<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kürt &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/kurt/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 10 Jul 2013 12:24:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Kürt &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mısır’ı Lozan’da verdiğimizi biliyor muyuz?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/misiri-lozanda-verdigimizi-biliyor-muyuz/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/misiri-lozanda-verdigimizi-biliyor-muyuz/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jul 2013 12:14:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt]]></category>
		<category><![CDATA[Kürtler]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan 17. Madde]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan Antlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan Konferansı]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan'ın gizli maddeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sa’d Zağlul Paşa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7372</guid>

					<description><![CDATA[Lozan’ı okur musunuz? Lozan’ı, yani Lozan Barış Antlaşması’nı? Ben konuya özel ilgi duyan birkaç kişiden başka metnini okuyan ve anlayana pek rastlamadım da, onun için soruyorum. Neden acaba? Bu kadar zor mudur 143 maddeyi okumak? Mesela şu 17. maddeyi okuyalım mı beraberce: Türkiye’nin Mısır ve Sudan devletleri üzerindeki bütün hukukundan ve sıfatlarından vazgeçiş hükmü 5 Kasım 1914 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiş olacaktır. Maddenin gerçek anlamını üstteki maddeyi okuyunca anlıyoruz. Şöyle diyor Lozan’ın 16. maddesi: “Türkiye işbu antlaşmada netleştirilen sınırlar dışında bulunan topraklar üzerindeki ve bu topraklara ilişkin ve yine işbu antlaşmayla üzerlerinde egemenlik hakkı tanınmış olan adalar üzerindeki –ki bu topraklar ve adaların mukadderatı ilgili taraflarca belirlenmiş veya belirlenecektir- her ne mahiyette olursa olsun sahip olduğu her türlü hukuk ve sıfatlarından feragat ettiğini beyan eyler.” Yani: Türkiye kendisine biçilen sınırlar dışındaki bütün eski topraklarındaki haklarından ve onların getirdiği her türlü sıfat ve avantajlardan vazgeçeceğini açıkça beyan etmiştir. Soru buralara bir yere gizlenmiş gibidir: Ne yani? Mısır 1923’e kadar bizim miymiş? Tolunoğulları Camii yakınından bir Kahire manzarası. Kâğıt üzerinde de olsa bizimmiş ki, Lozan’da anlı şanlı İsmet Paşamız onu gönül rahatlığıyla verebilmiş, üstelik 9 yıl geriye dönüp 1914 yılından itibaren “Mısır bizim değildir” diye borazanla ilan etmiş. Diyeceksiniz ki, Mısır çok önceden işgal edilmişti, alacak gücümüz mü vardı ki? Doğru olabilir. Ancak Kemal Tahir’in bir romanında dediği gibi işgal altında olabilir topraklarınız. Ancak günün birinde geri alabilme umut ve hakkımız korunacaktı imzalamasaydık. Ya da bir başka hususta pazarlık konusu yapabilirdik onu. Sultan Abdülhamid’in binbir manevra çevirerek vermemek için nice terler döktüğü Mısır’ın tapusunun Lozan’daki iki maddede İngiltere’ye terki üzerinde düşünmek, yakın tarihimizin nasıl bir karambol haline getirilerek anlatıldığının çarpıcı bir misalini teşkil eder. Bir Fransız dergisinin “Mısır’da feminist gösteri” başlıklı kapağı. Mısır’da liderler geçidi Yakın tarihimizin karambolden gol bulmayı uman tacirleri sanki bağımsızlık mücadelesini bir tek bizim yaptığımızı, Osmanlı’dan kalan diğer halkların pısırık liderleriyle emperyalizmin yedeğine koşulduğu yolunda sanal bir tarih oluştururlar. Oysa yalnız Mısır’ı incelemek bile bu sanal tarihin balonunu patlatmaya yardımcı olabilir. İngilizlerce işgal edilmeden önce Kavalalı ailesinin 80 yıl kadar yarı-bağımsız bir yönetim sürdüğü Mısır’da 1914 yılından sonra İngiliz himayesi başlamış, ancak halkın tepkisinden korkan işgalciler Mısır’ı imparatorluklarına resmen dahil edememişlerdi. Hatta darbenin başkanı Adlî Mansur’un adaşı Adlî Yeğen Paşa, Lloyd George ile pazarlıklara bile girişebilmişti. Daha önce Mustafa Kâmil adlı bir liderin 1874-1908 yıllarında Mısır’da güçlü bir milliyetçilik akımının fitilini ateşlediğini biliyoruz. Sonraki milliyetçi lider Sa’d Zağlul olmuştu. Peter Mansfield’in de belirttiği gibi Zağlul, zamanla şiddetli bir İngiliz aleyhtarı ve bağımsızlığın ateşli bir savunucusu haline geldi. Halkı tepkisini göstermeye çağıran Zağlul, tutuklanarak Malta adasına sürüldü. Hemen arkasından büyük 1919 Ayaklanması patlak verdi. (Demek ki, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı 1919’da İslam dünyası da uyumuyor, emperyalizme karşı mücadele ediyor, hatta ayaklanıyormuş.) Tahrir’dekine pek benzeyen bu ayaklanma, öğrenciler ve memurlarca başlatılmış ve köylere dek yayılmıştı. İngilizlerin hızlı ve sert müdahalesi olmasaydı daha da yayılacaktı. İngilizler şaşkındı. Filistin-Suriye cephesinde içlerinde Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Ali Fuat Cebesoy’un da bulunduğu komutanları müthiş süvari akınlarıyla hezimete uğratan General Allenby, Yüksek Komiser sıfatıyla getirildi iş başına. Allenby, halka kendini sevdirmeyi amaçlıyordu, bu sebeple Zağlul’un sürgün cezasını kaldırttı. İngiltere, Mısır ile anlaşarak onu elinde tutmak istiyordu. Mısır halkını emperyalizme karşı harekete geçiren Sa’d Zağlul Paşa Bu defa Sömürgeler Müsteşarı Milner göreve getirildi. O da gördü ki, Mısır halkıyla anlaşmadan burayı İngiliz himayesinde tutmak mümkün değildi. En iyisi herkesin sözünü dinleyeceği bir liderle anlaşmaktı. Bu lider de Sa’d Zağlul’dan başkası değildi. Mısır ile İngiltere arasında sınırlı bir bağımsızlık anlaşması imzalanması gündemdeydi. Anlaşma Zağlul’a teklif edildi ama o kısa bir tereddütten sonra reddetti. Şimdi ne olacaktı? Halk sokaklardaydı. Yakıp yıkmalar, şiddet sokaklardaydı. Suikastlar da… İngilizler çekiliyor Allenby işin içinden çıkamayınca meseleyi tek taraflı bir bağımsızlık bildirisiyle halletmeyi denedi. İngiliz kabinesinin yarısı istemiyordu bunu ama başka çare kalmamıştı. Bir çeşit yarı bağımsızlık tanıyordu. Bazı sorunlar vardı ama karşılıklı anlaşmalarla çözüme kavuşturulacaktı. Mısır halkı tam bağımsızlık istiyordu oysa. Memnun olmadıysa da, ehven-i şerre razı oldu. Fuad kral olmuştu, namı I. Fuad’dı artık. İngiliz memurların çoğu gitmişti ama kuvvetleri duruyordu. Mısır’ın kilit noktaları hâlâ İngilizlerin elindeydi. Allenby de makamını koruyordu. Üstelik Mısır’ın içişlerinde söz sahibiydi. Bağımsızlık şeklen sağlanmıştı; onu tam olarak ele geçirmek biraz daha zaman gerektirecekti. Türkiye’nin bağımsızlığına kavuştuğu, Cumhuriyet’i ilan ettiği ve hilafeti kaldırdığı 1922-1924 aralığında Mısır halkı ateşli bir bağımsızlık mücadelesi yolunda ilerlemekle meşguldü. Grevler, bombalama olayları ve Avrupalılara suikastlar birbirini izliyordu. Sudan da ayaklanmıştı. İngilizlerin Sudan Genel Valisi Kahire’de öldürülünce kriz çıktı. Zağlul 1927’de ölmüş ama geriye Vefd Partisi gibi dinamik bir örgüt bırakmıştı. İktidardayken Kral tarafından görevden alınan parti Mısırlıların umudu olmuştu. General Allenby emekli olmuş, Kral Fuad ölmüştü. Tam bağımsızlık mücadelesi bütün hızıyla sürüyordu. 1936 yılında durum değişecek ve İngiltere, bu toprakları İtalya’ya kaptırmamak için bir Mısır-İngiliz Ortak Anlaşması imzalamak zorunda kalacaktı. İngiltere’nin işgali resmen sona ermişti ama bu, İngiliz askerinin Mısır’ı terk etmesi anlamına gelmiyordu. Mısır ordusu kendisini savunabilecek duruma gelinceye kadar kalacak, sonra çekileceklerdi. İngilizlerin görünüşte devreden çıkmasıyla Mısır’ın geleceği artık milliyetçi Sa’d Zağlul’un Vefd Partisi ile Hasan el-Bennâ’nın kurduğu Müslüman Kardeşler Örgütü arasındaki mücadeleyle belirlenecekti. 1952 yılındaki askerî darbeyle Krallık yıkılıncaya kadar süren mücadele, bundan sonra Nasır’la, Sedat’la ve Mübarek’le mücadele şeklini alacak ve Seyyid Kutub’un idamı gibi karanlık olaylara sahne olacaktı. Müslüman Kardeşler Tahrir’den iktidar çıkarmıştı ama darbe yumurtlayan bir başka Tahrir gösterisiyle mağdur edildi. Mısır alışıktır ne de olsa darbelere. Bu badireyi de aşacaklarına inancım tam. Tarihleri öyle söylüyor çünkü.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/misiri-lozanda-verdigimizi-biliyor-muyuz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Selahaddin Eyyubi hem Kürt, hem Arap, hem de Türktü!</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/selahaddin-eyyubi-hem-kurt-hem-arap-hem-de-turktu/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/selahaddin-eyyubi-hem-kurt-hem-arap-hem-de-turktu/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Nov 2011 07:51:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Arap]]></category>
		<category><![CDATA[Kudüs]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt]]></category>
		<category><![CDATA[Selahaddin Eyyubi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4842</guid>

					<description><![CDATA[Başbakan Erdoğan grup toplantısında Selahaddin Eyyubi&#8217;nin &#8220;gerçek torunları&#8221;nın teröre karşı tavır aldıklarını söyledi.  Bunun üzerine &#8220;Selahaddin Eyyubi&#8217;nin gerçek torunları&#8221; vurgusuyla yalnızca Kürtleri mi yoksa genel olarak bu topraklarda yaşayanları mı kastettiği noktasında kafalar karıştı. Öte yandan da &#8220;Selahaddin Eyyubî Kürt müydü?&#8221; sorusu yayından çıkan bir ok gibi ak sayfalara düşmüş oldu. Ben Türkiye&#8217;de etnik kökenleri tartışmanın anlamsızlığına inanan biriyim. Zira ailemizin bir kolu Şam&#8217;dan, öbür kolu Amasya&#8217;dan, diğeri Hilvan&#8217;dan vs. gelip Urfa&#8217;da buluşmuşlar. Çok sonraları annemin dilindeki birçok kelimenin Dede Korkut Kitabı&#8217;nda geçtiğini öğrenmek şaşırtıcı olmuştu benim için. Kürt mü, Arap mı, Türk mü? olduğum, sıcak suyla soğuk suyun bir kovaya döküldükten sonra ayrıştırılamaması gibi neredeyse tespiti imkânsız bir bilmecedir. Elbette Kürtlerin dünya ve İslam tarihinin en büyük şahsiyetlerinden birine sahip çıkması önemli. Ama bu, onu bir ırka indirgeme yanlışına dönüşmemeli. O İslamın, hatta insanlığın ortak değeridir. Unutmayalım ki, Fransızlar bile Fransız bir anne uydurarak onu sahiplenmek istemişlerdi. Demek ki, paylaşılamayan bir güzelliğin odağındadır Selahaddin Eyyubi. Kürtler onun Kürt, Araplar Arap, Türkler de Türk olduğunu iddia ederler. Bu bir kavga sebebi olmamalı. Bir evrensel değeri sahiplenme uğrunda girişilen rekabetin güzelliğini yakalamalıyız onun şahsında. Selahaddin Eyyubi Kafkasyalı mı? Selahaddin Eyyubi&#8217;nin Kürt olduğunu iddia eden 4-5 Arapça kaynak var elimizde. Üstelik İbn Hallikan gibi bir asır sonra onun soyağacını araştırmış bir tarihçi de çıkmış ki bu bakımdan şanslı sayılırız. İbn Hallikan şöyle diyor: &#8220;Tarihçiler Selahaddin Eyyubi&#8217;nin babası ve ailesinin Azerbaycan&#8217;ın en ucunda bulunan Duvin şehrinden olduğunda anlaşmışlardır. Burası Gürcüler ülkesinde ve Arran yolundadır. Onlar Kürttü ve Ravâdiye aşiretine mensuplardı ki, bunlar büyük Hezbaniye aşiretinin bir koludur. Babası Duvin&#8217;de doğmuştur. Dedesi Şâdi, Şirkûh ve Necmeddin Eyyub adlı oğullarıyla birlikte önce Bağdat&#8217;a, sonra da Tikrit&#8217;e yerleşmiş. Dedesi Tikrit&#8217;te ölmüş ve adına bir türbe yapılmıştır. Onların soyağacını dikkatlice inceledimse de, Şâdi&#8217;den daha geriye gidemedim.&#8221; (Minorsky&#8217;nin &#8220;Prehistory of Saladin&#8221; adlı incelemesinden, s. 125) İbn Hallikan&#8217;ın dediklerinden çıkan sonuçlar: 1) Selahaddin Eyyubi&#8217;nin kökeninin Kafkasya&#8217;da Müslümanların kilit noktalarından biri olan Duvin yakınlarında Azanakan köyü olduğu, 2) Kürt oldukları, 3) Hezbanilerin bir kolu olan Revâdi aşiretine mensup olduklarıdır. Aynı şekilde Kürt tarihçi Şerefeddin&#8217;in &#8220;Şerefnamesi&#8221; de, İbnu&#8217;l-Esir gibi tarihçiler de onun &#8220;Duvinli Revanda (Revadi) Kürtleri&#8221;ne mensup olduğunu yazarlar. Ancak Minorsky&#8217;nin dikkatimizi çektiği bir nokta önemlidir: Kafkasya, Revâdi aşiretinin asıl vatanı değildi. Hezbani Kürtlerinin Aras vadisine, 10. yüzyıldan önce dalgalar halinde yerleştikleri bilindiğine göre buraya muhtemelen Erbil taraflarından gelmişlerdi, zira Hezbani kelimesinin Erbil&#8217;le kadim bir bağlantısı mevcut. Minorsky&#8217;nin bu kısa analizinden Eyyubi ailesinin asıl vatanının Azerbaycan olmadığını anlıyoruz. Öyleyse nereden gelmişlerdi oraya? Erbil&#8217;den mi? Selahaddin Eyyubi üzerine dünyadaki en muteber uzmanlardan birisi, Türkiye&#8217;de yaşıyor. Tarihçi camiası dışında neredeyse meçhul kalan bu mütevazı isim, Prof. Ramazan Şeşen&#8217;dir. Selahaddin Eyyubi üzerine yazdığı iki muhteşem kitabında onun etnik kökeni konusuna ışık tutan bir araştırmaya girişen Şeşen, bize diğer tarihçilerin dikkatini çekmeyen bir pencere açıyor. Buna göre Selahaddin Eyyubi muazzam bir şöhrete sahip olarak öldükten sonra hakkında çeşitli şecereler uydurulmuştur. Hatta kimisi Kureyş&#8217;e, kimisi de Emevilere kadar çıkarmıştır soy zincirini. Yemen&#8217;den Azerbaycan&#8217;a Ancak tarihçi Yakubî&#8217;nin bir kaydına göre Revadî Kürtleri, Revvâd b. El-Musanna el-Ezdî&#8217;den gelir ve bu şahıs da 758 yılında Basra&#8217;dan Azerbaycan&#8217;a yerleştirilen Yemen Araplarındandır. Selahaddin Eyyubi&#8217;nin aşireti Revâdiler önce Tebriz civarına yerleştirilmiş, kuvvetlendikten sonra Tebriz şehrinin yönetimini ele geçirmişler ve 10. yüzyılda o bölgede yaşayan Hezbanî Kürtleriyle karışarak zamanla kendilerini &#8220;Kürt&#8221; saymışlardır. Dolayısıyla Selahaddin Eyyubi&#8217;nin uzak ataları Araptır ve zamanla Kürtleşmişlerdir. Şimdi Eyyubilerin Türk ayağına geliyoruz. Selahaddin&#8217;in abisinin ismi Turanşah, bize ailenin Türklerle de karışmış olduğunu gösteren ufak bir misal sunar. Küçük kardeşlerinden birinin ismi Tuğtekin, öbürününkü Böri&#8217;dir (Türkçe &#8220;kurt&#8221; anlamında). Üç kardeşinin Türkçe isimler taşıması bir tesadüf olabilir mi? Ancak dayısının isminde geçen &#8220;Tüküş&#8221; (Türkçe &#8220;tokuş&#8221; kelimesi Arapçada böyle yazılır) kelimesinden ve ailenin bildiğimiz kadınlarının Türkçe isimler taşımalarından yola çıkarak &#8220;anne tarafı Türk olmalıdır&#8221; hükmüne varan Prof. Şeşen, eniştelerinden Muzafferüddin Gökböri&#8217;nin de Türk olduğunu ekliyor sözlerine. (Dr. Rıza Nur ise &#8220;Türk Tarihi&#8221;nde Selahaddin Eyyubi&#8217;nin ölmeden önce devletin topraklarını çocukları arasında bölüştürmesinin bir Türk devlet teamülü (&#8220;ülüş&#8221;) olduğundan hareket ederek bunu onun Türklüğüne delil gösterir.) Ramazan Şeşen hocanın şu sözleri çok anlamlı: &#8220;Ayrıca Kürt ırkı Türklerin Suriye, Mısır, Anadolu ve diğer Ortadoğu ülkelerindeki hakimiyetlerinin tesisinde daima Türklerle beraber hareket etmiştir. Şah İsmail ve İran&#8217;da bulunan birçok Türk şii olup İranlılığa hizmet ettikleri halde, Doğu Anadolu&#8217;daki Kürtler Osmanlılara sadık kalarak, birçok Türk kabilelerinin aksine, Türklüğe hizmet etmişlerdir.&#8221; Dolayısıyla Selahaddin Eyyubi melez bir aileden gelir ve bu melezliği de hem Türkiye Müslümanları, hem dünya Müslümanları açısından mutlak bir avantajdır. Uzak ataları Araptır, evet, bunlar zamanla Kürtleşmiş ve kendilerini Kürt saymaya başlamışlardır. Lakin bünyesinde çalıştıkları ve sonunda devraldıkları Nureddin Zengi&#8217;nin devletindeki Türklerle etkileşime girip zamanla Türkleşmeler de olmuştur. Zira Zengi, Eyyubi ve Memluk devletlerinde devlet ve ordu teşkilatı Türklerin, bürokrasi ise Arapların elindeydi. Ayrıca ordularında hatırı sayılır oranda Kürt askeri de bulunuyordu. Sonuçta bence Selahaddin Eyyubi hem Arap, hem Kürt, hem de Türktü. Bu yapay ve bizi bölecek tanımlardan da kurtulalım derim. İslam dünyasının temel problemini politik ahlaksızlaşma olarak gören ve buna isyan eden Selahaddin Eyyubi, İslam dünyasını tek bir bayrak altında birleştirme davasına kendini adamış biriydi. Gibb&#8217;in deyişiyle, İslamı siyasi cesaretsizlik batağından çıkararak ahlakî bir ideal etrafında yeniden kenetlenmenin yolunu açmıştı. Bugün onun aziz hatırası niye aynı işi göremesin? 06 Kasım 2011, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/selahaddin-eyyubi-hem-kurt-hem-arap-hem-de-turktu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
