<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Galile bombası: Asırlık bir efsanenin sonu &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/galile-bombasi-asirlik-bir-efsanenin-sonu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 29 Apr 2012 11:50:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Galile bombası: Asırlık bir efsanenin sonu &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Galile bombası: Asırlık bir efsanenin sonu</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/galile-bombasi-asirlik-bir-efsanenin-sonu/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/galile-bombasi-asirlik-bir-efsanenin-sonu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2010 13:46:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Seçme Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Galile bombası: Asırlık bir efsanenin sonu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=66</guid>

					<description><![CDATA[Efsanelere son vermek için yola çıkan Aydınlanma, en büyük efsane imalatçısı haline geldi. Max Horkheimer ve Th. Adorno Aydınlanmanın Diyalektiği “İhdina’s-sırâte’l-mustakîm.” Galile ile ilgili bir yazının Kur’an-ı Kerim’den bir ayetle başlamasına alışsak fena olmayacak. Çünkü incelediğimiz adam, Galileo Galilei (1564-1642) ya da Türkçedeki yaygın telaffuzuyla söylersek Galile, bilim efsanesi imalatçılarının bizi inandırmak istediği gibi dine, Katolik Kilisesi’ne karşı kahramanca direnen bir Aydınlanma Mücahidi değil, tersine Katolik eğitimi almış ve ömrünün sonuna kadar da mümin bir Katolik olarak yaşamış, bu da yetmezmiş gibi kızlarını rahibe olarak manastırlara teslim etmiş dini bütün biriydi. Kopernik’in güneş-merkezli (heliosantrik) sistemini geliştirirken de amacı, Katolik ilahiyatını çökertmek değil, kendisinin de ifade ettiği gibi, desteklemek idi. Vatikan’ın adamıydı ve zaten bu yüzden Kilise onu özel bir ihtimamla yargıladı (aşağıda açıklayacağımız gibi bu “yargılama”, dostlar alışverişte görsünler türünde bir sohbetten başka bir şey değildi.) “Bizi doğru yola ilet.” Kur’an’ın bu işareti sadece hidayete ermekle sınırlı tutulmamalı bence. Bu ayetten müthiş entelektüel bir tahrik fışkırdığını da görmezden gelmeyelim: Size sunulanla yetinmeyin ve işin hakikatine vasıl olmak arzusuyla yanıp kavrulun. Zira ayetin arkası da bu mealde akmaktadır: “Haktan sapmışların yoluna değil….” Yani şu: Kur’an bizi her daim teyakkuz halinde olmaya çağırıyor. Evet, Şeytana dikkat etmemiz gerekiyor ama bir yerde de, ibadet ve iman alanının dışında, etrafımızdaki enformasyon bombardımanının bizi düşüreceği tuzaklara karşı da bir uyarı olarak okunmalı değil midir bu âyetler? Efsanelere karşı uyanık olmak, bize bağışlanmış olan düşünme yeteneğimizi ve özgürlüğümüzü sonuna kadar kullanarak şeytanın bize hazırladığı tuzaklara düşmemek vazifesi, bizlerin sırtına yüklenmiş olan o ağır, dağların ile üslenmekten kaçındığı Emanet’in ayrılmaz bir parçasıdır. Bu Emanet’i üstlendiğini bir de misak ile teyid etmiş olanların etrafımızda akıp duran bu seylabeye karşı daha bir hassas olması icab etmez mi? Ne yazık ki bu soruya her zaman evet cevabını veremiyorum. Bari siz yapmayın Nazan Hanım! Nazan Bekiroğlu, Türk Edebiyatı dergisi okurlarının da severek okudukları üslup sahibi, inci gibi Türkçesiyle her daim beğenilen bir yazar. Benim de gerek Zaman’daki refikliğimiz döneminde, gerekse onun dışındaki yazma serüveninde Dergâh dergisindeki hikâyelerinden itibaren zevkle okuduğum ve ne yalan söyleyeyim, üslubuna gıpta ettiğim yazarlardan birisi olmuştur. Ne var ki, son deneme kitabı Cümle Kapısı’nda, verdiği bilgileri hiçbir sorgulamaya tabi tutmadan aktardığını ve bu yanlış bilgilerin üzerine koca bir yorum bina ettiğini görünce üzülmedim desem yalan olur. Çağın yalanlarını olduğu gibi almak ve bu yalanlar üzerine bir yorum bina etmenin bu göz kamaştırıcı cümle işçiliğine yakışmadığını söylemek zorundayım. Mesela mı? Beraber okuyalım isterseniz: Diyalog’un yayımlanmasıyla kilise, gökkubbenin tepesine yıkıldığını zannetti. Galileo, Kopernikus’un görüşünü onaylayarak sabit bir Güneş ile onun etrafında dönen Yer şemasından bahsediyordu ki bu apaçık sapkınlıktı. Mahkeme başladı. Onca ressama ilham veren mahkeme devresince Galileo, Engizisyon Sarayı’nın bir odasında tutuldu. Hapishaneden farkı yoktu. Mahkeme sonunda [şu karara vardı- M.A.]: “Seni Engizisyon’da resmen hapis yatmaya mahkûm ediyoruz. Süresi bize kalmış.” İktidarının sarsılmazlığını göstermek mecburiyetinde olan kiliseye (başka türlü her şeyin kendi etrafındaki devinimini sürdürmesinin imkânı yoktu) bu kadarı yetmedi, Galileo hapsini çekmeye başlamadan önce bir itirafname imzalamaya zorlandı ve onu dizleri üzerinde okuyarak “tövbekâr” oldu. Bu onu yanmaktan kurtaracaktı.1 Sorular üşüşüyor insanın aklına bu pasajı okuyunca: Bir kitabın yayınlanmasıyla neden Kilisenin başına gökkubbe çökecek gibi olsun? Eğer Kilise o kadar güçlü ise bu kitaptaki fikirleri başka türlü susturmasını da bilemez miydi? Dünyanın sabit olmayıp güneşin etrafında dönmekte olduğu tezi, Kopernik’in olduğu halde, Kopernik de öyle böyle değil, Katolik bir rahip olduğu halde yazarı neden yakılmamış ve kitabı daha önce yasaklanmamıştır da, Galile bunu ısıtıp sofraya sürdükten sonra yanmaktan son anda kurtulmuş olsun? Sonra edebî bir metin de olsa Nazan Hanım’ın, metninin insicamı konusunda daha bir itinalı olmasını beklemek hakkımızdır sanıyorum. Galile, bir seferinde “Engizisyon Sarayı’nın bir odası”nda tutuluyor, sonra bu odanın hapishaneden farkı olmadığı söyleniyor (Saray odası ve hapishaneden farkı yok, öyle mi?), biraz aşağıda bu defa saray odası “zindan” haline getiriliyor, nihayet bu hapsin “daha çok ev hapsi, düşünme, yazma, söyleme hapsi” olduğu, en sonunda da aşurenin üzerine limon sıkar gibi, bütün bu zindan ve hapis söyleminin bir mitos, bir efsaneden ibaret olduğu dile getiriliyor. Hangisi doğru dersiniz? Bana kalırsa metinde sapla saman fena halde karışmış durumdadır ve ayıklamak için ancak akademisyen Nazan Bekiroğlu’nu imdada çağırmak gerekecektir! Sayın Bekiroğlu’nun kitabındaki bilgi hatalarını sayıp dökmenin yeri burası değil. Ancak Ortaçağ’ın bir Karanlık Devir olduğu iddiası da Pozitivizmin gayri meşru evladı olarak sevgili hafızamızda yerini bu kadar munisçe almamalıydı diye düşünüyorum. Bu konularda yazan birisi en azından gerçek bilimsel devrimin 13. ve 14. yüzyıllarda gerçekleştiğini söyleyen Pierre Duhem’den, Etienne Gilson’un Ortaçağ Felsefesinin Ruhu’ndan ve A. Koyré’nin yazdıklarından haberdar olmalıydı. Galile hakkında köpürtülen efsanelerden kurtulup hakikat avcılığına yönelmek için yorumlarını daha sahih bir temele oturtmasını beklerdim Bekiroğlu’nun. Hala da bekliyorum. Onun şık üslubuna da bu yakışırdı doğrusu. “Bilimsel mitoloji” Bu terimi ilk defa isminden midir nedir, pek tuttuğum bilim felsefecisi Stephen Toulmin’in 1950’lerde neşredilmiş uzun bir makalesinde okumuş ve heyecanlanmıştım. Bir başka gözdem Alasdair McIntyre ile birlikte yazdıkları kitapta Toulmin, Darwinizmin efsanelerinden giriyor, Türkiye’de de bir vakitler pek rağbet gören Fred Hoyle’un “Sürekli Genişleyen Âlem” nazariyesindeki akıl almaz rakam oyunlarına kadar bir yığın mitolojik örneği zikrediyor ve bilimin modern çağda ne büyük bir mitoloji fabrikası haline dönüştüğünü gösteriyordu. Bilimsel mitoloji, ne yazık ki okul kitaplarını pek sever. Halkın kafası bilim imajına teşnedir, bilimin kendisini ise kimse umursamaz. Herkes sonuçlarla ve mitolojik başlangıçlarla ilgilidir. Newton’un, kafasına düşen elma sayesinde yerçekimi kanununu keşfettiği yollu efsane bunlardan biridir. Böyle bir olay vaki olmamıştır. Ancak bir kere yakıştırılınca, uzun saçlarla örtülü kafasını ovuşturmakla meşgul Newton karikatürü, modern bilimin alamet-i farikalarından birisi haline gelmiştir. İstediğiniz kadar efsane-savarlar kurun, bu imaj sürüp gider muhayyilelerde. Zaten efsanenin gerçekle bağlantısı da böyle bir şeydir. Gerçeklik ile şöyle veya böyle bir alakası vardır efsanelerin. Fakat onu, gerçeklik düzeyinden kopartarak çok daha geniş bir yorum düzeyine, hatta masal düzeyine kadar sıçramak, mitoloji için garip bir şey değildir çünkü mitolojinin mantığı bunu gerektirir. O, gerçekliği tasvir etmek niyetinde değildir. Gerçekliğin yerine geçmek, onun yerini almak, işgal etmek niyetinde de değildir aslında. Gerçeklik imajını avlamak ve ayartmak peşindedir o. Gerçeğin “bu” olduğunu değil, gerçekliğin “böyle görülmesi gerektiğini” söylemektedir bize. Ama bir yandan da gerçekliğin başını okşamakta ve ona bir sus payı vermeyi de ihmal etmemektedir. Susan K. Langer ve üstadı Ernst Cassirer efsaneyi böyle deşifre ederler. İki Galile Tamam, teslim oluyor ve ‘Bu kadar laf u güzaf yeter, artık biraz da mevzuya girsen’ diyenlerin arzusu istikametinde ilk metnimi açıyorum. Kitap, TÜBİTAK Yayınları’ndan çıkmış; Bilimin Öncüleri başlığını taşıyan kitabın yazarı Cemal Yıldırım. Küçük boy 218 sayfa tutarındaki kitabın sadece 8 sayfası Galile’ye ayrılmış. (Ne hikmetse gösterdiği 18 kaynaktan 9’u bilim adamımızın kendi kitaplarından oluşmaktadır! Kendine referans, ne zamandan beri bilim oluyor? Ortaya koyduğu iddiaları kendi kitaplarına dayandıran birisinin rivayeti kendinden menkûl şeyh’ten ne farkı olabilir? Düşünmek lazım.) Fiziğin “babası” diye anılan Galileo, aynı zamanda, güneş-merkezli sistem için sürdürdüğü mücadele ile düşünce özgürlüğüne öncülük etmiştir… Rönesans’ın büyük sanatçısı Michalengelo’nun öldüğü yıl dünyaya gelen, Newton’un doğduğu yıl dünyadan ayrılan Galileo, Francis Bacon, Descartes, Kepler ve Shakespeare gibi ünlülerle çağdaştı. Temelde Ortaçağ bağnazlığına bir “isyan” diye niteleyebileceğimiz Rönesans’ın son döneminde yaşayan Galileo, yeni arayış ve atılımlarıyla kendisini önceleyen Leonardo da Vinci ve Copernicus türünden evrensel bir yetenek, yeniçağın unutulmaz bir mimarıdır.1 Dikkat edilirse metinde mitoloji, Galile’yi iki dahinin, Mikelanj ve Newton’un ölüm ve doğum tarihleriyle çakışan bir zincire oturtmakla başlıyor, diğer Rönesans ve Yeniçağ dahileriyle aynı çevreye dahil etmek suretiyle zenginleşiyor, nihayet “bağnaz” Ortaçağ’a “isyan” eden sanatçılar ve bilim adamları kervanı ile büyülü bir karakter kazanıyor. Nitekim bu bağnazlık iddiası, metin boyunca devam ediyor ve sonunda “dinsel bağnazlık”ın bir sembolü haline geliyor. Galile’yi mahkûm eden Kilise, aslında kendi “ölüm fermanı”nı imzalamış demektir.1 Yıldırım’ın, Galile’nin “başına buyruk” bir kişi olduğunu, tamamen seküler bir eğitim aldığını ve geçimini özel dersler vermek suretiyle sürdürdüğünü söyleme gayretine düşerek onun dinî cephesini ısrarla gizlemek istediği gözden kaçmaz. (Bu arada “başına buyruk” birisinin nasıl olup da bazı Düklerin himayelerinde, üstelik biraz ileride anlattığı gibi, onlara silah yapımında ve topların hedefe isabet ettirilmesi konusunda yardım ettiği ise bir türlü anlaş ılmaz. Hani Galile bağımsız, başına buyruk biriydi?) Kaldı ki yazar Rönesans ile modern bilimin doğuşunu, bu iki ayrı süreci zihninde özdeşleştirmekte ve bir başka yanlış anlaşılmaya da kapı açmaktadır. Bilim tarihçisi Alexandre Koyré’nin açıkça belirttiği gibi, Rönesans’ın bilimsel ideal ile aynı düzlemde ele alınması, büyük bir hatadır. Hatta Koyré daha da ileri gider ve bilimsel bir ilhamla başlamayan Rönesans’ta bilim havasının hiç esmediğini, onun tam aksine edebiyattan ve retorikten ibaret olduğunu söyler. Rönesans, Koyré bizi şaşırtmaya devam etmektedir, dünyanın tanıdığı çağlar içerisinde eleştiri ruhunu en az taşıyanıdır. Her tarafı hurafelerin istila ettiği, büyücülüğe, gözbağcılığa duyulan inancın şaşırtıcı biçimde yayıldığı bir çağdır Rönesans. Bu dönemde müneccimlik astronomiyi bastırmış, Venedik matbaalarında basılan cin-peri ve sihirbazlık kitapları ortalığı bir sel gibi kaplamıştır.4 Ne var ki, Yıldırım’ın bu pür pozitivist Galile efsanesi, bizzat TÜBİTAK tarafından neşredilen başka kitaplar tarafından yalanlanmaktadır. Mesela Bilim ve İktidar adlı kitabın yazarları, hiç de Yıldırım gibi düşünmemektedirler. Onlara göre Galile, bütün bu araştırma ve keşifleri sırasında önüne hedef olarak Tanrı’nın bilgisini koymuş, ona doğru adım adım ilerlemeye çalışmıştır: Kesinlikle bir tanrı tanımaz olmayan Galileo’ya göre, Tanrı’nın imgesinde [suretinde- M.A.] yaratılmış olan ruh, yaradılışı yöneten hakikatlere nüfuz etmeye ve bu yüzden de Tanrı’nın başlangıçta eksiksiz sahip olduğu doğa bilgisine doğru ilerleme kaydetmeye muktedirdir. Öyleyse bilimin doğada keşfettiği hakikatler kutsal yaradılışın hakikatleridir. O nedenle, bu hakikatler görünüşte Kitab-ı Mukaddes’le çelişki içerisindeymiş izlenimi verseler de geçerliliklerini yitirmezler.5 Şimdi hangisine inanalım? Anlı şanlı Türk profesöre mi yoksa Galile’nin hemşerilerine mi? (Her 3 örneği de bir karşılaştırma yapılabilmesi için özellikle Türkiye’nin resmi bilim kurumu olan TÜBİTAK’ın yayınlarından seçtim.) Efsaneler zinciri Galile’nin görüntüsünü kaplayan efsane bulutu o kadar kesiftir ki, onu aralamak teşebbüsünde bulunanlar şaşkınlık uçurumlarına yuvarlanmakta, bir hayalin nasıl hakikat haline geldiğine, bir hakikatin ise üstünün nasıl bu kadar beceriyle örtüldüğüne hayretler içerisinde kalmaktadırlar. Bu efsaneleri şu birkaç başlık altında toplayabiliriz: Engizisyon mahkemesinden nadim bir şekilde çıkmakta olan Galile’nin, içeride vazgeçtiği dünyanın güneş etrafından dönmekte olduğunu tezine, kapı önünde, Eppur si move (Yine de dönüyor) diyerek yine sahip çıktığı. Piza Kulesi deneyini yaptığı (oysa bu bir düşünce deneyidir ve Koyré’nin haklı olarak belirttiği gibi, iyi ki de yapmaya teşebbüs etmemiştir, yoksa Aristo’nun haklı olduğunu görecek ve üzülecekti). 1633 yılında mahkemede yargılandığı ve zindana atıldığı söylentisi. Kilise’nin, Güneş-merkezli dünya modeline bağnazca karşı çıktığı ve bundan dolayı Galile’yi ölüme mahkûm ettiği. Galile’nin Kiliseden bağımsız, “başına buyruk” bir kişilik gibi sunulması. Galile’nin kendi çıkarlarını hiç düşünmeyen bir bilim âşığı gibi resmedilmesi. Bu efsanelere bir çok yeni ve yan efsane daha ilave edilebilirse de, yazımızı makul bir hacimde tutabilmek için bunların aydınlatılmasıyla kifayet edeceğiz. Zira sadece bunların aydınlatılması bile bize epeyce yoracağa benzer. Ne yapalım. Görevimizi baştan belirlemiştik: Hakikat avcılığı. Bu da göründüğü kadar kolay bir iş değil. Galile ve Kilise ilişkisi Tezimizi şöyle formüle edelim: Galile Allah’a inanıyordu, Katolikti, hatta mümin bir Katolikti6, Kilisenin içinde yetişmişti, nitekim Papa ve Kardinaller kendi dostlarıydı. Nihayet iki kızını Kiliseye adamış, ikisini de rahibe olarak manastırlara kapamıştı. Galile’nin Tanrı ile değil, onun Kilise tarafından konulmuş ve dogma halinde benimsenmiş otorite anlamındaki bilim anlayışıyla derdi vardı. Çünkü Kopernik’in güneş-merkezli teorisi başta olmak üzere teleskobuyla bulduğunu söylediği yeni gezegenler, Aristo’nun düşen cisimler kanununda yaptığı değişiklikler vs. Kilisenin mevcut görüşleriyle çelişiyordu. Burada bir problem yok. Çelişiyordu ama Galile bu fikirlere nasıl olmuş da ulaşmıştı? Bir boşlukta mı? Başına buyruk bir şekilde bilim yapılabileceğine hala inananlar var mı? Ustası, okulu, ekolü biliniyor mu? Çoğumuz bilmeyiz ama Batıda Kilise, zannımızın hilafına, modern bilimin temellerini atan kurumdur. Ve bu, büyük ölçüde 1860’larda Darwinciliğin üniversitelere girme mücadelesine kadar da devam etmiştir. Öyle Bilimsel Devrim yapıldı, her yer güllük gülistanlık oldu diye bir şey yok. Kilisenin mücadelesi bugün de farklı enstrümanlarla devam ediyor aslında. Lakin Kilisesi olmayan bir toplumun mensupları olarak Batı tarihini ve bilimsel ve teknolojik gelişmenin aşamalarını kendimize benzeterek modern bilimin babalarını, Cemal Yıldırım’ın zannettiği gibi, “başına buyruk” kişiler zannetme yanılgısına kolayca düşüveriyoruz. Oysa Thomas Kuhn’un bilim felsefesi ve bilim tarihi disiplinlerine getirdiği paradigma kavramı bile, bir kişinin veya kişilerin değil, bir ekolün veya kurumun problem çözme faaliyetini anlatır. Bizde ise en has bilim adamı imajı, köşesine çekilmiş, münzevi bir sakallıdan ibarettir büyük ölçüde. Bilim, kurumsal bir etkinliktir dedik. Bugün Nobel Bilim Ödülü’nü alanların çok büyük bölümünün belli üniversiteler veya akademiler ve belli bilim camiaları olduğu gerçeği, günümüzde bilimin bu özelliğinin giderek katmerlendiğini, öyle uluorta, başına buyruk adamların bilim adamlığı, yaptıklarının da bilim payesini alabileceği tezi, artık hurafeler bataklığındaki...]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/galile-bombasi-asirlik-bir-efsanenin-sonu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
