<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Filistin &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/filistin/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Sat, 14 Oct 2023 20:44:04 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Filistin &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Filistin Sorunu Yok Siyonizm Sorunu Var</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/filistin-sorunu-yok-siyonizm-sorunu-var/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/filistin-sorunu-yok-siyonizm-sorunu-var/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Dec 2017 10:41:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[düşünce mektebi]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[röportaj]]></category>
		<category><![CDATA[siyonizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8479</guid>

					<description><![CDATA[Mustafa Armağan Ropörtajı Komuşan: Mehmed Mazlum Çelik Siz son dönemde ABD Başkanı Donald Trump’ın açıklamaları sonrası ‘Filistin Meselesi ’ne nasıl yaklaşıyorsunuz? Filistin meselesi veya Filistin sorunu deyiminin yanlış olduğunu söylemekle söze başlayayım. Bu aslında Siyonist argümanların dilimize nasıl sirayet ettiğini gösteriyor. Filistin sorunu yoktur, Siyonizm sorunu vardır. Daha genelde İsrail sorunu vardır. Çünkü sorun çıkartan taraf Filistin değil, Filistinliler kendi topraklarında yaşarken yabancı bir güç geldi ve topraklarını işgal etti. Onlar özgürce yaşamak istiyorlar; onların bunu ifade etmesi Siyonizm tarafından sorun olarak algılanmakta ve algılatılmaktadır. Ve bütün dünyaya da bu şekilde paketlenmektedir. Edward Said’in Türkçeye çevrilen kitabının adı hatırlarsanız Filistin’in Sorunu ’dur. Dolayısıyla biz sorunun bir işgal ve Siyonizm sorunu olduğunu kabul edelim. Yakın zamanda İsrailli bir öğretim üyesi olan Pappe’nin açıklaması vardı; İsrail’de kendisine yaşama hakkı verilmediği için Avrupa’ya gitti, orada bir üniversitede çalışmaya başladı. Pappe, İsrail için işgal devleti teriminin dahi yetersiz olduğunu söylüyor, çünkü işgal geçici bir durumdur. Hâlbuki İsrail’de bir sömürge, koloni faaliyeti yürütüldüğünü, uzun vadeli olarak burada hiçbir Filistinlinin yaşayamayacağı bir ortamın oluşturulmasının amaçladığını ifade ediyor. Peki, İsrail’in yaklaşımı hangi motivasyonlara dayanıyor ve nasıl bir pozisyon alıyor? Çocuklarına okullarda öğrettikleri şey, son Filistinli buralardan gidene veya öldürülene kadar mücadeleye devam edileceği ve büyük İsrail’in kurulacağı idealidir. İsrail’in etrafındaki ülkelerin nasıl birer birer diz çöktürüldüğüne bakarsanız (Suriye, Suudi Arabistan gibi) bu idealin zaten gerçekleşme yolunda olduğunu görürsünüz. Fakat biz geleceği fütüroglara bırakalım, geçmişi konuşalım. 11 Aralık günü Kudüs tarihi için önemli bir tarihtir. Hatta Kudüs için kıyametin koptuğu gün bu gündür, diyebiliriz. 9 Aralık’ta Kudüs teslim olmuştu. 11 Aralık’ta ise General Edmund Allenby, Kudüs’ün ele geçirildiğini ve sıkıyönetim başlatıldığını ilan etmişti. O günden bugüne aradan geçen yüz yıl içinde yüzde 10 olan Yahudi nüfusu çoğunluğa geçmiş durumda. O zaman ülkede %90 nüfusa sahip olan Filistinliler ise bugün azınlık durumunda olup azınlık haklarından dahi yararlanamamaktalar. Özetle; bugün Filistin topraklarında yaşanan durum tarihte benzeri görülmemiş tam bir etnik temizliğe dönüşmüş durumda. Yüz yıl önceki garabeti bize en iyi formüle eden kişi yazar Arthur Koestler’dir. Kendisi ünlü bir romancıdır.  Bir kitabında şunları söylüyor; ‘Bir millet ikinci millete üçüncü bir milletin toprağını vadetti; fakat bu üçüncü milletin de bir devleti vardı.’’  Birinci millet kim? İngilizler, ikinci millet kim? Yahudiler. Üçüncü millet kimdi? Filistinlilerdi. İngilizler, Yahudilere Filistinlilerin toprağını vadetti. Bu topraklar da 1917 yılının 2 Kasım’ına kadar Filistinlilerin değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun toprağıydı. Dolayısıyla orası İngilizler ’in kendi toprağı değil, daha orayı alamamış, Gazze bile henüz Osmanlı’da. Dolayısıyla İngilizler diyor ki Yahudilere; ‘Henüz almadım; ama alırsam ve bana yardım ederseniz size oradan bir toprak vadediyorum.’ Bunu neden söylemek ihtiyacını duydu? Çünkü İngilizler savaşı kaybetmek üzereydi. Maddi açıdan bitmişlerdi, Amerika’daki bankerlere trilyonlarca dolar borçlanmışlardı. Çanakkale’yi geçemeyip savaş uzadığı için ekonomik vaziyetleri iyi değildi. Biz Kutül Amare gibi bir zaferi 1916 yılında kazandık. 1917’nin Mart’ında 1.Gazze Muharebesini kazandık, aynı yılın Nisan sonlarında 2. Gazze muharebesini kazandık. Gördüğünüz gibi daha ölmemişiz, mücadele ediyoruz. Gelgelelim; 3.Gazze Savaşı öncesinde Balfour Deklarasyonu geldi. Bu neye sebep oldu? Yahudi bankerlerin ve istihbaratçıların siyasi çevrelerine mesaj verildi. Denildi ki; ‘Bize destek olun. Biz bu işi kendi başımıza beceremiyoruz, vakit kaybediyoruz. Dolayısıyla size toprak vadedelim. Burayı alırsak burada size bir vatan vereceğiz, siz de bize kesenin ağzını açın. Ayrıca istihbarat desteği sağlayın da denildi. Bununla beraber birçok yerel Yahudi de bu istihbarat ajanları ile iş birliği etti. Balfour Deklarasyonu’nu bu kadar önemli kılan neydi, tarihte nasıl bir anlam taşır? Balfour Deklarasyonu bir alçaklık vesikasıdır. Sahip olmadığı bir ülkenin toprağını bir başka halka vaat ediyor ve şöyle bir açıklama yapıyor; ‘Yahudi olmayanların da hakkı korunacaktır.’ Bu cümleden şunu anlıyorsunuz; Yahudiler Filistin’in çok büyük bir kesimini oluşturuyor, Yahudi olmayanlar da onun için de bir azınlık. Oysa Yahudi olmayanlar derken Filistin’in yüzde doksanı kastediliyor. Yüzde doksanın da hakkı korunacaktır gibi yuvarlak bir ifade kullanılıyor; ancak Filistinli çoğunluğun hakkı korunmadı. Özetle İngilizlerin işgali İsrail’in kurulması için ilk adım oldu. 1917-1947 yıllarında Yahudiler bankalar kurdular, üniversiteler açtılar. Hitler de Avrupa’da katliamlar yaparak onlara meşruiyet sağladı. Biz Müslümanlar ile Yahudiler arasında tarihte nasıl bir ilişki kurulmuştur? Müslümanlar, Peygamberimiz dönemindeki birkaç münafıklık olayı dışında Yahudiler ile ciddi bir problem yaşamadı, hatta Romalılar, Yahudileri Kudüs’ten kovduktan sonra onların tekrar buraya dönmesini sağlayanlar Müslümanlardır. Onlara bu imkânı Hazret-i Ömer sağladı. Yine İspanya’daki zorla Hıristiyan yapma veya gitmeye zorlanınca sığınma taleplerini Osmanlı Devleti kabul etti. Nerede bir Müslüman diyarı varsa Yahudiler orada yaşamayı tercih ettiler. Dolayısıyla şunu net olarak ortaya koyalım: Yahudi sorunu, İslam’ın sorunu değildir; İslam Yahudilere yeryüzünde yaşadıkları en rahat dönemleri sağlayan din olduğu halde İsrail sorunun bedelini neden Müslümanlar ödüyor? Fırınlarda Yahudileri kızartma yapan Müslümanlar değildi, Almanlardı. Gaz odalarını kuran Almanlardı. Polonya’da öldürülen Yahudileri Stalin katletti. Kaç yüz bin Yahudi’nin Stalin tarafından öldürüldüğünü kaynaklar ortaya koyuyor. Bizim topraklarımızda böyle bir katliam yok. İstanbul’da hala Yahudi var, bundan yüzyıl önce daha çok vardı. İlk iki İsrail devlet Başkanı İstanbul Hukuk Fakültesi mezunudur. İslam devletleri onlara en rahat yaşayacakları yerleri vermesine rağmen neden Filistinliler ve Müslümanlar Avrupa’nın Yahudi katliamlarının bedelini ödüyor? Bu büyük bir haksızlıktır. Baştan sona Filistin halkı büyük bir zulmün çizmesi altında inletilmekte. Sadece Filistin değil bütün İslam âlemi aynı baskı altında yaşamakta. Şu anda sadece Türkiye sesini çıkartmaktadır. Dolayısıyla bugünkü sorunun perde arkasına baktığımızda bunun bir İngiliz-Siyonist işgali olduğunu ve arkasında İngilizlerin 2. Dünya Savaşından sonra İsrail’i ABD’ye emanet ettiklerini ve ABD’nin eliyle İsrail’in korunduğunu görüyoruz. İngilizler ile başlayan bu süreç 2. Dünya Savaşı sonrası ABD’ye devredildi. Görünen o ki İsrail, ABD ile birlikte hedefine ulaşıncaya kadar terörüne devam edecektir. Bahsettiğiniz terörün önüne geçmek mümkün mü? Ne zaman İslam Âlemi diye bir âlemden bahsedebilirsek bu terörün duracağını da söyleyebiliriz. Müslümanlar âlemi var; ama İslam âlemi var mı emin değilim. Türkiye’de yakın tarih okumaları neden ideolojik koşullanmalar ile açıklanmaktadır? ‘’Yakın tarih bize en uzak tarih’’ derler ki doğru. Çünkü henüz tarih olmasına müsaade edilmiyor. Defterler kapanmıyor; çünkü bir kişi kültü üzerinden bir dönem her dönemde geçerli hale getirilmek isteniyor. Mesela 20’li ve 30’lu yıllarda yaşayan devletin kurucu kişiliklerinin bir kült halinde, her zaman siyasette, dış politikada, kültür hayatında etkili ve geçerli bir model olarak sunuluyor. Örneğin eğitim sistemini reforme edeceksiniz, vay efendim şunlara dokunamazsınız, Anayasa’yı değiştireceksiniz değiştirilmesi teklif edilemez maddeleri var. Şimdi biz tarihten kurtulamadık ki! Bunların gerçekten tarih olabilmesi için ecdadımızla düzgünce vedalaşmamız gerekir. Her şey o kadar içimizde ki sadece Anıtkabir ziyaretinde bulunulması değil, her meselede bu tarz şeyler karşımıza çıkıyor. Atatürk bir siyasi aktörmüşçesine -ki bir partisi var, bu parti hala bu argümanı ciddi bir şekilde kullanıyor- yaşıyor. Buradan oy devşiriyor, demek ki daha bazı şeyler tarih olmamış. Tarih olmamışsa demek ki bazı defterler henüz kapanmış değil. Bakın ben de 5816’dan, Atatürk aleyhinde işlenen suçlar kapsamında yargılandım, hâkimin başının üstünde Atatürk’ün büstü var. Bu mahkeme beni nasıl adil bir şekilde yargılayabilir?  Hâkim ister istemez onu savunmak durumunda. Adalet Tanrıçası diye bir şeyden bahsedeceksek, gözlerinin kapalı olması gerekir. Hâkim karşına kim gelmiş, şu düşüncede bu düşüncede diye bakmaz. Hukukta yeri nedir? diye bakması gerekir. Dolayısıyla bizim şu anda özellikle son yüzyılın tarihini tartışamadığımızı açık yüreklilikle itiraf etmemiz gerekir. Türkiye siyasi tarihi genellikle hainler ve kahramanlar üzerinde tartışılıyor. Bunun altında yatan sebepler nedir? Kurumsal ve kuramsal bir tarih disiplini hem üniversiteler hem siyasi hayatımızda nasıl işletilebilir? Bir kere kahramanlar ve hainler kısmı tamamen tarihin yorumuyla alakalı bir durum. Tarihte kahramanlar elbette olur ama bu kahramanlar kanunla korunmaz. Bir kişi kahramansa kahramandır. Bunun tartışması ya da korunması olmaz. George Washington’a da bugün karşı çıkanlar var. Örneğin İngilizlere karşı şansla zafer kazandı diyenler var ama genel olarak Washington’un Amerika için yaptıkları, devlet başkanı oluşuyla da netleşmiş, artık kimse onun önemini tartışmıyor. George Washington’u koruma kanunu yok. İnsanlar onu eleştirebilir. Abraham Lincoln hakkında da koruma kanunu yok. Yıllar sonra Lincoln’ ün zenci bir kölesinden bir çocuğu olduğu ortaya çıktı. Ne oldu? Gazeteler yazdı, dergiler kapak yaptı, tartışıldı, tarihe mal oldu ve bitti. Lincoln’ü koruma kanunu olmuş olsaydı bu keşif tartışılabilecek miydi? Tartışılamayacaktı. Tarihte tartışma şarttır. Eğer bir tartışma ortamı yoksa orada tarih olduğu söylenemez. Tarih her zaman tartışmalı bir ortamdır. Çünkü ideolojik bir tarafı da vardır. Tarihçi “ulu önder” diye peşrev çekerek makalesine başlayamaz. Tarihçi ise eğer tarihteki kişiler ona eşit uzaklıkta ve akınlıkta olmalıdır. Tarihçi “sevdiğimi yüceltilir, sevmediğimi yerin dibine batırırım” diyemez. Bu tutum tarihçilikle bağdaşmaz. Kimse beğenisini kimseye dayatamaz. İllaki bunu benim kadar beğeneceksin, benim sevdiğim kadar seveceksin diyemez. Bu ne hayatta mümkün ne de tarihte. Robin Prior adındaki Avustralyalı tarihçi Gelibolu: Mitin Sonu adlı eserinde -ki ilk defa bu adam objektif şekilde Çanakkale meselesini tartışmaya açtı- dedi ki: “Arıburnu muharebelerinde Mustafa Kemal kadar, hatta ondan daha belirleyici bir başka Türk komutanı var: Albay Halil Sami. Bu Türkler Albay Halil Sami’yi neden sevmiyorlar? Ben anlayamıyorum, diyor. 57. Alay yetişene kadar Anzak ile ilk çarpışan Albay Halil Sami’nin 27. Alayıdır. Bu ismi bugüne kadar duyduk mu? Hayır. Bilelim ki Halil Sami Albay, yedek 19. tümen komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in de komutanıdır. Lakin Mustafa Kemal’i anlatmadan önce Halil Sami’yi anlattın mı sorun çıkıyor. Tarihteki bir kahramanı birileri alaşağı ediyor. Neden? Ortada sadece tek bir kahraman bırakmak için. Hem o insanların ruhaniyetine ve maneviyatına saygısızlık hem de hakikate karşı haksızlıktı bu. Tarihçi herkesi ait olduğu yere oturtmak ile yükümlüdür. Adalet de bu değil midir? Adalet bir şeyi ait olduğu yere koymaktır. Zulüm ise bunun tam tersidir. Biz mahkemelerde istediğimiz gibi tarihte de adalet istiyoruz. Üniversitelerin Kemalizm konusunda bulunduğu konumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Üniversiteler Kemalist ideolojiyi pekiştirmek, sürdürmek için bir tür diyaliz makinesi işlevi görüyorlar. Kemalizm’in diyaliz makineleri olarak İnkılap Tarihi Enstitüleri bugün ömrünün sonuna gelmiş bulunan bu ideolojiyi hayatta tutmaya çalışıyorlar. Üniversite hayatını tenkit etmeye kalksak saymakla bitmez. Basit bir örnek vermek gerekirse yazılan kitaplarda isimlerin önüne profesör doktor unvanının koyulması. Dünyanın hiçbir yerinde kitapların kapağında bu unvanı göremezsiniz. Kitabı sokaktaki insan satın alacaktır, onun sizin akademik unvanınızla bir alakası yoktur. Bu ayıptır, az gelişmişliktir, görgüsüzlüktür. Bazı insanlar kapısına ziline bile ‘Profesör Doktor’ diye yazıyor. Böyle bir şey olmaz, ayıptır. Bu Türkiye’deki zihni çarpıklığın numunelerinden biridir. Bunu bile anlatmak Türkiye’de problem. Şöyle düşünün: Atatürk İlke ve İnkılapları Enstitüsünden Atatürk’e objektif bakacak bir eser çıkması mümkün müdür? Değildir. “Atatürkçülük” diye liselerde ders okutuluyor biliyorsunuz. Kimse de şikâyet edip bir kişinin dersi olur mu diye sormuyor. Milliyetçilik diye bir kavram olur, kahramanların milliyetçilik içinde bir yeri olur. Dünyada büyük liderler bu şekilde ele alınır. Dolayısıyla kurumlar ve üniversiteler objektif bilgi üretemezler. Buna o kadar çok rastlıyorum ki hayretler içerisinde kalıyorum. Mesela Dersim katliamını ele alalım. Cumhurbaşkanımız – başbakan iken- Meclis kürsüsüne çıkıp bir belge gösterdi ve Dersim’de 13 bin kişinin devlet tarafından öldürüldüğünü ve üzerlerine gaz atıldığını söyleyerek ‘özür dilenmesi gerekiyorsa diliyorum’ dedi. O zamana kadar Dersim üzerine bir sempozyum, panel yapılmış değildi. Dersim’den sadece eşkıya ayaklandı, onlar tedip edildi, diye bahsedilir ve geçiştirilirdi. Hakkında bir master ya da doktora tezi yazılmış değildi. 13 bin insanın öldürüldüğü olay inkılap tarihinde neredeyse yok sayılıyordu. Ondan sonra ne oldu? Üniversiteler Dersim hakkında araştırma yapmaya başladı. Üzerinden 80 yıl geçmiş, sen kalkıp tarih yazacaksın öyle mi? Bütün belgeler yok olmuş, tüm canlı şahitler ortadan kalkmış, dönüp tarih yazacaksın. Geçmiş olsun, Dersim tarihi yazılamaz artık, bitti. Bir gün bir televizyon programında Çiğdem Anat, “Belge göstermek Başbakanın işi mi?” diye sordu. Utansın tarihçilerimiz dedim. Tarihçilerin uyuduğu bir memlekette Başbakan elbette onları uyandırmak için belge gösterecek. Niye tarihçiler o ana kadar bu cesareti göstermedi? Velhasıl üniversite ve kurumlardan ümitli değilim. Bir şeyler olacaksa sivil çabalarla ve alternatif çalışmaları ile mesafe alınacaktır. Atatürk ile Kemalizm arasında nasıl bir ilişki kurmamız gerekir? Atatürk döneminde yapılan her şeyi Kemalizm ile özdeşleştirmek yanlıştır. 1940’lı yıllardan sonra oluşturulan şeylerin tamamına biz Kemalizm diyoruz. Lakin bunlar özdeş değildir. Bakın Hasan Tahsin diye bir kahraman okutuluyor değil mi? (Bana göre kahraman değil.) 1931 yılında basılmış ders kitabına baktığımızda Hasan Tahsin diye bir kahramana yer verilmediğini görürüz. Kurşunu ilk atan kişiden isimsiz olarak bahsedilirken, aynı ders kitabında kurşun atmak onaylanmaz; çünkü katliama sebep olmuştur, der. 27 Mayıs 1960 Darbesi’nden sonra ise Hasan Tahsin’in İzmir Konak meydanına heykelinin yapıldığını ve ders kitaplarına girmeye başladığını görüyoruz. Ne oldu? Kemalizm’e eklemeler yapıldı. İlk kaynaklarda var olmayan yeni bilgiler 40 küsur yıl sonra eklenmiş oluyor. Kendi sağlığında iken Mustafa Kemal’in babasının fotoğrafını hiçbir kitapta göremezdiniz. Gazi devrindeki tarih kitaplarına baktığımızda annesi ve kendisinin resimleri var; ama Ali Rıza Efendi’nin fotoğrafını göremezsiniz. 1940’lı yıllarda çıkmaya başlar. Atatürk hiçbir zaman o başı fesli olan kişinin kendi babası olduğunu kabul etmemiştir. İnönü devrinde Atatürk etrafında...]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/filistin-sorunu-yok-siyonizm-sorunu-var/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Yahudi halkı nasıl icat edildi?”</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/yahudi-halki-nasil-icat-edildi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/yahudi-halki-nasil-icat-edildi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Aug 2014 08:05:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Anne Frank]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan'ın bu haftaki yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi Halkı Nasıl İcat Edildi]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7943</guid>

					<description><![CDATA[Soğuk Savaş döneminde okullarımızda tavsiye edilen “Anne Frank’ın Hatıra Defteri”nin orijinal olmadığını öğrenmek neden önemli? Şundan: Adam Smith’inkini aratmayacak bir “görünmez el” onu icat ve imal etmiş ve Yahudilerin çektiklerini ömür billah hafızalardan çıkmayacak bir şekilde işlemiştir. Tarihçi Robert Faurisson’un günlüğün sahte olduğunu 1982’de ilmî bir dergide yazdığına, Roger Garaudy’nin ise “İsrail: Mitler ve Terör” adlı kitabında özetlediğine göre hatıra defterinin bir kısmının tükenmez kalemle yazıldığı ortaya çıkmış. Oysa tükenmez kalemin piyasaya çıkışı savaştan 6 yıl sonradır. Anlaşılan daha etkileyici olabilmesi ve bestseller olup okunabilmesi için yeniden yazılmış ve parçalar eklenmişti. Tek kelimeyle sahteydi. Ne var ki bu, 2. Dünya Savaşı sonrasında sık rastlanan tarih tahrifatının yegâne misali değil. Aslında İsrail devletinin kuruluş yıllarından itibaren tarih çarpıtılmış, yeniden yazılmış ve devletin ideolojisine uygun hale getirilmişti. Bizde sanki farklı mıydı? Türk Tarih Kongresi’ndeki ırkçı rezaletleri hatırlamıyor muyuz? 1932’de yapılan bu sözde bilimsel kongreye Dr. Şevket Aziz Kansu, Bağlum’un köylerinden ‘saf bir Türk ailesi’ni ‘tesadüfen’ getirip gururla şöyle takdim etmişti: “İşte ince, uzun burunlu brakisefal ve antropoloji kitaplarında bu karakterle tavsif edilen halis dağlı adam, Alp adamı, Türk adamı (Alkışlar). İşte saçları altın renkli olan bu yavru Türk ırkına mensuptur (Alkışlar).” Nasıl Türkiye sınırları içinde Türk’ten başka bir ırka kapılar kapatılmış ve Anadolu halkına ortak bir kimlik olarak Türklük kisvesi geçirilmek istenmişse İsrail kurulduktan sonra benzer bir ortak kimlik bulma işi tarihçiler ve arkeologlara havale edilmişti. İsrailli tarihçi Şlomo Sand’ın “Yahudi Halkı Nasıl İcat Edildi?” başlıklı kitabı (Doğan Kitap: 2011) benzer sahnelerin Yahudiler için bir ‘ulus devlet’ olarak tasarlanan İsrail’de de nasıl yürürlüğe konulduğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor. Osmanlı’nın son yıllarında çekilmiş bir hava fotoğrafında Mescid-i Aksa ve Kubbetü’s-Sahra. TECAVÜZDEN DOĞAN ÇOCUK Sand, kitabı yazdıktan sonra İsrail’deki akademik dünyadan nasıl dışlandığını ve El-Kuds Üniversitesi’nde sorgulandığını anlatıyor. Siyonizmin efsanelerini dinamitleyen ve Filistin topraklarının sömürgeleştirilmesine karşı çıkan kitabı yazdığı halde nasıl olup da burada yaşamaya ve İsrail’in Filistinliler tarafından tanınmasını talep etmeye devam edebiliyordu? Bu soruya şöyle cevap vermiş: “Tecavüzden doğan çocuğun da yaşama hakkı vardır. Bir trajedi, yeni trajediler yaratarak düzeltilemez. Bize düşen görev, çocuğa hangi koşullarda doğduğunu öğretmek ve babası gibi davranmasını önlemektir. Ortadoğu’daki çatışmada sorun, evladın, doğumuna öncülük etmiş eylemleri sürdürmesi ve yenilemesidir.” Yahudiler 2. Dünya Savaşı’nda en çok Nazi ırkçılığından çekmişlerdi, değil mi? Ne diyorlardı? Dünyayı kana göre tasnif ediyorlardı. En üstün ırk Almanlardı (Nordik); onun safiyetini bozan ırklar, özellikle Yahudiler ve çingeneler ortadan kaldırılmalıydı. Hitler’in bu saçma nazariyesi Yahudilere çok pahalıya mal oldu ve milyonlarca Yahudi hayatını kaybetti. İyi ama İsrail devleti bu uğursuz Hitlerci mirasa nasıl vâris olabildi? İsrail’de Yahudi kanıyla birleşmiş ve diğerlerinden kesin hatlarla ayrılmış saf bir ulus oluşturma anlayışı Hitler’in zaferi değil de neydi? “Daha dün ‘Yahudi kanı’ndan söz ederken bugün de İsrail’de yaşayan birçok kişi bir ‘Yahudi geni’nin varlığına inanırken” diyor yazarımız ve soruyor, “Hitler’in Yahudilerin spesifik biyolojik karakteristikler taşıdıkları şeklindeki teorisini yenmenin ihtimali nedir?” “Tarihte buna yakın bir ironi yoktur.” diyen Sand, Siyonizmi ve efsanelerini kıyasıya eleştiren Post-Siyonizm’in izinde yürüyor ve sorularıyla İsrail’in etnik merkezci ve anti-demokratik karakterini değiştirmeye çalıştığını ifade ediyor. İsrail’in kuruluşundan sonra tarih ve arkeoloji sahaları birden canlanır. Tarih, Kitab-ı Mukaddes’i İsrail’in meşru temeli olarak kurgulamakla görevliyken, arkeoloji de burada yaşamış olan ‘İsrail halkı’nın 4 bin yıllık geçmişini gün ışığına çıkarmaya koşulur. Böylece kazı alanları adeta yeni ulusun ibadethanelerine dönüşür. 1967 işgalinden sonra İsrailli arkeologlar Batı Şeria’nın altını üstüne getirmeye koşarlar. Ne var ki toprağın altından beklenmedik soru işaretleri çıkar. Arkeolog Mazarfarkeder ki, Kitab-ı Mukaddes’te Filistinliler, Aramiler ve develerden bahsedilmekle birlikte bütün arkeolojik ve yazılı tanıklıklar kendilerinin milattan önce 2. bin yıla tarihlendirdikleri olaylarla çelişiyor. Filistinliler buraya 8 asır sonra gelmişlerdi, Aramiler ise 9 asır sonra! Develerin evcil hayvan olarak ortaya çıkışları da peygamberlerin başından geçtiği söylenen kıssalardan bin yıl sonradır! Bu tatsız gerçekler karşısında İsrailli arkeolog olayları daha geç bir döneme “taşımak” zorunda kalacak ve böylece sorgulamaların da önü açılacaktır. Osmanlı döneminde Mescid-i Aksa EFSANELER İSRAİL’İN HİZMETİNDE Bunun üzerine Kitab-ı Mukaddes’teki kıssaların sonraki dönemlerde ‘parlak ilahiyatçıların’ marifeti olduğuna karar verilir. Üstelik tarihler birbirine karışmakta ustadır. Hz. Musa’nın Mısır’dan çıkışı MÖ 13. yüzyıldaydı ama bu sırada Mısır firavunları güçlerinin doruğundaydı. O zaman Musa, Mısır’ın özgürlüğüne kavuşmuş kölelerini yine Mısır’a köle olmaya mı götürmüştü? 40 yıl boyunca çölde savaşan 600 bin savaşçı –ki bu 3 milyon insan demekti- ne demekti? Üstelik güçlü Mısır Krallığı tarihçilerinin bu 40 yıl süren büyük olaydan hiç bahsetmeyişlerine ne demeli? Soru işaretleri çoğaldıkça tartışmalar da hararetlenir ve tarihler milada doğru kaydırılır. Kudüs ele geçirilince büyük ümitlerle Mescid-i Aksa civarında başlayan kazılar da beklenen sonucu vermez. MÖ 10. yüzyıla ait herhangi bir mabet ve sur kalıntısına rastlanmaz. Bu da can sıkar tabiatıyla. (Mescid-i Aksa’nın altında devam eden kazılar bu hırsın sonucu.) Soru şu: Çölden gelerek geniş bir ülkeyi fetheden ve orada görkemli bir krallık kuran inanılmaz bir halkın antik kökeni üzerine kurulu efsaneler neye hizmet etmiştir? Tabii ki Yahudi millî kimliğinin atılımına ve öncü Siyonist teşebbüse. Tarih ve arkeoloji bu amaca hizmet edecek şekilde istihdam edilmiştir. “Böylece Eski Ahit, çocuklara ‘kadim ataları’nın kimler olduğunu öğreten laik bir kitaba dönüşürken, yetişkinler onu hemen ellerine alıp şanlı şerefli bir biçimde kolonizasyon ve egemenlik fethi savaşlarına çıktılar.” Bu ideolojik temel üzerine kurulan İsrail’in “etnokratik” bir devlet olduğunun altını çizen Sand, onun “tekelci ve ayrımcı bir biyolojik ve dinî ethnos’a” hizmet verdiğini vurgular. Bu ise devletin gelişimini engellediği gibi Filistin halkıyla yaşanan sorunları derinleştirmekte ve çözümü imkânsızlaştırmaktadır. Çözüm için tarih ve arkeolojinin İsrail’e karşılıksız olarak verdiği ‘seçilmiş halk’ hayalinden kurtulunması ve efsanelerin sorgulanmaya başlaması gerekir. Son cümle: “Ulusun geçmişi esasen düşsel bir mitten kaynaklanıyorsa düş kâbusa dönüşmeden hemen önce geleceği yeniden düşünmeye neden başlamayalım.” ‘Tarih okumak neden önemli?’ diye soranlar, tarihçilerin hangi pudra bombalarını imal ettiklerini iyi bilsinler. 3 Ağustos 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/yahudi-halki-nasil-icat-edildi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk, Avrupa’ya “Filistin’den elinizi çekin” dedi mi?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturk-avrupaya-filistinden-elinizi-cekin-dedi-mi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturk-avrupaya-filistinden-elinizi-cekin-dedi-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Aug 2014 08:00:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk Gerçekleri]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7939</guid>

					<description><![CDATA[İsrail’in Gazze’deki katliamının bilançosu her geçen gün kabarıyor. Şimdiden şehit edilen bebek ve kadınların sayısı yüzlerle ifade ediliyor. Dünyada vicdan ehli feryatta: “Yeter artık, Filistinliler de ‘insan’.” Bir Gazzeli Batılı bir televizyona şöyle anlatıyor durumun vahametini: “Gazze bir mezbaha gibi. Yakınlarımızın öldürüldüğünü görüyoruz ama yapılacak bir şey yok; sıramızı bekliyoruz.” Postmodern filozoflardan Gianni Vattimo bile patladı. Elimden gelse İsraillileri vuracağım, dedi. Bir şey daha dedi: Avrupalılar Hamas’a silah alabilmesi için yardım kampanyası düzenlemeli.” Tabii Siyonist çevreler ayağa kalktı, Türkçeye “Modernliğin Sonu” adlı kitabını çevirttiğim Vattimo’nun sözlerini ‘iğrenç’ ve ‘insanlık dışı’ bulduklarını söylediklerinde ‘şaka yapmıyorlar değil mi?’ diye tekrardan okumak ihtiyacını hissettim. Hayır, gayet ciddiydiler. İsrail iğrenç, insanlık dışı bir şey yapmıyor, Vattimo yapıyordu ve bunlar düşünce özgürlüğünün ‘ikna da bir tür şiddet belirtisidir’ türünden entelektüel zırvalarla idare edilen postmodern mahfillerde dillendirilenlere hiç benzemiyordu. Bu mürailikleri görüp de Mehmet Akif gibi, Medeniyet denilen maskara mahlûku görün: Tükürün maskeli vicdanına asrın tükürün demekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Maalesef. Çağın bu “maskeli vicdanı” altında inleyen ‘son sömürge’ Filistin her geçen gün katmerlenen zulüm ve katliama karşı yeni bir intifadaya başlıyor. Bu, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayanların başvuracağı son çaredir ve Filistin halkının çığlığını dünyaya duyurabilmek için seçeneği kalmamıştır. İşte 1937 yılında Filistin halkının aleyhine, yeni yerleşen Yahudi mülteciler lehine Peel Komisyonu’nun raporuna karşı yükselen tepkileri kimse duymayınca bir Hindistan gazetesi can havliyle Atatürk’e bir demeç verdirmişti(!) ATATÜRK’ÜN DEMECİ Önce Peel Komisyonu nedir? Filistin’deki İngiliz mandasının artık işlemediğini ve toprakların Yahudiler ile Filistinliler arasında taksimi önerisini getiren rapor 7 Temmuz 1937’de yayınlanınca hem Araplar, hem de Siyonistler tepki vermişler ve ortalık karışmıştı. Araplar onu ihanet olarak görmüşler, Siyonistler ise bir Yahudi devleti kurulmadıkça ortalığın yatışmayacağını savunmuşlardı. Peel Raporu’nun kamuoyuna duyurulmasından 20 gün sonra Hindistan’da çıkan “The Bombay Chronicle” gazetesi ilginç bir habere imza atmıştı. Başlığı şöyleydi: “Filistin’den elinizi çekin- Kemal Paşa Avrupa’yı uyarıyor- Türkler mukaddes topraklarda yabancı hakimiyetine tahammül etmeyeceklerdir.” (İngilizcesi: “Hands off Palestine- Kemal Pasha warns Europe- Turks won’t tolerate foreign control over Holy Land.”) Neresinden baksanız ilginç. Başbakanlık Arşivi’nde ne yazık ki gazete kupürü yok ama daktiloyla yapılmış bir çevirisi var. Belgeye göre “Kemal Paşa” TBMM’de şöyle demiş: “Arapların Avrupa siyasetine nüfuz edemeyip bu sözde istiklâl kelimesine inandıkları ve bu uğurda Arap memleketlerini Avrupa emperyalizmine esir kıldıkları çok şayanı teessüftür. Kemal Atatürk’ün, Filistin’in, Arabistan’da vuku bulacak harekâtın merkezini teşkil ettiği takdirde bura Araplarına yapılacak herhangi bir fenalığa Türklerin de tahammül edemeyeceğini söylemektedir.” “Bombay Chronicle” gazetesi bundan sonra doğrudan Atatürk’ün sözleri olduğunu iddia ettiği cümlelere yer veriyor. Buna göre Atatürk, Avrupa emperyalizmine çok kızgındır: “Arapların arasında mevcud olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip ve kudretimizi bildiğimiz için İslamiyet’in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz.” Metindeki kişinin (iddiaya göre Atatürk’ün) üslubu sona doğru sertleşmektedir: “Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslamiyet’e lakayt olmakla ittiham edildik. Fakat bu ittihamlara rağmen Peygamber’in son arzusunu, yani mukaddes toprakların daima İslam hakimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeğe hazırız. Cedlerimizin, Selahaddin’in idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri topraklarda yabancı hakimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün Allah’ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda bütün İslam âleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur.” NEDEN? Şimdi hemen diklenmeyin, ben de farkındayım tuhaf bir metin olduğunun. Ama internette de çok dolaşan bu metin üzerinde biraz düşünsek fena mı olur? Önce olgusal bakalım: Hindistan gazetesi Atatürk’ün bu sözünü “Hakimiyet-i Milliye” gazetesinden aldığını belirtmiş. Yine aynı gazeteye göre bu sözler Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yapılan bir konuşmadan Filistin’le ilgili kısımlarmış. 1) O tarihte (1937) Hakimiyet-i Milliye adlı bir gazete çıkmamaktadır. Üç yıl önce bu gazetenin ismi “Ulus”a dönüşmüştür. 2) TBMM zabıtlarında böyle bir konuşma bulunmamaktadır. 3) Atatürk’ün Söylev ve Demeçler dahil sözlerini toplayan hiçbir kaynakta geçmemektedir. O yok, bu yok. Elimizde İngilizce bir ‘asparagas haber’ ile Başbakanlık Arşivi’ndeki kötü çevirisi dışında elle tutulur bir tarafı olmamasına rağmen belgenin günümüz için anlamı ve mesajı önemli. Erhan Yarar’ın dikkatimizi çektiği gibi Atatürk’e ait böyle bir konuşma “varid” değilse bile İngiliz egemenliğinde yaşayan Hindistan Müslümanlarının bir yayın organında bu içerikte bir yazının yayınlanmış olması bile önemlidir, zira onların da İngiliz emperyalizmine karşı savaşın modeli olarak -1924’ten sonra ümitleri büyük ölçüde kırılmış olsa bile- hâlâ Türkiye’yi gördüklerini anlıyoruz. Bu asparagas haberin arkasındaki gaye, Türklerin asıllarına dönüp nihayet Filistin’e sahip çıktıkları, başta mecburen uzaklaştıkları İslam dünyasına yeniden yönelmekte oldukları ve Avrupa’ya kafa tutabilecek konuma geldikleri gerçeği olmasa bile hayali, özlemi, umudu ve beklentisiydi. Dolayısıyla İngiliz efendilerine bu haberle aba altından sopa göstermekte ve Türklerin hilafete yeniden sahip çıkmakta olduklarından hareketle ayağınızı denk alın mesajı verilmektedir. Tabii haberin gerçekliği yoktu ve Filistin heyetleri Lozan’da ‘Bizi İngilizlerin eline bırakmayın, olacaksa Türk mandası olsun’ diye yalvarırken onlara ‘Sizinle bir alakamız yok, başınızın çaresine bakın’ diye postaladığımızı unutmadık. Hatta 1930’lu yıllarda yapılan bir Filistin Kongresi’ne eski sahibi sıfatıyla bir heyet çağrılınca bizim bir alakamız olmadığını söyleyip gitmemiştik. Ancak mektupta dile gelen dürtü, Osmanlı ve Hilafet’in sahibinin bir gün uyanacağı ümidiydi. Uyanır mıyız? Uyandırırlar mı? 27 Temmuz 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturk-avrupaya-filistinden-elinizi-cekin-dedi-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamber Efendimiz’in (sav) Gazze’de yatan dedesi Ankara’ya kadar gelmiş</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/peygamber-efendimizin-sav-gazzede-yatan-dedesi-ankaraya-kadar-gelmis/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/peygamber-efendimizin-sav-gazzede-yatan-dedesi-ankaraya-kadar-gelmis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 Jul 2014 10:52:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan'ın bu haftaki yazısı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7934</guid>

					<description><![CDATA[“Gazze bir açık hava hapishanesi” diyordu yabancı gazeteci, denizden, karadan, havadan İsrail tarafından kuşatılmış. Tek nefes alabileceği delik Refah, onu da Mısır darbecileri kapattı mı, “ört ki ölem”! Hazır olalım, kara harekâtına dönüşen İsrail saldırısı sahilde kırlangıçlar misali 4 çocuğun taretlerle biçilmesini aratacak sahnelerle dolduracak günlerimizi. Hayatını kaybedenlerin çetelesini tutmak dünyaya kalacak ve bir süre sonra ateşkes ilan edilip yine unutulacak Gazzeliler, Batı Şerialılar, Kudüslüler, ezcümle Filistinliler, kaderleriyle baş başa kalacak. Yine evler buldozerlerle dümdüz edilecek, yine kırlangıç yavrularının bedenleri kundaklarında veya kumsallarında bombalara maruz kalacak, yine camiler hedef alınıp yıkılacak. Bombalarla tanıştı mı bilmiyorum ama Gazze’den bir cami geliveriyor aklıma. Seyyid Hâşim Camii. Avlusunda çocuklar oynar, güngörmüş ihtiyarlar güneşin haşinliğinden onun sayesinde kurtulurlar. “Seyyid” yazdığına bakarak onun Peygamber Efendimiz’in (sav) torunlarından zannetmeyin. Bu cami, Efendimiz’in büyük dedesi Hâşim b. Abdu Menaf adına Osmanlı Sultanı Abdülmecid tarafından 1850’de yaptırıldı. Minaresini yenileme şerefi ise cennetmekân 2. Abdülhamid’e ait. Külliyedeki bir kubbenin altında Efendimiz’in büyük dedesi Hâşim’in yattığını yazıyor kaynaklar. Merakımı çekti doğrusu, neden Mekke veya Medine’de değil de Gazze’de vefat etmişti Abdülmuttalib’in babası? Cevabını ararken ilginç ayrıntılara rastladım. Bulduklarımı paylaşıyorum. Tarihçi İbnü’l-Esir Hâşim’in asıl adının Amr olduğunu yazar. Öyleyse neden Hâşim denilmiş? Sebebi şu: “Mekke’de kavmine ilk olarak ekmek doğrayıp tirit yapan ve halka yediren kimse olması.” “Hâşim” Arapçada ‘kıran, ufalayan’ demek. Peygamber Efendimiz’in tiridi çok sevdiğini bildiğimize göre bu âdeti Kureyş’e getiren kişi oluyor. Yine de anlaşılmıyorsa “Siret-i İbn Hişâm”a göz atabiliriz. Cahiliye Mekke’sinde iki önemli görev vardı: “Sikâye” ve “rifâde”. Bunlar ne anlama geliyor? diyorsanız açıklayayım. “Sikâye” hacılara su dağıtma; “rifâde” ise vergi toplama görevi demek. İşte bu görevleri üstlenen Hâşim, isterdi ki, hacıların bütün ihtiyaçlarını kendi karşılasın. Lakin güç yetiremediği için onlardan bir miktar harç alır ve karşılayamadığı ihtiyaçlarını o parayla görür, kimseyi mağdur etmezdi. Girişimci bir Kureyşli Bir seferinde kıtlık vardı. Kimse hacılara yardım edemiyordu, hacıların da anlaşılan durumları iyi değildi. Bunun üzerine Hâşim “bütün malını Şam’a götürerek onunla “ka’k” satın aldı. Sonra hac mevsimi geldi ve bu ka’k’in hepsini ufaladı ve onu döğdü. Ondan hacılar için tiride benzer bir yemek yaptı.” “Ka’k” kelimesini özellikle çevirmedim, çünkü Şanlıurfa, Gaziantep, Hatay gibi şehirlerimizde ‘kâhke” diye pişirilip satılan ve kolay bayatlamayan yiyeceğin kendisidir ki, şimdilerde sosyete pastanelerinde boy göstermektedir. Hatta Avrupa dillerine “kek” olarak geçen ve sonra dönüp bize gelen yiyeceğin aslı da Arapça “ka’k”dir (kef ile). Yabancı zannetmeyesiniz. Hâşim’in Abdu Şems adlı kardeşiyle ikiz doğdukları rivayet edilir. İkizlerin büyüğü Hâşim’dir ve ayak parmağı kardeşinin alnına yapışık olarak doğmuştur. Babalarının onları kılıçla ayırdığı abartılı olsa da, ayırma sırasında kan aktığı bilinir. Hatta bu kanın sonradan Ümeyye oğulları ile Hâşim oğulları, yani Muaviye ile Hz. Ali arasında dökülecek kana işaret olduğu söylenmiştir (Hâşim, Hz. Ali’nin dedesidir, Abdu Şems ise Muaviye’nin). Hâşim’in Mekke’de ne kadar nüfuzlu ve faal olduğuna dikkat çekelim. İşte bu nüfuz ve etki, Peygamberimiz’in mücadele verdiği ortam hakkındaki bilgilerimizi yerine oturtan bir ayrıntıyı gizler. Fihr, yani Kureyş adlı atadan beri Mekke’nin önde gelen tüccar ailelerinden biri olmuştu Kureyş kabilesi. Öyle ki, Hâşim’in babası Habeşlilerle ticaret anlaşması yapmış ve hatta bir tür ‘kapitülasyon’ olan ahidname veya emanname (ilâf) alarak ticarî bir başarıya imza atmıştı. Oğulları da babalarını mahcup etmemiş ve her biri bir yerden kapitülasyon kopararak Kureyş’in zenginlik ve etkinliğini artırma yolunda ilerlemişlerdi. Hâşim, Bizanslılardan ve Şam’da bulunan Gassanîlerden birer ahidname almıştı. Şaşırtıcı ama İbn Sa’d’ın “Tabakât”ına bakılırsa Peygamber Efendimiz’in büyük dedesi Bizanslılar tarafından iyi tanınırdı ve işleriyle ilgili olarak Ankara’ya kadar gidip gelirdi! Sizi bilmem ama Peygamberimiz’in dedesinin Ankara’ya kadar gelmiş olması bende farklı duygular uyandırdı. Tıpkı Gazze’de vefat etmiş olması gibi. Galiba tarih ve coğrafya algımızı yeniden şekillendirmemiz gerekecek; hem İslam tarihini, hem de kendimizi iyi anlamak ve kimliklendirmek için. Hâşim’in Gazze’si Taberî’ye göre ikiz kardeşi Abdu Şems, Habeş kralı Necâşi’den; kardeşi Nevfel İran Kisralarından; öbür kardeşi Muttalib ise Himyerli hâkim­lerden ticarî imtiyazlar ve yolculuk sırasında güvence tezkereleri almıştı. Hâşim ayrıca kervan yolu üzerinde yaşayan kabilelerle de anlaşmalar yapmıştı. Buna göre Kureyşliler bu kabilelere ait malları Bizans topraklarına götürüp satacak, parasını masraf almadan kendilerine teslim edecekler, buna karşılık kervanların güvenliğini sağlayacaklardı. Demek ki, Kureyş ve Mekke büyük ticaret yollarının kavşağındaki kritik konumunu Peygamberimiz’in büyük dedesi ve büyük amcaları zamanında idrak etmiş ve ticari potansiyelini genişletme çabasına girmişti. Kureyş deve kervanları bu sayede bu bölgelere rahatça gitmiş ve kabilenin muazzam serveti bu girişimci ruh sayesinde canlanmıştı. Bu tablo karşısında Peygamberimiz’in gençliğinde ticaretle uğraşmasında şaşırtıcı bir taraf olamazdı, zira Mekke’ye hakim bir tüccar kabilesi ve büyük bir tüccar ailesinde doğmuş olmak ona başka seçenek bırakmıyordu. Öyle ya, Kureyş Sûresi’nde geçen yaz ve kış ticaret yolculuklarını başlatan kişiydi büyük dedesi. Hâşim’in yolu Suriye’ye yaptığı ticarî seferlerin birinden dönüşte Gazze’ye düşmüştü. Burada hastalanıp vefat etti (497). Yaşı epey gençti ama çoğu klasik metinlerde geçtiği üzere 20-25 yaşlarında olduğuna ihtimal verilemez. 40’ına yakın olmalıdır. Halk tarafından o kadar benimsenmiştir ki, onun adına yapılan camide namaz kılan Gazzeliler şehirlerine de, “Gazzetü’l-Hâşim” derlerdi, yani “Hâşim’in Gazze’si”. Oğlu Abdülmuttalib yaşına kadar Medine’de kaldıktan sonra amcası Muttalib tarafından Mekke’ye getirilecek ve zaman döne döne Nur’un ineceği vakte doğru ilerleyecekti. Velhasıl ne Ankara Ankara’dadır, ne Gazze Gazze’de. Ortada Efendimiz’in maneviyatı varken Gazze’ye düşen bombalar iftar sofralarına da düşer. Düşer mi sahiden de? 20 Temmuz 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/peygamber-efendimizin-sav-gazzede-yatan-dedesi-ankaraya-kadar-gelmis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsrail (+) işaretini yasaklamış</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/israil-isaretini-yasaklamis/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/israil-isaretini-yasaklamis/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 Nov 2012 00:07:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Filistin]]></category>
		<category><![CDATA[Gazze]]></category>
		<category><![CDATA[İsrail]]></category>
		<category><![CDATA[Yahudi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6320</guid>

					<description><![CDATA[İsrail’in Gazze katliamı şimdilik ateşin sessizleşmesiyle sonuçlanmış bulunuyor. Ateş kesilmiyor ateşkesle, için için yanmaya devam ediyor. “Ağlayın su yükselsin, belki kurtulur gemi Anne seccaden gelsin, bize dua et e mi?” tesellisine sığınmak da mümkün belki ama ‘Olanlar neden böyle oluyor?’ sorusunun cevabını aramak da boynumuzun borcu olmalı. En kestirme cevabını hepiniz biliyorsunuz: Katil İsrail yine Müslüman Filistinlilere ölüm kustu! Haksızlıklar karşısında fevrî tepkilerimiz tabii ki olmalı ama bunu bilgi ve sağduyu ile dengelemezsek sonuç alamayız. Milyarlık Müslüman denizinin böğrüne bir hançer gibi saplanmış bulunan “bir avuç Yahudi”nin bu cüretkârlığını olduğu kadar saldırganlığın mahiyetini de öğrenmeye ihtiyacımız var. Bunun için de Siyonizmin efsanelerine eğilmek ve İsrailli araştırmacı Şlomo Sand’ın deyişiyle “İsrail’in gözlerinin içine bakmak” gerekir. “Bir ulus” der Karl Deutsch, “atalarına dair ortak bir yanılgı ile komşularına dair ortak bir tiksintinin birleştirdiği kişiler grubudur.” 1930’larda bir sabah aniden ‘aslen Türk’ olan Sümerler ve Hititlerin soyundan geldiğimizi öğrendiğimiz (?) gibi İsrail’de de özellikle kurulduğu 1948’den itibaren Yahudiliğin köklerine ilişkin pek çok efsane üretilmiş, arkeolojik bulgular ve belgeler tahrif edilmiş ve tarih, “Eretz İsrail”e göre yeniden dizayn edilmiştir. Akçakale eşittir Tel Ebyad Akçakale’ye bombalar düşünce demiryolunun öte yanındaki kasabanın adının Tel Ebyad olduğunu öğrendik. Bu, aslında “tembel bir İngiliz subayı” olan Sykes ile acar Fransız diplomat Picot’nun düz bir çizgiyle bizi ayırdıkları “Suriye halkı”nın nasıl bizimle aynı “pınar”dan su içtiklerini gösteren çarpıcı bir örnek oluşturur. Arapçada “Tel Ebyad”, Aktepe demektir. 1921 sınır düzenlemesinden sonra ortasından ikiye bölünen Tel Ebyad’ın bizde kalan kısmın ismini Türkçeye çevirmişiz. Olmuş size Akçakale! Aynı şey Resülayn için de geçerli. ‘Pınarbaşı’ demektir ve bizim sınırlarımız içinde kalan kısmının adını Ceylanpınarı yapmışızdır. Siyonist düşüncenin de, anti-Siyonist kampın da unuttuğu bir gerçek genellikle atlanır: Kabala gibi putperestlik döneminin inançlarını koruyan güçlü bir gelenek Yahudilik içinde varlığını korumuştu. Hele Luriacı Kabala, tek bir Tanrı’nın olduğu fikrine halen ikna olmuş değildir. En iyisi İsrail Shahak ve Norton Mezvinsky’nin dilimize “İsrail’de Yahudi Fundamentalizmi” (Anka: 2004) adıyla çevrilen kitabından İsrail’in içindeki diğer İsrail’in gerçeklerine eğilmek. İngilizce yayınlarda genellikle atlanan ama İbranice yayınlarda rahatça dile getirilen pek çok ilginç noktanın altını çiziyor Shahak ve Mezvinsky. Onlara göre İsrail’de boyutları tahmin bile edilemeyecek bir Yahudi fundamentalizmi, toplum ve devletin tepesinden tırnağına kadar yaşamaktadır ve onun Rabin’in öldürülmesine kadar uzanan eli, buzdağının görünen yüzüdür. Onu tanımak için suyun altına inmek gerekir. Yahudi köktenciliği totaliterdir ve İsrail devletine bu eğilimin tamamen hakim olması durumunda Ortadoğu’nun ve İsrail’in bugünkü halini mumla arayacağızdır. Bu ise hem Filistinliler, hem de bizzat Yahudiler için çok feci sonuçlar doğuracaktır. İsrail’de demokrasi var deniliyorsa da bu, kendini “dünya Yahudilerinin temsilcisi” olarak gören bir devlette mümkün müdür? Tel Aviv’de yaşayan bir Arap, sadece oy kullanabilir ama diyelim İşçi Partisi’ne gireceği zaman Araplar için ayrılmış kesimlerde çalışabilir. Hiçbir zaman karar mekanizmalarına yükselemez. Aynı muamele başka bir ülkede Yahudilere yapılsa kıyameti koparmazlar mıydı? Şoke eden bir veri Bu da bir şey mi? dedirten başka bir nokta, tarıma dayalı cemaat anlamındaki Kibbutzlara sadece Yahudilerin üye olabilmesidir. Yahudi olmayan birinin üye olmasının tek şartı, din değiştirmesidir. Ancak kişinin ‘Ben Yahudiliği seçtim’ demek yetmemekte, İsrail Başhahamlığı’nın açtığı özel ‘din değiştirme okulları’nda eğitim görmesi de gerekmektedir. Kadınların durumu daha da fenadır. Çünkü onların Yahudi olmasının şartı, ‘arınma banyosu’ yapması ve o sırada “3 haham tarafından çıplak olarak gözlenmesi”dir. Aynı şeyin mesela Almanya’da Yahudilere yapıldığını düşünmek bile Semitizmle damgalanmaya yeterlidir. Bir de “Yahudi kanı” meselesi var. Yahudi kanı diğerlerinden o kadar değerlidir ki, herhangi bir Yahudi’yi öldürmüş olan Filistinlinin affı mümkün değildir. Ya şu ARTI (+) işaretinin İsrail eğitim sisteminde yasaklanmış olmasına ne diyeceksiniz? Yahudi fundamentalistleri Hıristiyanlığın simgesi de olan (+) işaretini matematik kitaplarından çıkartmışlar, onun yerine büyük T harfini koymuşlardır. Onlara göre haç ile aynı olan artı işareti, körpe Yahudi çocuklarını dinden çıkarabilirmiş. Lafı uzatmamak için ‘şoke’ edici bir veriyle bitirelim örnekleri. İsrail’deki fundamentalist din adamları Yahudi halkının, Yahudi olmayanlardan kan bağışı almasını haram saymışlar, kesinlikle yasaklamışlar. Yani ölecek bile olsanız Yahudi olmayan birinin kanının damarlarınıza zerk edilmesine izin vermeyeceksiniz! Daha da ‘şoke edici’ bilgi, İsrail’de dindar Yahudilere sadece Yahudi olmayanlardan değil, kimi zaman laik Yahudilerden bile kan almanın yasak (haram) olduğu gerçeğinin nedense farkında olmadığımızdır. Netanyahu’nun seçim kampanyalarında Kabala büyüleri yaptırmasından tutun da hakimlerinin kararlarının büyücüler eliyle etkilenmeye çalışılmasına kadar pek çok bilgi, İsrail dışına sızdırılmamaktadır. Şimdi İsrail neden ikide bir Filistinlilere ölüm kusuyor? sorusunun bir kısmını cevaplandıracak durumdayız: Onlar hahamların gözetiminde “Yahudi” olmadıkça yaşamalarına izin verilmeyecek olan “kansızlar”dır. Bombalamalarda çocukların şakaklarından akanlar, “kan” değil onların gözünde çünkü… Not: Geçen hafta “M. Kemal’in Anadolu’ya gönderiliş kararnamesi” altyazısıyla yayımlanan belge gerçekte 1920’de “Anadolu Fevkalade Umumi Müfettişliği”ne ilişkindi. Karışıklık sebebiyle özür diliyorum. 25 Kasım 2012, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/israil-isaretini-yasaklamis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
