<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kanuni &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/kanuni/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Feb 2014 08:30:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Kanuni &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mahidevran Sultan&#8217;ın azaplı günleri</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mahidevran-sultanin-azapli-gunleri/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mahidevran-sultanin-azapli-gunleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Feb 2014 08:30:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Hürrem]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni]]></category>
		<category><![CDATA[Mahidevran Sultan]]></category>
		<category><![CDATA[Muhteşem Rezalet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhteşem Yüzyıl]]></category>
		<category><![CDATA[Şehzade Mustafa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7765</guid>

					<description><![CDATA[Tam tersi de olabilirdi ve Şehzade Mustafa Türbesi’nin önüne şiş gözlerle gelenler Mahıdevran yerine Hürrem’e, Mustafa yerine Bayezid ve erkek kardeşlerine ağlıyor olabilirlerdi. Bu bir iktidar mücadelesiydi ve bir cihan devletinde yaşanıyordu. Geçtiğimiz perşembe günü Bursa’daydım. Muradiye’de gencinden yaşlısına Şehzade Mustafa’nın türbesine tuhaf bir akın vardı. Akşam seyrettikleri idam sahnesinden gözleri şişmiş hanımlar ve kızlar, asırlar sonra olsun bu bahtsız şehzadeye bir Fatiha okumaya koşuyorlardı. Türbe restorasyona alınmıştı. Kapısı kontrplakla kapalıydı. Lakin kimin umurunda? Önünde cep telefonuyla bir hatıra resmi çektirmek yetiyor da artıyordu bile insanımıza. Tabii şişirile pişirile çekilmiş bol hırıltılı idam sahnesinin etkisi gözleriyle türbe arasında asılı kalıyordu. Türbeye bakarken onu görüyorlardı. Peki Mustafa’nın idamı sırasındaki olaylar dizideki gibi mi cereyan etmişti? Batılı kaynaklar ile tarihçi Müneccimbaşı, Kanuni’yi o çadırda gösterseler de, güvenlik bakımından ve faciaya şahit olmamak için Kanuni’nin diğer oğullarıyla birlikte uzaktaki bir çadıra geçtiğini düşünmek daha doğru olur. Belki Mustafa’nın babasının otağın 4. bölümünde olduğunu düşünüp oraya iltica etmeye kalkmasından kaynaklanmış olabilir bu algı. Fakat içeriye girebilseydi de babasını orada bulamayacaktı. (bkz. Danişmend, II, 284.) 1) Kaynaklarımızın verdiği bilgilere göre Şehzade Mustafa içeriye girdiğinde çadır boştu ve bu yüzden telaşlanmış ve tuzağa düşürüldüğünü anlamıştı. Babasıyla da asla bir görüşmesi olmamıştı. Fakat dizide babası “tefhim”de bile bulunuyor, yani kararı yüzüne okuyor. 2) Malum dizide Kanuni, oğlu Mustafa’nın işini göremeyen cellatları güya içerideki çadırından dışarıya çıkarak uyarıyor, onlara bağırarak emir veriyor! İyi de bu cellatlar sağır ve dilsiz değiller miydi? Onu nasıl duyacaklardı? Dahası Kanuni de bunu bilmeyecek kadar saf mıydı? Temel hata Dizinin en başından beri işlenen –ama bu diziye mahsus olmayan- hata, senaryonun Hürrem-Rüstem-Mihrimah üçlüsünün bütün bu melanetleri işlediği kabulüne dayanmasıdır. Bu, olayın bir yorumudur ve kesinlikle tek yorumu değildir. Gelibolulu Mustafa Âli’den kaynaklanan bu hikâye, Batılı kaynaklar ve Topkapı Sarayı’ndaki bazı belgelerle desteklenerek modern zamanlara ulaştı ve 1916’da basılan Ahmed Refik’in “Kadınlar Saltanatı” gibi popüler tarih kitaplarıyla bildiğimiz kıvamına erişmiş oldu. Böylece bir tarafta ‘masum’ ve ‘bahtsız’ Şehzade Mustafa (iyi adam) ile onun baş düşmanları Hürrem-Rüstem-Mihrimah troikası (kötü adamlar) “cast”ı kurulmuş oluyordu. Bundan sonra gelsin senaryolar… Oysa Leslie Peirce’in Harem-i Hümayun adlı son derece aydınlatıcı kitabına bakarsak meselenin görünmeyen bazı yönleri de ışık altına geliyor. Mesela Hürrem Sultan’a yapageldiğimiz şu haksızlık: “Hürrem, Mustafa’yı taht savaşında tasfiye etmeye ve bu işte kendine müttefik bulmaya çalışırken, bir şehzade annesinden beklenen oğlunu koruma rolünü yerine getiriyordu. Onun Mustafa’nın adaylığını bozma çabaları Mahıdevran’ın oğlunun başarısını garantiye alma çabalarıyla paraleldi. Ama Mahıdevran, oğlundan yana çabaları nedeniyle övülürken, Hürrem kötüleniyordu.” İki kadın da oğullarını iktidara taşımak için annelik içgüdüsüyle hareket ediyor ama okkanın altına giden Hürrem Sultan oluyor. Oysa tam tersi de olabilirdi ve türbenin önüne şiş gözlerle gelenler Mahıdevran yerine Hürrem’e, Mustafa yerine Bayezid ve erkek kardeşlerine ağlıyor olabilirlerdi. Bu bir iktidar mücadelesiydi ve bir cihan devletinde yaşanıyordu. Kimsenin 20 Türkiye büyüklüğündeki bir süper devleti 46 yıl yöneten adamı onun bunun sözüyle bu hayat memat meselesi olan kararı alacak kadar aptal zannetmeye hakkı yoktur. Mahıdevran’ın kara yazısı Burada oğlunun vefatından kısa bir süre önce torunu Mehmed ile birlikte Bursa’ya yerleşmiş olan Mahıdevran Sultan’ın son günlerine dair pek az bilinen bir gerçeğe yer vermek istiyorum. Rahmetli Kâmil Kepecioğlu’nun Bursa Şer’i Mahkeme Sicilleri arasında bulduğu bir belgeye göre Mahıdevran Sultan, 8-10 kişilik maiyet kadrosuyla birlikte Amasya’dan Bursa’ya sürgün edilmiştir. 95 numaralı defterin 28. sayfasında bulunan belgeye göre oğlunun idamının üzerinden tam 10 yıl geçmiştir ama Mahıdevran Sultan’ın azabı bitmemiştir. Yine Kanuni dönemindeyiz. Mahıdevran Sultan 10 yıldır kirayla tutulan evlerde oturmaktadır ama kirası hiç ödenmemiştir. Ev sahipleri gelip kiralarını istemişler. Kanuni de cevabında şöyle demiştir (kısaltıp sadeleştiriyorum): “Gelen bilgi doğru ise hükm-i hümayunum elinize geçince o çeşit evlerin kirası günde ne ediyorsa bilgi alınıp söz konusu evlerde ne zamandan beri oturulup kirasının verilmediği hesaplanıp çıkan meblağın Hassa Harc Emininden verilmesi için ferman olunmuştu. Buna göre filan kişilerle evlere gidilip araştırma yapıldı. Günlük 10 akçe kira bedeli çıkarıldı. 9,5 yıllık kira bedeli hesaplanıp 34 bin 200 akçe ev sahiplerine ödendi.” Kira borcu bitmiş, bir parça nefes almıştır belki ama hem Şehzade oğlunu, hem de Şehzade torunu Mehmed’i kaybeden Mahıdevran Sultan’ın azaplı günleri sona ermemiştir. İkinci bir belge bize  bu acılı annenin sıkıntılarının devam ettiğini göstermektedir. Belgede Kanuni’nin şöyle dediği yazılıdır: “Şöyle işitildi. Bursa’da oturmakta olan Sultan Mustafa’nın Validesi Mahıdevran Sultan’ın adamları pazardan akçe ile et, ekmek, bal ve yağ vs. ihtiyaçlarını almak istediklerinde çarşı esnafı başkalarını öne alıyorlar ve şehirliden bazıları ihanet edip saygıda kusur ediyorlarmış. İmdi buyurdum ki, hükm-i şerifim (fermanım) ulaştığında Bursa’daki kasaplara ve bakkallara ve diğer pazar ehline sıkı sıkıya tembih edip Mahıdevran Sultan’ın bütün ihtiyaçlarını akçeleriyle toplatıp alacaklarının iyisini ve seçmesini alıverip diğer insanlardan öne geçiresiniz ve şehirliden ve diğerlerinden ihanet kast edenlerin gereği gibi haklarından geldirip kendisine ve adamlarına kesinlikle müdahale ettirmeyesiniz. Gereken saygıyı göstermekte dakika kaybetmeyiniz. Alâmet-i şerife itimadkılasuz.” (Vakıflar Mecmuası, II, 1940.) Bursa’daki Şehzade Mustafa Türbesi bugünlerde ziyaretçi akınına uğruyor. Kepecioğlu’nun verdiği bilgilere göre nihayet iki yıl sonra Kanuni yeni bir ferman göndermek suretiyle biçare Mahıdevran Sultan’ı kira köşelerinden kurtararak Hisar’da, bugünkü Devlet Hastanesi civarında bulunan İmaret-i İsa Mahallesi’nde Leyszade Evleri demekle meşhur büyük bahçeli evi 20 bin akçeye satın aldırmıştır. Mahıdevran Sultan bundan sonra II. Selim’in saltanat yıllarında ısrar ede ede oğluna bir türbe yaptırmaya çalışacaktır. Nitekim II. Selim’in Mimar Sinan’a bu türbeyi kimin yapabileceği konusunda fikir sorduğunu, onun da kendisinin bu göreve talip olmadığını, bu işin Mehmed Ağa adlı birine verilmesini istediğini 12 No’lu Mühimme Defteri’nden öğrenebiliyoruz. Artık Mahıdevran Sultan’ın, oğlunun türbesinden başka bir varlığı kalmamıştır. Varını yoğunu ona vakfettiğini biliyoruz. Kanuni’nin aldığı evini, iki adet değirmenini ve 100 bin dirhem gümüş akçesini oğlunun türbesinin tamirine ve kendisinin ruhuna Kur’an okutulmasına vakfetmiştir ve bu, bahtsız oğlunun yanına gömülmesinden önce ondan aldığımız son haberdir. 16 Şubat 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mahidevran-sultanin-azapli-gunleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İşte Kanuni’nin muhteşem mektubu</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/iste-kanuninin-muhtesem-mektubu/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/iste-kanuninin-muhtesem-mektubu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 02 Dec 2012 08:19:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni]]></category>
		<category><![CDATA[Muhteşem Rezalet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhteşem Yüzyıl]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6333</guid>

					<description><![CDATA[Malum çevrelerin sanat özgürlüğü ve sözüm ona ‘yaratıcılık’ dedikleri şeyin bir türlü belden yukarıya çıkamadığını son Kanuni tartışmasında bir kere daha test etmiş olduk.  Adam doğru dürüst senaryo yazamaz, araştırma yapmaz ve yönetemez; acemi ahçının açığını kapamak için maydanoz demetine sarılması gibi cinselliğe, tarih dizisiyse hareme yüklenir. Bu sırada Kanuni’yi tanınmaz kılığa sokuyormuş, çocuklar kadından başka işi olmayan bu adamı yanlış tanıyormuş, umrunda olmaz. Onların olmayabilir ama bizim umrumuzda… Gelin, bugün farklı bir şey yapalım ve Kanuni’nin kim olduğunu kendisinin yazdığı orijinal bir mektupla ortaya koyalım. &#160; Mektubu ilim âleminin dikkatine sunan Yusuf Kılıç, onu önce 1989 yılında yayımlamış, ardından CIÉPO’nun sempozyumuna tebliğ olarak sunmuş (Ank. 1994). Aslı Budin Hazinesi’nde bulunan mektubun orijinalinden alındığını tahmin ettiğimiz bir kopyası da merhum Çağatay Uluçay’ın oğlu Toros Uluçay’ın elindeydi. Yalnız Hezarfen Hüseyin Efendi’nin “Telhisü’l-Beyân” adlı eserinde anlam itibarıyla benzer bir başka mektup daha vardır ama ilginçtir, I. Murad’dan Evrenos Beğ’e yazılmıştır! Üslup, 16. yüzyıla aittir. Demek ki, Osmanlı padişahlarının beylerine gönderdiği genel bir “tenbihnamesi” gibi okunabilir metin. Bu, mektubu Kanuni’ye ait olmaktan çıkarmaz, onun ‘da’ kullandığı bir form karşısında bulunduğumuzu gösterir sadece. Okununca Kanuni’nin devlet felsefesi, iş ahlakı, yönetim anlayışı, hak ve adalete verdiği önem, en önemlisi de İslamî hassasiyetinin ulaştığı nokta çarpıcı bir şekilde görülecektir. Mesela Bali Bey bir seferinde kaleler fethedip ganimeti askere koklatmamıştır. Kanuni hemen uyarır: “İslam’ın gereği neyse onu uygula, benim haksız tek kuruşun hazineme girmesine rızam yoktur.” Kanuni kendini savunuyor, ‘Ben buyum’ diyor. Ya da ‘Ben o dizideki adam değilim’. Bu önemli mektubun tarafımdan sadeleştirilmiş hali şöyle: “Allahu Teala’ya hamdolsun ki, 18 kale almışsınız ve 30 bin kızak Tersane-i Âmire’me göndermişsiniz ve 60 bin kâfirin kellesini kestiğin haberini vermişsiniz. Berhudâr olup dünyada ve ahirette yüzün ak ve ekmeğin sana helâl olsun. Lakin bu hizmetlerin karşılığında bir tuğ (rütbe) istemişsiniz. Ya Gâzi Bâli Bey, tuğ vefa gereği verilmez. Eğer sen bu hizmeti ve bu iyiliği bize minnet edersen biz dahi bundan önce sana 3 iyilik eyledik, onu söyleriz: Birincisi, sana “Müminlerin Emiri” diye hitab ettik; ikincisi başarılarının mükâfatı olarak “hil’at-ı fâhire” gönderdik; üçüncüsü Rasul-i Ekrem (sas) Hazretleri’nin fetihlerle dolu tuğunu verdik. Seni bu 3 şeyle yüceltip ödüllendirmiştik. Bunlardan büyük ihsân olmaz. İmdi sen de bu iyiliklere şükr eyleyesin ve şükrünü yerine getiresin. Ve şunu da iyi bilesin ki: Beğlik iki kefeli bir teraziye benzer. Onun bir kefesi cennet, bir kefesi cehennemdir. Bu fani dünyada bir saat adalet eylemek 70 yıl ibadetten üstündür. Hak Sübhanehu ve Teala cümlemizi mahşer gününde âdiller zümresinden eyleye ve o âkıbet gününü hatırınızdan çıkarmayasınız. Ateşin kuru ağacı yaktığı gibi amel defterimizi yaktığı o günden endişe kılıp basiret üzre olasınız. Ve seraskerliğin ve beğliğin hasebiyle hükmümüzün yürüdüğü yerlerde meydana gelen haksızlıklardan ötürü ceza gününde azarlanırsak biz de senin yakana yapışıp o günde yakanızı elimden kolay kolay kurtaramazsınız. Gayet dikkatli hareket edesiniz, nefsine gurur getirmeyesiniz ve kendi kuvvetim ve kılıcımla memleket fetheyledim demeyesiniz. Memleket evvela Cenâb-ı Bâri’nin olup sonra halife-i ruy-i zemine ısmarlanmıştır. Ve bütün işleri Cenâb-ı Bâri Teâlâ’dan bilesiniz. Ve işittim ki: Feth eylediğin kalelerin mal ve erzakına Beytülmal için el koymuş ve askerlerine dağıtmamışınız. Bu fiile rızam yoktur. Beşte birine Beytülmal için el koyup diğer kısmını İslam askerine dağıtıp bölüştüresiniz. Zira o ganimet İslam askerinindir. Ve askerin ihtiyarlarını baban, ortancalarını kardeş ve küçüklerini oğulların yerine sayasın. Babanı hoş tutup ikramda bulunasın, kardeşlerine iyi bakıp saygı gösteresin, oğullarına da merhamet ve şefkat eyleyesin. Ve İslam askerine sıkıntı çektirmeyesin ve mâlik olduğun malını ve nimetini onlardan uzak tutmayıp dağıtasın ve askerin hazinesi yetmeyip sıkıntı çekersen bu tarafa bildiresin, Allahu Teâlâ’nın yardımıyla bin-iki bin kese göndermekten âciz değilim. Ve reâya (köylü, üretici) tâifesini altından kalkamayacağı vergilerle rencide etmeyesin. Bu husustan çok kaçınasın ki, bizim reâyamız rahat görünce küffâr reâyaları bizim tarafımıza, meyil ve teveccühleri bizim canibimize olur. O yörenin kasaba ve şehrinde oturan ümmet-i Muhammed fukarasını teftiş edip araştırarak sadakaya muhtaç kimse varsa onlara devlet hazinesinden gıda maddesi veresin. Zira fakirler, Hak Subhanehu ve Teala Hazretleri’nin makbul kullarıdır ve Müslümanların beytülmali (hazinesi), Allah’ın kullarının hakkıdır. Ve o taraflarda Peygamber Efendimiz’in evladından oturanlar varsa mukataât ve hazinelerden her birine günlük bir altın vazife tayin edesiniz ve onlara hiçbir şekilde sıkıntı çektirmeyesiniz. Ve kadı ve hakimlerin başı, fazilet ve kelam madeni Mevlânâ Mustafa’yı (Allah faziletini ziyade eylesin) ordu-yı hümâyunuma kadı atayıp göndermişizdir. Ulaşınca şer’-i şerife son derece itaat edip boyun eğerek kurallara riayette kusur işlemeyesiniz. “Alimler, peygamberlerin vârisleridir” hadis-i şerifiyle âmil olup riâyette kusur komayasınız. Ve bir insanı bir hizmete kullanmak istersen sakın önceki hâline güvenmeyesiniz. Nice kimseler vardır, eline fırsat geçmediği için zühd ve takvâ yoluna girmiş görünür ama fırsatı ele geçirdiğinde Nemrud ve Firavun kesilir. O kimseleri tekrar tekrar işle tecrübe etmeden hizmetine almayasın. Eğer ilk hali sonraki haline uygun gelirse istihdam edesin. Ve bazı kişiler vardır ki, gündüzü oruçlu, gecesi namazlıdır fakat onlar o kimselerdir ki, dünyaya meyil ve muhabbet edenlerdir. O tip insanlardan çok kaçınasınız. Ve sen dahi fâni olan nesneye gönül bağlamayasın. Ve bazı köyler ve yerler vakfetmek murâd etmişsin, Yüce Allah’a yemin olsun ki, istersen feth eylediğin bütün vilayetleri vakf et, indimde makbuldür. Ve benden sonra gelen padişahlar senin evlad ve neseplerinin hatırını rencide ederlerse Allah’ın ve meleklerin ve bütün insanların laneti üzerlerine olsun, hatta mahşer gününde davacıları olup onlara husumet ederim. İmdi: Ya Gâzi Bâli Bey, sen dahi atın yüğrükdür ve kılıcın keskin olup ve yiğidin yararları ve işbilir dilâverleri belleyesin ve her nereye yönelirsen atın yüğrük ve kılıcın keskin ve uğrun açık olup Hak celle ve alâ İslam dinine en faydalı olan işlerinde yardımcın ve kollayıcın ve elini tutan yâverin ola. Âmin, Seyyidü’l-mürselîn hakkı için.” 02 Aralık 2012, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/iste-kanuninin-muhtesem-mektubu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kanuni mektubunda ne diyor?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kanuni-mektubunda-ne-diyor/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kanuni-mektubunda-ne-diyor/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 Dec 2011 08:14:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeni Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[François]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni'nin Fransa'ya Gönderdiği Mektup]]></category>
		<category><![CDATA[Sarkozy]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4871</guid>

					<description><![CDATA[Düş artık yakamızdan Fransa. Başka kapıdan geçin. Bu kapı, o eskiden entrikalarınla sadrazam değiştirttiğin kapı değil. Kanuni&#8217;nin kapısı&#8230; Hem &#8216;Düşelim artık şu Türklerin yakasından&#8217; diyen ben değilim. Senin öz evlatlarından bir filozof. Şöyle demiş kendi bünyesindeki despotizmi Doğu&#8217;ya yıkmaya çalışan aydınlarına: &#8220;Türklerin yakasından düşelim artık.&#8221; Neden söylemiş bu sözü biliyor musunuz? Fransa&#8217;da mevcut olan despotik yönetimi gözlerden gizlemek için ikide bir Türklerin despot olduğunu yazıp çizdikleri için. Fransa&#8217;nın kendi despotizmiyle yüzleşmesi gerektiğini yüreklilikle dile getiren Althusser&#8217;in kendi tarihlerinin gözündeki merteği görmeyen Fransız parlamenterlere söyleyecek çok sözü olmalı. Sizin anlayacağınız Fransa, tarihi boyunca bizimle oyalandı, bizimle oynadı, böylece kendisine dışarıdan bir tutamak bulmaya çalıştı. Bir başka deyişle Türklerin ve Müslümanların yakasından hiç düşmedi. Bunu görmek için Cezayir&#8217;e kadar gitmeye de gerek yok. Antep, Urfa ve Maraş, bir de Antakya halkına sorun, size anlatsınlar zalimliklerini. Fransa&#8217;nın İslam&#8217;ı kendi kimliğine ayna olarak tutma alışkanlığı daha 732 yılında başlar. Güya Müslümanlar o tarihte Fransa&#8217;ya girmekte iken Poitiers&#8217;de durdurulmuştur. Bunu bir kahramanlık destanı olarak anlatırlar. Oysa eskilerden Pierre Loti, yenilerden ise David Levering Lewis&#8217;in yakaladıkları gibi ortada zafer diye bir şey yoktur. Sadece Fransa sınırını biraz zorlayan Arapların sonradan başka bir cepheye gitmeleridir söz konusu olan. Ama Fransızlar bu sözde zaferi öylesine allayıp pullamışlardır ki, duyan da İslamiyet&#8217;i Avrupa&#8217;da durduran güç zannedeceklerdir Fransızları. Bunu önce Fatih&#8217;in, sonra da II. Mahmud&#8217;un annesinin aslında Fransız olduğu şaklabanlığı takip etmiş, nihayet işgal ettikleri İslam ülkelerine medeniyet götürdükleri mavalına kadar vardırmışlardır işi. Oysa 1945 gibi geç bir tarihte bile (işgalin 100 yılı dolmuştur çoktan) Cezayirliler vatandaş yapılmadığı gibi, eğitim imkânlarından sadece yüzde 8&#8217;i yararlanabilmekteydi. Aynı tarihte Cezayir Avrupalı iş adamları için ucuz işgücü anlamına gelmekteydi. Nitekim Fransız filozofu Sartre, istisnasız bütün Fransızların sömürge yakmacılığından pay aldığını belirtirken modern Fransa&#8217;nın hangi pislikler üzerinde yükseldiğini de gayet güzel açıklıyordu. Sarkozy&#8217;ye hediye edilmişti Başbakan Erdoğan, Fransa Parlamen-tosu&#8217;na ve Sarkozy&#8217;ye &#8216;soykırımı inkâr yasası&#8217; hakkındaki cevabını genellikle yaptığı gibi tarih üzerinden vermeyi tercih etti ve Kanuni&#8217;nin 1525 Aralık&#8217;ında Fransa Kralı I. François&#8217;ya yazdığı mektubu gündeme getirdi. (Kanuni ona &#8220;Françesko&#8221; diye hitap ediyordu.) Gerçekten de zamanında ve yerinde yapılmış haklı bir çıkıştı bu. Başbakan&#8217;ın okuduğu metin mecburen sadeleştirilmiş ve kısaltılmıştı. Özellikle başlangıcında yer alan Kanuni&#8217;nin sahip olduğu ülkeleri sayış kısmı ile François&#8217;nın sadece Fransa vilayetinin kralı olduğu vurgusu ve Fransa Kralı&#8217;nın Osmanlı&#8217;dan yardım isteyişi öne çıkarıldı. Ancak Başbakan&#8217;ın kameralara gösterdiği büyütülmüş Osmanlıca mektup, basına yansıyan fotoğraflarda okunamıyordu. Başında bir tuğra olduğu görülüyor. Altında divani yazıyla kaleme alınmış mektubun uzunca metni yer alıyor. Mektubun levha haline getirilmiş bu halinin daha önce Sarkozy&#8217;ye de hediye edildiği de Başbakan tarafından açıklandı. I. François, 1525 yılında Pavia&#8217;da İngiliz-Alman kuvvetlerine yenilip esir düşer. Kralın annesi de Frangipani adlı elçiyi gönderip Kanuni&#8217;den yardım ister. Kanuni ise kendisi için daha büyük bir tehlike olan &#8216;Karlo&#8217; dediği Şarlken&#8217;e karşı Fransa Kralı&#8217;nı destekleyeceğini ve ona yardım elini uzatacağını söyler. Söyler ama bunu öyle bir tonda yazdırır ki, orijinali Fransa&#8217;da bulunan bu mektup, ne zaman Fransa ile aramızda bir sorun çıksa milliyetçilik duygularımızı kabartır durur. Kanuni&#8217;nin mektubu &#8220;Ben ki sultanü&#8217;s-selatin ve burhanu&#8217;l-havakin tac-bahş-i husrevan-i ruy-i zemin zıllullah fil ardeyn, Akdeniz&#8217;in ve Karadeniz&#8217;in ve Rumeli&#8217;nin ve Anadolu&#8217;nun ve Karaman&#8217;ın ve Rum&#8217;un ve vilayet-i Zulkadriye&#8217;nin ve Diyarbekr&#8217;in ve Kürdistan&#8217;ın ve Azerbaycan&#8217;ın ve Şam&#8217;ın ve Haleb&#8217;in ve Mısır&#8217;ın ve Medine&#8217;nin ve Kudüs&#8217;ün ve külliyen diyar-ı Arabın ve Yemen&#8217;in ve dahi nice memleketlerin abay-ı kiram ve ecdad-ı izamım enarallahu berahinehum kuvvet-i kahireleri ile feth eyledikleri ve cenab-ı celalet-meabım dahi tiğ-ı ateşbar ve şemşir-i zafer-nigarı ile feth eylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı Sultan Bayezid Han oğlu Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Hanım. Sen ki Françe vilayetinin Kralı Françeskosun. Dergah-ı selatin-penahıma yarar adamın Frankipan ile mektup gönderip ve bazı ağız haberi dahi ısmarlayıp memleketinize düşman müstevli olup, elan habsde idüğünüzi i&#8217;lam edüp halasın hususunda bu canibden inayet ve medet isti&#8217;da eylemişsiz. Her ne ki demiş iseniz benüm paye-i serir-i âlem-masirime arz olup ala sebili&#8217;t-tafsil ilm-i şerifim muhit olup tamam malumum oldu. İmdi padişahlar sınmak ve habs olunmak aceb değildir, gönlünüzü hoş tutup azürde-hatır olmayasız. Öyle olsa benim abay-ı kiramım ve ecdad-ı izamımız nevveralahu merakidehum daima def&#8217;-i düşman ve feth-i memalik için seferden hali olmayup biz dahi anların tarikine salik olup her zamanda memleketler ve sa&#8217;b ve hasin kaleler feth eyleyüp gece gündüz atımız eyerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Hak subhane ve taala hayırlar müyesser eyleyüp meşiyyet ve iradeti neye müteallik olmuş ise husule gele. Baki ahval ve ahbar ne ise mezkur âdeminizden istintak olunub malumunuz ola, şöyle bilesiz.&#8221; Başbakan Erdoğan&#8217;ın okuduğu mektubun metni ise şöyleydi: &#8220;Ben ki sultanların sultanı, hakanların başı, krallara taç giydiren, Allah&#8217;ın yer yüzündeki gölgesi ve atalarımın fethettiği Akdeniz&#8217;in, Karadeniz&#8217;in, Anadolu&#8217;nun, Karaman&#8217;ın, Sıvas&#8217;ın, Zulkadriye&#8217;nin, Diyarbekir&#8217;in, Kürdis-tan&#8217;ın, Azerbaycan&#8217;ın, Acem&#8217;in, Şam&#8217;ın, Haleb&#8217;in, Mısır&#8217;ın, Mekke&#8217;nin, Medine&#8217;nin, Kudüs&#8217;ün, Arabistan&#8217;ın ve Yemen&#8217;in ve de ateş saçan mızrağımın ve zafer getiren kılıcımın gücüyle sahip olduğum nice ülkelerin sultanı ve padişahı olan Sultan Süleyman Hanım. Sen ki Fransa ülkesinin kralı olan Françesko&#8217;sun. Kralların sığınağı olan kapıma mektup göndererek, ülkenizin işgale uğradığını ve esir edilerek hapse atıldığınızı bildirmişsiniz. Bu durumdan kurtulmak için benden yardım istiyorsunuz. Gönlünüzü ferah tutun ve sakın üzülmeyin. Sadece Allah&#8217;ın dediği olur. Ne yapacağımı elçinizden öğreneceksiniz. Selim&#8217;in oğlu Süleyman. 1526 &#8211; İstanbul.&#8221; İki mektubun karşılaştırmasından sonra şu farklılıklara tespit ettim: 1) Halil İnalcık hoca mektubun 1526&#8217;da değil, 1525&#8217;in Aralık&#8217;ında gönderildiğini yazar. 2) Orijinalinde Sivas yerine &#8216;Rum&#8217; denilmektedir. 3) Rumeli kelimesi çıkarılmıştır. 4) Bunun yerine metinde nedense yer almayan Mekke ve Acem kelimeleri İbrahim Paşa&#8217;nın başka bir mektubundan alınmıştır. 5) Mektubun son kısmı çok özet geçilmiştir. 25 Aralık 2011, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kanuni-mektubunda-ne-diyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sudan&#8217;daki Osmanlı izleri</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sudandaki-osmanli-izleri/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sudandaki-osmanli-izleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2010 13:25:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Seçme Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Bülent ARINÇ]]></category>
		<category><![CDATA[Evliya Çelebi]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni]]></category>
		<category><![CDATA[ÖZDEMİR Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Sudan]]></category>
		<category><![CDATA[Sudan'daki Osmanlı izleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=28</guid>

					<description><![CDATA[Osmanlı İmparatorluğu sadece Balkanlar&#8217;a değil doğuya, Asya&#8217;nın derinliklerine, hatta Afrika kıtasına kadar genişleyen bir alanda hakimiyet sahibiydi. Geçenlerde, TBMM Başkanı Bülent Arınç&#8217;ın Sudan&#8217;ı ziyaret etmesi bu hakimiyetin izleri konusunda tarihi hafızamızı bir kez daha tazeledi. TBMM Başkanı Sayın Bülent Arınç, yolu Sudan’a düşünce bir şirketimiz tarafından restore edilen ve içerisinde 19. yüzyılda Sudan’da görev yapan Osmanlı valilerinden Ahmet Ebu Vidan Paşa ile Musa Hamdi Paşa’nın mezarlarının da yer aldığı türbenin açılış törenine katıldı. Ardından da Sudan Meclis Başkanı&#8217;yla birlikte katıldığı, Manisalı işadamları tarafından yaptırılan Türk Lisesi’nin açılış töreninde bu okullara kefil olduğunu söyledi. Sudanlıların Türklerin neredeyse bir asır sonra ülkelerine dönüşlerinden duydukları memnuniyeti her fırsatta belirttikleri anlaşılıyordu haberlerden. Aslında Sudan’da pek çok izimiz ve hatıramız var. Yani bizi yalnız bu türbe yansıtıyor değil. Afamya şehrindeki Yavuz Sultan Selim Kervansarayı bu topraklarda asırlar süren hakimiyetimizden sadece bir selam sayılır. Masavva ve Sevakin’de bulunan eserlerimiz pek çok. Henüz Osmanlı Afrikası&#8217;nın doğru dürüst bir dökümü çıkartılabilmiş değil. Batılılar Afrika’ya &#8216;Kara Kıta&#8217; derler. Osmanlı tarihinin Afrika cildi de aynı şekilde karanlıklar içinde ne yazık ki. Bu bir hazine değerindeki cildi aydınlatmak hepimizin boynunun borcu olmalı. Sayın Arınç’ın ziyareti vesilesiyle dikkatlerimiz birkaç günlüğüne de olsa Afrika’ya ve oradaki hem tarihî hem de güncel varlığımıza çevrilmiş oldu. Bu bile, önümüzdeki yıllarda dünyanın yüzünün enerji kaynağı bakımından bakir bir kıta olan Afrika’ya döneceği besbelli iken, yaşadığımız vurdumduymazlık ortamında önemli bir adım oldu bana kalırsa. Yalnız Sudan’ın da içinde bulunduğu Doğu Afrika denilince benim hafızama nedense tek bir kişi gelip kurulur. Onun bu topraklarda yaşayanların hafızalarında açtığı derin yollar, bugünün öncülerine ışık tutuyor, hafızalarına silinmez bir iz bırakmış durumda çünkü. Bence İngilizler için Afrika káşifi Livingstone neyse, Osmanlılar için de Afrika fátihi Özdemir Paşa odur. &#8216;KARA KITA&#8217;YI KEŞFETTİ Bir Memluk beyinin oğludur Özdemir Paşa. Hanımı ise Abbasi hanedanından bir soylu kadın. Memluk demek ‘köle’ demek. Türkçesi Kölemen. Köle soyundan gelen asker bir baba ile Peygamber soyuna dayanan bir kadının kocası olmak onun üzerinde her iki damarı birleştirmek gibi çapraz bir etki bırakmış olmalı. Yani verilen hizmete kölece koşmak ama aynı zamanda bu görevi en güzel şekilde yerine getirmek. Özdemir Paşa’nın kılıcını bu kadar keskin, ama kendisini bu kadar seçkin vasıflar içinde görmemizin bir nedeninin, bu renkli aile bağlantısı olduğu söylenebilir. Özdemir Paşa’nın 1500 yılında doğduğu tahmin ediliyor. Uzun zaman Mısır Valisi Hadım Süleyman Paşa’nın hizmetinde subay olarak çalıştı. Tümgenerallik, yani sancakbeyliği rütbesine onun yanında yükseldi. Osmanlı’nın Hint Okyanusu’na açılmasını simgeleyen 1538 tarihli sefere katıldı. Ardından Süleyman Paşa’nın emri geldi: Mısır Eyaleti&#8217;nin sınırlarını güneye doğru genişletecekti. Bu emir, onun ölümüne kadar sürecek olan Afrika ilgisini ateşleyecektir. Sudan, Eritre, Somali, Etyopya (Habeşistan) topraklarında başarılı seferlere komuta etti, Osmanlı’nın Doğu ve Orta Afrika’daki yayılmasının en büyük icracılarından oldu. Kızıldeniz’in batı kıyılarını Osmanlı topraklarına katarken, onu bir Osmanlı gölü haline getirmeyi başardı. Aynı zamanda henüz putperest bulunan milyonlarca Afrikalıyı İslamla tanıştırdı. Bugünkü Afrika Müslümanlığının temellerini atanlardan birisi, belki de birincisi Özdemir Paşa oldu. Üstelik bütün bunları yaparken yanında öyle onbinlerce askeri de yoktu. Sadece birkaç bin askerle başardı Afrika fethini. Evliya Çelebi, 17. yüzyılda Afrikalıların hala Özdemir Paşa’nın destanlarını anlattığını aktarır bize. Aynı zamanda onun fethettiği düzinelerce şehri de teker teker ziyaret edip anlatır ki, onun Paşa’ya duyduğu sevginin de bir nişanesidir. KANUNİ&#8217;NİN AFRİKA DANIŞMANI Özdemir Paşa bütün bu başarılarıyla Kanuni Sultan Süleyman’ın dikkatini çeker, onun Afrika ve Doğu Arap alemi üzerinde uzmanlaşan özel müşavirliğine getirilir. Kanuni’yi Afrika’nın sorunları üzerinde aydınlatır ve Sudan, Eritre ve Somali’nin de içinde bulunduğu Habeş Eyaleti’ni kurmasını sağlar. Eyalet merkezini Kızıldeniz üzerinde bulunan Musavva liman şehrinde kurar. Böylece Osmanlı Afrikası&#8217;nın sınırlarını Ekvator&#8217;a kadar ulaştırmış olur. Bu peş peşe başarılarının ardından Yemen’in fethiyle görevlendirilir. Yemen aslında Yavuz Sultan Selim’ın Mısır’ı fethiyle birlikte Osmanlı nüfuz bölgesi içine girmişti ancak resmi bir bağlılığı bulunmuyordu. Zeydilerin Yemen’deki egemenliği, 23 Ağustos 1547’de Özdemir Paşa’nın San’a’yı fethine kadar devam etti. 8 yıl Yemen Beylerbeyiliği yapan Paşa, ömrünün son yıllarını yine Sudan’da geçirdi. 1560’da öldüğü zaman cenazesi, şöhreti babasınınkini geçecek olan oğlu Osman Paşa tarafından Musavva’da yaptırılan türbesine defnedildi. Hem Yemen Fatihi hem de Habeşistan Fatihi diye şöhret bulan Özdemir Paşa’nın oğlu da tarihlerimizde Kafkas Fatihi adıyla ebedileşecektir. KAHVE ÖZDEMİR PAŞA&#8217;DAN GELİR ÖZDEMİR Paşa’nın bir başka özelliği ise Osmanlı dünyasını, tabii daha sonra da dünyayı kahveyle tanıştıran kişi olmasıdır. Kahvenin kökenini biz Yemen’e bağlarız genellikle ama aslında ana vatanı, Habeşistan’dır. Habeşistan’da halk bizim gibi içmezmiş kahveyi; değirmenlerde öğütüp hamur gibi yoğurur ve ekmek gibi pişirerek yermiş. 1547’de Yemen’e tayin olduğunda yanında kahve bitkisini de götürmüş ve burada ektirmiş. Yemen toprağında tutan kahve bitkisi, içecek olarak önce Osmanlı dünyasında yayılmış, buradan da Avrupa’ya ulaşmış ve adı bazı dillere Türk şarabı olarak geçmiştir. Nitekim Oryantalist Erdmute Heller’in &#8216;Arabeskler ve Tılsımlar&#8217; adlı kitabında yazdığı gibi, Almancadaki &#8216;Kaffe&#8217; kelimesi bugün kahve adlı içeceği adlandırsa da, bir zamanlar &#8216;Şarap&#8217; manasına kullanılıyordu. Kahve bugün Yemen’in en önemli gelir kaynaklarından biri durumundaysa, bunu Özdemir Paşa’nın Kanuni tarafından Habeşistan’dan Yemen’in fethine tayinine borçludur büyük ölçüde.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sudandaki-osmanli-izleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
