<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>II Abdulhamid Han &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/ii-abdulhamid-han/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Thu, 27 Mar 2014 10:33:31 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>II Abdulhamid Han &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tek Parti döneminde sansür</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/tek-parti-doneminde-sansur/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/tek-parti-doneminde-sansur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 Mar 2014 09:19:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Sansür]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Parti Dönemi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7791</guid>

					<description><![CDATA[“Sansür” denilince nedense akla tek gelen isim Sultan II. Abdülhamid oluyor. Oysa ne sansürü başlatan oydu ne de uygulayan tek devlet adamı. Hemen hepimizin kullanmakta olduğu Twitter’ın bir süreliğine dahi olsa kapatılmış olması ister istemez akla sansürü getirdi. Haberleşme özgürlüğümüzün kısıtlanmasına yönelik bu kararın başka türlü algılanma ihtimali de galiba yoktu. Peki yakın tarihimizde basın sansürü ve yayın-haberleşme özgürlüğüne getirilen kısıtlamalar nasıl uygulanmıştı? “Sansür” denilince nedense akla tek gelen isim Sultan II. Abdülhamid oluyor. Oysa ne sansürü başlatan oydu ne de uygulayan tek devlet adamı. Donald J.Cioeta’nın (IJMES, 10 (1979), s. 167-86) parlak bir şekilde ortaya koyduğu gibi sansür dünyada ilk kitap ve gazetenin basılmasıyla birlikte başlamıştı ve daha önemlisi, istisna değil, kural olagelmişti. Kaldı ki İngiliz basını 1860’lara kadar kışkırtıcı iftira kovuşturmaları ve müsadere vergileri gibi denetim araçlarının baskısından yakasını tam olarak kurtarabilmiş değildi. ABD’de resmi sansür daha çok solculuğa ve pornografiye, daha yakınlarda ise devlet sırlarını teşhire yönelikti. Abdülhamid’in zamanında Fransa ve Almanya en gaddarından yumuşağına derece derece resmi sansürden mustaripti. Hatta Rus Çarlığında hem basılmadan önce hem de basıldıktan sonra sansürün uygulanmadığı bir dönem yok gibiydi. Kaldı ki, Sultan Abdülhamid bütün imparatorluğa sansür uygulayacak denetim gücünden mahrumdu ve üstelik Cioeta’nın araştırmasında gösterdiği gibi Lübnan ve Suriye basınında İstanbul’da yasaklandığı söylenen ‘burun’ gibi kimi kelimeler rahatlıkla kullanılabilmişti. Öte yandan Mete Tunçay “Tek Parti döneminde basın” adlı makalesinde şu tespite yer verir: “Bu dönemde (Tek Parti iktidarında-M.A.) basın özgürlüğünün olmadığını söylemek yetmez. Osmanlı Mutlakiyetinde de, basın, hükümetin istemediklerini yazamazdı. Tek Partili zamanda ise basın, hükümetin istediklerini yazardı.” Doğrusu, Mutlakiyet dönemi ile saltanatın yıkılıp Cumhuriyet’in kurulduğu dönemin basınları arasındaki fark ancak bu kadar veciz anlatılabilirdi. Ünlü gazeteci Hüseyin Cahit Yalçın “Tanin” gazetesinde Hilafet’in kaldırılmasına itiraz etmiş, hakkında soruşturma açılınca da köşesinde siyaset dışı konulara yer vermeye başlamıştı. Düşünün, yazmak değil de, ‘yazmamak’ bile onun İstiklal Mahkemesi’nde başını ağrıtmış ve bu defa ‘yazmayarak muhalefet’ ettiği gerekçesi suçlamalar arasında yer almıştı. Gazeteciler İstiklal Mahkemesi’nde yargılanırken. Bu arada Cumhuriyet’in ilanından 20 gün kadar önce sansür resmen kaldırılmıştır güya ama unutmayalım ki, 13 Haziran 1946’da mahkemelere intikal edinceye kadar gazete kapama yetkisi hükümetin iki dudağı arasındaydı. Bu arada Cemil Koçak’ın “Muhalif Sesler” (2011) adlı kitabındaki örnekler hem bol hem de çarpıcıdır. Bazılarının ellerinden gelse ‘Aydınlanma azizi’ ilan edecekleri Hasan Âli Yücel’in 28 Ocak 1942’de Maarif Vekili sıfatıyla Başbakanlığa gönderdiği bir yazıda bazı yüksekokul öğrencilerinin gazete ve dergi çıkarma girişimlerini var gücüyle engellemeye çalışmakta olduğunu görürüz. İşte o yazısından birkaç cümleyi ibret-i alem için aşağıya alıyoruz: “Henüz tahsil devresinde olanların muhtelif alanlardaki iddialarını bir hakikat olarak neşretmeye seviyelerinin müsait olmadığı, (…) bulundukları kültür müesseselerinin disiplinini bozmaya yol açacak vaziyetler ihdas etmesi (doğurması) bakımlarından da doğru değildir.” Sözde Aydınlanmacı Yücel, lise mezunlarına kanunen tanınan gazete çıkarma yetkisinin kaldırılıp bu hakkın sadece üniversite mezunlarına tanınması gerektiğini önerecek kadar da özgürlükçüdür! Bir Milli Eğitim Bakanı göz göre göre yüksekokul öğrencilerinin yasal hakkını gasp etmek istemektedir. Koçak’a göre “Bu tutum, Tek Parti döneminin bir kânun devleti dahi olamadığını açıkça göstermektedir!” (s. 159) Dergilere gelince; “Büyük Doğu” tehlikeli olmaya başladığı 1943 sayılarından itibaren sıkı sıkıya takip altına alınıp zaman zaman yazılarından dolayı kapatılacak, Necip Fazıl hakkında davalar açılırken ertesi yıl sıra bu defa solcu “Adımlar” dergisine gelecek ve hakkındaki resmi yazıda yalnız dergide yazılanlardan değil, “yazılması beklenen, fakat yazılmamış olanlardan da hareketle” bir yargıda bulunulduğu görülecektir. “Adımlar”ın bütün suçu, ekonomik ve sosyal meselelerden bahsetmekti halbuki! O tarihte bu konuların işlenmesi düpedüz komünistlik sayılıyordu çünkü. Başbakanlık Basın Yayın Müdürlüğü’nün gazetelere gönderdiği dinî yayınların yasaklanmasını rica eden emir. Peki ya kitaplar? 1943 yılında Samsun’da Ahmet Tosun tarafından bastırılan ve Ladik ile çevresinde yaşanan korkunç depremin insanî acılarını anlattığı “Zelzele Destanı” adlı kitapçık, içinde sırf bir ayeti zikretti diye kamuoyu üzerinde nahoş bir tesir husule getireceği gerekçesiyle ve laikliğe aykırı bulunduğu için yasaklanıp toplatılacaktır. Merak mı ettiniz? Buyurun bir kıtasını beraber okuyalım (Süleyman Kocabaş’ın “İnönü Dönemi” (2009) adlı kitabından): “Kullar ne bilsin başa gelecek hali/Hake yeksan oldu bütün ahali/Kırıldı bu milletin kolu kanadı/Gökte melekler yerde insan ağladı.” Başbakanlık Arşivi’ndeki 1944 tarihli bir belgeye göre Kur’an okumayı öğreten bir Elifba’daki “Arapça dualar” açıkça din propagandası yapma suçu kapsamına sokulmuştur. Ertesi yıl yayınlanan “Mızraklı İlmihal” için ise Diyanet’ten görüş alınıp yasaklanmıştı. Yine Tek Parti dönemindeyiz. 24 Mayıs 1948’de Başbakan Hasan Saka tarafından Adalet Bakanı’na şöyle bir yazı gönderilir: “Son günlerde düşkün maksatlar peşinde koyan birtakım günlük, haftalık veya aylık mecmua ve gazetelerin ulu orta makale ve fıkralar yazarak ammenin (kamuoyunun) manevi kuvvetlerini zaafa uğratacak ve halkı tefrikaya düşürecek şekilde neşriyatı âdet haline getirdikleri görülmektedir. Milletimizin her zamandan ziyade uyanık bulunmasını gerektiren bu günlerde cumhuriyet savcılarının bu kabil yayınlar hakkında daha hassas davranmalarını ve siyasi ve gayri siyasi yayınları muntazam ve mütemadi tetkikten geçirerek suç sayılacak yazılara tesadüf olunduğu takdirde hemen gerekli kanuni soruşturmalara geçmelerinin zaruretini kendilerine hatırlatmakta fayda bulmaktayım…” Tek Parti döneminde resmen sansür var olmamakla birlikte hükümet çok kolay yasak getirebiliyordu. İstanbul’da çıkan “En Son Dakika” gazetesiyle “Kutlu Bilig” dergisi din propagandası yaptıkları gerekçesiyle kapatılmıştı. Öte yandan Basın Genel Müdürlüğü 1942 Temmuz’unda gazetelerin dinden bahseden her türlü makale, yazı ve tefrikaların yayınından vazgeçmesini, başlamış olanların da en az 10 gün içinde sonlandırılmalarını ‘rica’ etmişti. Örnekler bol. Ama Nadir Nadi, “Cumhuriyet”teki köşesinde “perde aralığından’ şöyle bir fotoğraf düşürmüş önümüze: “Fakat o günkü Türk rejimi ne idi? (…) Aramızda bizim yönetim sistemimizle “muz rejimi” diye ara sıra şakalaşırdık.” 23 Mart 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/tek-parti-doneminde-sansur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdülhamid’in Kırım’a gönderdiği öğretmenleri Ruslar sınır dışı etmişti</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamidin-kirima-gonderdigi-ogretmenleri-ruslar-sinir-disi-etmisti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamidin-kirima-gonderdigi-ogretmenleri-ruslar-sinir-disi-etmisti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 09 Mar 2014 09:49:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Kırım]]></category>
		<category><![CDATA[Ruslar]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7779</guid>

					<description><![CDATA[Abdülhamid’in şartlara göre hareket eden siyasetine hayran kalırken Kırımlıların ilim uğrundaki azim ve gayretlerine de şapka çıkarmak gerekir. Onlar biliyorlardı İstanbul’da kalmanın Kırım’da bulunmakla mümkün olduğunu. Ya biz? Halil İnalcık hocanın “Kırım Hanlığı”na dair 70 yaşındaki incelemesini okurken bir nokta dikkatimi çekti. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul’u alır almaz Kırım’a 56 gemilik bir filo göndermiş, filo Sivastopol’u almış, Kefe’yi kuşatmış ve bölgenin sahibi olan Cenevizliler ancak vergi ödemek şartıyla kuşatmayı kaldırtabilmişlerdi. Gerçi Kefe, Fatih’in ömrünün sonlarına doğru fethedilecekti ama 1454’te bu ne aceleydi? İstanbul’un fethi Fatih’e neden hemen Kırım sahillerini hatırlatmıştı? İnalcık hoca şu cevabı veriyor: “İstanbul’da kuvvetli bir devlet yerleşince hemen her zaman bu limanların ve Kırım’ın mukadderatı bu devlete tabi olmuş görünüyor. Böylece eski çağlardan beri Kırım meselesi Karadeniz ve Boğazlar meselesiyle yakından münasebettardır. (…) Mesela Kırım’dan hububat kesilince İstanbul’da kıtlık başlıyordu.” Fatih’in İstanbul’dan sonra Karadeniz’deki Ceneviz hakimiyetini kırmak ve burayı bir “Osmanlı gölü” haline getirmek derdine düşmesi, Roma ve Bizans imparatorluklarının jeopolitik gereklerini çok erkenden fark etmiş olduğunu gösterir. İstanbul’a hakim olmanın yolu Kırım’a hakim olmaktan geçmekteydi. Kırım Hanlığı’nın onun sağlığında Osmanlı’ya bağlanmış olması ve Kefe’nin fethi Fatih’in dinamik jeo-stratejisinin tezahürleriydi. İstanbul Kırım’sız yapamayacağı gibi Kırım da Osmanlı’sız ayakta duramayacağını biliyordu. Fatih’in takdiri Taşköprülüzade’nin aktardığına göre bir gün Fatih, İstanbul’dan Edirne’ye giderken yolda Seyyid Abdullah oğlu Ahmed adlı Kırımlı bir âlime rastlamış ve kendisine sormuş: “Biz Kırım’da 600 müftü, 300 yazar olduğunu bilirdik. Bu durumda orası ilim ve ahlak bakımından gelişmiş bir yer olmalı. Fakat yine duyduğumuza göre Kırım harap bir vaziyetteymiş. Sebebi ne ola?” Âlim, şu manidar cevabı vermiş: “Kırım’da bir vezir belirdi. Âlimleri hor gördü. Onun eziyetinden bıkan âlimler de ülkeyi terk etti. Oysa âlimler bir şehirde kalp gibidirler. Kalbe bir hastalık gelince vücudun diğer organlarını etkilemesi kaçınılmazdı.” Bu zekice cevap üzerine Fatih, derhal Veziriazam Mahmud Paşa’yı çağırtmış. Âlimin anlattıklarını naklettikten sonra vezirinin kulağını çekercesine şöyle demiş: “Bundan çıkan sonuç, bir beldenin çöküşüne vezirlerin sebep olduğudur.” Mahmud Paşa altta kalır mı? Lafı yetiştirmiş: “Hayır efendimiz, bir beldenin çöküşünün asıl sebebi Sultan’dır.” Bu hiç beklemediği cevap karşısında Fatih’in köpürdüğünü zannediyorsanız aldanıyorsunuz. Ne zaman kızılacağını ve ne zaman ders alınacağını iyi bilen ‘Ufukların Sultanı’ zarifane ve arifane bir merakla sormuş vezirine: “Niçin?” Paşa’nın cevabı unutulacak cinsten değil: “O veziri Sultan tayin etmiştir de ondan!” Fatih’e yakışan, ‘Doğruyu söyledin’ diye takdir etmektir ve o da Allah var, böyle yapmıştır, Osmanlı tarihi boyunca da Kırım ile İstanbul arasındaki ilişkiler kesintisiz sürüp gelmiştir. Abdülhamid’in öğretmenleri 1905 yılına kadar Kırımlı Müslümanların eğitim görebilecekleri yegane yer İstanbul’dur. Zira Kırım Tatarcası, yani Türkçe yalnızca yarı-dünyevî ilkokullarda okunabiliyordu. Ruslar daha fazlasına izin vermiyor, derslerin Rusça verilmesini dayatıyorlardı. Bu durumda Kırımlı Türklere kendi anadillerinde ileri kademe eğitim görebilecekleri tek adres kalıyordu: Osmanlı toprakları. Öyleyse ver elini Darülhilafe, İstanbul! 1905 yılı bir dönüm noktası oldu, zira Rus hükümetinin Müslüman teba üzerindeki sınırlamaları geçici olarak kaldırması büyük bir rahatlama getirdi. Kırım Tatarları artık kendi dillerinde ortaokul (rüşdiye) açabileceklerdi. Ancak bir sorun bekliyordu onları: Hadi ders kitaplarını İstanbul’dan getirdiler diyelim, peki öğretmenleri nereden bulacaklardı? Hem yetişmiş öğretmenler olacak hem de Kırım halkının geleneksel değerlerine ters düşmeyeceklerdi. Bulunan çözüm, öğretmenlerin de Hilafet makamı olan İstanbul’dan getirilmesi oldu. Osmanlı’ya müracaat edildi, Sultan Abdülhamid idaresi yardımcı oldu. Akmescid’de açılan Müslüman Cemiyet-i Hayriyesi okulunun müdürlüğü arayışında bulunan aday, Ömer Sami (Arbatlı) Bey oldu. Henüz Hukuk Fakültesi’nde talebeydi ama olsun, hayırlı bir işe öncülük etmişti. Diğer rüşdiyeler de aynı yolu izleyeceklerdi. Karasubazar’a Yusuf Ziya, Gözleve’deki okula ise Edhem Feyzi adlı öğretmenler bulundu. Onları diğerleri takip etti. İstanbul’dan giden öğretmenler, o kadar büyük bir heyecan dalgası meydana getirmişti ki, Kerç’e bağlı Saraymen köyünde o sırada tesadüfen misafir bulunan İstanbul’da okumuş bir genci köylüler öğretmen olmaya ikna etmişlerdi. Derken Kerç Rüşdiyesi’ni bu gencin kurduğunu biliyoruz. Hakan Kırımlı’ya göre 1905’ten itibaren Kırım’daki rüşdiye ve ilkmekteplerde ders veren Türkiye’den davet edilmiş muallimlerin sayısı büyük bir hızla artmıştı. Hemen her büyükçe Usul-i Cedid mektebinde Türkiye’den gelme en az bir öğretmen bulunmaktaydı. İstanbullu öğretmenlerin varlığı yerel halka çocuklarını göndermeleri noktasında güven telkin ediyordu. Öğretmenleri eskiden Türkiye’ye göç etmiş eski Kırımlı ailelerin çocukları arasından seçmeye dikkat ediliyor, Kırım lehçesine adaptasyonda olsun, yaşayış tarzlarında olsun sorun yaşanması istenmiyordu. Daha çarpıcı husus, Kırımlı Müslüman çocuklarını okutmaya giden gönüllü öğretmenlerimiz arasında muallimeler, yani hanım öğretmenlerin de bulunmasıydı. Tabii az sayıdaydılar ama özellikle kız çocuklarını okutuyor, böylece köy kızlarının okumalarını teşvik etmiş oluyorlardı. Başta Gaspıralı İsmail Bey olmak üzere Genç Tatarlar da bu girişimi can u gönülden destekliyorlardı. 1907’de Rus hükümeti uyandı. Öğretmenlerin ayrılıkçı fikirleri destekledikleri gerekçesiyle sert tedbirler almaya başladı. İddiaya göre “Türk hükümeti tarafından görevlendirilmişlerdi” ve “İslamcılığı yayıyorlardı”. Nitekim 1910’a kadar rüşdiyeler Rus hükümeti tarafından kapatılacak ve Osmanlı tebasından öğretmenlerin görevlerine derhal son verilecekti. Yine de devam etti Kırımlı Tatarlar mücadeleye. Yasağı delmenin mutlaka bir yolu olmalıydı. Nitekim birçok yerde yerel mollalar okullarda resmi öğretmen gibi gösteriliyor ama dersleri İstanbullu öğretmenler veriyordu. Lakin Ruslar takibi sıklaştırdı ve çok geçmeden öğretmenlerimizin çoğu sınır dışı edildi, bazısı ise tutuklandı. Bundan sonra yasak sırası, İstanbul’da basılıp gönderilen ders kitaplarına geldi. Ancak yasaklama emirlerinin çokluğundan bu yasağın pek de işlemediğini söyleyebiliriz. Sultan II. Abdülhamid’in Kırım’a erkek ve hanım öğretmen göndermekle kalmadığını, Darülfünun’a yabancı tebadan öğrenci kabul edilmediği halde özel ferman (irade-i seniyye) çıkararak Kırımlıların üniversitede okumalarına özel fırsat sağladığını da belirtelim. (H. Kırımlı, Kırım Tatarlarında Millî Kimlik ve Millî Hareketler, TTK: 1996, s. 177 vd.) Burada Abdülhamid’in ‘tiremetrik’ (düzenleyici) ve şartlara göre hareket eden siyasetine hayran kalırken Kırımlıların ilim uğrundaki azim ve gayretlerine de şapka çıkarmak gerekmez mi? Onlar biliyorlardı İstanbul’da kalmanın Kırım’da bulunmakla mümkün olduğunu. Ya biz? 9 Mart 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamidin-kirima-gonderdigi-ogretmenleri-ruslar-sinir-disi-etmisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ne bitmez kinmiş bu Ya Rabbi!</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ne-bitmez-kinmis-bu-ya-rabbi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ne-bitmez-kinmis-bu-ya-rabbi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Sep 2013 13:06:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7531</guid>

					<description><![CDATA[Meselenin özü şu: Abdülhamid Han bir turnusol kâğıdı gibi çalışıyor hâlâ. Ülkeyi istikrarsızlaştırıp bir yangın yerine çevirmek isteyenler ile meşruiyet dairesinde hareket edenleri ayırt etmekte işe yaradığı kesin: 1909’un 27 Nisan’ında tahta veda ettiğinde söylediği rivayet edilen o söz hâlâ çivi gibi akıllarda çakılı: “Benden sonra 10 yıl idare etsinler, 100 yıl idare etmiş sayacağım!” Nisan 1909’dan tam 9 yıl 6 ay 3 gün sonra, yani 10 yılın dolmasına 6 ay kala Osmanlı Devleti fiilen yok oldu! “Bu kadar basiret de biraz fazla!” diyebilirsiniz ama biz de kolay bulunan birinden bahsetmiyoruz. Ertuğrul Özkök, bir dergiye verdiği mülakatta Sultan Abdülhamid’in en başarılı padişahlardan biri olduğu gerçeğini teslim ediyor ama hemen ekliyor: “Bugün kendisinden bize kalan sadece yasaklar, istibdat dönemi ve hafiyelik sistemidir. Adı da o yüzden Kızıl Sultan diye kalmıştır&#8230;” Gerçi Özkök’ün derdi tarih değil, Başbakan’a laf çakmak ama biz işin tarih bilgisi kısmında kalalım. Gerçekten de Sultan II. Abdülhamid’den geriye kalan “sadece yasaklar, istibdat dönemi ve hafiye sistemi” miymiş? Yine gerçekten de Abdülhamid’e “Kızıl Sultan” yaftasını kim veya kimler yapıştırmış? Bir kere Abdülhamid’e “Kızıl Sultan” demek ona Fransız-Ermeni lobisinin gayri ciddi gözlükleriyle bakmak demektir. Gayri ciddi, çünkü bunlar genellikle propaganda amaçlı kitaplardı ve çoğunlukla da karikatürize eden amatörce bir gayretkeşliğin ürünüydü ve Jön Türkler tarafından tercüme ettirilip silah olarak kullanılmıştır. Prof. Dr. Şükrü Hanioğlu’nun Derin Tarih’in Şubat 2013 sayısında çıkan makalesi çok ilginç bir noktaya ışık tutmaktadır. Hanioğlu’na göre Jön Türkler tarafından bir Devr-i Sâbık (Eski Dönem) kavramsallaştırması yapılırken istibdad (otokrasi) kavramı kullanılıyor ama bu kavram, İslam siyasi düşüncesinde gayri meşru görülmediği için onun içeriğini giderek değiştiriyor ve zulüm ile eşitlemeye çalışıyorlardı. Böylece İsmail Kara’nın dediği gibi İslamcılar bu noktada Abdülhamid yönetimini İslami görüş açısından gayri meşru ve yıkılması gereken bir düzen olarak görebilirken, tam tersine laik aydınlar tarafından ‘irticâî’ bir dönem olarak damgalanabiliyordu kolaylıkla. Prof. Hanioğlu’nun asıl dikkatimizi çektiği nokta ise şu: Abdülhamid dönemine ‘istibdad’ denilmesi bu yönetimin yalnız başına siyasî açıdan baskıcı olduğunu ifade etmiyordu. Hem baskıcı yönetim meseleyse Abdülhamid, dedesi II. Mahmud’unkinden pek de farklı bir yönetim sergilemiyordu (bana kalırsa baskıcılıkta dedesinin eline su dökemezdi). Oysa dikkat edilirse laik aydınlarımız II. Mahmud’a toz kondurmaz ve onun boynuna istibdad gibi baskıcılık ifade eden bir yaftayı asmaktan kaçınırken, özellikle bu sıfatı Abdülhamid hakkında kullanmaktadırlar. Öyleyse mesele baskıcılıktan ziyade Abdülhamid döneminin dinî karakteridir ve 1931 tarihli lise ders kitabında belirtildiği gibi o dönem bir ‘irtica’ devridir! Abdülhamid de mürtecidir ve sorun buradan çıkmaktadır! Bu arada özel (mahrem) hayatıyla ilgili olmadık saçmalıklar üretilmesi de cabası. Bu da yine Avrupa kökenli bir arketipin parlayışıdır. Abdülhamid’i Doğulu Despot kavramının içerisine sokuşturma çabasının bir ürünüdür. Oysa aynı dönemde Abdülhamid’e olumlu yaklaşan ‘namuslu’ kalemlere de rastlanıyordu. Mesela Şükrü Bey’in örnek verdiği “The Times” muhabiri Henri Blowitz’in 1883 tarihli söyleşisinde Sultan’ın Osmanlı’nın sorunlarını çözme yeteneğine fazla sahip olduğunu yazması veya “New York Herald”a yazan ve Ahmed Midhat Efendi’nin dostu olan Sidney Whitman, Sultan Abdülhamid’i yakından inceleyerek hakkında “Avrupa’da yaratılan ve Jön Türkler tarafından da benimsenen despot imajının yanıltıcı olduğunu, kendisinin otokrat olarak tanımlanmasının uygun olacağını” belirtiyordu (Hanioğlu, agy, s. 73). Ermeni ayaklanmalarını bastırdığı ve ülkesi üzerinde bir Ermenistan kurulmasına izin vermediği için Avrupa’da yaratılan ve Jön Türkler tarafından benimsenen despot veya Kızıl Sultan imajının günümüzde bile pahalı müşteriler bulabilmesine hem Midhat Efendimiz, hem de Henri ve Sidney beylerin hayretler içinde kalacağından adım gibi eminim. Ne demiştik: Bu ne bitmez bir kinmiş böyle? Abdülhamid’in son cevabı Sultan II. Abdülhamid’in devlete, millete ve orduya bir beyanname yayınladığını biliyor muydunuz? Belki de bugünlerde kendisine atılan iftiralara cevap olmak üzere tahttan indirilip Selanik’e gönderildikten 39 gün sonra servetine el koymak için kendisini sıkıştıran gerçek diktatör Mahmud Şevket Paşa’yı atlayarak “Devlet ve Millet ve Mebusan ve Askere Hitaben Arzıhaldir” başlıklı bir beyanname göndermişti. Şevket Paşa’yı kızdıracak olan beyannamede kendisini ve servetini savunurken bazı önemli noktaları da vurgulama imkânı bulmuştu. Daha önce Belgelerle Türk Tarihi Dergisi’nde Mithat Sertoğlu tarafından neşredilen beyannamenin çarpıcı satırlarını aşağıya alıyorum. Okuyun ve etrafınıza bakın, hakkında hâlâ okkalı iftiraların atılabildiği bir insan mezarın ötesinden bu yalan dağını nasıl delebilmiş ve sesini bugüne ulaştırabilmiş? İşte o sırrı yakalayacağımız ibretlik satırları: “Tuğgeneral Hüsnü Paşa elime tabanca vererek Allah göstermesin bir tecavüz olursa evvela kendisini tabanca ile öldürmekliğimi Vallahi, Billahi, Tallahi sözleriyle yemin ve Kur’an-ı Kerim’i de getirtip ona da yemin edeceğini anlatmışsa da, ‘Haşa Allah esirgesin, ben kâtil olamam’ diyerek teminat ve yeminlerine kanaat edip özel trenle Selanik’e gelindi.(…) İyi ve kötü, fakat hüsn-i niyetle 34 yıl Vallahi ve billahi geceli gündüzlü devlet ve millete hizmet ettim. Şeyhülislam Efendi vasıtasiyle ettiğim yemine muhalif hal ve harekette bulunmadım. Meşrutiyet aleyhine amal-i nüfuz etmedim (nüfuzumu kullanmadım). İstanbul’daki asker hadisesinde (31 Mart ayaklanmasını kastediyor) Vallahi bildiğim yoktur. (…) Servetimin asker için saklandığını tam bir hakikat olarak beyan edebilirim. Mevcudum keşke daha ileri bir derecede bulunsaydı hepsinin askere terkine muvaffakiyet şerefine erişmiş olma temennisinden kendimi alamamaktayım. Cenab-ı Hakk’a yemin ederim ki, bu fani dünyada biricik maksadım, yalnız devlet ve millete duacı olarak emniyetle belli sayıdaki nefeslerimin bulunduğum yerde tamamlanmasıdır. Katiyyen başka düşüncem yoktur.” İşte tahttan indirilen Sultan’ın dilinden düşürmediği sözler: son nefesime kadar devlet ve milletime dua edeceğim. Peki bugün kendisine Kızıl Sultan diyenlerin hangisinin ağzından sadır olur böyle dualı sözler? 22 Eylül 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ne-bitmez-kinmis-bu-ya-rabbi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>95 yıl önce Suriye için savaşmıştık</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/95-yil-once-suriye-icin-savasmistik/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/95-yil-once-suriye-icin-savasmistik/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 Aug 2013 09:27:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Lawrence]]></category>
		<category><![CDATA[Suriye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7504</guid>

					<description><![CDATA[Şam yakınlarında yaşayan silahsız sivillerin kundaktaki bebeklere varıncaya kadar üzerine hunharca demeyeceğim, alçakça atılan kimyasal gazların semeresini hepimiz ekranlarda gözyaşları içinde izledik. Dünya izliyor ama bir şey yapmıyor, yapamıyor. Oysa ölenler insan. Hayır, insan değil, ‘Müslüman’, yani öteki onlar. Eğer Batılının anladığı manada ‘insan’ olsalardı çoktan müdahale edip kurtarma yoluna girmişlerdi. Öte yandan çuvaldızı kendimize batırmak babında ifade etmeliyiz ki, neden hemen bütün katliamlar İslam dünyasında meydana geliyor ve dünya izliyor. Onları izledikleri için kınayarak avunmayalım, biz neden bu durumdayız? Bunu da sorgulayalım. Sorgulayalım, lakin isterseniz burada duralım ve konuyu güncel köşelere havale ederek tarihimizin acı sayfalarına, Osmanlı’nın sonunu getiren o ağır yenilgileri aldığımız Suriye cephesindeki son günlerimize bakalım. Bakalım bugün kanlı olayların yaşandığı Suriye’nin güneyden kuzeye doğru Dera, Şam, Humus, Hama ve Halep civarında bundan 95 yıl önce neler yaşanmış? Suriye uğruna İngilizler ve Fransızlarla nasıl savaşmışız? Ve yaklaşık 500 kilometre uzunluğundaki anavatan topraklarımızdan bir ay içinde nasıl çekilmişiz? Resmi tarihe bakarsanız 1918’in Eylül-Ekim aylarına rastlayan bu hezimetin tek bir anlamı vardır: Araplarla olan bağımızı kopardık, asıl ‘Türk’ olan alanı korumaya aldık, yani Anadolu topraklarını. Oraları savunmanın bir anlamı yoktu zaten, daha en başta kuvvetlerimizi heder etmeden Anadolu’ya çekilmeli ve savunmamızı Adana’dan başlatmalıydık. Bu tuzu kuru sava karşı iki şey söylemek gerekir: 1) Zaten İngiliz-Fransız koalisyonunun Anadolu’ya ilerlemek gibi bir planları yoktu, General Allenby’nin başlangıçtaki hedefi bir sınıra ulaşmak değil, karşısındaki Osmanlı ordularını mahvetmekti. Savunmasız kalan topraklarda yapılacaklar daha sonra görüşülecekti. Halep’e girmeyi bile ekim sonlarına doğru planladığını biliyoruz. 2) Eğer en baştan kaçarcasına Adana’ya veya tamamen Toroslar’a çekilseydik yenilgi halinde sonraki çekilme hatlarımız nereler olacaktı? a) Konya? b) Eskişehir? c) İstanbul? d) Hiçbiri? Viyana’ya kadar niye gittik? Tarih hakkında konuşur veya yazarken biraz mantık kitabı da okusak iyi olacak. Sık sık duyarsınız: Viyana’da, Budin’de, Girit’te ne işimiz vardı? Anadolu çocuklarını bozuk para gibi harcadık ‘hiç alakamız olmayan’ cephelerde? Üstelik bunu söyleyenler de sokaktaki cahiller değil, ‘üst düzey’ yetkililer! Yahu siz hiç mi güvenlik çemberi diye bir şey okumadınız? Uluslararası hukukun ve BM’nin icat edilmediği bir dönemde kim hangi toprağı işgal ederse onun yanına kâr kalıyordu. Eğer o tarihte sınırlarınızı dışarıda kurmazsanız ve ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ politikasını tutturursanız başka milletler size acıyıp topraklarınıza girmez sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Siz saldırmazsanız size saldıracak ülkeler düzineyleydi. O devirde geçerli strateji ‘En iyi savunma hücumdur’ şeklinde özetlenebilir ve bu sert realitenin gereği olarak ecdadımız “tâ Viyana’ya kadar” gitmişti. (“Tâ Viyana’ya kadar”ı tırnak içine alışımın sebebi, Viyana’nın İstanbul’a Van’dan çok daha yakın olmasıdır. İstanbul merkezli bir dünyada Viyana’ya gitmek Erzurum’a gitmek gibi bir şeydir de, geçerken hatırlatayım istedim.) Tarihimiz ortada: Balkanlar’ı 400 yıl feda ede ede Anadolu’yu kurtarabilmiştik. Meriç’ten öteye geçmeseydik nerede durduracaktık sahi? sorusu üzerinde azıcık düşünmek gerekmez mi? Suriye’den nasıl geri çekildik?   İngiliz kuvvetleri Şam’da Meydan-ı Merce’den geçerken. Arkada Sultan II. Abdülhamid’in diktirdiği telgraf abidesi eski günleri özlüyor gibi&#8230; Eylül’ün 18’ini 19’una bağlayan gece sabaha doğru ordularımız müthiş bir hücumla uyandılar. Allenby’nin kuvvetleri beklenen saldırıyı başlatmışlardı ama savaş tarihine geçecek üstün bir taktik izlemişti. (Anlatıldığına göre tarihe çok meraklıydı ve MÖ 1480 yılında yine aynı yerde Mısırlıların uyguladığı taktiği aynen kopya etmişti.) Buna göre karşısındaki kolorduya 14 kat üstün bir kuvvetle darbe indirilecek ve daha önce telsiz haberleşmesini kestiği ordularımızın bilgi boşluğundan yararlanarak süvari birliklerini arkamıza düşürecek, böylece kaçış yolunu tutacaktı. Nitekim  8. Ordu ile 7. Ordu’nun kaçış yolları başarıyla tutuldu. Eylül’ün 20’sinde Nablus’ta bir meydan muharebesi yapıldı, sonuçta 8. Ordu büyük ölçüde dağılmış, 7. Ordu ise savaşmadan geri çekilmişti; Şeria nehrinden zorlukla karşıya geçerek Dera üzerinden Şam’a doğru hasar ala ala ilerledi. Daha sonra yenilgiler çorap söküğü gibi geldi. Kayıplarımıza Lawrence’in idare ettiği Arapların yaptıkları tuz biber ekiyordu. Suriye’de Türk ordusunun aldığı yenilgide payı olan İngiliz casusu Lawrence, ünlü Rolls-Royce’uyla Şam sokaklarında. Şehirde birkaç gün içinde Arapların zafer çığlıklarını bitiren bir darbe yapacak ve İngiliz bayrağını dalgalandıracaktı. 25-26 Eylül 1918 gecesi ordu komutanları toplantı halindedir. Yıldırım Orduları tarafından Cemal Paşa’ya geriye kalan birlikleri alarak Şam’a gitmesi ve savunmasını Şam önlerinde kurması emredildi. Mustafa Kemal Paşa ise Rayak’a gidecekti. 7. Ordu kuvvetlerini başka bir ordu komutanına devretmesinden Liman von Sanders’in Cemal Paşa’ya daha çok güvendiği sonucunu çıkaran Mustafa Kemal gücendi ama görevine devam etti. Şam’ı da savunmak mümkün olamadı. 1 Ekim’de Şam düştü, bir hafta sonra ise Beyrut. Sırada Hama, Humus ve Halep vardı. Fahri Belen anlatıyor bundan sonrasını: “Arapların doğudan, İngiliz motorlu birliklerinin batıdan ilerlemeleri üzerine 24-25 Ekim gecesi Halep boşaltıldı. İskenderun güneyinden ve Halep’in 5 km kuzeyinden geçen bir mevzi tutuldu. İngilizler yeni mevzie taarruz etmediler.” Neden Halep’ten sonra taarruz etmediler sahi? Cevaplanması gereken bir sorudur ve yazımızın başında Adana’ya çekilip orada kalmamızı öğütleyenlerin bu bilgiden haberleri var mıdır? (İskenderun civarına kadar gelmeleri ise denizden iaşe sağlamaktı.) Grainger’in dikkatimizi çektiği bir husus bizim kitaplarımızda geçmez. Özetle şöyle yazar: Mustafa Kemal’in Halep’ten ayrılmasıyla Türklerin Arap topraklarıyla bağı kesilmiş oluyordu. Ekim sonlarında Mustafa Kemal yeni bir İngiliz saldırısını püskürtecek kadar askere ve Anadolu’dan yeterli gıda maddesine kavuşmuştu. İngiliz ordusu fazla dağılmıştı, bir haftaya kadar toparlanamadı. Bu arada Mustafa Kemal’in kuvvetleri iki üç katına çıkarılmıştı. Çok sayıda makineli tüfeğe sahipti ve silahların arkası geliyordu. Ekim sonlarında büyük bir savaş bekleniyordu İngilizlerle. Osmanlı yapacağı tahkimatı yapmıştı. Hatta savaşa yardım etmesi için yapılan Amanos tünelini bile bitirmiş, artık trenle Anadolu’dan ikmal kolaylaşmıştı. İşte Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı haberi tam böyle bir ortamda geldi. Rauf Bey ile Amiral Calthorpe anlaşmışlardı. Suriye gitmiş, kavga bitmiş miydi? 25 Ağustos 2013  ]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/95-yil-once-suriye-icin-savasmistik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>154 yıl önce bir başka ‘Ergenekon’ yargılanmıştı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/154-yil-once-bir-baska-ergenekon-yargilanmisti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/154-yil-once-bir-baska-ergenekon-yargilanmisti/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Aug 2013 07:37:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ergenekon]]></category>
		<category><![CDATA[Fesat Cemiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Kılıç Ali Paşa Cami]]></category>
		<category><![CDATA[Kuleli Vak'ası]]></category>
		<category><![CDATA[Serasker Rıza Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülmecid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7491</guid>

					<description><![CDATA[Ergenekon yargılamaları sonunda bitti, hükümler açıklandı. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezalarından beraatlere kadar çeşitli cezalar verildi ama 5 yıllık yargılamanın belki de en önemli sonucu, Türkiye’yi korkunç bir darbe batağına çekmek üzere örgütlenen Ergenekon’un mahkeme tarafından resmen bir terör örgütü olduğunun tescili oldu. Yalnız terör örgütü olduğu da değil, bu örgütün iş dünyasından akademyaya, Genelkurmay Başkanı’ndan gazetecilere kadar uzanan derin ve zengin kollarının varlığı da tescil edilmiş oldu. Böylece siyasî tarihimizde 154 yıl aradan sonra suçlu görülenlerin cezalandırılmasına şahit olmuş olduk. Hatırlatalım: Birincisi, 1859’daki Kuleli Vakası adı verilen darbe girişimiydi. Gerçi arada Sultan II. Abdülhamid’in bir cinayet davasını bir darbe hesaplaşmasına dönüştürdüğü 1881 yılındaki Yıldız Mahkemesi ile Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’ın idamıyla sonuçlanan 1964 yılındaki Harbiyeliler yargılaması da var ama bunlardan ilki, gerçekleşmiş bir darbeyi yargılamasıyla, ikincisi de nispeten dar ve askeriye içi bir hareket olmalarıyla diğerlerinden ayrılır. Bugün Kuleli Vakası adı verilen ilk modern darbe girişimini hatırlatmakta fayda var. Peki 1859’da ne olmuştu? 1859 yılının 13 Eylül Çarşamba günü Abdülmecid’in huzuruna pürtelaş giren Serasker Rıza Paşa bir haber getirmiştir. İçlerinde yüksek rütbeli subayların da bulunduğu darbeci bir “gizli ittifak”, harekete geçmek üzeredir. Ellerini çabuk tutmazlarsa ertesi günü Tophane’deki Kılıç Ali Paşa Camii’nde toplanıp harekâtın düğmesine basacaklardır. Maksatları, ilk Cuma selamlığında padişaha ve maiyetine silahlı bir suikast düzenlemek, ardından doğacak kargaşadan yararlanarak isyan girişiminde bulunmak ve Veliaht Abdülaziz’i tahta çıkarmaktır. Darbe planı Padişah Cuma selamlığında iken ayağa kalkan ulema “camide din kitaplarını yere atarak” kargaşalık çıkartacak, düğmeye böyle basacak, bu sırada kapılar tutulup profesyonel asker olan Çerkez fedailer yardımıyla Sultan Abdülmecid’e suikast gerçekleştirilecekti. Ardından denizden atılacak işaret fişeğiyle İstanbul, Üsküdar ve Kuleli civarında bulunan minarelerde haber bekleyen darbe üyelerine haber ulaştırılacak, sonra da telgraf telleri kesilecek, köprüler zaptedilecek ve şehir kontrol altına alınacak, darbe yeni padişahın tahta çıkarılmasıyla tamamlanacaktır. Tabii bu kanlı operasyon için ciddi miktarda asker ve sivil eleman ile silah tedarik ettiklerini söylememe gerek yok. Ancak gücün sadece askerlerden oluşmadığını, ‘sivil’ unsur olarak 22 No’lu hükümlü Şeyh Feyzullah’ın 20 bin müridinden en az bininin devreye sokulacağı ve 15 bin başıbozuk askerinin İstanbul yakınlarına getirildiğini sanıkların mahkemedeki ifadelerinden öğrenebiliyoruz. Araştırmacı Burak Onaran’ın tahminine göre darbecilerin işaret fişeğiyle harekete geçirecekleri kitlenin sayısı yaklaşık 10 bin ile 30 bin kişi arasındadır. Bu rakam, hayalî değildir ve o zamanki İstanbul nüfusu göz önünde bulundurulduğunda tehlike ciddi boyutlardadır. Haberi alan Sultan Abdülmecid şaşkındır, çünkü babasının yeniçeriliği kaldırmasından sonra iktidarın penceresindeki çapakların tamamen temizlendiğini sanmaktadır. Kimlerdir bunlar? Ve nasıl bir araya gelmişlerdir? İçlerinde Irak’ın Süleymaniye bölgesinden gelmiş olan Nakşi Şeyhi Ahmed Efendi’den tutun da, Erzurumlu bir muhallebiciye, oradan Tophane-i Amire kâtiplerinden Arif Bey’e ve Hüseyin Daim Paşa gibi bir orgenerale varıncaya kadar türlü meslek ve meşrepten insanın bir araya geldiği gizli bir “fesat cemiyeti” çıkmıştır karşılarına. Emir verilir, ertesi günü darbeciler camide bir toplantı sırasında basılıp derdest edilirler. Askerler sorgulanmak üzere bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binasında bulunan Seraskerat Dairesi’ne götürülür, diğerleri ise Kuleli Askeri Lisesi’ne. Daha sonra hepsinin mahkemesi Kuleli Askeri Lisesi binasında görüldüğü için tarihe “Kuleli Vak’ası” adıyla geçmiştir bu ilk modern darbe girişimimiz. Darbeye ne ceza verildi? Mahkeme kararının metninde bazı şahısların Saltanat-ı Seniyye aleyhinde fitne çıkarma ve fesat kastıyla bir gizli ittifak teşkil etmiş olduklarının haber alındığı, ilgili kişilerin birer ikişer Kuleli Kışla-i Hümayunu’na getirildikleri, özel bir komisyon marifetiyle tek tek ve yüz yüze sorgulandıkları ve muhakeme edildikleri belirtilmektedir. Mahkeme kararına göre yargılananların sayısı 40’tır. Fakat hepsini harekete geçiren teorisyen (“fesadın müellif-i hakikisi”) Süleymaniye Sancağı’ndan Şeyh Ahmed adında bir medrese hocasıdır. Darbe fikrini tasarlayan Şeyh Ahmed’dir ve Orgeneral (Ferik) Çerkez Hüseyin Paşa, Cafer Dem Paşa ve Binbaşı Rasim Bey ve kâtip Arif Bey ile birleşerek çeşitli toplum kesimlerinden insanı da bu şer ittifakına dahil edip darbe için harekete geçmişlerdir. Peki mahkemeden ne karar çıktı? 5 idam cezası, 13 müebbet hapis ve çeşitli sürgün, hapis ve tard cezaları&#8230; Hükümler idam cezalarının Ceza Kanunu’nun 47. maddesi gereğince küreğe, kürek cezalarının kalebentliğe çevrilmesi mütalaasıyla padişah Abdülmecid’e sunuldu. O da fermanla idam cezalarını müebbet hapse, kürek cezalarını ise müebbeden kalebentliğe çevirdi. &#160; Suikastın yapılacağı Kılıç Ali Paşa Cami’nin Abdülhamid Albümü’ndeki fotoğrafı. Ancak Türkiye’de darbe girişimlerinin sadece ‘yerli’ bir motivasyona dayanmadığını bu ilk darbede de görmek mümkün. İdamların İngiliz ve Fransız elçiliklerinin baskısıyla müebbede çevrildiğine dair bir ipucu var elimizde. Olaydan 8 yıl sonra bir başka isyan planı ortaya çıkarıldığında Fransa’nın İstanbul elçisi, Fransa Dışişleri Bakanlığı’na yazdığı raporda Hüseyin Daim Paşa’nın kendi talepleri üzerine affedildiğini açıkça yazmaktadır. (Burak Onaran, Tarih ve Toplum, Sayı: 5, 2007, s. 9-35).      Hüküm gereğince Şeyh Ahmed ve Arif Bey Mağosa’ya, Hüseyin Paşa ile Rasim Bey Akka’ya gönderildi, diğerleri de bazı adalara ve memleketlere. Ancak 5 idamlıktan birisi hakkındaki hüküm mecburen gıyaben verilmişti. Çünkü isyana Arnavut askeri tedarik etme sözü veren Cafer Dem Paşa, yargılanmadan önce kayıktan denize atlayarak intihar etmişti. Ergenekon’dan sonra derin bir nefes alanlara hatırlatalım. Darbe virüsünün temizlenmesi zaman alıyor. Nitekim Kuleli Vakası’ndan 8 yıl sonra, bu defa “Meslek Örgütü” adıyla yeni bir örgütlenmeye gittiklerini bilmekte fayda var.  Su uyur, darbe uyumaz… 11 Ağustos 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/154-yil-once-bir-baska-ergenekon-yargilanmisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bu hastanenin adı Hamidiye Etfal; Şişli nereden çıktı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bu-hastanenin-adi-hamidiye-etfal-sisli-nereden-cikti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bu-hastanenin-adi-hamidiye-etfal-sisli-nereden-cikti/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Aug 2013 11:01:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ayşe Osmanoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Hamidiye Etfal Hastanesi]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Şişli Etfal Hastanesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7447</guid>

					<description><![CDATA[Şişli Etfal Hastanesi’nin ismi aslına dönerek Hamidiye Etfal olmuş. ‘Efendim nasıl olur?’ diyenler mi istersiniz, ‘Osmanlı’yı geri getirmek istiyorlar’ diyenler mi. Hakkı sahibinden çalmak ne zamandan beri adalet oldu? Birinin malını çalmak ile yaptırdığı eserin ismini çalmak arasında ne fark var? ‘Hamidiye’ ismi bir su markasında ve Çanakkale’deki tabya ile bazı köy isimlerinde kaldı galiba. Diğerleri itinayla temizlendi. Mesela Ordu’nun Mesudiye ilçesinin adı, Abdülhamid’in cömert yardımlarından dolayı ilçe halkının arzusu üzerine Hamidiye yapılmıştı. Meşrutiyet’ten sonra ‘mesud’ bir devreye girildiğini müjdelemek üzere değiştirildi. Maalesef ülkemizde bir dönemin marazı olan Abdülhamid düşmanlığı yüzünden Sultan’ın kataloğu bile ciltler tutabilecek eserleri gözlerden saklanmış veya ismi kazınmıştır. Hastanedeki Hamidiye ismi de tahttan indirilir indirilmez Osmanlı Etfal Hastanesi yapılmış, Cumhuriyet dönemindeyse Şişli denilmişti. Her ne kadar orijinal binadan geriye sadece mescidi ve ilginç minaresi kalmışsa da, 104 yıl sonra asıl ismine geri dönmüş olmasını hakkın iadesi bakımından önemli bir adım sayıyorum. O herkesin imrenerek baktığı sarayların bazen dışı yanar, bazen de içi. Lakin bu yanıklardan başka türlü bereketleri fışkırtma becerisi de aynı sarayın hayır çetelesine mutlaka eklenmelidir. Sultan II. Abdülhamid’in tam dört evlat acısını yaşadığını ve bu ölümlerden birinin ülkemizdeki ilk “etfal”, yani çocuk hastanesinin kurulmasına vesile olduğunu biliyor muydunuz? Yanık Saraylılar İlk evlat acısını henüz şehzadeliğinde yaşamıştır Abdülhamid. 1875 yılında 7 yaşında olan kızı Ulviye Sultan feci bir kaza sonucunda yanarak ölmüş. Sarayı yasa boğan bu feci olay şöyle cereyan etmiş: Bir gün Ulviye Sultan annesinin odasına girmiş, “şem’alı” denilen muma yatırılmış fitilden mamul kibritle oynarken üstündeki tül elbise ve saçları tutuşmuş. Annenin bütün çırpınmaları çocuğun ölümcül yanıklar içinde kalmasına engel olamamış. Babası yetiştiğindeyse gözünü açıp sadece “Baba!” diyebilmiş, sonra ruhunu teslim etmiş. Abdülhamid’in vefatına tanık olduğu çocuklarından Mehmed Bedreddin 2,5 yaşında menenjitten, Samiye Sultan da 1 yaşında zatürreden ölmüş. Ancak Hatice Sultan’ın ölümü ismini tartıştığımız bir hayır kurumunun tesisine vesile olması bakımından anlatılmaya değer. Ayşe Osmanoğlu’nun hatıratına göre Hatice Sultan, sadece 8 aylıkken hastalanmış. Hastalığı bir türlü teşhis edilememiş. Devrin önde gelen doktorları seferber olmasına rağmen kurtarmak mümkün olmamış. Abdülhamid üzüntüsünden secdeye kapanarak “Allah’ım, evladımı bana bağışla!” diye dualar etmişse de takdir yerini bulmuş. İşte Abdülhamid’in aklına tam tekmil bir anne ve çocuk hastanesi yaptırma fikri bu üzücü vesileyle gelmiş. Yanık bir babanın yüreğinden taşan şu sözlere kulak kesilelim: “Benim çocuğum kurtulmadı. Kim bilir fakir fukaranın çocukları nasıl bakılıyor? Hiç olmazsa bir hastane yaptıralım da benim gibi birçok babaların kalbi yanmasın.” Ardından inşa emrini vermiş. Kızını tedavi etmeye uğraşan Dr. İbrahim Paşa’yı hastanenin başhekimi yapmış. Son sistem ve Alman usulü hastanenin alet edevatı, hatta hemşireleri dahi Almanya’dan getirilmiş. En önemlisi, hastaneyi Abdülhamid’in kendi tahsisatından (Hazine-i Hassa’dan) yaptırmış ve tahttan indirilinceye kadar da bütün masrafını karşılamış olması. Hastane pek çok ilklere imza atmış. Bunlardan biri, ülkemizde kalorifer tesisatı kurulan ilk hastane olması. 1903 yılında o zamanın doğalgazı diyebileceğimiz havagazı bağlatılmış, şehirde elektrik yaygın olmadığı halde jeneratörü olduğu için hastanede röntgen ve fiziko-terapi işlemleri başarıyla yapılabilmiş. Öyle ki, 1,5 yaşındaki bir çocuğun yuttuğu para röntgende tespit edilmiş (bu görüntü günümüze kadar gelmiştir). Bir de hem açılışında (19 Ağustos 1899), hem de yıldönümlerinde –ki, özellikle Sultanın cülus yıldönümüne rastlatılmıştır- yüzlerce fakir çocuğun sünnet töreninin bedava ve üste hediye verilerek yaptırıldığını biliyoruz. Lüks özelliklere sahip 2 Haziran 1898’de temeli atılan hastane, Hamidiye Etfâl Hastahane-i Âlisi adıyla açılmış. Berlin’deki Kaiserund Kaiserin Friedrich Kinderkrankenhaus Hastanesi’nin planlarına göre inşa edilmiş olan Hamidiye Etfal’in hızla geliştiğini, bünyesine Nisaiye (Kadın Hastalıkları) bölümünün eklendiğini biliyoruz. Hamidiye Etfal’in 20-30 yıl önceki hastanelerimize kıyasla bile son derece modern, hatta lüks özelliklere sahip olduğunu eklemek lazım. Mesela her kata ayrı bir banyo yapılmış, hastaların hava alması için yine her kata birer balkon konulmuştur. Bodrum katı ile birinci kat arasında bir hizmetliler merdiveni mevcut olduğu gibi bir de asansör –yanlış duymadınız “asansör”- yaptırılmış, etrafına hoş kokular yayan ağaçlar dikilmesine özen gösterilmiş. (Ecdadımız bir işi yaparken bu kadar çevreci düşünürdü. Ya biz?) Sonradan bir çocuk sanatoryumu, bir de bulaşıcı hastalıklar pavyonu eklenen hastanede kimya ve bakteriyoloji laboratuvarları ile diğer poliklinikler de yer almaktaydı. Bir ilginçliği de, 1907 yılına kadar yayınlanmış olan “İstatistik Mecmuası” ile hastanede yapılan çalışmaların bütün dünyaya duyurulmuş olmasıdır ki, benzersiz bir kaynaktır ve Meşrutiyetten sonra yayının kesilmesi tıp tarihimiz adına ciddi bir kayıptır. (Özgür Yıldız, JASSS, 5/ 5, Oct. 2012, s. 391-411.) Prof. Dr. Nuran Yıldırım “Kutup Yıldızı” dediği Hamidiye Etfal Hastanesi’nin akıbetini şu buruk cümlelerle özetlemiş: “II. Abdülhamid’in, dönemin en modern tıbbî araç gereçleriyle donatıp, dolaplarını Tamirhane-i Hümayun’da yaptırdığı, döşemelik kumaşlarını ve halılarını Hereke Fabrikası’ndan getirttiği, en yetkin hekimleri görevlendirdiği hastane hem iktidarının simgesi, hem de tıbbımızın göstergesi kabul ediliyordu. Avrupa’daki bazı emsallerinden bile üstün bir seviyede hizmet verip bir kutup yıldızı gibi parlarken kurucusu tahttan indirilince kadrosu dağıtıldı ve durgunluk dönemine girdi. O kadar yararlı hizmetleri vardı ki, siyasi muarızları, adını değiştirerek sabık hükümdarın kurduğu bu örnek hastaneyi yaşatmaya mecbur kaldılar.” (Hastane Tarihimizde Bir Kutup Yıldızı, 2010, Önsöz.) Birçok hizmetleri reddedildi, unutturulmaya çalışıldı. Oysa o hal kararı tebliğ edildiğinde şöyle demişti: “Hizmetimi ancak Cenab-ı Hakk’ın takdirine bırakıyorum. Ne çare ki düşmanlarım bütün hizmetime kara bir çarşaf çekmek istediler ve muvaffak da oldular.” Olamadılar Sultanım, olamayacaklar da. Millet uyanıyor ve sizi ‘geri getiriyor’ çünkü. 4 Ağustos 2013]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bu-hastanenin-adi-hamidiye-etfal-sisli-nereden-cikti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı sarayında doğum nasıl olurdu?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/osmanli-sarayinda-dogum-nasil-olurdu/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/osmanli-sarayinda-dogum-nasil-olurdu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 28 Jul 2013 20:38:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[En çok çocuğu olan padişah]]></category>
		<category><![CDATA[Hiç çocuğu olmayan padişah]]></category>
		<category><![CDATA[I. Mustafa]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[II. Süleyman]]></category>
		<category><![CDATA[III. Osman]]></category>
		<category><![CDATA[III. Selim]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı sarayında doğum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7412</guid>

					<description><![CDATA[Doğum her ailede sevinç ve umut çiçekleri açtırır. Hele bu aile bir ülkeyi, hatta bugün üzerinde 30’dan fazla devletin barındığı bir ‘cihan devleti’ni yönetiyorsa o zaman doğacak her şehzade veya sultanın sadece ailenin biyolojik olarak sürmesini değil, bir devletin ve milyonlarca insanın geleceğiyle ilgili bir hadise olduğunu, yani aynı zamanda ‘siyasî’ bir doğum karşısında bulunduğumuzu da bilmek gerekir. İstatistiklere bakılırsa 36 Osmanlı padişahından dördünün hiç çocuğu olmamış. Bunlar I. Mustafa, II. Süleyman, III. Osman ve III. Selim’dir. Ancak içlerinde 50 kadar çocuğu olduğu tespit edilebilen III. Murad gibi padişahlar da çıkmış. Padişahların çocuk ortalaması 14’tür. İşin ilginç yanı, Alderson’un tespitine göre bu 14 çocuğun cinsiyete göre tam bir eşitliği söz konusu: 7 kız, 7 erkek. Son olarak Osmanlı hanedanının saltanatta kaldığı süre boyunca toplam 500’ün üzerinde doğum gerçekleşmiştir. Babası, II. Abdülhamid’in doğumuna o kadar sevinmişti ki oğlu olduğunu Amerika Başkanı John Tyler’a da haber vermişti. Bu belge bildiğim kadarıyla ABD’de, ama kimin koleksiyonunda bilmiyorum. Hayat dergisinin eski bir sayısında çıkan fotoğrafını bulabildim sadece. Umarım birileri peşine düşer de gün ışığına çıkarır. Osmanlı sarayında Kafes uygulamasının başladığı 17. yüzyıl başına kadar şehzadeler ve sultanların taşra doğumlu olabildiklerini biliyoruz. Mesela Kanuni Trabzon’da, Yavuz Amasya’da, Fatih ise Edirne’de doğmuştu. İstanbul’da dünyaya gelen ilk şehzade, sonradan Kanuni’nin yerine Osmanlı tahtına oturacak olan II. Selim’dir. Gerçek anlamda ‘ilk İstanbullu şehzade’ diyebileceğimiz II. Selim’in doğumu İbn Kemal’in “Tevârih-i Âl-i Osmân”ın 10. Defteri’nde ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Doğumu, “Saltanat göğünde mübarek görünüşlü bir yıldız”ın doğuşuna benzetilmiş, onunla “şeref denizinin sedefinden değerli bir inci” zuhur etmiştir. Hürrem Sultan’ın oğlu Selim’in doğumu büyük bir sevinç dalgasına sebep olmuş, bu lütfun şükranesi olarak kurbanlar kesilmiş, yiyecek ve içecekler halka bol bol dağıtılmış, şehrin ve köylerin fakirlerine (fukara-yı şehr ve kurâ) hediyeler ihsan edilmiş. Yavuz’un doğumu hakkında bilgiyi ise İdris-i Bitlisî’nin “Selimşahnâme” adlı kitabında buluyoruz. Bitlisî’ye göre “mutlu şehzadenin doğuş güneşi doğduktan sonra eğlence ve mutluluk yargısının yayılması geleneğince birkaç gece ve gündüz” kutlama yapılmış. Kutlamalarda derecelerine göre çeşitli kesimlere şahane giysiler, hediyeler, bahşişler ve ikramlarda bulunulmuş. Kuş eti dahil lezzetli yiyeceklerin bulunduğu sofralar kurulmuş ve güzel içecekler hazırlanıp halktan olsun, seçkin zümreden olsun herkes davet edilmiş. &#160; Osmanlı şenliklerinde cami maketi taşımak bir gelenekti. Aşağıda Süleymaniye Camii’nin maketini taşıyanlar (Hünername).   Yavuz’un doğumu ve şenlikleriyle ilgili bu bilgileri veren İdris-i Bitlisî, onun nasıl yetiştiğiyle ilgili de ayrıntıya giriyor ve şöyle diyor: “Şehzade Selim’i müşfik süt annelere teslim ettiler. Öğrenme yaşına gelince kendisine sevgiyle yaklaşarak bir öğretmen tayin edip ay küresi gibi bir gümüş levha, yanına da güneşe benzeyen bir altın rahle koydular. Kural gereğince gümüş levhanın üzerine altınla ‘Öğretmenin verdiği eziyet baba şefkatinden daha iyidir’ diye yazdılar.” ABD başkanına ‘Oğlum Abdülhamid doğdu’ mesajı Şimdi de son devirden bir doğum sevincini yansıtalım. 21 Eylül 1842 tarihinde dünyaya gelen Abdülmecid’in oğlu Abdülhamid, 34 yıl sonra oturduğu Osmanlı tahtında II. Abdülhamid adıyla en fazla tartışılan padişahlardan biri olacaktı. &#160; Sultan Abdülmecid’in oğlu Abdülhamid’in doğumunu müjdeleyen hatt-ı hümayunu (1842). Sultanlar gelenek icabı kutlamaların başlaması için Sadrazam’a bir hatt-ı hümayun yazdırırdı. Osmanlı Arşivi’ndeki belgeye göre aynı zamanda bir siyasî kişilik olan bir baba, oğlunun doğum sevincini kamuoyuyla şöyle paylaşmaktaydı: “Cihanın Yaratıcısı’nın lütfuna ve yüce inâyetine hamd olsun. İşbu ayın 16. dünkü Çarşamba günü saat 11 kararlarında temiz soyumuzdan bir şehzâde görünen âleme adım attı ve varlık beşiğinin sevinç dağıtıcısı olarak ismini Sultân Abdülhamid koyup seni ve bütün bendegânı müjdelemek içün işbu hatt-ı hümâyûnumuzu yazdırıp Dârussade Ağası ile tarafına yolladım. Cenâb-ı vâcibül-vücûd ömrünü uzun ve adımlarınızı zât-ı şâhânemize ve bütün Allah’ın kullarına uğurlu ve mes’ûd buyursun, âmîn. Bu güzel sevinçten cümle insanlar müjdelensin ve hissesini alsın diye yedi gün beşer nevbet top atılması ve bütün vükela ve bendegânımız ve sâ’ir istekli olanlar dahi söz konusu günlerin gecelerinde kandilleri tutuşturma ile sevinç ve şadlık töreninin icra olunmasını lâzım gelenlere tenbîh eyleyesin. Hemân Cenâb-ı Rabbü’l-âlemîn temiz sülalemizi ilelebed bâkî ve dâ’im ve her hâlde Allah’ın kullarına üstün refah ve asayiş ihsân buyursun. Âmîn bi-hürmeti Resûlü’s-sakaleyn.” Şenlikler İngilizler Düşes’in doğum haberini alır almaz hastanenin önünü şenlik meydanına çevirmişler. Peki Osmanlı’da doğan hanedan bebekleri için ne tür şenlikler yapılıyordu? Bildiğimiz ilk doğum şenliğini Kanuni, sonradan idam ettireceği oğlu Mustafa’nın doğumunda (1515) düzenletmişti. Bir hafta süren bu şenlikten sonra yeni bir doğum şenliği için tam 87 yıl beklemek gerekmişti. 1612 yılında I. Ahmed’in, oğlu IV. Murad’ın doğumu ile Ayşe ve Gevherhan sultanların düğünlerini birleştirip üçlü bir şenlik düzenlettiğini biliyoruz. 20 yıl kadar sonra IV. Mehmed’in oğlu II. Mustafa’nın doğumu için düzenlettiği şenlik yalnız İstanbul’da değil, çeşitli şehirlerde yapılmasıyla diğerlerinden ayrılır. III. Mustafa’nın kızı Hibetullah Sultan’ın 1758’deki doğumu vesilesiyle düzenlenen şenliğin 7 gün 7 gece sürmesi kararlaştırılmışken, uzun zamandır yeni doğum vakasına tanık olmayan saray ve halkın arzusu üzerine 10 günde tamamlanabilmiştir. Ancak zavallı Hibetullah sadece 3 yıl yaşayabilmiştir. Hibetullah Sultan’ın doğumu önce Sadrazam Koca Ragıb Paşa’ya bildirilmiş, Sadrazam hatt-ı hümayunu okuduktan sonra gerekli kişilere para ve giysi armağan edilmiştir. Buhur ve şerbet ikram edilip kandiller yakılmıştır. Avlu ve meydanlarda dizi dizi meşaleler ateşe verilmiş, davul ve zurnalar sabahlara kadar çalmıştır. Tellallar sokak sokak gezerek doğumu müjdelemiş, sürekli toplar atılmıştır. Sarayda ise bir cami maketi yapılmış, içine renkli kandiller konulmuş ve maket bu haliyle Topkapı Sarayı’nın önüne bırakılmıştır. Ağaçlara ve başka yerlere fanuslar ve kandiller asıldığını da bildiriyor kaynaklar. Sadrazamın sarayındaki gösteriler de göz alıcıdır. Cambazlar, gölge oyuncuları, mehter takımı burada günlerce icra-i faaliyet eylemiştir. Tam kızının öldüğü yıl bir oğlu dünyaya gelince III. Mustafa yine görkemli bir şenlik düzenletmiş. Gün doğumuyla birlikte doğan şehzade III. Selim’in haberi Sadrazam’a ulaşmış ve ertesi gün şenlikler başlamıştır. Mehterin dinlenmesinden sonra ‘güneş seyredilmiş’, gece donanma yapılmış, şenlikler bir hafta sürmüştür. Analık hakkı Osmanlı hanedanı tarihinde bir ilk olarak Sultan II. Abdülhamid padişah olunca, küçük yaşta vefat eden annesinin yerine kendisine bakıp büyüten analığı Perestu Kadınefendi’yi, sanki öz annesiymiş gibi Valide Sultan yaptırıp maaş bağlatmış, konak tahsis ettirmiş ve onu vefatına kadar düzenli olarak ziyaret etmek suretiyle bir evladın annesine karşı yapması gereken bütün görevleri eksiksiz yerine getirmiştir. Hatta Sapanca’da bulunan Perestu Kadınefendi Camii’ni de kendisi yaptırıp analığının adının hayır yollarında anılmasını sağlamıştır. 28 Temmuz 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/osmanli-sarayinda-dogum-nasil-olurdu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir şeyhülislamın kemikleri üzerine anıt dikmişiz</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bir-seyhulislamin-kemikleri-uzerine-anit-dikmisiz/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bir-seyhulislamin-kemikleri-uzerine-anit-dikmisiz/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Mar 2013 08:31:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Anıt]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[şeyhülislam]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyhülislam Mehmed Efendi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6445</guid>

					<description><![CDATA[Sonunda başardık: Bursa’da Osman Gazi’nin başucuna dikilmiş olan hakaret anıtı 28 Ocak 2013 günü itibarıyla kaldırıldı. Lakin tam buna sevinecekken yara bir başka yerinden kanamaya başladı. Meğer o anıt bir şeyhülislamın kemikleri üzerinde yükseliyormuş. İşte belgeleriyle bir Şeyhülislamın kayıp mezarının hikâyesi… Bursa topraklarına gömülen 9 şeyhülislamın mezarlarını ararken metinlerden biri İmam-ı Sultanî Mehmed Efendi için “Osman Gazi Türbesi’nin güneyine, evinin bahçesine defnedilmiştir” diye yazıyordu. İyi güzel de Osman Gazi’nin türbesinin güneyinde neredeyse türbenin boyuna denk Şehitler Anıtı’ndan başka bir şey yoktu. O zaman söz konusu mezar bugün nerede olabilirdi? Başvurduğum kaynaklar ya sessiz kalıyor ya da kayıp olduğunu yazıyordu. Osmanlı protokolünde bu kadar üst düzeyde görev yapmış birinin anıtın yapıldığı 1925 yılına kadar ayakta olduğunu bildiğimiz mezarı göz göre göre kayboluyor ve biz bundan habersiz kalıyoruz. Asıl üzücü olan nokta burası. Derken sevgili Hasan Basri Öcalan ile hızlı bir araştırmaya girişiyoruz. Ulaştığımız sonuç şu oluyor: Sultan II. Mustafa ve III. Ahmed dönemlerinde iki defa şeyhülislamlık makamına çıkmış olan ve “İmam-ı Sultânî”, yani “Padişahın İmamı” unvanını elde etmiş olan Mehmed Efendi’nin mezarı yok edilerek -başka yer yokmuş gibi- yerine malum Şehitler Anıtı yapılmış. Anıt neyse ki kaldırıldı ama öncesiyle ve sonrasıyla Lale Devri’ni yaşamış olan bu şeyhülislamın mezarı tam olarak neredeydi? Bu konuda derli toplu bir bilgi yoktu elimizde. Abdülhamid tarafından çektirilen fotoğrafta, Şeyhülislam Mehmed Efendi’nin selvi ağacının altındaki kabri uzaktan görülüyor. Mezarın üzerine yaptırılan Şehitler Anıtı (solda) 28 Ocak’ta kaldırıldı. KAYIP MEZARIN İZİNDE İşte bir Osmanlı şeyhülislamının mezarı hakkında toplayabildiğimiz bilgiler: Rahmetli Kâzım Baykal’ın “Bursa ve Anıtları”nda (2. baskı) verdiği bilgilere göre Şeyhülislam Mehmed Efendi’nin mezarının yerine yaptırılmış olan anıtın projesi “Ertuğrul” gazetesinin 30 Ekim 1924 tarih ve 793 sayılı nüshasında ilan edilmiş. Yapımına girişenlerden biri Tuğgeneral İsmail Hakkı Fanti, diğeri ise Bursa ve tıp tarihiyle ilgili kitapları bulunan Askeri Doktor Osman Şevki Uludağ’mış (Osmanlı dönemindeki adı Keşiş Dağı olan Uludağ’a mevcut ismini veren de odur). Demek ki 1925 yılına kadar yerinde durduğunu varsayabilirdik kabrin. İyi ama bunu nasıl belgelendirecektik? İşte bulduğumuz o belgelerden birkaçı: Yakınlarda Bursa Büyükşehir Bele-diyesi’nin himmetiyle bastırılan Kâmil Kepecioğlu’nun “Bursa Kütüğü”nde şu cümleler okunuyordu: “Bursa’da menfâ (sürgün) iken evini darülhadis yapmış ve oraya gömülmüştür. Sonraları Sultan Osman türbeleri tesviye edildiğinden oraları da türbe bahçesine ilhak olup kendisinin de taş ve kabri bırakılmıştı. Bursa’nın Yunanlılardan istirdadı (geri alınması) esnasında istiklal için canlarını fedâ eden aziz şehitler oraya defnolunmuş ve üzerlerine bir de abide yapılmıştır ki, Mehmed Efendi’nin kabri de bu abidenin altında kalmıştır (Bursa tarihçisi Şemseddin Ulusoy’un ifadesinden)” (cilt 3, s. 156). Böylece ilk somut bilgilere ulaşmış olduk. Ondan sonra Hasan Basri kardeşimle beraber bizzat Mehmed Şemseddin Efendi’nin el yazması orijinali Safiyüddin Erhan beyefendide bulunan “Karâr-ı Şemsî” adlı kitabına başvurduk ve orada şu önemli notu okuduk: “(Kabri) Sultan Osman türbesinin cenubunda. Şimdiki abidenin altında kaldı.” Artık durum netleşmiş, yeri belli olmuştu. Resmî bir yayın olan “Bursa Salnamesi”ne de aynı bilgiyi doğrulattıktan sonra bu defa iki önemli kaynağa ulaşacaktım. Birincisi, Osmanlı aydın profilini en iyi yansıtan eserlerden Mehmed Süreyya’nın “Sicill-i Osmânî”si, diğeri de “Tarih-i Osmânî Encümeni Mecmuası”nın 16. cüzünde çıkan Ahmed Tevhid Bey’in “İlk altı padişahımızın Bursa’da kâin türbeleri” başlıklı yazısıydı. Üstelik mezar taşında yazılanları dahi aktarıyordu kaynaklarımız. Bir cümleden yola çıkmış ve sonunda 285 yaşındaki mezar taşını bulamasak dahi üzerine yazılanları bulmayı başarmıştık. Hatta oğlu Feyzullah Nâfiz Efendi’nin Eyüp Sultan civarındaki kabrine bile ulaşmıştık. Lakin yerini bulduğumuz halde henüz bir fotoğrafını temin edememiştik. ABDÜLHAMİD’İN GÖZÜNDEN KAÇMAMIŞ Hem azmin elinden ne kurtulmuş ki? Hasan Basri dostumun bir kitapta bulduğu fotoğrafla bu mesele de aydınlandı. Uzaktan da olsa hakikaten Osman Gazi türbesinin önünde üstüvanî dediğimiz sütun şeklindeki mezar taşıyla şahidesi tam da kaldırılan anıtın yerinde akıbetini bekliyor gibiydi. Orada da kalmadı seferberliğimiz. IRCICA Genel Direktörü Dr. Halit Eren Bey’in teklifiyle yayına hazırlayıp metinlerini yazdığım “Sultan II. Abdülhamid Dönemi Fotoğraflarıyla Bursa” (2011) adlı kitaptaki iki fotoğrafı hatırladım birden. Açıp baktığımda hakikaten Şeyhülislam Mehmed Efendi’nin mezarı ayan beyan ortadaydı. İlki 1886 tarihli, ikincisinin tarihini tespit edememekle birlikte 1900 yılı civarına ait olması gereken bu iki fotoğrafa göre, düzenlemesini Abdülhamid Han’ın yaptırdığı Osmaniye Meydanı’nın kapısından girilince soldaki genç selvinin dibinde bir mezar vardı. Bu, aradığımız görüntünün ta kendisiydi. Hepimizin gözünden kaçan, Sultan Abdülhamid’in kamerasından kaçmamış, gelecekte vuku bulacak yıkımları önceden bilircesine bizlere emanet bıraktığı bu değerli fotoğraf koleksiyonu sayesinde mezar taşı objektiflere yakalanmıştı. Bizi ise bir şeyhülislamın mezarını daha bulmuş olmanın huzuru kaplamıştı. Lakin görevimiz burada bitmiyor, sevgili okur, asıl burada başlıyor. Bunları bulup okuduk, görüp yayımladık. Güzel ama ne için yaptık bunu? “Vay canına, neler varmış da bilmiyormuşuz!” dedirtmek için değil kuşkusuz. Madem onlarca yıldır uğraşa didine Osman Gazi’nin böğrüne saplanmış bir mızrak olan Şehitler Anıtı ucubesini oradan kaldırtmayı başardık, o halde bir adım daha atalım ve desteklerinizle  -hazır Valilik, meydanı yeniden düzenlemeye karar vermişken- bu değerli ilim adamımızın mezar taşını buldurup asıl yerine koyduralım. Bulunamıyorsa da, işte görüntüler elimizde, Osmanlı Devleti’nin kurucusunun ilme ne kadar önem verdiğini göstermek için oraya bir ilim adamının kabrini sembolik olarak koyduralım ki, böylece hem o mekânı aslına en yakın noktaya döndürmüş, hem de orayı ziyaret edeceklere anlamlı bir mesaj vermiş oluruz. Bu başarılırsa sembolik olarak çok anlamlı bir adım olacaktır. Benden söylemesi! 10 Mart 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bir-seyhulislamin-kemikleri-uzerine-anit-dikmisiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vatikan’da ‘Yaşasın Sultan Hamid’ sesleri</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/vatikanda-yasasin-sultan-hamid-sesleri/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/vatikanda-yasasin-sultan-hamid-sesleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 Feb 2013 14:34:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Vatikan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6415</guid>

					<description><![CDATA[800 yılının Noel günü Roma’daki Sen Piyer Bazilikası’nda bir taç giyme töreni vardı. Bizim “Şarlman” diye bildiğimiz Karolenj Kralı Charlemagne, Papa III. Leo’nun önüne diz çökmüş, başına “Romalıların İmparatoru” unvanıyla tacın konulmasını beklemektedir. Papa aslında minnet borcunu ödemektedir. Birkaç yıl öncesine kadar iyice gözden düşmüş olan III. Leo, bir tören sırasında kendisini zina yapmak ve yalan yere yemin etmekle suçlayan rakiplerinin saldırısına uğramıştı; saldırgan gözlerini oyacak ve dilini kesecekti ki, son anda kurtarıldı. Ardından Şarlman’ın yanına gitti. Şarlman Papa’yı koluna takarak Roma’ya gelmiş, onu tahta oturtmuş, kendisi de beklenmedik bir şekilde Roma tacını giymişti. Roma diriliyor, onun ezeli rakibi Bizans ise bundan hoşlanmıyordu. Zira Papalık, Roma İmparatorluğu çöktükten sonra onun devamı olan Bizans İmparatoru veya İmparatoriçesi’ne dayanıyordu. Ancak artık Avrupa’da Franklar diye bir siyasî kudret doğmuştu. Papa onlara dayanarak Bizans’tan yakasını kurtarabilirdi. (G. Kerr, Avrupa’nın Kısa Tarihi, Kalkedon: 2011, s. 13-16.) İşte istifa hadisesiyle yeniden gündeme gelen Bizans’tan kopmuş Avrupaî Papalık kurumu Romalı III. Leo ile sarışın Şarlman’ın işbirliğiyle kurulmuştu. Papalığı yabana atmayın, zira Avrupa’yı kuran ve ona aslî kimliğini kazandıran kurumdur. Bizim tarihimizle de yakından ilgilidir. Mesela İslam dünyasını yüzyıllarca uğraştıracak Haçlı seferlerinin başlaması Papa II. Urban’ın marifetidir. Endülijans, yani para karşılığı cennetten tapu dağıtma uygulaması, “Roma’daki Ayasofya” olarak tanımlanan Sen Piyer Kilisesi’nin inşasına yardım toplamayı amaçlayan bir girişimdi. Fatih Sultan Mehmed’e ‘bir avuç su” (aquae pauxillum) karşılığında vaftiz olup Hıristiyanlığa geçmeyi teklif etmesiyle övünen edebiyatçı Papa II. Pius, tabii ki bu mektubu hiçbir zaman göndermedi. Burada dikkatinizi, vefatının 95. yılında Abdülhamid Han ile bir Papa arasındaki diyaloğa çekmek istiyorum. İşte Papa XIII. Leo (1878-1903) ile II. Abdülhamid’in arşiv belgelerine yansıyan ilişkilerinden birkaç sayfa. Sultan Abdül-hamid’in yapımına katkıda bulunduğu Roma’daki Gioacchino in Prati Kilisesi. Tebrikler, taziyeler Papa IX. Pius 1878’de ölmüş ve yerine XIII. Leo geçmiştir. Yeni Papa, bir piskoposu gönderir Abdülhamid’e ve taziyesine teşekkür etmesini ister. Padişaha saygısını belirten Papa, Osmanlı topraklarında yaşayan Katoliklerin “tam bir itaat ve oğula yakışacak bir sadakat” içinde bulunmaları gerektiğinin bilincinde olduğu mesajını iletir. Katolik mezhebi ayinlerinin Osmanlı ülkesinde serbestçe icrasından duyduğu memnuniyeti de belirtmekten geri kalmaz. Abdülhamid diyaloglarına devam eder. Papa’nın kardeşi ölünce taziyename gönderir. Papa şöyle teşekkür eder: “Aziz kardeşimizin ölümü münasebetiyle şerefli padişah hazretleri tarafından lütfen telgrafla vuku bulan taziye ve temenniler indimizde gönülden duyulan güzelliklerin bir delili addolunmuş ve fazlasıyla takdirimizi celb etmiştir. Samimi teşekkürlerimizle beraber yüce zatları ve saltanatlarının ikballerinin sürüp gitmesi ve mutlulukları hakkındaki arzumuzun bir teminat olarak kabul buyurulmasını rica ederim.” (1881) 4 yıl sonra Papa, Abdülhamid’in tahta çıkışının 9. yıldönümünü kutlar. 2 yıl sonraysa Papa’ya yapılacak bir ‘jübile’ vesilesiyle Sultan’ın tebrikname gönderdiği görülür. 1895’te Papa Vekili Bonetti hastalanır. Abdülhamid bir adamıyla hal hatır sordurur, İstanbul’dan bir doktor gönderilebileceğini bildirir. Kendisine teşekkür edilir ve bu iltifatın hastaya her türlü ilaçtan daha iyi geleceği belirtilir. Tabii ilişkiler her zaman güllük gülistanlık değildir. Nitekim Papa’dan gelen 1896 tarihli mektup, bazı vilayetlerde Hıristiyanların zararına üzücü olaylar yaşandığına değinir, soruna Padişah’ın çözüm bulacağına olan inancını belirterek biter. Bir sonraki Papa X. Pius’la da tebrikleşmeler devam ededursun biz çarpıcı bir olaya mercek tutalım. Yıl 1848. Abdülmecid zamanın Papa’sına çok değerli hediyeler gönderir. Papa bunlara o kadar önem verir ki, hediyelerin halk tarafından görülebilmesi ve sevincine ortak olabilmesi için 7 gün boyunca bir yere konularak seyrettirilmesini emreder. Bütün Romalılar seyre gelir ve hep bir ağızdan “Çok yaşa!” diye bağırırlar. Bu defa 1887’de Sultan’ın Papa’ya bir yüzük ihsan buyurduğunu görüyoruz. Belge şöyle devam ediyor: “Papa parmağında taşıdığı yüzüğü çıkarıp zat-ı Hazret-i tacdari tarafından gönderilen yüzüğü taşımaya karar vermiştir.” “Bu ne kadar güzel” diyen Papa, yüzüğün sergide teşhir edilmesini ister. Roma’da ‘yaşasın Abdülhamid’ sesleri Abdülhamid, vefatından kısa bir süre önce bir başka jübile töreni yapılan XIII. Leo’ya yine değerli bir yüzük göndermiştir. Hediyeleri götüren Osmanlı Dışişleri Bakanı, Roma’da büyük ilgi görmüş, yaptığı konuşmalarda Osmanlı ülkesindeki dinî hoşgörünün Avrupa ülkelerinde bile bulunmadığını söylemiş ve beyanatları “Daily News” ve “Petit Journal” gibi gazetelerde çıkmıştır. 19 Şubat 1903 günü Sen Piyer Kilisesi’nin girişinde toplanan halk, Papa’nın törene gelişi sırasında hep bir ağızdan “Yaşasın Papa!” diye bağırmaya başlamıştır. Tam bu sırada kalabalık içinde Osmanlı Dışişleri Bakanı’nı fark eden kalabalık bu defa “Sultan Hamid Han yaşasın!” nidalarıyla ona olan saygılarını arz etmiştir. Bu tablonun ‘misli görülmemiş bir olay’ olduğu belirtilir. Hediyelerin yalnız bizden Vatikan’a gittiğini sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Papaların gerek Abdülmecid’e, gerekse Abdülhamid’e gönderdiği hediyeler arasında mozaik bir masa dahi vardır. Nişanlar vs. liste epeyce uzun. Anlaşılan, baba oğul padişahlar Abdülmecid ve Abdülhamid, Papalarla iyi geçinmeyi menfaatlerine uygun görüyorlardı. Papalığın Avrupa’da nasıl bir denge unsuru olduğunu biliyor ve Halifelikten gelen nüfuzlarını geçirebilecekleri bir koz olarak onları karşılarına almak istemiyorlardı. Nitekim Abdülhamid’in İslamiyet aleyhindeki bir piyesin İtalya’da yasaklanması için Papa’yı devreye soktuğunu ve amacına böylece ulaştığını biliyoruz. Vatikan’daki Gioacchino in Prati Kilisesi’nin girişine konulan “Memalik-i Osmaniye” yazısı Abdülhamid’in Vatikan politikasının simgesi olarak ziyaretçilerine göz kırpmaktadır. Not: Arşiv belgeleri Taceddin Kayaoğlu’nun “Beyaz Diplomasi” (Fide: 2007) adlı kitabından alınmıştır. 17 Şubat 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/vatikanda-yasasin-sultan-hamid-sesleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdülhamid’in deniz itfaiyesi vardı, bizim?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamidin-deniz-itfaiyesi-vardi-bizim/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamidin-deniz-itfaiyesi-vardi-bizim/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 27 Jan 2013 08:35:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[İtfaiye Teşkilatımız]]></category>
		<category><![CDATA[Szechenyi Paşa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6388</guid>

					<description><![CDATA[Feriye saraylarının  Galatasaray Üniversitesi’ne tahsis edilen bölümünde çıkan yangında bir gerçeği pek azımız görebildi. Yıl 2013 ve Türkiye’nin en ‘gelişmiş’ ve suyla çevrili şehrinde deniz itfaiyesi yokmuş. 129 yıl önce İstanbul’da bir deniz itfaiyesi bulunduğunu bilirsek belki bugünü daha sağlıklı bir terazide tartabiliriz. 22 Ocak günü tarihimizin ciğerleri bir kere daha dumanla doldu. Feriye saraylarının  Galatasaray Üniversitesi’ne tahsis edilen bölümünde çıkan yangın, 142 yıllık binanın büyük bir kısmını yaktı. Yanmayan kısımlar da sıkılan tonlarca tazyikli su yüzünden büyük ölçüde kullanılamaz hale geldi. Ve her zamanki tartışma yine başladı: İtfaiye geç geldi, yok bize geç haber verildi; havadan uçakla neden müdahale edilmedi, yahu gece çalışacak uçaklarımız mı vardı…. İçimizi yakan gerçeğiyse pek azımız görebildi. Yıl 2013 ve Türkiye’nin her adım başında gökdelenler patlayan en ‘gelişmiş’ ve suyla çevrili şehrinde bir deniz itfaiyesi yokmuş. Olsaymış eğer, sahilden de müdahale edilebilirmiş… İyi de sormazlar mı adama, gökdelenlere bal gibi izin verenler yangın gibi bu şehrin başına asırlardır musallat olan tehlikelerin babasına karşı önlem almakta neden geç kalmışlar? Uzmanları neden dinlememişler? Zira bir şehir sadece ‘yaparak’ değil, yapılmış olanları koruyarak da gelişir. Bunu idrak edemeyen bir şehre ‘şehir’, hele hele ‘büyük şehir’ denilebilir mi? Bir zamanlar Beyoğlu’nun Taksim girişindeki maksemin çeşme yalağında tinercilerin yaktığı ateş mermerleri kapkara is içinde bırakıyor, dahası çatlatıyordu. Dayanamayıp Beyoğlu Belediyesi’ne haber vermiştim. Ne oldu biliyor musunuz? İtfaiyeyi gönderdiler, ateşin etkisiyle iyice kabarmış olan narin mermerlere tazyikli su sıktırarak çatlakları yıkıntıya çevirdiler. İnanmıyorsanız gidin bakın. Yakışıyor mu bize? Belki de yakışıyordur. Kim bilir. 129 yıl önce İstanbul’da bir deniz itfaiyesi bulunduğunu bilirsek belki bugünü daha sağlıklı bir terazide tartabiliriz diye düşündüm. SZECHENYİ PAŞA’NIN ESERİ Sultan Abdülaziz devrindeyiz. Beyoğlu’nda çıkan büyük yangın bir sürü ev ve işyerini küle çevirmiştir. Sigorta şirketleri yanan binaların parasını ödeyeceğim derken iflas noktasına gelmiştir; belediyeyi sıkıştırmaktadırlar. İstedikleri, köhne tulumbacılığın bırakılıp modern bir itfaiye teşkilatının kurulmasıdır. İçişleri Bakanlığı Avrupa’da en modern itfaiye teşkilatının Macaristan’da bulunduğunu, en parlak yöneticilerinden birinin de Szechenyii adlı subay olduğunu tespit edip harekete geçer. Anlaşırlar. Szechenyi, Baroni adlı arkadaşıyla İstanbul’da modern itfaiyeciliğimizin kurucusu olmaya soyunur. 1874 yılında itfaiyemizi kuran Szechenyii, 1922’de ölene kadar tam 48 yıl kesintisiz görevi başında kalacak, öldüğünde İstanbul’a gömülmeyi vasiyet edecektir. Nereye mi gömüldü? Feriköy Latin Katolik Mezarlığı’na. Modern itfaiyeciliğimizin kurucusu Szechenyi Paşa, yangın sönderme arabası ve itfaiyecileriyle birlikte. Ancak isterseniz hemen öldürmeyelim onu, zira bize hayatını ve başarılarını anlatması lazım. İtfaiye kurulmuş kurulmasına ama yangınların önü alınamamış. Bir şeylerin aksadığını gören Abdülhamid, onca işin arasında yangınlara el koymak zorunda kalmış. Osmanlı kaynaklarında “Ziçini” adıyla geçen Szechenyi ile Albay Refet Paşa’yı huzuruna çağırmış ve aklına gelen tedbirleri dikte ettirmiştir. 1) Her mahallede 50 metrekareden az olmamak kaydıyla birer park ve içine bir havuz yaptırılacak 2) Ahşap evlerin arasına kâgir yangın duvarları çekilecek 3) Bacalar yanmayacak malzemeden yapılacak 4) Yangın söndürmek uzmanlık gerektirdiğinden itfaiyecilerin işine kimse karışmayacak ve 5) Avrupa’dan yeni makineler getirilerek eksikler tamamlanacaktır. Velhasıl Sultan Abdülhamid yangınla mücadeleye kararlıdır. Szechenyi Bey’i “Paşa” yapar, yetkilerini artırır, hatta “ceyb-i hümayunu”ndan yani kendi kasasından ödemeler yaparak itfaiyeciliğimizin gelişmesi için sadece fikir değil, para da verir. Böylece Macaristan’dan son sistem arabalı tulumba satın alınır tam 6 adet; Amerika’dan son teknoloji ürünü 2 adet tulumba katılır kafileye. Bu arada Şalom adlı bir mucit 1887’de yangınları şıp diye söndürecek özel bir sıvının tanıtımı için gelir. İcadı beğenilince ‘sanayi madalyası’yla ödüllendirilir. Bu defa Bauer adlı bir Viyanalı çıkagelir, yangınlara aman vermeyen özel bir sıvı geliştirmiştir. Feriköy’de denenir. Başarılı bulununca satın alınır. Suriçi, Beyoğlu ve Üsküdar’da itfaiye şubeleri kurulur vs. Sizin anlayacağınız, Abdülhamid yangınlar önlensin diye var gücüyle çırpınmaktadır. Arşivde bulunan çok sayıda yazışma bu çabayı ayna gibi yansıtır. II. Abdülhamid&#8217;in irade-i seniyyesi. Tarih: 13 Ağustos 1895. Sonunda şunlar yazılı: &#8220;İtfaiye taburlarının gereken alet ve edevatın tedarik edilmeyerek böyle noksan bırakılması, Allah korusun bir yangın vukuunda bu taburların vazifelerini yerine getirmelerine mani olacağından asla kabul edilemez. Bu sebeple hükümetçe bu konuya bir çare bulunması Padişahımızın emirleri gereğidir.&#8221; (V. Engin, Sultan Abdülhamid ve İstanbul&#8217;u, Simurg: 2001.) DENİZ İTFAİYESİ Yangınların birini söndürürken öbürü harlar. Kimi patlıcan tavasından, kimi kurum tutuşmasından. Bakar ki Szechenyi, alevler yalnız karadan söndürülemiyor, o zaman denizden müdahale imkânını düşünür ve Padişah’a bir deniz itfaiyesi kurulmasını teklif eder. Bundan sonrasını Kemalettin Kuzucu’dan takip edelim: “II. Abdülhamid deniz itfaiyesinin kuruluşunda da Szechenyi Paşa’ya tam destek vermişti. Padişah bahriye (deniz) taburu için gerekli malzemenin Avrupa’dan getirilmesini istemiş, masraflarını da bizzat kendisini karşılamıştı. Deniz itfaiyesinde görev alacak personelin eğitimi için Hasköy’de ayrı bir kışla inşa edilmesi kararlaştırıldı. Tabur için gerekli malzeme tedarik edildi. Bahriye itfaiye taburu 1887’den itibaren tam teçhizatlı biçimde çalışmaya başladı.” (Türk Kültürü İncelemeleri Dergisi, 14, 2006, s. 41) 1900’lü yılların başında 5 bölük halinde örgütlenmiş bulunan deniz itfaiyemiz, sahil hattında meydana gelenler başta olmak üzere her türlü yangına başarıyla müdahale etmişti. Abdülhamid sık sık deniz itfaiyecilerini ödüllendirmiş, hatta komutanları Binbaşı Mehmed Ağa’yı başarılarından ötürü ferikliğe (korgeneralliğe) kadar yükseltmiştir. Ne yazık ki, Ebüzziya Tevfik’in ‘itfaiyemizin teknik açıdan en yetkin ve en başarılı birliği’ dediği deniz itfaiyemiz, Abdülhamid’in yaptığı hemen her işin tersini yapmaya takmış İttihatçılar tarafından lağvedilmiş ve bir daha da kurulamamıştır (Kuzucu, agy, s. 42). Burada dikkat edilmesi gereken nokta, yalnız Abdülhamid’in deniz itfaiyesi kurulması uğruna neler yaptığı değil, daha çok “bahriye nümune taburu” denilen deniz itfaiye teşkilatının bütün araç gereçlerinin masrafının padişahın kendi cebinden karşılandığıdır. Tıpkı ilk yaptırdığı denizaltıların parasını da kendi cebinden karşıladığı gibi… 1884 yılından bu yana 129 yıl geçti. Gerçek bütün çıplaklığıyla karşımızda: 129 yıl önce vardı deniz itfaiyemiz, bugün yok. Bu cümleyi şöyle de kurabilirdik: O gün Abdülhamid vardı başta, bu gün yok!]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamidin-deniz-itfaiyesi-vardi-bizim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdülhamid, Mehemed Âkif ve Masonluk&#8230;</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamid-mehemed-akif-ve-masonluk/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamid-mehemed-akif-ve-masonluk/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Jan 2013 13:40:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[II. Abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Soru-Cevap]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Masonluk]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Akif]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa ARMAĞAN Soru-Cevap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6364</guid>

					<description><![CDATA[Sorular 1. Mehmed Akif&#8217;in Safahat&#8217;ında II. Abdülhamid&#8217;e, &#8220;BAYKUŞ, KORKAK, MELUN&#8230;&#8221;  dediği doğru mu? Baykuş, korkak dediğni görmek için einizde bulunan herhangi bir Safahat nüshasına bakmanız yeterlidir . 2. CEMALETTİN EFGANİ VE ABDUH&#8217;UN MASON OLDUKLARI DOĞRU MDUR? CEMALETTİN EFGANİ&#8217;NİN BİR İNGİLİZ AJANIYLA II. ABDÜLHAMİD&#8217;E SUİKAST PLANLADIKLARI VE ABDÜLHAMİD HAN&#8217;IN EFGANİ&#8217;Yİ İSTANBUL&#8217;DAN UZAKLAŞTIRDIĞI DOĞRU MUDUR? Mason oldukları söylenir. Suikast olayını duymadım ama Abdülhamid Han elindeki kozu sokağa atmaz, Afgani&#8217;yi İstanbul&#8217;da göz hapsinde tutması daha akıllıca olurdu. Öyle de yapmıştır. Faris Özdemir]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamid-mehemed-akif-ve-masonluk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>II. Abdülhamid Han Sonrası Osmanlı&#8230; (Konferans)</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ii-abdulhamid-han-sonrasi-osmanli-konferans/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ii-abdulhamid-han-sonrasi-osmanli-konferans/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 12 Dec 2012 13:35:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Kahramanmaraş Belediyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Konferans]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6345</guid>

					<description><![CDATA[Kahramanmaraş Belediyesi tarafından düzenlenen ‘Abdulhamit Han Sonrası Osmanlı’ konulu konferans gerçekleştirildi. Mehmet Akif Ersoy Kültür Merkezi’nde düzenlenen konferansa konuşmacı olarak Mustafa Armağan katıldı. Konferans öncesi Fuaye de sergilenen arşiv resimler katılımcılar tarafından dikkatlice incelenerek gezildi. Konferans Kur’an-ı Kerim Okuma Türkiye Birincisi Ubeydullah Kırlar’ın Kur’an-ı Kerim tilaveti ile başladı. Açılış konuşmasını yapmak üzere kürsüye gelen Kahramanmaraş Belediye Başkanı Mustafa Poyraz, bu tür etkinliklerle tarihimizi gün ışığına çıkararak gelecek nesillere aktarmaya çalıştıklarını ifade ederek: “Bu konferans sizleri ve bizleri geçmişe götürecek. Bazı hakikatlerin ortaya çıkmasını sağlayacak. Kendi neslimize bu gerçekleri anlatacağız ki bazı hakikatler gün ışığına çıksın. Bizim gençlik yıllarımızda Merhum Necip Fazıl Kısakürek Abdulhamit Han kitabını yayınlayıncaya kadar değişik şekillerde anlatılıyordu. Hamdolsun, üstadın Abdulhamit Han kitabı yayınlandıktan sonra gerçekler ortaya çıktı. Biz de bazı gerçekleri gün yüzüne çıkarmak için bu tür konferanslar, seminerler, paneller düzenliyoruz. Geçmişimizi gelecek nesillerimize aktarmak bizim görevimizdir.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ii-abdulhamid-han-sonrasi-osmanli-konferans/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa ARMAĞAN Amasya&#8217;daydı&#8230;</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-armagan-amasyadaydi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-armagan-amasyadaydi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Nov 2012 14:31:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Amasya Belediyesi]]></category>
		<category><![CDATA[Amasya Üniversitesi]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Konferans]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6330</guid>

					<description><![CDATA[Belediyemiz tarafından organizasyonu yapılan Tarihçi-Yazar Mustafa ARMAĞAN&#8217;ın Tarih Sohbetleri,  davetliler tarafından ilgi ile dinlendi.    Amasya Üniversitesi&#8217;nin katkılarıyla Amasya Belediyesi Kültürel Faaliyetleri kapsamında Tarihçi Yazar Mustafa Armağan&#8217;ın &#8221; II.Abdulhamid Dönemi&#8221; konulu Konferansı kalabalık bir davetli tarafından dinlendi. Mustafa Armağan  konferansında II. Abdulhamid döneminin tarihlerimizde yanlış ve taraflı anlatıldığına dikkatleri çekildi.  Osmanlı Devletinin Avrupalılarca &#8220;Hasta Adam&#8221; yakıştırması sırasında tahta geçtiğini ve devleti aralıksız 33 yıl başarı ile yönettiğini söyledi. II.Abdulhamid&#8217;in &#8220;Kızıl Sultan&#8221; diye vasıflandırmasının haksız olduğuna da işaret eden ARMAĞAN &#8220;Kızıl Sultan&#8221; denilen Sultan Abdulhamid hiç kimseye idam cezası bile vermediği gibi verilen idam kararlarını da onaylamamıştır. Abdulhamid&#8217;i &#8220;Kızıl Sultan&#8221; diye suçlayanlar  1909 yılında Sultanı tahtan indirilmesinden sonra yüzlerce kişiyi idam sehpasına yollamışlardır&#8221; dedi. &#8220;II.Abdulhamid&#8217;in idaresi sırasında en yüksek seviyede okullaşma faaliyeti yaşanmıştır. Yurt topraklarında 5 bin okul inşa edilmiştir. Okur yazar oranı yüzde 20&#8217;lere çıkarılmıştır. Sultan Abdulhamid&#8217;in çağdaş gelişmeleri çok yakından takip ettiğine de dikkatleri çeken Tarihçi Yazar Mustafa Armağan, &#8220;Bağdat ve Hicaz Demiryolu projeleri ile Avrupa devletlerine Türklerin neleri başarabileceğini göstermiştir.Tabi, bu başarı dolu ve savaşa girmeden kalkınmayı başaran bir devlet adamının Osmanlının başında bulunması Avrupalıları rahatsız etmiştir. Siyonistler ve Ermenilerin ağır muhalefeti ile bu muhaliflerin oyununa gelen &#8220;Hürriyet Kahramı&#8221; diye sahneye çıkanların II.Abdulhamid&#8217;i yönetimden uzaklaştırmaları sağlanmıştır. Abdulhamid tahtan indirildiği vakit &#8220;Bunlar Devleti 10 yıl idare edemezler&#8221; demişti. Dediği de çıktı. Önce Balkanlar elden çıktı. 1.Dünya Harbi ile büyük bir yenilgi yaşanmıştır. 9,5 yıl içinde devlet Mondros Mütarekesi ile yenilgiyi kabul ettirilmiş ve ülke işgal edilmiştir. dedi.     Tarihçi Yazar Mustafa Armağan&#8217;ın  yaklaşık 2,5 saat devam eden konferansına Vali A.Celil ÖZ, Belediye Başkanı Cafer ÖZDEMİR, Amasya Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Metin ORBAY, İl Özel İdare Genel Sekreteri Mustafa BOLAT, Emniyet Müdürü Cemil Bayazıt, Belediye Başkan Yardımcısı Osman AKBAŞ, Özel Kalem Müdürü Hüseyin MENÇ, Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Erol MUTLU ve vatandaşlarla birlikte çok sayıda öğrenciler büyük ilgi gösterdiler. Konferans sonrasında Vali ÖZ, Belediye Başkanı Cafer ÖZDEMİR ve Rektör ORBAY, Mustafa Armağanı tebrik ederek çiçek takdim ettiler. Başkan Özdemir, günün hatırası olarak Amasya Şehzadeler Anıtı Maketini Tarihçi Mustafa Armağan&#8217;a takdim etti. Kaynak: http://www.amasya.bel.tr/goster.aspx?kayit=525]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-armagan-amasyadaydi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdülhamid&#8217;in Balyoz&#8217;u</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamidin-balyozu/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamidin-balyozu/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Sep 2012 09:19:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Balyoz Davası]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Mithat Paşa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6267</guid>

					<description><![CDATA[Balyoz davası sonuçlandı. 3 komutan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırıldı, sonra cezaları 20 yıla indirildi. Diğer cezalar 20 yıldan aşağıya doğru iniyor. Öte yandan yorumlar da peş peşe geliyor. Mesela Cengiz Çandar, Balyoz&#8217;un &#8220;Türkiye&#8217;nin Nürnberg&#8217;i&#8221; olduğunu iddia etti. Almanya&#8217;nın ve Avrupa&#8217;nın Nazi tahakkümünden temizlenmesinde olduğu gibi Türkiye&#8217;deki bir kesimin de darbecilik alışkanlıklarından arındırılması bakımından benzerlik büyük. Yalnız bazı farklar da yok değil. Mesela Nürnberg&#8217;de &#8216;Naziler&#8217;le gönüllü olarak işbirliği yapan 300 doktordan 7&#8217;si idam cezasına çarptırılmışken bizim &#8216;balyozcu&#8217; doktorlarımız maşallah mahkûmlara ağıt yakmakla meşguller&#8230; Tarihimizde ilk kez &#8216;gerçekleşmiş bir darbe&#8217;nin yargılandığı Yıldız Mahkemesi&#8217;ni tam da bugünlerde hatırlamamız gerekiyor. Neydi Yıldız Mahkemesi? 27 Haziran ile 28 Temmuz 1881 tarihleri arasında tamamlanan Yıldız Mahkemesi&#8217;nde Sultan Abdülaziz&#8217;in katli yargılanmışsa da, aslında onun perde arkasında 1876 darbesinin yargılandığını ve mahkûm edildiğini söylememiz gerekir. Davacı, &#8220;maktul&#8221;ün, yani Abdülaziz&#8217;in &#8220;velisi&#8221; sıfatıyla Sultan II. Abdülhamid&#8217;di. Görünüşte bir cinayet davası yargılanıyordu ama aslında kanlı bir darbenin hesabı görülüyordu. (Yılmaz Öztuna&#8217;nın dediği gibi Abdülhamid keşke davayı doğrudan darbe suçlamasıyla açtırsaydı bugüne daha etkili bir miras bırakmış olurdu ama bu da önemli bir adım sayılmalıdır.) Şeffaf yargılama Yıldız Sarayı&#8217;ndaki Malta Köşkü ile karakolu yakınındaki dev bir çadırda halka açık olarak yapılan duruşmalar, son derece şeffaf bir şekilde herkesin gözü önünde cereyan ediyordu. Mahkemenin başkanı Süruri Efendi, ikinci başkanı ise Rum Hiristo Forides idi. Üyeler arasında Ermeni Takavor Efendi&#8217;nin bulunması, dışarıya adil bir yargılamanın yapılacağı mesajını veriyordu. Zira özellikle 1876 darbesine karıştığına dair deliller bulunan İngiltere, mahkemeyi pürdikkat izlemekteydi. Nitekim mahkemeyi başından sonuna takip eden İngiltere&#8217;nin İzmir Başkonsolosu&#8217;nun eşi Mrs. Dennis, mahkûm edilip çıkarken Midhat Paşa&#8217;ya kendi eliyle bir demet karanfil takdim edecektir. Sonuçta 9 idam kararı çıktı. İdama mahkûm edilenler Yozgatlı Mustafa Çavuş, Boyabatlı Hacı Mehmed, Cezayirli Mustafa, Fahri Bey, Binbaşı Necib Bey, Binbaşı Namıkpaşazade Ali Bey, Midhat Paşa, Damat Mahmud Celaleddin Paşa ve Damat Nuri Paşa&#8217;ydı. Ayrıca o sırada Manisa&#8217;da bulunan eski Sadrazam Mütercim Rüşdü Paşa ile Medine&#8217;de bulunan eski Şeyhülislam Hayrullah Efendi, haklarında idam hükmü verilmemekle birlikte &#8220;müebbet hapis cezası almış statüsündeydiler&#8221;. Diğer sanıklar Albay İzzet ve Seyyid Bey 10&#8217;ar yıl kürek hapsine çarptırılmışlardı (Öztuna, Bir Darbenin Anatomisi, Ötüken: 1984, s. 489). İçlerinden yalnız Midhat Paşa temyize gidecekti. Ancak üyeleri arasında Rum İkyadis ve Nikolaki Yorgiadis efendilerin de bulunduğu Temyiz Mahkemesi itirazı reddetti. Ardından Bakanlar Kurulu toplandı ve bir tutanak düzenledi. Tutanakta üzerinde durulan en önemli husus, cinayet değil, darbeydi. Abdülaziz&#8217;in tahttan indirilmesinin devlet için en büyük felaketlere sebep olduğu, &#8220;bütün felaketlerin kaynağının bu darbe olduğu&#8221; belirtiliyordu. Laik mahkeme Artık son kararı Sultan Abdülhamid verecekti. Belki bir kısmınız şaşıracaksınız ama yukarıda bazı gayrimüslim hukukçuların adlarını saymamdan anlamış olmalısınız: Yıldız Mahkemesi laik bir mahkemeydi, temyiz kararını laik bir mahkeme vermişti ve sanıklar laik ceza kanununa göre cezalandırılmıştı. Ancak Abdülhamid halife sıfatıyla kararın bir de şer&#8217;î mahkeme tarafından tasdik edilmesini istedi. Şeyhülislam tasdik ettiyse de, Fetva Emini itiraz etti. &#8220;Eğer&#8221; dedi, &#8220;şer-i şerif üzerine bir hüküm isteniliyorsa şeriatın bize emrettiği şekilde yeniden yargılanmalı.&#8221; Bunun üzerine Abdülhamid mahkeme kararlarının din adamlarından oluşan &#8220;Meclis-i Ulema&#8221;da müzakere edilmesini istedi. 19 Temmuz&#8217;da Meclis&#8217;ten alınan kararda idam onaylanmıştı. Bütün dünyanın bakışları üzerimizdeydi. Adaletin tam olarak tecelli ettiğine herkesi inandırmak ve intikam hissiyle hareket edilmediğini göstermek gerekiyordu. Bunun için Abdülhamid bir adım daha atarak eski başbakanlardan Safvet Paşa&#8217;nın başkanlık ettiği 25 kişilik bir &#8220;olağanüstü meclis&#8221; toplayıp fikirlerini sordu. Aralarında Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa ile &#8220;Mecelle&#8221; müellifi Cevdet Paşa&#8217;nın da bulunduğu 15 devlet adamı idamların aynen onaylanmasını istedi. Diğerleriyse cezaların hafifletilmesinden yana tavır koymuştu. Yıldız Mahkemesi&#8217;nde idama mahkûm edilen Mithat Paşa&#8217;nın Vanity Fair dergisinde yayımlanan bir tasviri. Madalyaları geri alınmıştı Ne var ki Abdülhamid, kararlar önüne geldiğinde hep yaptığı ve yapacağı gibi idam cezalarını küreğe çevirmekle yetindi ve mahkûmlar cezalarını çekmek üzere Taif&#8217;e gönderildi. Abdülhamid için önemli olan, darbecilerin yargılanabildiğinin görülmesi ve ibret alınmasıydı. İlginç bir nokta daha vardı: Mahkûm olanlar askerî veya sivil rütbelerini kaybediyorlardı. Nişanlarını ve madalyalarını devlete iade edeceklerdi. Daha da ilginci, Abdülhamid, kız kardeşleriyle evli olan iki Paşa&#8217;yı boşatıyor, yani nikâhlarını feshediyordu. Bundan sonra yalnız Paşa&#8217;yı değil, &#8220;Damat&#8221; unvanını da kullanmaları yasaklanıyor, Nuri Bey ve Mahmud Bey haline geliyorlardı. 1876 darbesine karışanlar hukuken tasfiye edilmiş, bir cuntanın elinde tahta çıkan Abdülhamid, artık devletin dümenine geçmişti. Artık Osmanlı gemisi, 1908&#8217;de karşılaşacağı yeni bir darbeye kadar tarihinin en sivil dönemine girecek ve darbecilerin kurmak istedikleri askerî vesayet rejimi, Meşrutiyet&#8217;ten sonraya ertelenecektir. Aydemir&#8217;in idam fotoğrafı neden yok? Yıldız Mahkemesi 63 kişilik bir cuntanın marifeti olan modern tarihimizdeki darbenin yargılanıp cezalandırıldığı ilk sivil mahkeme olarak kayıtlara geçecekti. Darbecilerin yargılandığı ilk askerî mahkemenin Albay Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan&#8217;ın başını çektikleri darbelerin yargılandığı mahkeme olduğunu söyleyelim. Yıl 1964. Mahkeme 7 idam cezası vermiş, Askeri Yargıtay 3&#8217;ünü, TBMM de 2&#8217;sini bozmuş, geriye Aydemir ve Gürcan kalmıştı. Gürcan 27 Haziran 1964&#8217;te idam edildi, Aydemir ise 8 gün sonra. Yalnız bir nokta sizin de dikkatinizi çekmedi mi? Menderes, Polatkan ve Zorlu&#8217;nun idam fotoğrafları boy boy gazetelerde yayınlanırken Gürcan ve Aydemir&#8217;inkiler hiç görülmedi! Anlamlı değil mi? Sivil idam olunca çarşaf gibi yayınla, asker idam olunca sakla! Galiba derin devlet kendi adamını assa bile cenazesini korumaya alıyor! 30 Eylül 2012, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamidin-balyozu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberimiz&#8217;e hakaret krizini Abdülhamid nasıl çözerdi?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/peygamberimize-hakaret-krizini-abdulhamid-nasil-cozerdi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/peygamberimize-hakaret-krizini-abdulhamid-nasil-cozerdi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 Sep 2012 05:13:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Comedie Français Tiyatrosu]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimize (sav) hakaret krizi]]></category>
		<category><![CDATA[Hamidoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Henri de Bornier]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Karikatür krizi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6260</guid>

					<description><![CDATA[Peygamber Efendimiz&#8217;e (sas) hakaret eden filmin fragmanının YouTube&#8217;dan yayınlanmasının ardından başlayan protesto gösterileri İslam dünyasını olduğu kadar -aynı derecede olmamakla birlikte- Türkiye&#8217;deki Müslümanları da sarmış durumda.  Daha önce de Danimarka&#8217;da bir karikatür krizi yaşandığını hatırlıyoruz. Demek ki, Batı zihniyetinin İslam&#8217;la ve değerleriyle mücadelesi devam ediyor. Mesela &#8216;Niçin onca Müslüman&#8217;ın yaşadığı Çin&#8217;de İslam&#8217;a hakaret etmek için gayretkeşlik gösterenler çıkmıyor?&#8217; sorusu yeterince anlamlıdır. Ancak tepkilerimizi illa birilerini öldürerek mi göstermek zorundayız? Bir milyarı aşkın nüfusa malik olan İslam dünyasının dünya siyasetinde, hele ABD yönetimi üzerinde uygulayacağı baskı bu zavallılıklardan mı ibarettir? Kaldırmakla pek bir iftihar ettiğimiz Halife olsaydı böyle mi olurdu? İslam dünyasının modern zamanlarda gördüğü &#8220;tek Halife&#8221; olan Abdülhamid-i Sani hazretlerinin Avrupa&#8217;daki densizlere derslerini nasıl verdiğini hatırlamanın tam sırasıdır. Fazla tantana etmeden, diplomatik ve siyasî kanalları sonuna kadar zorlayarak iş gören Abdülhamid bakın kendi zamanında çıkan hakaret krizlerini nasıl sessiz sedasız halletmiş. Yıl: 1890. Fransız oyun yazarı Henri de Bornier, &#8220;Muhammed&#8221; (1888) adlı bir dram kaleme almış olup sahneye aktarılmak üzeredir. Üstelik sahnede bir aktör Hz. Peygamber&#8217;i oynayacaktır! Bu ne cür&#8217;ettir! Oyunun Efendimiz&#8217;in manevî şahsiyetini, dolayısıyla İslam dinini ve Müslümanları küçük düşüren hakaretamiz bölümler ihtiva ettiği haberleri Abdülhamid&#8217;i &#8220;Halife-i Müslimîn&#8221; sorumluluğuyla derhal harekete geçirecek ve yalnız o tiyatroda değil, bütün Fransa&#8217;da sahnelenmesini engelleyecektir. &#8220;Mahomet&#8221; adlı piyesin oynatılmak istendiği ünlü Comedie Français Tiyatrosu. Nasıl mı? Fransa Cumhurbaşkanı Sadi Carnot&#8217;ya Paris Büyükelçisi Salih Münir Paşa eliyle haber uçurarak. Bu kadarı yetmiştir oyunun yasaklanması için. Bakanlar Kurulu&#8217;nun özel kararıyla yasaklanmasından sonra Carnot&#8217;ya şahsen teşekkür eden Abdülhamid, &#8220;Müslüman tebanızın hislerini yaralamaktan başka bir işe yaramayacak bir oyunla ilgili aldıkları &#8220;akıllıca karar&#8221;ı kutlamış, hatta Cumhurbaşkanı&#8217;nı bir adet İmtiyaz Nişanı&#8217;yla ödüllendirmişti. (R.J.Goldstein, The Frightful Stage, Berghahn Books, 2011, s. 107-108.) Zira &#8220;Hz. Muhammed aleyhissalatü vesselam hazretlerinin nâm-ı kudsiyelerine karşı tertip olunan oyuna dair&#8221; başlığıyla gönderdiği mektupta Fransa&#8217;nın İstanbul Büyükelçisi Kont Montbella aracılığıyla Fransa hükümetine sert uyarılarda bulunan Abdülhamid, oyunun sahneye konulması halinde Osmanlı-Fransız ilişkilerinin biteceği ültimatomunu vermişti. Ancak yazar, pespaye videonun yönetmeninden daha inatçı çıkmıştı; işin peşini bırakmaya niyetli değildi. Bu defa eserini Abdülhamid&#8217;in diş geçiremeyeceğini tahmin ettiği İngiltere&#8217;de oynatmak için girişimde bulunur. Bir tür devlet tiyatrosu olan Lyceum Kraliyet Tiyatrosu&#8217;nda oynanması kararlaştırılmasına rağmen, Abdülhamid bu defa bizzat İngiltere&#8217;nin ılımlı Dışişleri Bakanı Lord Salisbury&#8217;yi devreye sokarak piyesin yalnız o tiyatroda değil, &#8220;bütün İngiltere&#8217;de&#8221; yasaklanmasını sağlamıştır (Ziyad Ebuzziya, Türk Edebiyatı, Nisan 1986). 3 yıl geçmiş, Lord Salisbury gitmiş, yerine, İslamiyet&#8217;e daha mesafeli duran Roserbery oturmuştur. Bu değişiklikten cesaret bulan de Bornier yeniden atağa kalkar ve bir başka Londra tiyatrosuyla anlaşır. Ancak bu defa da eserini sahneye koydurmayı başaramayacak, velhasıl Abdülhamid&#8217;in mahir diplomasisi, bu mel&#8217;anetin icrasına müsaade etmeyecektir. Peygamber Efendimiz&#8217;e hakaret içeren piyesin yazarı Henri de Bornier. Nitekim 1900 yılında Paris&#8217;te oynanmak istenen &#8220;Muhammed&#8217;in Cenneti&#8221; adlı bir piyesin ancak ismi ve muhtevası tamamen değiştirilerek sahneye konulur hale getirilmesi de diplomatik girişimlerinin eseridir. Bir başka belgeden, 1894&#8217;te Amsterdam&#8217;da Mozart&#8217;ın &#8220;Saraydan Kız Kaçırma&#8221; operasının sahnelenmesine de engel olduğunu öğreniyoruz. Roma&#8217;da oynatılmak istenen Fatih Sultan Mehmed hakkındaki hakaret içeren bir piyes de Abdülhamid&#8217;in girişimleriyle yasaklatılmıştır. İşin ilginç yanı, Sultan&#8217;ın kendi gücünün yetmediği durumda dostu Alman İmparatoru II. Wilhelm&#8217;i devreye sokarak bunu başarmasıdır. Yasaklama olayını haber veren 15 Nisan 1890 tarihli bir İtalyan gazetesinde şu satırlar yer almaktaydı: &#8220;Bu dramın sahneleneceği haberi üzerine, Sultan [Abdülhamid adeta], kendisine, bir Rus filosunun Boğaziçi&#8217;ne doğru hareket halinde bulunduğu bildirilmiş gibi, heyecana kapıldı. İmparator Wilhelm de [konuyla] ilgilenmiş göründü.&#8221; Hatta 1893 yılında ABD&#8217;de sahneye konulan ve İslam Peygamberi&#8217;nin hayatını olduğundan farklı yansıtan &#8220;Muhammed&#8221; adlı tiyatro oyununu, Elçi Alexander W. Terrell ile yaptığı özel görüşmeden sonra hem de federal hükümetin yetkisi dahilinde olmamasına rağmen, bizzat ABD Başkanı Cleveland&#8217;ın girişimleriyle sahneden kaldırtmayı başarmıştır. Abdülhamid Han&#8217;ın sevgili Peygamberine, İslamiyet&#8217;e ve ecdâdına yönelik küçük düşürücü tavırlara karşı, güçlü Batılı devletleri karşısına alma pahasına müsamahasız, tavizsiz ve kararlı tutumu kısa sürede etkisini göstermiş ve tiyatrolar artık İslamiyet&#8217;le ilgili eserleri repertuarlarına alırken daha bir titizlikle seçer olmuşlardır. Sonuçta gerek Fransa&#8217;da, gerekse İngiltere ve İtalya&#8217;da, hatta o sırada İngiliz işgali altında bulunan Hindistan&#8217;da Peygamber Efendimiz ve Osmanlı padişahlarına yönelik bu tür hakaretâmiz ifadeler içeren eserlerin sahnelenmemesi yolunda makul bir gelenek oluşmuştur. Nitekim devrin Avrupalı bürokratlarının Osmanlı&#8217;nın bu hassasiyetini dikkate almak zorunda kaldıklarını ve basını zaman zaman uyardıklarını görüyoruz. Bu da Abdülhamid&#8217;in halifelikten gelen iktidar ve nüfuzunun sadece içeride ve sadece İslam âleminde değil, Avrupa&#8217;da da sanılandan daha etkili olduğunu gösteriyor. Bir piyes için koca Alman İmparatoru II. Wilhelm&#8217;i bile devreye soktuğuna bakılırsa onun bu işleri ne kadar ciddiye aldığı ve aldırdığı rahatlıkla anlaşılır. Maalesef II. Abdülhamid tahttan indirildikten sonra ne halifelik silahını ateşlemeden kullanacak &#8220;beyaz diplomasi&#8221; ortada kalmıştır, ne de Osmanlılık ve halifelikten gelen uluslararası itibar ve nüfuzumuz. Bugün protestolarımızın hal-i pür-melaline bakınca Sultan&#8217;ın &#8220;Beyaz Diplomasi&#8221; tekniğini üniversitelerimizde bir ders olarak okutmak gerektiği ortaya çıkıyor. &#8220;Hamidoloji&#8221; başlıyor, üniversitelerimiz hazır mı? 23 Eylül 2012, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/peygamberimize-hakaret-krizini-abdulhamid-nasil-cozerdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tokyo Camii&#8217;ni Atatürk yaptırmadı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/tokyo-camiini-ataturk-yaptirmadi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/tokyo-camiini-ataturk-yaptirmadi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Jul 2012 05:15:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Tokyo Camii]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5374</guid>

					<description><![CDATA[Ortalık efsaneden geçilmiyor. Yok Mimar Sinan, Mihrimah&#8217;a âşık olmuş da, vuslata eremeyince ona iki cami yapmış da, yok aşkını tül perde haline getirdiği cami duvarıyla göstermiş de&#8230; Dedikodusu hakkında bile bilgimizin bulunmadığı şu sahte aşk hakkında romanlar bile yazıldı ya, helal olsun. Şimdi de kalkmışlar, Atatürk&#8217;e Tokyo Camii&#8217;ni yaptırıyorlar! Güya Atatürk Paris Camii&#8217;ne yılda 10 bin Frank para gönderiyor, öte Tokyo Camii&#8217;ni de yaptırıyormuş. Bir şairden çok efsane imalatçısı olarak çalışan Sunay Akın da iyice coşmuş, &#8220;Gezegenin en doğusunda sabah ezanının okunduğu ilk camiyi Mustafa Kemal yaptırdı&#8221; diye döktürüyor ekranda. Güya 1894&#8217;te İstanbul&#8217;a gelen (oysa 2 yıl önce gelmişti) ve 4 yıl kalan (oysa 1914&#8217;e kadar aralıklarla 20 yıl kalmıştı) Yamada adlı Japon &#8220;1930&#8217;lu yıllarda&#8221; Ankara&#8217;ya gelip Atatürk&#8217;ten Tokyo&#8217;da bir cami yaptırmasını istemiş. Atatürk de &#8220;Ama beyefendi, bu çok güzel bir teklif. Camiyi ben yaptırıyorum.&#8221; demiş. Sonra Atatürk Yamada&#8217;ya dönmüş ve &#8220;Hocam, beni tanımadınız mı? Ben Harp Akademileri&#8217;ndeyken (oysa sadece Akademi vardı o zaman) sizden Japonca öğrenmiştim!&#8221; demiş. Sonra gelsin alkışlar&#8230; Max Horkheimer ve Theodor Adorno&#8217;nun Aydınlanma hurafelere savaş açarken en büyük hurafe imalatçısı haline geldi dedikleri bu olsa gerek! Anlayacağınız, Cumhuriyet&#8217;i tek bir kişinin eksenine oturtmak için yapmayacakları &#8216;çılgın&#8217;lık yok bunların. Efsaneleri dinleyin ama tarihe kulak verin derim. Asıl onun ne dediği önemli. Abdülhamid ve Yamada Topkapı Sarayı Müzesi&#8217;ni gezip silahlar bölümüne uğramazsanız olmaz. Osmanlı kılıçları, okları, yayları derken garip bir zırh takımıyla yüz yüze gelirsiniz. Bir Japon miğferi ve zırhıyla süslü kılıcına bakarken altındaki şu yazıyı okursunuz: Yamada Torajiro&#8217;nun Sultan II. Abdülhamid&#8217;e hediye ettiği zırh takımı ve kılıç. Oracıkta aklınıza şu sorunun çengeli asılıverir: Japonlar Osmanlı sultanına neden bu değerli hediyeyi göndermek ihtiyacını duydular ki? 1880 yılında İmparator Mikado&#8217;nun bir akrabası gelir İstanbul&#8217;a. II. Abdülhamid bu Asyalı misafirine büyük ilgi gösterir. 7 yıl sonra bu defa Prens Akihito&#8217;nun eşiyle beraber yolu düşer İstanbul&#8217;a. İmparatorun nişanı ve hediyeleriyle huzura çıkan misafirin ziyaretinden memnun kalan Abdülhamid, 1889&#8217;da Ertuğrul gemisiyle mukabele etmek ister. Ne var ki, ertesi yıl feci bir kazada batan gemi, Osmanlı-Japon dostluğunun temelini atar aynı zamanda. Şunu da söyleyelim ki, bu gemi sadece Japonya&#8217;ya hediye götürmüyor, aynı zamanda yolu üzerindeki Asyalı Müslümanlara moral kaynağı oluyordu. Nitekim yanaştıkları limanlarda Müslümanların gemiyi Halife&#8217;nin bayrağı asılı diye akın akın ziyaret etmeleri görülmeye değer bir manzara teşkil ediyordu. Japonlar Osmanlı&#8217;nın bu jestine nasıl karşılık vereceklerini şaşırmış gibidirler. 1891&#8217;de Noda adlı gazeteci topladığı parayı Said Paşa&#8217;ya teslim eder. Sinekten yağ çıkaran Sultan onu bırakmaz, Harp Okulu&#8217;ndaki öğrencilere Japonca öğretmesini rica eder. 4 Nisan 1892&#8217;de bu defa sıra Yamada&#8217;dadır. Topkapı Sarayı&#8217;ndaki aile yadigârı zırh, miğfer ve kılıcı Sultan&#8217;a takdim eder. Japon halkının topladığı paralarını teslim ettikten sonra askeri okul öğrencilerine Japonca öğretme nöbetini devralır. Bundan sonra Yamada&#8217;nın daha çok işadamı ve adı konulmamış bir konsolos kimliğiyle çalıştığını görürüz. Nakamura adlı arkadaşıyla İstanbul&#8217;da bir mağaza açar. Sultan tarafından nişanlarla ödüllendirilir. Türkiye hakkında Japon basınında yazılar kaleme alır. Sarayı ziyaret etmek isteyen hemşehrilerine aracılık eder. Hatta bugün &#8220;Trabzon hurması&#8221; diye bilinen meyve fidanlarını Abdülhamid&#8217;in isteği üzerine ülkemize getiren de odur (asıl adı &#8216;Japon hurması&#8217;ydı). Japonların ünlü çay merasimlerinden birini Sultan&#8217;ın ve İstanbul&#8217;un ekâbiri huzurunda icra ettiğini, Sultan&#8217;a Japon kuşları getirdiğini vs. bile biliyoruz. Yamada 1. Dünya Savaşı patlak verince ülkesine döner ve Ertuğrul Şehitleri Anıtı&#8217;nın açılması için gayret gösterir. (Rüştü Erdelhun&#8217;u yeniden gündeme getiren sevgili Fatih Uğur&#8217;a not: Erdelhun da Yamada&#8217;nın dostları arasındadır.) 1930&#8217;da (&#8220;1930&#8217;larda&#8221; değil!) Atatürk&#8217;ün Cumhuriyet Bayramı&#8217;na daveti üzerine yeniden İstanbul&#8217;a gelir Yamada ve onunla görüşür. &#8220;Şingetsu&#8221; adlı hatıratında bu görüşme sırasında Atatürk&#8217;ün kendisine &#8220;yıllar önce Harbiye&#8217;de Japonca öğrenen genç Harbiyelilerden biri&#8221; olduğunu söylediğini aktarır&#8221; (Selçuk Esenbel, &#8220;Hilal ve Güneş&#8221;, İstanbul Araş. Enst. Yay., 2010, s. 57). Bu ifadeden Atatürk&#8217;ün &#8220;Hocam, beni tanımadınız mı? Ben Harp Akademileri&#8217;ndeyken sizden Japonca öğrenmiştim!&#8221; demediğini, sadece Harbiye&#8217;deyken Japonca öğrenenlerden biri olduğunu söylediğini anlıyoruz. &#8220;Japonca öğrenen&#8221; biri olmak başka şey, &#8220;Bana siz Japonca öğrettiniz hocam&#8221; demek başka şey. Kaldı ki, resmi belgelerden Atatürk&#8217;ün Harp Okulu&#8217;nda &#8220;Alman veya Rus lisanı&#8221; dersleri aldığını bildiğimiz halde Japonca öğrendiğine dair bir kayıt yoktur. Biyografiler veya dostlarının tanıklıklarından da böyle bir bilgiye ulaşamayız. Asıl Tokyo Camii&#8217;ni Atatürk&#8217;ün yaptırdığı iddiasına ne zaman sıra geleceğini merak ediyorsanız işte tam oradayız: 1938&#8217;de hizmete açılan Tokyo Camii&#8217;nin Atatürk tarafından yaptırıldığını bir yana bırakın, en ufak bir maddi katkıda bulunulduğunu gösteren belgeye dahi sahip değiliz. Buyurun, Başbakanlık Arşivi, İş Bankası&#8217;ndaki hesabın girdi-çıktıları ortada. Belgeyi bulun, biz de susalım. Ancak dedikodularla tarih gemisi yürümez. Tokyo Camii&#8217;ni Türkiye yaptıramazdı, zira o sırada laiklik sarası tutmuş bir ülke olduğumuz için açılış törenine dahi Tokyo Büyükelçimiz Hüsrev Gerede katılmaktan kaçınmıştı (camiyi biz yaptırmış olsaydık neden katılmasın?). Yemen ve Suudi Arabistan&#8217;dan temsilcilerin (Hafid Vehib), hatta Müslüman olmayan Japonların bile törene katıldığını biliyoruz da, Tatar kökenli Abdürreşid İbrahim dışında bizimle irtibatı olan kimsenin katıldığına dair bilgi bulamıyoruz. Caminin, Başkırtların başını çektiği Müslümanlar tarafından yaptırıldığını, Japon halkının da yardım ettiğini biliyoruz. Tokyo Camii 2. Dünya Savaşı&#8217;nda tahrip olmuş, arsası 1986&#8217;da Türkiye&#8217;ye devredilmiş ve mevcut camiyi Diyanet İşleri Başkanlığı yaptırmıştır (2000). Yamada&#8217;nın hatıralarını yakında yayınlayacağını öğrendiğim Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Selçuk Esenbel&#8217;in, onun cami yaptırmak için Ankara&#8217;ya gelip Atatürk&#8217;le konuştuğundan tek kelimeyle olsun söz etmemesi yeterli kanıt değilse Diyanet Ansiklopedisi&#8217;nin &#8220;Japonya&#8221; maddesine ve Ahmet Uzunoğlu&#8217;nun &#8220;Tokyo Camii&#8221; kitabına bakabilirler. O da yetmezse Tokyo Camii&#8217;nin resmi sitesine buyursunlar: http://www.tokyocamii.org/publicViews/article/sayfacesit:10/language:2 Bu milleti yıllar yılı hurafecilikle suçlayan malum kesimlerin 21. yüzyılda &#8216;Aydınlanmış hurafelere&#8217; dört elle sarıldığını gördükçe hallerine acımamak elinden gelmiyor insanın. 15 Temmuz 2012, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/tokyo-camiini-ataturk-yaptirmadi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa ARMAĞAN II. Abdulhamid Han&#8217;ı Anlattı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-armagan-ii-abdulhamid-hani-anlatti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-armagan-ii-abdulhamid-hani-anlatti/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 02 May 2012 20:39:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Beylikdüzü Belediyesi]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Konferans]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5285</guid>

					<description><![CDATA[Tarihçi yazar Mustafa Armağan Beylikdüzü Kültür Sanat Merkezi’nin ilk söyleşi konuğu oldu. Armağan “Son İmparator Abdülhamid Han” adlı söyleşisinde Beylikdüzülü tarih severleri uzun bir yolculuğa çıkardı. Bir hafta önce kapılarını açan Beylikdüzü Kültür Sanat Merkezi’nin önemli bir konuğu vardı. Tarihçi ve yazar olan Mustafa Armağan “Son İmparator Abdülhamid Han” söyleşiyle Beylikdüzü halkının karşısına çıktı. İki buçuk saat boyunca Cihan Devleti Osmanlı’nın en önemli padişahlarından biri olan Sultan II. Abdülhamid hakkında bilinmeyen ve anlatılmayan noktalara değindi. Beylikdüzü Kültür Sanat Merkezi’nde yazar Mustafa Armağan’ın Sultan II. Abdülhamid Han’ı anlatan Osmanlı arşivinden ortaya çıkarttığı  fotoğraf sergisi de büyük ilgi gördü. Özellikle tahta oturduktan sonra Abdülhamid Han ile birlikte ilk anayasal düzene geçildiğini dile getiren Mustafa Armağan, İstanbul ve dünyanın birçok noktasında yaptırdığı eserlerin bulunduğunu söyledi. Sultan II. Abdülhamit Han darbecileri yargılayan ilk kişidir… Darbe yapmaya çalışanların ilk kez Abdülhamid Han zamanında yargılandığını anlatan Armağan “ Kendisi darbe yapanları yargılamasına rağmen idam kararlarını asla imzalamadı. Cezalarını müebbet hapis olarak onayladı. O hayatı boyunca siyasal suçtan hüküm giyenleri hiç idam ettirmemişken, onu indiren İttihatçılar yıllar boyu yüzlerce kişiyi herkesin gözü önünde idam ettiler” dedi. Beylikdüzü Kültür Sanat Merkezi’nde kendisini izleyen vatandaşları tarihin derinliklerine çeken tarihçi yazar Mustafa Armağan, Sultan II. Abdülhamid Han’ın büyük devlet adamlığı sayesinde Osmanlı Devleti’nin yıkılmaktan kurtulduğunu ve düze çıktığını, Filistin topraklarında kurulmak istenen İsrail devletine de kesinlikle müsade etmediğini söyledi. Vatandaşlar kitaplarını imzalatma fırsatı buldular&#8230; Söyleşiyi adeta nefeslerini tutarak bir dakika bile yerlerinden ayrılmadan dinleyen Beylikdüzülü vatandaşlar, programın sonunda Mustafa Armağan’ı ayakta alkışladılar. Seminere; AK Parti Beylikdüzü İlçe Başkanı İbrahim Bülbüllü, Programa Beylikdüzü Belediye Başkan Yardımcısı Efrahim Yeşil, AK Parti Beylikdüzü İlçe Yönetim Kurulu üyeleri, Kıraç Eski Belediye Başkanı Hamit Öncü, muhtarlar, öğretmenler ve vatandaşlar katıldı. Başkan Yardımcısı Efrahim Yeşil, Armağan’a konuşmalarından dolayı teşekkür ederken bir de çiçek takdim etti. Yanında Armağan’ın kitaplarını getiren vatandaşlar yazara kitaplarını imzalatma fırsatı da yakaladılar. 28.04.2012 http://www.beylikduzu.bel.tr/c/ho.asp?id=24724]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-armagan-ii-abdulhamid-hani-anlatti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Karabekir&#8217;in yolundan gidilseydi daha demokratik bir Türkiye olurduk</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/karabekirin-yolundan-gidilseydi-daha-demokratik-bir-turkiye-olurduk/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/karabekirin-yolundan-gidilseydi-daha-demokratik-bir-turkiye-olurduk/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Mar 2012 08:59:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıl Pençe]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa ARMAĞAN Kimdir?]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Söyleşi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4973</guid>

					<description><![CDATA[Yakın tarih çalışmalarıyla 2000&#8217;li yılların en çok konuşulan yazarı Mustafa Armağan, tarih bilgimizi sorgulayacak yeni bir kitap yazdı: Kızıl Pençe&#8230; Bu vesileyle kendisiyle İstanbul Ümraniye&#8217;deki evinde buluştuk. 3 yıldır üzerinde çalıştığı kitabını ve Kazım Karabekir&#8217;in Türkiye Cumhuriyeti için önemi konuştuk. Ama sorularımız tarihle sınırlı kalmadı. *** Mustafa Armağan&#8217;ı, Sultan II. Abdülhamit&#8217;ten sonra Kâzım Karabekir üzerine çalışmaya sevk eden ne oldu? Ben, hakkı yenmiş insanların acısını vicdanımda hisseden biriyim. Bu yüzden, tarihte mağdur edilmiş şahsiyetleri gündeme getirmeyi kalemimin hedeflerinden sayıyorum. Kâzım Karabekir de Abdülhamit gibi haksızlığa uğramış, mağdur edilmiş bir sima. Yakın tarihimizde bu denli kritik görevlerde bulunan Karabekir Paşa&#8217;nın adı İnkılâp tarihlerinde iki cümleye sıkıştırıldı. Hâlbuki İstiklal Savaşı onun zaferiyle başlamıştı. Son yıllarda Paşa&#8217;yı anlatan eserler hazırlamamın nedeni de bu. &#8216;Kızıl Pençe&#8217;, Kâzım Karabekir üzerine yoğunlaşmanızın bir sonucu olsa gerek. Kesinlikle. Karabekir&#8217;in iki tarafı var: İyi bir asker ve kalemi olan bir entelektüel. Ben entelektüel yönünü önemsiyorum. Tıpkı Atatürk&#8217;ün Nutuk&#8217;u yazarak yakın tarihi yönlendirmek istemesi gibi, Karabekir de Cumhuriyet döneminde İstiklal Harbi&#8217;nin üzerine örtülmek istenen şalı sıyırmaya soyunmuş. Üstelik bunu, Tek Parti rejiminin en kuvvetli olduğu tarihlerde, Cumhuriyet&#8217;in 10. yılında, Milliyet gazetesinde yayımladığı mektuplarla yapmış. Kızıl Pençe onun baskılarla, baskınlarla susturulmak istenen sesi. Öyleyse bu kitapla okur, Kâzım Karabekir&#8217;den Milli Mücadele dönemini yeniden mi öğrenecek? Kesinlikle&#8230; Eski bilgileri resetleyecek okur. Peki, en çok neye şaşıracağız? Karabekir&#8217;in Lozan ile ilgili anlattıklarına. Çünkü ben en çok buna şaşırdım. Bunun dışında, hilafete daha yakın duran, camilerde hutbe veren, hocalarla takılan Mustafa Kemal&#8217;in Lozan&#8217;dan sonra neden laik bir çizgiye geçtiğini de karşılıklı konuşmalar şeklinde dile getiriyor Karabekir. Bunlar tartışılacak bilgiler. Kâzım Karabekir, Mustafa Kemal&#8217;in hilafeti tercih ettiğine dair çok enteresan bilgiler veriyor&#8230; Oradaki iddiası özellikle ilginçtir. Kâzım Karabekir daha muhafazakâr ve daha dindar bilinir. Ama 1922&#8217;den 1923 başlarına kadar Mustafa Kemal, &#8216;dinci&#8217; bir görüntü sergiler. Balıkesir Hutbesi&#8217;nde: &#8220;Kanun-u esasimiz malumunuz olduğu üzere Kuran-ı Azimüşşandaki nusûstur.&#8221; diyor. Yani &#8220;Anayasamız Kur&#8217;an&#8217;dır.&#8221; diyen bir devlet başkanı vardır minberde. Ama sonra tam tersine dönüyor. Karabekir bunları Atatürk&#8217;ü sevmediği için mi anlatıyor? Hayır. Karabekir&#8217;i Mustafa Kemal&#8217;e düşman sanıyorlar. Ama değil. Onu daima sevmiş. Karabekir sadece Tek Adam yapılan Mustafa Kemal&#8217;e kırgın. Çünkü İstiklal Harbi&#8217;ndeki en yakın arkadaşlarına Lozan sonrası sırt çevirip &#8220;Asalaklar&#8221; dediği yeni bir grubun çemberine giriyor. O, Milli Mücadele ruhuna sahip Mustafa Kemal&#8217;i arıyor aslında. Evet, Karabekir kitapta Mustafa Kemal&#8217;in Lozan&#8217;la birlikte &#8216;Asalaklar&#8217; adında bir grup tarafından etki altına alındığını söylüyor. Kim bu Asalaklar? Kitaba adını verdiğimiz Kızıl Pençe örgütü bahsedilen. Yarı askerî bir yapılanma söz konusu bu örgütte. Mecliste kararlar onlar tarafından alınıyor. Ergenekon gibi bir yapılanma diyebilir miyiz? Tam olarak değil. Ama benzer tararfları çok! Kâzım Karabekir Millî Mücadele&#8217;nin kara kutusu adeta. Anlattıkları resmi tarihi nakavt edecek gibi. Kesinlikle. Öyle şeyler anlatıyor ki bunlar nasıl dikkate alınmamış şaşırıyorum. Deşifre edilmesi gereken çok şey var. Resmî tarihi sorgulamak için Karabekir&#8217;in yazdıklarını gündeme getirmek yeterli. Karabekir, yakın tarihimize meydan okuyor. İzmir Suikasti&#8217;nde muhalif zihniyet tasfiye edildi! Bir diziyle gündeme gelen İzmir Suikastı, Karabekir&#8217;e karşı yapılmış bir eylem değil mi? Muhalif bir zihniyetin tasfiyesi yapılmıştır İzmir Suikastı&#8217;nda. Milli Mücadele kahramanları da bu anlamda toplanıyor ve idamla yargılanıyor. Susturuluyor. Karabekir&#8217;in oradaki yaklaşımı &#8216;uyum&#8217; savunması değil, &#8216;kopuş&#8217; savunmasıdır. Karabekir, ayrıca ilginç bir hatırlatmada bulunuyor. Kendisine Mustafa Kemal&#8217;i tutukla diyen Genelkurmay&#8217;a, &#8220;Ben &#8216;İngilizlerin emriyle bir Türk komutanını tutuklama şerefsizliğini gösteremem!&#8217; demiş biriyim, suikaste kalkışacağımı nasıl söylersiniz.&#8221; diyor. Bu çok anlamlı bir mesaj Kâzım Karabekir Türkiye&#8217;nin demokratikleşmesinde nasıl bir rol oynamıştır? Bizim ilk ana muhalefet partimizin başkanı o. TerakkiPerver Parti&#8217;nin başına geçerek yanlışları düzeltmeye çalışıyor. Bunun için mücadele veriyor. Getirdiği eleştiriler de son derece mantıklı. Musul Meselesi&#8217;ni gündeme getiriyor ve Lozan&#8217;ın kritiğini yapıyor. Kürt meselesi ve Ermeni sorununu daha o tarihlerde görüp açılım yapmaya çalışıyor. Eğer Karabekir&#8217;in yolundan gidilseydi ve Terakkiperver kapatılmasaydı bugün demokrasi çıtası daha yüksek olacaktı. Ermeni ve Kürt sorunları bu kadar büyümeden halledebilirdi. Abdülhamit&#8217;e iade-i itibar yapıldı sayenizde. Görünen o ki, Kâzım Karabekir de Türkiye Cumhuriyeti zihninde hak ettiği yeri bulacak. Sırada hangi kişi ve olaylar var? Daha pek çok isim var üzerine eğilmek gereken. II. Bayezid, I. Mahmut, Selahattin Adil ve Fevzi Çakmak ve Patrona Halil. Bir de hak etmediği yerlerde olanları inceleyeceğim. İsmet İnönü onlardan biri. Osmanlıca&#8217;yı Bursa&#8217;nın mezarlarında öğrendim Günümüzde insanlar yaşadıkları şehirlere karşı çok duyarsız. Siz tam tersi. Şehirlere karşı nasıl bu kadar vefakâr olabiliyorsunuz? Çünkü geçmişimiz. Kökenlerimiz şehirlerde saklı. Hepimiz onlarda birleşiyoruz. Bursa Şehrengizi&#8217;ni de bu yüzden mi yazdınız? Her insanın bir &#8216;anne şehri&#8217; olduğuna inanırım. Benim için de bu şehir Bursa. Dünyayı Bursa&#8217;dan tanıdım. Onun sokaklarında koşarken, okullarında okurken, türbelerini gezerken&#8230; Hatta benim Osmanlı&#8217;ya yönelişimin temelinde henüz 7 yaşımdayken Osman Gazi Türbesi&#8217;ni ziyaret edişimin etkisi olduğunu söyleyebilirim. Tarihle ilgileniyorsanız bu biraz Bursa&#8217;nın sayesinde öyleyse&#8230; Evet, Osmanlıcayı da Bursa&#8217;nın mezarlıklarında öğrendim. Emir Sultan ve Pınarbaşı mezarlıklarına gider, saatlerce dolaşıp mezar taşlarını kâğıtlara kopya ederdim. Peki, hangi takımı tutuyorsunuz? Tabi ki Bursaspor. Herhalde en eski Bursasporlulardan biri benimdir. 1967&#8217;de Bursa&#8217;ya geldiğimde Bursaspor yeni kurulmuştu. Ama bugünki &#8216;Yeşil timsahlar&#8217; simgesine ısınamadım. O zaman kullanılan &#8216;Yeşil İncileri&#8217; daha çok seviyorum. Bursaspor, şampiyon olduğunda ne hissetiniz? Gayet tabi çok sevindim. Osmanlı&#8217;yı kuran şehir&#8217; şampiyon olmuş, sevinilmez mi? &#8216;Siyah Süt&#8217;ü ilk ben yazdım Edebiyat mezunusunuz, tarihe yöneldikten sonra edebiyata vakit ayırabildiniz mi? Tabii zamanım azaldı ama şiir okumayı hiç bırakmadım. Necip Fazıl, Yahya Kemal, İsmet Özel, Sezai Karakoç hep yanımdadır. Yabancı şairlerden de Rilke&#8217;yi çok severim. Bir de Eliot&#8217;u&#8230; İki de yayınlanmış şiiriniz varmış&#8230; &#8216;Ben ve Zaman&#8217; bir de &#8216;Siyah Süt&#8217; adında iki şiirim var. Biri Mavera, diğeri Yağmur dergisinde yayımlandı. Çoğu insan bilmez benim yazdığım şiirleri. Cahit Zarifoğlu ile mektuplaşmalarımız vardır. O da sevdiğim şairlerden. *** Günde 16 saat çalışıyorum! Köşe yazarlığı, televizyon programı, konferanslar, dergilere yazılar&#8230; Bu kadar yoğun tempo içinde nasıl bir şeyler üretebiliyorsunuz? Bunu biraz &#8216;işsizliğime&#8217; borçluyum. 2004 yılında gönüllü bir işsizlik tercihi yaptım. Ve kendimi tarihe vakfettim. Günde kaç saat çalışıyorsunuz? 16 saati buluyor çoğu zaman. Ancak eşim yemek için çağırdığında çıkıyorum odadan. Evinizde mi yazıyorsunuz yazılarınızı? Evet. Evin en üst katı benim inzivagâhım. Duvarları olmayan bir oda burası. Duvarlar kitaplarım. Hapishanem bir bakıma. Oradan uçurduğum her yazı azad ettiğim kuşlar gibi. Şehir dışına da çok çıkıyorsunuz konferanslar için. Evet. Bu gidişle ayak basmadığım il ve ilçe kalmayacak. Eşinizi de götürüyor musunuz? Nadiren. Çünkü onlar benim hızıma yetişemiyor. Yılda 100 konferans veriyorum. İnanılmaz talep var. Ayağımı firenden çeksem koşturmaktan yazı yazamam. Eşiniz şikâyetçi mi temponuzdan? Hayır, aksine destek veriyor. Çıkarttığım kitaplarda çocukların ve onun katkısı yadsınamaz. Kızlarım yazılarımı ilk okuyan oldu her zaman. Onların anlamadığı yerleri düzelterek herkes tarafından okunan bir yazar olmayı başardım. Birlikte vakit geçirebiliyor musunuz? En azından kahvaltıları beraber yapıyoruz. Çengelköy Çınaraltı müdavimi olduğumuz yerlerden. Dışarı çıktığımızda oraya gidiyoruz. Mustafa Armağan nasıl bir eş ve nasıl bir baba peki? Esra Armağan (Eşi): Çevremde böyle bir baba ve böyle bir eş yok. Çalışıyor olsa bile her işimizin takipçisi. Görünürde yok ama varlığı hissettiriyor kendisini. &#160; SEVİM ŞENTÜRK   &#8211;   11.03.2012 &#8211; Pazar Zaman Röportaj]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/karabekirin-yolundan-gidilseydi-daha-demokratik-bir-turkiye-olurduk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdülhamid&#8217;in Galatasaray&#8217;ı dindarlaştırma projesi</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamidin-galatasarayi-dindarlastirma-projesi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamidin-galatasarayi-dindarlastirma-projesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Feb 2012 16:22:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Dindar Nesil Yetiştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Galatasaray Lisesi]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4926</guid>

					<description><![CDATA[Başbakan Erdoğan&#8217;ın bir demeciyle başlayan &#8220;dindar nesil yetiştirme&#8221; tartışması, aslında Abdülhamid&#8217;in de temel problemiydi. Bilelim ki, bu ülkede Abdülhamid&#8217;i hâlâ sevmeyenlerin bir kısmını onun bu &#8216;tehlikeli&#8217; projesinden hoşlanmayanlar oluşturmaktadır. Sultan II. Abdülhamid Galatasaray&#8217;ı mı tutuyordu? Evet, Galatasaray&#8217;ı tutuyordu ama futbol kulübü olarak değil, Osmanlı Devleti&#8217;nin en kaliteli devlet okulu olan Galatasaray Sultanî&#8217;sini tutuyordu. Hem öylesine tutuyordu ki, onu ülkenin içinde yuvalanmış bir yarı misyoner okulu olmaktan kurtarıyor ve Osmanlılığın kalbinin attığı bir okul haline getirmek için elinden geleni ardına koymuyordu. 10 Şubat&#8217;ta vefatının 94. yıldönümünde rahmetle andığımız Abdülhamid Han&#8217;ın spora düşman olduğu söylenir. Külliyen yalan! Nereden mi biliyorum? Elimde sararmış bir fotoğraf. 1930&#8217;larda &#8220;Yedigün&#8221; dergisinde çıkmış. Alt yazısında Galatasaraylı sporcuların 40 yıl önce &#8220;Saray&#8221;ı ziyaret ettikleri yazılı. Fotoğrafa poz veren sporcuların göğüslerinde birer madalya parıldıyor oysa. Ne madalyası biliyor musunuz? Abdülhamid&#8217;in icad ettiği &#8220;Sanayi madalyası&#8221;. Dergi, Abdülhamid&#8217;in ismini anamıyor ama fotoğrafın dili kanıyor. Şöyle tercüme ediyoruz alt yazıyı: Galatasaraylı sporcular Abdülhamid&#8217;in huzuruna çıkıp gösteri yaptılar, o da başarılarını takdir sadedinde kendilerine birer madalya taktı. Göğüslerinde gururla taşıdıkları o. Bunu neden anlattım? Şundan: Abdül-hamid&#8217;in elinin kolunun nerelere kadar uzandığı henüz tespit edilebilmiş değildir. Bir bakıyorsunuz Mevlânâ türbesine mevcut sanduka örtüsünü (puşide) göndermiş, bir de bakıyorsunuz ki, Galatasaray&#8217;ın göğsünde. Dahası, hayatlarında, hafızalarında&#8230; Dindar bir nesil yetiştirmek için Abdülhamid devrinde eğitim sistemine &#8220;mubassırlık&#8221; diye bir kadro getirilmişti. Bugünkü deyimle, gözetmenlik. Görevleri, öğrencilerin davranışlarını denetlemek, onları kötü alışkanlıklardan korumak ve dinî ödevlerini yerine getirmelerine yardımcı olmak demeyelim de, bunları yapmaya zorlamaktı. Mesela namaz vakitlerinde öğrencileri topluca şadırvana götürürler, abdest aldırıp mescide sokarlar ve namazlarını vaktinde cemaatle kılmalarını sağlarlardı. Galatasaraylı jimnastikçiler talim sırasında. Haydi Galatasaraylılar namaza! Tabii Galatasaray Lisesi&#8217;nin de mubassırları vardı. Bir kısım öğrenciler hoşlanmasa da, onlar görevlerini sabırla yerine getirir, en azından ibadetin biçimsel kısmını yapmalarını, bunu bir alışkanlık haline getirmelerini sağlamaya çalışırlardı. Peki bu zorlamaya neden gerek duymuştu devlet? Gençlerin manevî açıdan boş ve hedefsiz yetişmesinin ülkenin geleceğini tehdit ettiğini düşünüyordu da ondan. Özelikle Müslüman öğrencilerin, gayrimüslim öğrencilerin sahip oldukları kadar olsun dinî bilinçle yetişmelerini, devletin tabanını güvenle dayayacağı bir kitle oluşturmak bakımından önemli buluyordu. Aslında Abdülhamid dönemi eğitim anlayışının temelinde de bu yatıyordu. Gayrimüslimler kendi özel okullarında hem dinî, hem etnik bilince sahip olarak yetişirken, zaten fakir ve geri bulunan Müslüman kitlenin gençleri malum aşağılık kompleksi yüzünden iyice eziliyor ve Tanzimat&#8217;ın getirdiği Avrupa hayranlığı ve taklitçiliği havasına kolayca kapılıyorlardı. Bunun önüne geçebilmek ve ülkenin geleceğini kendisine dayandıracağı, kendi değerlerine sahip çıkan ama çağdaş bilgileri de edinmiş bilinçli bir gençliği yetiştirebilmek için çeşitli tedbirler alındı. Mesela Tanzimat&#8217;tan sonra Orman Mektebi açılmıştı ama 10 öğrenci mezun oluyorsa bunun 7-8&#8217;i gayrimüslimdi. Dersler Fransızca verildiği için Müslüman öğrenciler başarılı olamıyor, Fransızca bilerek yetişen Müslüman olmayanlar giderek bürokrasiye hakim oluyordu. Abdülhamid döneminde ders programları değiştirilecek ve dersler Türkçe yapılacak, öğretmenler de Müslümanlardan seçilince Müslüman öğrencilerin sayısı artacak ve mezunların dengesi tersine dönecekti, yani 7-8 Müslüman mezuna karşı 2-3 gayrimüslim mezun. Galatasaray Lisesi öğrencileri ve hocaları&#8230; Galatasaray&#8217;da fıkıhdersleri Abdülhamid&#8217;in aynı operasyonu 1877&#8217;de, yani daha iktidara gelişinin ilk yılından itibaren Galatasaray Sultanisi&#8217;nde gerçekleştirildiğini biliyoruz. O zamanlar &#8220;Mekteb-i Şahane&#8221; dedikleri Galatasaray, Fransızların teklifi ve desteğiyle 1 Eylül 1868&#8217;de faaliyete geçmişti. Maksat, Said Paşa&#8217;nın dediği gibi hangi dinden olursa olsun bütün Osmanlı çocuklarının burada beraberce okuyup ortak bir Osmanlılık bilinci edinmeleriydi. Fransız liseleri model alınmıştı Galata-saray&#8217;da. İlk müdürü ve yöneticileriyle öğretmenlerinin çoğu da Fransız&#8217;dı. Sözde Müslüman olan ve olmayan öğrenciler eşit olarak yararlanacaktı ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Zira Fransızca, Fransız edebiyatı, Yunanca, Latince gibi dersler Müslüman öğrencileri fazlasıyla zorluyor ve başarılı olamıyorlardı. Tarih ve Türkçe dışında bu okulun bir Müslüman ülkede okutulduğuna dair alamet yoktu. 1869&#8217;da Arapça ve Farsça eklenmişti gerçi ama Prof. Bayram Kodaman&#8217;ın deyişiyle okul &#8220;Türk ve Müslümanlardan ziyade gayrimüslim unsurların işine yaramıştı.&#8221; Zira okul, Fransız kültürüne hayran bir Müslüman öğrenci zümresinin yetişmesini sağlarken, Bulgar, Rum ve Ermeni çocukları için de tam tersine, millî duyguların aşılandığı bir ocak olmuştu. Bu böyle devam edemezdi. İlk adım olarak Ali Suavi&#8217;nin 1877&#8217;deki müdürlüğüyle birlikte okulun Müslüman müdürleriyle tanışırız. Suavi&#8217;nin verdiği rapora göre, aynı yıl okulda 162 Müslüman öğrenciye karşılık, 377 gayrimüslim öğrenci bulunmaktadır. Üstelik çoğu da kurallara aykırı olarak parasız okumaktadır. Hatta Rus, Fransız, İtalyan, İngiliz, Yunanlı öğrenci bile vardır! Hatta Bulgar öğrencilerin burada ayrılıkçı fikirleri edindikten sonra Rus ordusuna katıldıkları biliniyordu. Bunun üzerine hemen 60 Müslüman öğrenci alınır okula. Ve bu sayı yıllar içinde giderek artar. O zamana kadar bedava okuyan gayrimüslim öğrencilerden para talep edilince okulu terk ederler. Devlet, kendi eliyle asi yetiştirmemelidir. Ancak sadık bölgelerden gelen öğrencilere dokunulmaz. Ders programları değiştirilir. Arapça, Farsça, belagat, İslamî ilimler (fıkıh dahil), İslam tarihi ve &#8220;ilm-i ahlak&#8221; dersleri müfredata eklenir. Böylece 1869&#8217;da 277 Müslüman öğrenciye karşılık 345 gayrimüslim öğrenci varken, 1901&#8217;de bu oran tersine döner ve 724 Müslüman öğrenciye karşılık 221 gayrimüslim öğrenci Mekteb-i Şahane sıralarını doldurur. Ülkenin gözbebeği kurumlarından Galatasaray Lisesi&#8217;nin &#8220;İslamlaştırılması&#8221;, Abdülhamid dönemindeki dindar bir nesil yetiştirme projesinin sayfalarından yalnızca biridir. 1882 tarihli bir belgede görüleceği gibi ders programlarındaki bu değişikliklerle İslam medeniyetinin ilerlemeye engel değil, belki en çok müsait olduğu inancını öğrencilerin hafızasına nakşedilmesiydi amaç. Anlayın işte, aşağılık kompleksini yenmiş bir nesil yetişsin istiyordu. 12 Şubat 2012, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamidin-galatasarayi-dindarlastirma-projesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdülhamid, Hahambaşı&#8217;na nasıl özür diletmişti?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamid-hahambasina-nasil-ozur-diletmisti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamid-hahambasina-nasil-ozur-diletmisti/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Sep 2011 09:24:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Hahambaşı]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4653</guid>

					<description><![CDATA[Herzl, bunun olumlu bir cevap olduğunu zannederek sevinecek ve yandaşlarına telgraf çekerek &#8216;bu iş oldu&#8217; mesajı gönderecektir. Ancak bu cevap, aslında &#8220;olumsuz bir evet&#8221; demekti, zira 3 ay sonra Filistin&#8217;e ne şekilde girmiş olursa olsun bütün Yahudilerin sınır dışı edilmesini emreden iradenin altında da Abdülhamid&#8217;in imzası olacaktı. Mavi Marmara katliamı için İsrail&#8217;den beklediğimiz özür, askerî krize dönüşürken, Türkiye&#8217;nin B ve C planlarını devreye sokacağını açıklaması ortalığı karıştırdı. Bundan böyle donanmamızın Doğu Akdeniz&#8217;de seyrüsefer halinde olacağı açıklaması da malum lobilerde &#8220;Türkiye&#8217;ye neler oluyor?&#8221; sorusunun kuyruğunu tutuşturmuş oldu. Türkiye&#8217;ye bir şey olduğu yok, uykudan uyanıyor sadece. Cüceler ülkesindeki Gulliver, uykudan uyandığında kendisini sımsıkı bağlamış bulunan urganları teker teker koparıyor, hepsi bu. Yarın öbür gün Ayasofya ve 12 Ada dosyalarının açılmayacağını kimse garanti edemez; buraya yazıyorum. Bu tarihî dönemeçte tarihimizle yüz yüze gelmemiz kaçınılmaz; daha doğrusu tarihimizle ve Sultan II. Abdülhamid&#8217;le. Abdülhamid Han&#8217;ın Yahudiler ile Siyonistleri nasıl hassas bir ölçüyle ayırt ettiğini ve teb&#8217;ası olan Yahudilerin haklarının korunmasına ne denli ihtimam gösterdiğini, öte yandan ülkesinin bir parçasını koparma planları yapan Siyonistlere karşı ne denli şiddetli davrandığını görmek için Yahudi tarihi uzmanı Avram Galante&#8217;nin &#8220;Abdülhamid ve Siyonizm&#8221; adlı makalesinden daha güvenilir bir kaynak bulunamaz. Henüz Türkçeye tercüme edilmemiş olan makalede Abdülhamid&#8217;in, çok güvendiği Hahambaşı Moşe Levi&#8217;yi alışık olunmadık bir şekilde azarlayıp tehdit ettiği ve ayağına kapandırıp özür dilettiği bizzat Levi&#8217;nin torunu Yeşua Eşkenazi&#8217;nin verdiği belge ve bilgilere dayanılarak anlatılmıştır. Bu hararetli günlerde Abdülhamid&#8217;in zekâ ve dirayetinden günümüze düşecek damlalara ne denli ihtiyacımız olduğunu görüyorsunuz. Theodor Herzl Abdülhamid&#8217;le görüştüğü günlerde. Siyonizm&#8217;in kurucusu Theodor Herzl, yanında Moşe Levi ile kapı kâhyası olduğu halde Sultan&#8217;ın huzurundadır. Herzl, Yahudilere gösterdiği ihtimamdan dolayı Sultan&#8217;a teşekkür eder ve bir meblağ karşılığında Filistin&#8217;e Yahudi göçüne izin vermesi ve Girit&#8217;e benzer bir özerklik tanıması teklifinde bulunma cüretini gösterir. Abdülhamid&#8217;in cevabı son derece diplomatiktir: &#8220;Yahudilere güven duymuş olmam, teklifinizi reddetmeme mani değil.&#8221; Ardından da topu ustaca bakanlar kuruluna atar. Böylece bir yandan Herzl&#8217;in niyet ve çapını ölçmek için zaman kazanırken, diğer yandan ilişkiyi kesmeksizin zamana yayma stratejisini izler. Tecrübesiz Herzl, bunun olumlu bir cevap olduğunu zannederek sevinecek ve yandaşlarına telgraf çekerek &#8216;bu iş oldu&#8217; mesajı gönderecektir. Ancak bu cevap, aslında &#8220;olumsuz bir evet&#8221; demekti, zira 3 ay sonra Filistin&#8217;e ne şekilde girmiş olursa olsun bütün Yahudilerin sınır dışı edilmesini emreden iradenin altında da Abdülhamid&#8217;in imzası olacaktı. Demek ki, hayır diyemeyeceği durumlarda muhatabının içine gömüleceği bir cevap yumağı sunmak bir Abdülhamid klasiğiydi. Fakat Galante, Abdülhamid&#8217;in sanki Filistin&#8217;e yerleşme izni verdiği anlamına gelecek bu cevaptan kuşkulanmıştır. Zira tanıdığı Abdülhamid imkânı yok böyle bir şey yapmazdı. Bu işin içinde bir iş vardı ama neydi? Bu soruyu eski Ayan üyelerinden Behor Efendi&#8217;ye sorar. O da, Abdülhamid&#8217;in Herzl&#8217;e görüşmeden sonra altın bir kravat iğnesi hediye ettiğini, bundan, iğneyi hediye ettiği kişiye çok öfkelendiği ve iğneyi göğsüne saplamak istediği manasının çıktığını söyler. İlk işaret alınmıştır. Gerçekte Abdülhamid bu nezaket gösterisi halinde geçen görüşmeden hiç hoşnut olmamıştır. İçy üzünü Levi&#8217;nin torunu açıklar. Herzl Viyana&#8217;ya döndükten sonra Abdülhamid Hahambaşı&#8217;nı çağırır. Levi sabahın 9&#8217;unda Saray&#8217;a gider ve huzura girmek için izin ister. Sultan cevap verir: &#8220;Biraz beklesin&#8221;. Öğleye doğru Başmabeyinci Sultan&#8217;a kaymakamın beklemekte olduğunu hatırlatır. Cevabı aynı olur. Akşam olurken Sultan bugün gitmesini ve yarın gelmesini söyler. Moşe Levi, Sultan&#8217;ın işlerinin çokluğu nedeniyle kendisiyle görüşemediğini düşünerek ertesi gün aynı saatte Saray&#8217;a gelir. O gün de huzura kabul edilmez. Levi bu kez Saray&#8217;dan ayrılırken, Sultan&#8217;ın kendisine karşı olan tutumundan kuşkulanmaya başlar. Üçüncü gün de aynı şekilde bekletilir. Bu durum Başmabeyincinin de garibine gider ve Sultan&#8217;a Hahambaşı&#8217;nın beklediğini hatırlatır. O da güneş battıktan sonra huzura getirmesini söyler. (Bu, Abdülhamid&#8217;in önemli mevkilerdeki kişileri cezalandırma yöntemiydi. Bu bir tür tutuklamaydı. Moşe Levi bu uygulamaya göre 3 gün hapsedilmişti.) Yıldız Selamlığı. Abdülhamid döneminde hiç aksatmadan yapılan Cuma selamlıkları devletin ihtişamını sergileme törenleriydi aynı zamanda. Sultan, Hahambaşı&#8217;na soğuk davranır ve birkaç dakikalık bir sessizlikten sonra kuru ve sert bir ses tonuyla &#8220;Hahambaşı (normalde &#8220;Hahambaşı Efendi&#8221; derdi, bu hitap şekli kızgınlığını gösterir), amcam Abdülaziz tahtta olduğu zamandan beri sizi tanırım ve birkaç gün öncesine kadar sadakatinizi takdir ederdim. Fakat Herzl&#8217;in gelişinden sonra bu sadakatten ayrılmış olduğunuzu esefle gördüm. Bir karışlık toprak parçasının bile verilemeyeceğini çok iyi bilen siz Hahambaşı, nasıl oldu da İmparatorluğumun, Müslüman ve Hıristiyan alemlerinin gözlerinin üzerinde olduğu bir parçasına ilişkin olarak benden böyle bir talepte bulunması için o adamı buraya getirebildiniz? Bu adamın talebinin yüzde birini bile kabul etseydim benim ve devletimin başına kim bilir neler gelirdi! O adamın beni ziyaret etmekteki amacından haberiniz var mıydı, yok muydu? Burada nelerin konuşulacağını bilmiyor muydunuz? Cevap veriniz!&#8221; Üzgün ve mahcup olan Hahambaşı şu cevabı verdi: &#8220;Size hep sadık kaldım. Şimdi de sadığım ve hep sadık kalacağım. Efendimiz, yemin ederim ki, burada Siyonizm&#8217;den söz edileceğini bilmiyordum; Herzl bu konuda bana hiçbir şey söylemedi. Beni onun suç ortağı olmakla suçlamayın. Ben masumum, milletim de masumdur!&#8221; Bunları söyledikten sonra, Moşe Levi ayağa kalktı, ağlayarak Sultan&#8217;ın ayaklarına kapandı ve kendisini ve milletini affetmesini istedi. Tayland Prensi (ortada, sağda olanı) Sarayı ziyaretinden çıkarken fesle poz veriyor. Sultan öfke ile ayağa kalktı ve şöyle dedi: &#8220;O adamın ziyaretinden haberinizin olmadığını söylüyorsunuz. Oysa mektubunuzda onun benimle Yahudi milletine ilişkin bir konuda görüşmek istediğini yazıyorsunuz! Ne demek oluyor bu?!&#8221; Moşe Levi gözleri yaşla dolu bir vaziyette şöyle cevap verdi: &#8220;Efendimiz, o adam gazeteci, zatıalinizin genel olarak Yahudi sorunu konusundaki görüşlerinizi öğrenmek istediğini zannetmiştim&#8221;. Yetmişlik bir ihtiyarın karşısında ağlamasından duygulanmış olan Sultan şöyle dedi: &#8220;Şimdi sizin masum olduğunuzu anladım.&#8221; Mabeyinciyi çağırdı ve Hahambaşı&#8217;nı dinlendirmesini emretti. Torununun anlattığına göre Moşe Levi bu azardan sonra 15 gün hasta yatmıştır. Son Sultan&#8217;dı gerçekten de. Şu sözünün ışıltısı bugüne kadar geliyor: &#8220;Bu adamın talebinin yüzde birini bile kabul etseydim benim ve devletimin başına kim bilir neler gelirdi!&#8221; Kabul etmediğin için başına neler geldiğini biliyoruz Sultanım! 11 Eylül 2011, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulhamid-hahambasina-nasil-ozur-diletmisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
