselesi nedir?” Gazi Mustafa Kemal’in sonradan sansürlenen ve aslı ancak 1993 yılında ortaya çıkarılan cevabı önemlidir. “Binaenaleyh başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu (Anayasa) mucibince zaten bir nevi mahallî muhtariyetler (yerel özerklikler) teşekkül edecektir. O halde hangi livanın (ilin) ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar (özerk) olarak idare edeceklerdir. (…) Şimdi TBMM hem Kürtlerin ve hem de Türklerin sahib-i salahiyet (yetkili) vekillerinden mürekkeptir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını tevhid etmiştir (birleştirmiştir). Yani onlar bilirler ki bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir hudut çizmeye kalkışmak doğru olmaz.” (Eskişehir-İzmit Konuşmaları (1923), s. 104.) Tarih: Ocak 1923. Lozan görüşmeleri bütün hızıyla devam etmekte. Bu arada Kürtlere de vaatler yağmakta. Hatta Kürt milletvekillerinin ayrılıkçılığa sapmalarına mani olması için bizzat Mustafa Kemal tarafından Bediüzzaman Hazretleri Ankara’ya davet edilmişti (asıl niyeti fark ettikten sonra uzaklaşmayı tercih edecektir). Lozan’da Türkler ve Kürtlerin beraberliğinin sık sık vurgulandığı bu kritik aşamada Kürtlerin ayrılıkçı taleplerinin önünü kesmek gerekiyordu ve bu tür vaadler ve umutlar cömertçe sunulmaktaydı. Ancak yeni kurulacak Cumhuriyet’te kendilerine hakları, hatta özerklikleri verileceği beklentisiyle umut dolan Kürtler, halifeliğin kaldırılmasının ve yeni anayasanın laikliği getirmesinin ardından hayal kırıklığına uğradılar. Aldatıldıklarını düşündüler. Şeyh Said olayına giden yolu bu ümit kırıklıklarının döşediğini söylememize gerek var mı? “Kürdistan” tartışmalarını 1923’te dili kesilmiş olan bir ülkenin yeniden konuşmaya başlamasındaki acemilikle göğüslememizi anlıyoruz. Oysa tarih bize olayları daha geniş bir görüşle görme imkânını sunuyor. 24 Kasım 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kurdistani-evliya-celebi-bile-kullanmis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sudan&#8217;daki Osmanlı izleri</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sudandaki-osmanli-izleri/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sudandaki-osmanli-izleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2010 13:25:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Seçme Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Bülent ARINÇ]]></category>
		<category><![CDATA[Evliya Çelebi]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni]]></category>
		<category><![CDATA[ÖZDEMİR Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Sudan]]></category>
		<category><![CDATA[Sudan'daki Osmanlı izleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=28</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu sadece Balkanlar&#8217;a değil doğuya, Asya&#8217;nın derinliklerine, hatta Afrika kıtasına kadar genişleyen bir alanda hakimiyet sahibiydi. Geçenlerde, TBMM Başkanı Bülent Arınç&#8217;ın Sudan&#8217;ı ziyaret etmesi bu hakimiyetin izleri konusunda tarihi hafızamızı bir kez daha tazeledi. TBMM Başkanı Sayın Bülent Arınç, yolu Sudan’a düşünce bir şirketimiz tarafından restore edilen ve içerisinde 19. yüzyılda Sudan’da görev yapan Osmanlı valilerinden Ahmet Ebu Vidan Paşa ile Musa Hamdi Paşa’nın mezarlarının da yer aldığı türbenin açılış törenine katıldı. Ardından da Sudan Meclis Başkanı&#8217;yla birlikte katıldığı, Manisalı işadamları tarafından yaptırılan Türk Lisesi’nin açılış töreninde bu okullara kefil olduğunu söyledi. Sudanlıların Türklerin neredeyse bir asır sonra ülkelerine dönüşlerinden duydukları memnuniyeti her fırsatta belirttikleri anlaşılıyordu haberlerden. Aslında Sudan’da pek çok izimiz ve hatıramız var. Yani bizi yalnız bu türbe yansıtıyor değil. Afamya şehrindeki Yavuz Sultan Selim Kervansarayı bu topraklarda asırlar süren hakimiyetimizden sadece bir selam sayılır. Masavva ve Sevakin’de bulunan eserlerimiz pek çok. Henüz Osmanlı Afrikası&#8217;nın doğru dürüst bir dökümü çıkartılabilmiş değil. Batılılar Afrika’ya &#8216;Kara Kıta&#8217; derler. Osmanlı tarihinin Afrika cildi de aynı şekilde karanlıklar içinde ne yazık ki. Bu bir hazine değerindeki cildi aydınlatmak hepimizin boynunun borcu olmalı. Sayın Arınç’ın ziyareti vesilesiyle dikkatlerimiz birkaç günlüğüne de olsa Afrika’ya ve oradaki hem tarihî hem de güncel varlığımıza çevrilmiş oldu. Bu bile, önümüzdeki yıllarda dünyanın yüzünün enerji kaynağı bakımından bakir bir kıta olan Afrika’ya döneceği besbelli iken, yaşadığımız vurdumduymazlık ortamında önemli bir adım oldu bana kalırsa. Yalnız Sudan’ın da içinde bulunduğu Doğu Afrika denilince benim hafızama nedense tek bir kişi gelip kurulur. Onun bu topraklarda yaşayanların hafızalarında açtığı derin yollar, bugünün öncülerine ışık tutuyor, hafızalarına silinmez bir iz bırakmış durumda çünkü. Bence İngilizler için Afrika káşifi Livingstone neyse, Osmanlılar için de Afrika fátihi Özdemir Paşa odur. &#8216;KARA KITA&#8217;YI KEŞFETTİ Bir Memluk beyinin oğludur Özdemir Paşa. Hanımı ise Abbasi hanedanından bir soylu kadın. Memluk demek ‘köle’ demek. Türkçesi Kölemen. Köle soyundan gelen asker bir baba ile Peygamber soyuna dayanan bir kadının kocası olmak onun üzerinde her iki damarı birleştirmek gibi çapraz bir etki bırakmış olmalı. Yani verilen hizmete kölece koşmak ama aynı zamanda bu görevi en güzel şekilde yerine getirmek. Özdemir Paşa’nın kılıcını bu kadar keskin, ama kendisini bu kadar seçkin vasıflar içinde görmemizin bir nedeninin, bu renkli aile bağlantısı olduğu söylenebilir. Özdemir Paşa’nın 1500 yılında doğduğu tahmin ediliyor. Uzun zaman Mısır Valisi Hadım Süleyman Paşa’nın hizmetinde subay olarak çalıştı. Tümgenerallik, yani sancakbeyliği rütbesine onun yanında yükseldi. Osmanlı’nın Hint Okyanusu’na açılmasını simgeleyen 1538 tarihli sefere katıldı. Ardından Süleyman Paşa’nın emri geldi: Mısır Eyaleti&#8217;nin sınırlarını güneye doğru genişletecekti. Bu emir, onun ölümüne kadar sürecek olan Afrika ilgisini ateşleyecektir. Sudan, Eritre, Somali, Etyopya (Habeşistan) topraklarında başarılı seferlere komuta etti, Osmanlı’nın Doğu ve Orta Afrika’daki yayılmasının en büyük icracılarından oldu. Kızıldeniz’in batı kıyılarını Osmanlı topraklarına katarken, onu bir Osmanlı gölü haline getirmeyi başardı. Aynı zamanda henüz putperest bulunan milyonlarca Afrikalıyı İslamla tanıştırdı. Bugünkü Afrika Müslümanlığının temellerini atanlardan birisi, belki de birincisi Özdemir Paşa oldu. Üstelik bütün bunları yaparken yanında öyle onbinlerce askeri de yoktu. Sadece birkaç bin askerle başardı Afrika fethini. Evliya Çelebi, 17. yüzyılda Afrikalıların hala Özdemir Paşa’nın destanlarını anlattığını aktarır bize. Aynı zamanda onun fethettiği düzinelerce şehri de teker teker ziyaret edip anlatır ki, onun Paşa’ya duyduğu sevginin de bir nişanesidir. KANUNİ&#8217;NİN AFRİKA DANIŞMANI Özdemir Paşa bütün bu başarılarıyla Kanuni Sultan Süleyman’ın dikkatini çeker, onun Afrika ve Doğu Arap alemi üzerinde uzmanlaşan özel müşavirliğine getirilir. Kanuni’yi Afrika’nın sorunları üzerinde aydınlatır ve Sudan, Eritre ve Somali’nin de içinde bulunduğu Habeş Eyaleti’ni kurmasını sağlar. Eyalet merkezini Kızıldeniz üzerinde bulunan Musavva liman şehrinde kurar. Böylece Osmanlı Afrikası&#8217;nın sınırlarını Ekvator&#8217;a kadar ulaştırmış olur. Bu peş peşe başarılarının ardından Yemen’in fethiyle görevlendirilir. Yemen aslında Yavuz Sultan Selim’ın Mısır’ı fethiyle birlikte Osmanlı nüfuz bölgesi içine girmişti ancak resmi bir bağlılığı bulunmuyordu. Zeydilerin Yemen’deki egemenliği, 23 Ağustos 1547’de Özdemir Paşa’nın San’a’yı fethine kadar devam etti. 8 yıl Yemen Beylerbeyiliği yapan Paşa, ömrünün son yıllarını yine Sudan’da geçirdi. 1560’da öldüğü zaman cenazesi, şöhreti babasınınkini geçecek olan oğlu Osman Paşa tarafından Musavva’da yaptırılan türbesine defnedildi. Hem Yemen Fatihi hem de Habeşistan Fatihi diye şöhret bulan Özdemir Paşa’nın oğlu da tarihlerimizde Kafkas Fatihi adıyla ebedileşecektir. KAHVE ÖZDEMİR PAŞA&#8217;DAN GELİR ÖZDEMİR Paşa’nın bir başka özelliği ise Osmanlı dünyasını, tabii daha sonra da dünyayı kahveyle tanıştıran kişi olmasıdır. Kahvenin kökenini biz Yemen’e bağlarız genellikle ama aslında ana vatanı, Habeşistan’dır. Habeşistan’da halk bizim gibi içmezmiş kahveyi; değirmenlerde öğütüp hamur gibi yoğurur ve ekmek gibi pişirerek yermiş. 1547’de Yemen’e tayin olduğunda yanında kahve bitkisini de götürmüş ve burada ektirmiş. Yemen toprağında tutan kahve bitkisi, içecek olarak önce Osmanlı dünyasında yayılmış, buradan da Avrupa’ya ulaşmış ve adı bazı dillere Türk şarabı olarak geçmiştir. Nitekim Oryantalist Erdmute Heller’in &#8216;Arabeskler ve Tılsımlar&#8217; adlı kitabında yazdığı gibi, Almancadaki &#8216;Kaffe&#8217; kelimesi bugün kahve adlı içeceği adlandırsa da, bir zamanlar &#8216;Şarap&#8217; manasına kullanılıyordu. Kahve bugün Yemen’in en önemli gelir kaynaklarından biri durumundaysa, bunu Özdemir Paşa’nın Kanuni tarafından Habeşistan’dan Yemen’in fethine tayinine borçludur büyük ölçüde.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sudandaki-osmanli-izleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
