<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Fethi Okyar &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/fethi-okyar/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Thu, 29 Jan 2015 12:45:55 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Fethi Okyar &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Menemen’de ajanlar cirit atıyordu!</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/menemende-ajanlar-cirit-atiyordu/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/menemende-ajanlar-cirit-atiyordu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Dec 2014 12:28:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Erbilli Esat Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Fethi Okyar]]></category>
		<category><![CDATA[Kubilay]]></category>
		<category><![CDATA[menemen]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8014</guid>

					<description><![CDATA[“Menemen’i haritadan silin!” Uzun yıllar Gazi Mustafa Kemal’e izafe edilen bu sözün aslı “Bu, cumhuriyeti ve bizim başımızı kesmektir. Bundan bütün Menemen sorumludur. Bu kasaba ‘Vilmodit’ (cezalı şehir) ilân edilmeye müstahak olmuştur” şeklindeydi. 23 Aralık 1930. Bundan 84 yıl önce İzmir’e bağlı Menemen’de insanın kanını donduran bir kafa kesme eylemi haberi Türkiye’yi bugüne kadar çalkalamaya devam edecektir. Binlerce kişi gözaltına alınıp sorgulandı, 105 sanık Divan-ı Harpte yargılandı. 37 idam kararı çıktı, 28’i infaz edildi. Bununla kalsa iyi. Başta Gazi olmak üzere devletlular eliyle hem tarihe hem de Menemen’e bir yafta yapıştırıldı: İrtica ve Menemen. Menemen Çarşısı’nda idam sehpaları. Her 23 Aralık ‘Devrim şehidi’ Kubilay’ı anma gününde irticayla mücadele yemini ederler ama başı örtülü gelini Müzeyyen hanımın 25 Aralık 1988’de Zaman’a şu demeci verdiğini görmezden gelirler: “Kubilay’ı esrarkeşler katletti. Üç beş serseri yüzünden bütün Müslümanları karalıyorlar. Ben buna karşıyım.” İşte Türkiye’de oynanan irtica oyununun turnusol kâğıdı. Menemen vakasını gündeme getirenlerin maksatlarının üzümü yemek değil, bağcıyı dövmek olduğu buradan belli. Heykel yapacaklarına doktora tezi yaptırsalardı 84 yıl sonra hala sapla samanı ayırmak için arşivleri didiklemek zorunda kalmazdık. Eyüp Öz’ün Paris’te yaptığı yüksek lisans tezi “Menemen Olayı ve Türkiye’de Mehdicilik” adıyla 2007’de basıldı. Alan çalışması yapmak için Menemen’e giden Öz, yaşlı bir Menemenli (Halil Yılmaz) ile görüşmesinde Kubilay’ı öldüren kişinin esrar kullandığını söyler ve “hatırladığıma göre içki de içerdi” der. Eyüp Öz, şunu soruyor: İyi de hadise neden tam bu sırada meydana geldi ve halk tarafından desteklendi? Cevabı şöyle: 1. Türkiye’ye sırf Müslüman oldukları için göç eden Giritlilerin Türklük baskısı yüzünden sıkıntıya girmeleri ve ‘yarı gâvur’ diye dışlanmaları, 2. Kemalizmin dinî alanı etkileyen inkılapları (tekkelerin kapatılması vb.), aynı zamanda bu tarikatlara bağlı bürokratları, subayları etkiliyordu, 3. Zaten iyi olmayan ekonomik durumun 1929 buhranıyla daha da kötüye gidişi, 4. İki ay önce Menemen’de sel, 109 kişinin ölümüne yol açmış, yüzlerce ev yıkılmış ve 2 bin köylüden çoğu kaderine terk edilmiştir. Tarımsal ürünleri fiyatı çökmüştü, 5. Fethi Okyar’ın Serbest Fırkası halkı biraz ferahlamatmış, özgürlük duygularının galeyana gelmesine yol açmıştır. İşte Fethi Bey’in Alsancak Stadyumu’ndaki mitinginde yaşanan o sahne: Fethi Bey söylemekte, halkın daha iyi anlaması için Nuri Conker –ki Gazi’nin en yakınlarındandır- kelime kelime tekrarlamaktadır: -Bazı kimseler! -Bizim! -Şapkayı atıp! -Tekrar fesi getireceğimizi! İşte kıyamet, bu son söz üzerine kopar. 50 bin civarındaki seyirci -Yaşşa Fethi Bey! diye bağırarak şapka ve kasketlerini yere çalıp ayaklarıyla çiğnemeye başlar. Birkaç dakika sonra Fethi Bey duruma hakim olup sözünü şöyle bağlar ama iş işten geçmiştir: -Bazı kimseler bizim şapkayı atıp tekrar fesi getireceğimizi zannediyor, yanılıyorlar, Gazi’nin inkılapları devam edecektir! Bunu duyan halkı derin bir sessizlik kaplar. İşte fırtına öncesi sessizlik! Hadise Eylül’de yaşanır, Serbest Fırka Ekim’de kapanır. Kasım’da Fethi Bey Mecliste CHP Grubuna karşı savunma yapar ve Aralık ayında Menemen vakası patlar! Şaşırmak gerekir mi? Erbilli Esat Efendi’nin oğlu Mehmet Ali Hoca Lawrence ve Menemen? 24 Aralık 1988 tarihli Zaman “İşte Menemen Olayı’nın içyüzü” başlığı altında görgü tanığı Kubilay’ın çavuşu Mahmut Özkan’ın şu sözlerine yer veriyordu: “Menemen’de ajanlar cirit atıyordu.” Aslında ajan meselesinin burada kalmadığını İngiliz Büyükelçisi G. Clerk’in Londra’ya yolladığı bir belgede görüyoruz. Büyükelçi 8 Ocak 1931 tarihli mesajında şaşırtıcı bir şekilde Türk gazetelerinde İngilizlerin olayda parmağı olduğu havasının yaygınlaştığını, bazılarının daha ileri gidip bütün olayı İngilizlerin tezgâhladığını yazdığını söylüyor. (Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, 7, TTK: 2006, s. 142.) Tabii Büyükelçi, hükümetin ciddiye almadığını söyleyerek olayı geçiştirmeye çalışıyor. Fakat 4 Şubat tarihli mesajında başka bir yerde bulunamayan şu bilgiyi geçiyor Londra’ya: “İhtiyar Şeyh Esad Erbilî bütün tıbbi çabalara rağmen iki gün önce hastanede öldü. Mahkeme Başkanı Mustafa Muğlalı bir beyanat vererek Şeyh Esad’ın ölüm döşeğinde bu meseleyle Lawrence’in bağlantısını açıkça gösterecek bir beyanname hazırladığını söyledi.” Yerli ajanların provokasyonunun üstünü kapatmak için bir pir-i faniye rapor yazdırarak topu İngilizlerin üstüne atılıp temize çıkmak istedikleri açık değil mi? Öte yandan İngilizlerin kulağına da ‘Siz bakmayın bizim kerataların yazdıklarına’, demeleri de epeyce manidar.  Laz İbrahim Hoca &#160; Nasıl idam edildiler? 3 Şubat 1930 tarihi bir Ramazan gününe denk geliyordu. Menemen’de tam 32 (bir gazeteye göre 39) idam sehpası hazırlanmıştı ama 28 idam gerçekleşecekti. Şeyh Esad Erbilî vefat etmişti. Oğlu Ali Hoca kararı işittiği anda hastalanmış ve tedavi altına alınmıştı. 1925’ten beri evinden dışarıya adım atmayan babası ölmeseydi –tıpkı Dersim’deki Seyit Rıza ile oğlu gibi- beraberce darağacına çekileceklerdi. Mahkûmlar ibret-i alem için tek bir yerde değil, 7’si istasyonda, 2’si Bergama caddesinde, 4’ü Tuz Pazarı’nda, 1’i tam Kubilay’ın şehit edildiği yerde, 8’i de kaymakamlık civarında vs. idam edilecekler ve gün boyu görücüye çıkartılacaklardı. Cellat, İstiklal Mahkemesi’nde yüzlerce insanı asmış olan Kara Ali’ydi (o kâbus gibi gecede 140 lira kazanmıştı.). Mahkûmlar, süngülü jandarma ve askerlerin nezaretinde getiriliyor, sehpanın altında bir hoca, tövbe etmelerini istiyor, dua okuyor ve ardından yağlı ip boğazına geçiriliyordu. İdamlara istasyondan başlandı. Laz İbrahim Hoca, abdest alarak namaz kılmak istediğini söyledi. Ardından son sözü soruldu. Şeyh Esad Efendi’nin yanına gömülmek istediğini üç kere tekrarladı. Hafız Mehmed ise Molla Şaban Mescidi’nin tamiri için servetinden 500 lira sarfedilmesini istemişti. En ilginç an ise Haim oğlu Jozef’in idamıydı. Zevcesi Klara’dan yoğurt ekmek istemişti. Klara fırından iki ekmek aldı, yoğurtçudan da yoğurt. Ekmeğin birini sokağın köşesinde duran dilenciye verdi. Hayır işliyordu. Sonra ekmekle yoğurdu nöbetçilere teslim etti. Sonra bir haham geldi Jozef’in yanına, dinî telkinlerde bulundu. “Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti” diye bağırdı. Böylece irtica gerekçesiyle idam edilenlerden biri de Yahudi Jozef olmuştu! Ertesi gün gazeteler “Mürteciler asıldı” diye manşet atıyordu. Oysa aynı günlerde yurt gezisine çıkmış olan Gazi’nin arabasının önüne atılanlar ya “açız” diye bağırıyor, ya da ondan kendilerini ‘kurtarmalarını’ istiyorlardı (kimden?) Tıpkı Fethi Bey’in önünde çocuğunu kurban etmek isteyenler gibi&#8230; Hem onlara hem de Menemencilere sesleniyoruz: Mesele irtica değil, hâlâ anlamadınız mı? 28 Aralık 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/menemende-ajanlar-cirit-atiyordu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sultan Vahdettin, vatana ihanet suçlamasını böyle reddetmişti</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sultan-vahdettin-vatana-ihanet-suclamasini-boyle-reddetmisti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sultan-vahdettin-vatana-ihanet-suclamasini-boyle-reddetmisti/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 May 2013 20:06:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Fethi Okyar]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal ve Vahdettin]]></category>
		<category><![CDATA[Rauf Orbay]]></category>
		<category><![CDATA[Resmî tarihin Sultan Vahdettin saplantısı]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Vahdettin hain mi?]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdettin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7287</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye’de uzun yıllar devam eden sansürcü zihniyetin yedeğinde yapay bir yakın tarih imal edildi. Bu sayede devletin en kritik yıllarında padişahlık yapmış olan Sultan Vahdettin günah keçisi ilan edilmiş, bırakın savunmayı, fena biri değildi demek bile imkânsız hale getirilmişti. Bugün yakın tarih tartışmalarında yeni bir dönemece girilmiş bulunuyor. Bir “fecr-i kâzib” olmamasını ümit ettiğimiz bu dönemde yakın tarihe ait yeni bilgi, belge ve hatıratların neşredilmesinin, okurun dünyasını 90 yıl boyunca devam eden dayatmalardan kurtaracağı ve tarihin kara bulutlara boğulan ufkunu açmaya yardımcı olacağı ümidindeyim. Öte yandan Sultan Vahdettin’in Mekke’deyken 1923’te yayınladığı beyannamesi yeterince bilinmez. Oysa yurtdışına çıktıktan hemen sonra, sıcağı sıcağına yazılmış olması bakımından önemli ipuçlarıyla doludur. Şimdi sizi Sultan Vahdettin’in ‘müdafaa– namesi’yle baş başa bırakalım. Bırakalım ki, Son Sultan’ın bir gün ortaya çıkacağı ümidiyle vefat ettiği (hakikatlerin) hiç değilse bir kısmı önünüze dökülebilsin. (Beyanname metni ilk defa Eylül 1978’de Sebil dergisinde tefrika edilmiştir.) Sürgündeki Padişah kendini şöyle savunuyor (özetliyorum): “Tahta geçer geçmez cephelerimizin birbiri ardından düştüğü haberlerini almaya başladım. Ülke hızla kan kaybediyordu. Beraber savaştığımız ülkelerden ayrı bir barış yapmak istedim ama ‘ihanet şebekesi’nin engellemesiyle karşılaştım. O uğursuz Mondros Mütarekesi’nin imzalanmasına kadar böyle devam etti. Peygamberimiz gibi hicret ettim Mütarekeden ben değil, onu imzalayan Rauf (Orbay) Bey ile İçişleri Bakanı Fethi (Okyar) ve devleti böyle bir acı mecburiyete düşürmekte cidden rol sahibi bulunan Mustafa Kemal gibi bugünkü Millî Mücadele reislerinin sorumlu ve suçlu olması gerekir. Zira anayasa gereği icraattan Padişah değil, hükümet sorumludur. Ancak asıl sorumlular bugün kahraman ilan edilmişlerdir. Temel siyasetim, içeride makul ve ılımlı bir ıslahata girişmek, dışarıda ise aleyhimizdeki gayzın bertaraf olacağı güne kadar vakit kazanmaktı. İzmir’in işgali başlangıçta Büyük Devletler meselesiydi. İtilaf devletleri Yunanistan konusunda fikir ayrılığına düşünce meselenin mahiyeti değişti. Başlangıçta sabırla beklemek taraftarıyken işgal bir Yunan meselesi haline gelince tavrımı değiştirip mağlup olmamak şartıyla direnişe taraftar oldum. Nitekim Kuva-yı Milliye’ye eğilim duyan kabineleri iktidara getirdim. Ancak bu sırada Mustafa Kemal itaat dairesinden çıkmış, kendi başına işler yapmaya başlamıştı. Bize Sevr’i dayatıp 24 saat süreniz var, dediler. Ben de vakit kazanmak için antlaşmanın hükümetçe kabulüne taraftar göründüm. Nasıl olsa onay aşamasında önüme gelecekti. Nitekim Sevr Antlaşmasını tasdik etmedim. Hareketlerimde şahsî fikirler ve duygularımdan ziyade daima kamuoyunu veyahut direnilmesi mümkün olmayan diğer faktörleri esas aldım. “Kemalciler”in İstanbul’da nüfuz kurmalarını sağlayan Tevfik Paşa hükümetinin yaptıklarına da ses çıkarmadım. Ta ki Saltanatın Hilafetten ayrılması ve başkentin Ankara’ya nakline kadar. Birincisine, Şer-i şerife kesinlikle aykırı ve vekili bulunduğum Peygamber Efendimiz Hazretleri’nin haklarından feragati içerdiği, ikincisine ise hilafeti İstanbul gibi siyasî ve tarihî bir dayanaktan mahrum eylemek demek olduğu için karşı çıktım. Bu gibi aşırı ve mecnunane arzularına tabi olmadığım için bana vatana ihanet iftirasında bulunanların bilmesi gerekir ki, dünyanın en büyük makam ve mansıbı olan Hilafet ve Saltanat makamında fiilen ve ecdadından gelen bir hak olarak oturan bir hükümdarı vatana ihanet gibi alçakça bir suça sevk edecek hiçbir emel ve ihtiras mevcut değildir. Ben o makamların şeref ve haysiyetini muhafaza için geçici olarak tahtımdan, vatanımdan, huzur ve rahatımdan ayrı düşmeyi bile göze aldım. İstanbul’dan ayrılmam, hesap verememekten dolayı değildir. Hiçbir kanuna tabi olmayan insanlar elinde savunma ve söz hakkı yasaklanmış bir halde hayatımı göz göre göre tehlikeye atmak gibi İlahi emrin ve akl-ı selimin kabul etmeyeceği bir şeyden kaçınmak, hem de şan sahibi müvekkilimin (Peygamber Efendimiz’in) sünnetine uymak için hicret ettim. Hakikat mağlup edilemez! Şimdi bana haksız yere vatana ihanet suçu isnat edenler, hilafeti hukuk ve nüfuzundan ayırıp değiştirerek bu Muhammedî saltanatı yıkmış ve yalnız vatanlarına değil, bütün İslam alemine ihanet etmişlerdir. Ben devleti tehlikeden korumak için özellikle dış politikada karşıtlarımın tabiriyle korkarak, yani itidal ve ihtiyatla hareket ettim. Daha doğrusu, vakit kazanmak için. Eğer bir hatam varsa din ve devletin bu derece tahrip edilip değiştirilmesine bütün vekil ve alimler ve aklı başında insanlar ve memleketin önde gelenleri tarafından ses çıkarılmayacağına ve bazı hasis menfaatler karşılığında gizli ve aşikâr suretlerle yardım edileceğine ihtimal vermememdendir. Ben milletimin aydınlarının vatanî ve vicdanî görevlerini bu derece kötüye kullanmayacakları hakkındaki hüsn-ü zannıma ait olan hatamı itiraf ederim. Hilafet meselesinin halli 300 milyonluk İslâm âlemine düşecek bir büyük meseledir. Dolayısıyla şimdi ben Hilafet hakkında Ankara’da ve İstanbul’da verilen fuzulî ve cebrî hükmü kesinlikle kabul etmeyerek hakkımda reva görülen iftiraları onları yakıştıranlara büyük bir nefretle red ve iade ederek, memleketin ırk ve din ayırmaksızın bütün ahalisinin mutluluk ve refahından başka bir emeli olmayan ve adalet ve itidalin hakim olmasını isteyen müsterih bir kalb ve vicdan ve hak ve hakikatin mağlub edilemeyeceğine dair kuvvetli bir imanla sevgili vatanıma dönünceye kadar ıtır kokulu toprağının ezelden müştakı olduğum Haremeyn-i Şerifeyn’de ve şimdilik Beytullah’ın civarında vakit geçiriyorum.” Ne yazık ki, bu hasret dolu satırların sahibinin cesedinin dahi sevgili vatanına girmesine izin verilmeyecektir. Sultan Vahdettin tarihe savunmasını bırakmak için çırpınmış. Günün birinde çığlığını duyabilecek bir kulak çıkar diye. Duyuyor muyuz? 05 Mayıs 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sultan-vahdettin-vatana-ihanet-suclamasini-boyle-reddetmisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>CHP’nin parti kapattıran demokrasi anlayışı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/chpnin-parti-kapattiran-demokrasi-anlayisi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/chpnin-parti-kapattiran-demokrasi-anlayisi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 17 Mar 2013 00:12:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[CHP]]></category>
		<category><![CDATA[Fethi Okyar]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Parti Devri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6459</guid>

					<description><![CDATA[1930 Ağustos’u Türkiye Cumhuriyeti ufuklarında bir fecr-i kâzip (yalancı şafak) gibi doğuyordu. 5 yıllık Tek Parti yönetimi üst yapı devrimleri ile övünürken, devrimlerin baş döndürücü hızı ve başarısız ekonomi politikaları yüzünden halk zor günler yaşıyor, hatta açlık tehlikesine uğrayanların haberleri basında yer bulabiliyordu. Zaten “tekâlif-i milliye” kanunu halkın elindeki mal varlığını cebren almış, malının yüzde 40’ı Milli Mücadele’ye hibe edilmişti. Buna aşarın yerine konulan ağır vergilerin yükü eklendiğinde üretici ve köylünün sırtındaki kambur iyice büyümüştü. Fethi Okyar, hatıralarında bu durumu Gazi’ye şöyle aktardığını yazar: “Hariçten malî ve iktisadî vaziyetimiz pek fena görülüyor. Vergiler artırılmıştır, girişimciler ancak geçimini sağlamak ve vergisini verebilmek için çalışmaktadır. Kimsede sermaye kalmamıştır. Parasızlık, fakr u zaruret yüz göstermiştir.” Bunun üzerine Gazi Paşa’nın teklifi ile bir muhalefet partisi kurmakla görevlendirilen Fethi Bey, tarafsızlık noktasında bir tereddüt yaşar. Gazi’ye tarafsız kalıp kalamayacağından emin olmak istediğini söyler. O da tarafsız kalacağını beyan eder. Fethi Bey ısrar eder; yalnız tarafsız kalmayacak, aynı zamanda iki partiye de eşit muamele ve yardımda bulunacaktır. Gazi bunu da kabul eder, hatta kuruluş için gerekli parayı bizzat verir Fethi Bey’e. Ardından 40-50 milletvekili ile işe başlamasının iyi olacağını, hatta kızkardeşi Makbule Hanım’ı da partisine kurucu üye yapacağını vaat eder. Lakin işler farklı gelişir. 40-50 milletvekili ile yönetilebilir bir muhalefet olarak tasarlanan Serbest Cumhuriyet Fırkası, beklenmeyen bir performans gösterince, hele ki İzmir mitingine 50 bin kişi katılıp Fethi Bey’in önüne çıkarak “Kurtar bizi” feryatlarını basınca işin rengi aniden değişir. Yerel seçimlerde de Serbest Fırka’nın hatırı sayılır bir miktarda oy alacağı belli olunca baskılar, işkenceler, hatta halkın oy kullanma hakkına müdahaleler birbirini takip eder. Tekkelerin önlerinin süpürülmeye başlandığına, feslerin kalıplandığına vs. ilişkin malum irtica silahlarının kılıfından çıktığına da tanık olunur. Bir de ciddi bir oy alması, iktidarın alarm zillerini çaldıracak ve sonuçta kapatılması için düğmeye basılacaktır. Bizzat Fethi Bey’in kendisinden intikal eden bir dosyadan seçtiğimiz alttaki belge, sürecin en can alıcı noktasını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Fethi Bey’e gönderilen bu mektupta CHP yönetiminden şikâyetler sıralanıyor. Nihayet partiyi kurmak için en yakın arkadaşını “ıstıraplı bir işe” sürükleyen Gazi, başında bulunduğu CHP’yi korumak için devreye girecek ve başta verdiği tarafsızlık sözünün tersini yaparak Serbest Fırka’yı kapatacaktır. Böylece ağustos ayında hükümetin icraatından şikâyet raporuyla süreci başlatan Fethi Bey, 17 Kasım 1930 günü fesih kararıyla bu (liberal) düşe son verecektir. İşte üç aylık demokrasi deneyiminin iç yüzünü anlatan ve ilk kez yayımladığımız belgenin tarihî zemini budur. Bizzat Fethi Bey’in kendisinden intikal eden bir dosyadan seçtiğimiz belgenin ışığında bu sürecin en can alıcı noktasını, Mersin’den yükselen feryat bütün çıplaklığıyla ortaya koyacaktır. Fethi Bey’e gönderilen mektupta CHP yönetiminden şikâyetler şöyle sıralanıyor: “13 Ekim 1930 tarihinde güç hal ile seçime katılabildik. Bütün zabıta kuvvetinin partimize oy verecek seçmenleri dayak, tekme, sille, tokatla engellediğine Mersin gayrimüslimleri hayrette kalmışlardır.” Yöneticilerinin zorla istifa ettirildiğinden bahseden belgede Bedii Efendi adlı bir üyenin de gece emniyete çağrılarak ölünceye kadar darp edildiği ve başkalarına da tüfek dipçiği ile vurularak ve ayaklarıyla öldüresiye darp ve işkence edildiğinden söz edilmektedir. Ardından şu ifadelere yer verilmektedir: “Feryatlarına koşan mahalle halkı ve ortaokul müdürü Ramiz Bey’in rica ve istirhamını kabul etmeyen polisler, onu tüfek dipçiği ile silah çekerek kovalamışlardır Onlara sahip çıkanlar da dayaklardan ve tekmelerden nasibini almaktadır. Daha da trajikomiği, seçmenlerin sandıklara yaklaşmasının yasaklanmasıdır. Öyle ki, belirlenen kişiler sandıkların bulunduğu belediye binasının yakınından dahi geçememektedirler. Seçmen olsun olmasın herkes dayakla ve doğruca emniyete götürülerek tutuklanmakta ve orada da sebepsiz yere işkenceye tâbi tutulmaktadır. Bunun üzerine kadın ve erkeklerden oluşan bir grup, savcılığa başvurup oylarını Serbest Fırka’ya kullanamadıklarından şikâyet etmiş ama Vali Faik Bey onları, “Sizi daha denize döktüreceğim ve sürdüreceğim” diye tehdit etmiş ve buna herkes şahit olmuştur. Daha da ilginç olan nokta, Musevi vatandaşlara özel bir pusula gönderilerek oylarını CHP’ye vermedikleri takdirde sınırdışıedileceklerine dair uyarı yapılmış olmasıdır. İlk kez burada yayımladığımız belge, demokrasi anlayışının ve halkın iradesine tahammülsüzlüğün 1930 yılında ulaştığı noktayı net olarak göstermektedir. Tabii bunlara Biga’dan gelen bir mektupta Serbest Fırka’ya oy vereceklerin bir meydanda toplanıp tecrit edildikleri ve oy vermelerine izin verilmediği bilgisi eklenince manzara aşağı yukarı aydınlanıyor. Fethi Bey’in hatıralarında geçen Atatürk’ün bir sözü her şeyi anlatmaya yetiyor zaten: “Gerçekte bugünkü yönetim şeklimiz lafzen Cumhuriyetse de, Cumhuriyet’ten ziyade ‘dictature’e benzemektedir.” 17 Mart 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/chpnin-parti-kapattiran-demokrasi-anlayisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
