<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kürtler &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/kurtler/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Wed, 10 Jul 2013 12:24:23 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Kürtler &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mısır’ı Lozan’da verdiğimizi biliyor muyuz?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/misiri-lozanda-verdigimizi-biliyor-muyuz/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/misiri-lozanda-verdigimizi-biliyor-muyuz/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jul 2013 12:14:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kürt]]></category>
		<category><![CDATA[Kürtler]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan 17. Madde]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan Antlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan Konferansı]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan'ın gizli maddeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sa’d Zağlul Paşa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7372</guid>

					<description><![CDATA[Lozan’ı okur musunuz? Lozan’ı, yani Lozan Barış Antlaşması’nı? Ben konuya özel ilgi duyan birkaç kişiden başka metnini okuyan ve anlayana pek rastlamadım da, onun için soruyorum. Neden acaba? Bu kadar zor mudur 143 maddeyi okumak? Mesela şu 17. maddeyi okuyalım mı beraberce: Türkiye’nin Mısır ve Sudan devletleri üzerindeki bütün hukukundan ve sıfatlarından vazgeçiş hükmü 5 Kasım 1914 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiş olacaktır. Maddenin gerçek anlamını üstteki maddeyi okuyunca anlıyoruz. Şöyle diyor Lozan’ın 16. maddesi: “Türkiye işbu antlaşmada netleştirilen sınırlar dışında bulunan topraklar üzerindeki ve bu topraklara ilişkin ve yine işbu antlaşmayla üzerlerinde egemenlik hakkı tanınmış olan adalar üzerindeki –ki bu topraklar ve adaların mukadderatı ilgili taraflarca belirlenmiş veya belirlenecektir- her ne mahiyette olursa olsun sahip olduğu her türlü hukuk ve sıfatlarından feragat ettiğini beyan eyler.” Yani: Türkiye kendisine biçilen sınırlar dışındaki bütün eski topraklarındaki haklarından ve onların getirdiği her türlü sıfat ve avantajlardan vazgeçeceğini açıkça beyan etmiştir. Soru buralara bir yere gizlenmiş gibidir: Ne yani? Mısır 1923’e kadar bizim miymiş? Tolunoğulları Camii yakınından bir Kahire manzarası. Kâğıt üzerinde de olsa bizimmiş ki, Lozan’da anlı şanlı İsmet Paşamız onu gönül rahatlığıyla verebilmiş, üstelik 9 yıl geriye dönüp 1914 yılından itibaren “Mısır bizim değildir” diye borazanla ilan etmiş. Diyeceksiniz ki, Mısır çok önceden işgal edilmişti, alacak gücümüz mü vardı ki? Doğru olabilir. Ancak Kemal Tahir’in bir romanında dediği gibi işgal altında olabilir topraklarınız. Ancak günün birinde geri alabilme umut ve hakkımız korunacaktı imzalamasaydık. Ya da bir başka hususta pazarlık konusu yapabilirdik onu. Sultan Abdülhamid’in binbir manevra çevirerek vermemek için nice terler döktüğü Mısır’ın tapusunun Lozan’daki iki maddede İngiltere’ye terki üzerinde düşünmek, yakın tarihimizin nasıl bir karambol haline getirilerek anlatıldığının çarpıcı bir misalini teşkil eder. Bir Fransız dergisinin “Mısır’da feminist gösteri” başlıklı kapağı. Mısır’da liderler geçidi Yakın tarihimizin karambolden gol bulmayı uman tacirleri sanki bağımsızlık mücadelesini bir tek bizim yaptığımızı, Osmanlı’dan kalan diğer halkların pısırık liderleriyle emperyalizmin yedeğine koşulduğu yolunda sanal bir tarih oluştururlar. Oysa yalnız Mısır’ı incelemek bile bu sanal tarihin balonunu patlatmaya yardımcı olabilir. İngilizlerce işgal edilmeden önce Kavalalı ailesinin 80 yıl kadar yarı-bağımsız bir yönetim sürdüğü Mısır’da 1914 yılından sonra İngiliz himayesi başlamış, ancak halkın tepkisinden korkan işgalciler Mısır’ı imparatorluklarına resmen dahil edememişlerdi. Hatta darbenin başkanı Adlî Mansur’un adaşı Adlî Yeğen Paşa, Lloyd George ile pazarlıklara bile girişebilmişti. Daha önce Mustafa Kâmil adlı bir liderin 1874-1908 yıllarında Mısır’da güçlü bir milliyetçilik akımının fitilini ateşlediğini biliyoruz. Sonraki milliyetçi lider Sa’d Zağlul olmuştu. Peter Mansfield’in de belirttiği gibi Zağlul, zamanla şiddetli bir İngiliz aleyhtarı ve bağımsızlığın ateşli bir savunucusu haline geldi. Halkı tepkisini göstermeye çağıran Zağlul, tutuklanarak Malta adasına sürüldü. Hemen arkasından büyük 1919 Ayaklanması patlak verdi. (Demek ki, Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı 1919’da İslam dünyası da uyumuyor, emperyalizme karşı mücadele ediyor, hatta ayaklanıyormuş.) Tahrir’dekine pek benzeyen bu ayaklanma, öğrenciler ve memurlarca başlatılmış ve köylere dek yayılmıştı. İngilizlerin hızlı ve sert müdahalesi olmasaydı daha da yayılacaktı. İngilizler şaşkındı. Filistin-Suriye cephesinde içlerinde Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve Ali Fuat Cebesoy’un da bulunduğu komutanları müthiş süvari akınlarıyla hezimete uğratan General Allenby, Yüksek Komiser sıfatıyla getirildi iş başına. Allenby, halka kendini sevdirmeyi amaçlıyordu, bu sebeple Zağlul’un sürgün cezasını kaldırttı. İngiltere, Mısır ile anlaşarak onu elinde tutmak istiyordu. Mısır halkını emperyalizme karşı harekete geçiren Sa’d Zağlul Paşa Bu defa Sömürgeler Müsteşarı Milner göreve getirildi. O da gördü ki, Mısır halkıyla anlaşmadan burayı İngiliz himayesinde tutmak mümkün değildi. En iyisi herkesin sözünü dinleyeceği bir liderle anlaşmaktı. Bu lider de Sa’d Zağlul’dan başkası değildi. Mısır ile İngiltere arasında sınırlı bir bağımsızlık anlaşması imzalanması gündemdeydi. Anlaşma Zağlul’a teklif edildi ama o kısa bir tereddütten sonra reddetti. Şimdi ne olacaktı? Halk sokaklardaydı. Yakıp yıkmalar, şiddet sokaklardaydı. Suikastlar da… İngilizler çekiliyor Allenby işin içinden çıkamayınca meseleyi tek taraflı bir bağımsızlık bildirisiyle halletmeyi denedi. İngiliz kabinesinin yarısı istemiyordu bunu ama başka çare kalmamıştı. Bir çeşit yarı bağımsızlık tanıyordu. Bazı sorunlar vardı ama karşılıklı anlaşmalarla çözüme kavuşturulacaktı. Mısır halkı tam bağımsızlık istiyordu oysa. Memnun olmadıysa da, ehven-i şerre razı oldu. Fuad kral olmuştu, namı I. Fuad’dı artık. İngiliz memurların çoğu gitmişti ama kuvvetleri duruyordu. Mısır’ın kilit noktaları hâlâ İngilizlerin elindeydi. Allenby de makamını koruyordu. Üstelik Mısır’ın içişlerinde söz sahibiydi. Bağımsızlık şeklen sağlanmıştı; onu tam olarak ele geçirmek biraz daha zaman gerektirecekti. Türkiye’nin bağımsızlığına kavuştuğu, Cumhuriyet’i ilan ettiği ve hilafeti kaldırdığı 1922-1924 aralığında Mısır halkı ateşli bir bağımsızlık mücadelesi yolunda ilerlemekle meşguldü. Grevler, bombalama olayları ve Avrupalılara suikastlar birbirini izliyordu. Sudan da ayaklanmıştı. İngilizlerin Sudan Genel Valisi Kahire’de öldürülünce kriz çıktı. Zağlul 1927’de ölmüş ama geriye Vefd Partisi gibi dinamik bir örgüt bırakmıştı. İktidardayken Kral tarafından görevden alınan parti Mısırlıların umudu olmuştu. General Allenby emekli olmuş, Kral Fuad ölmüştü. Tam bağımsızlık mücadelesi bütün hızıyla sürüyordu. 1936 yılında durum değişecek ve İngiltere, bu toprakları İtalya’ya kaptırmamak için bir Mısır-İngiliz Ortak Anlaşması imzalamak zorunda kalacaktı. İngiltere’nin işgali resmen sona ermişti ama bu, İngiliz askerinin Mısır’ı terk etmesi anlamına gelmiyordu. Mısır ordusu kendisini savunabilecek duruma gelinceye kadar kalacak, sonra çekileceklerdi. İngilizlerin görünüşte devreden çıkmasıyla Mısır’ın geleceği artık milliyetçi Sa’d Zağlul’un Vefd Partisi ile Hasan el-Bennâ’nın kurduğu Müslüman Kardeşler Örgütü arasındaki mücadeleyle belirlenecekti. 1952 yılındaki askerî darbeyle Krallık yıkılıncaya kadar süren mücadele, bundan sonra Nasır’la, Sedat’la ve Mübarek’le mücadele şeklini alacak ve Seyyid Kutub’un idamı gibi karanlık olaylara sahne olacaktı. Müslüman Kardeşler Tahrir’den iktidar çıkarmıştı ama darbe yumurtlayan bir başka Tahrir gösterisiyle mağdur edildi. Mısır alışıktır ne de olsa darbelere. Bu badireyi de aşacaklarına inancım tam. Tarihleri öyle söylüyor çünkü.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/misiri-lozanda-verdigimizi-biliyor-muyuz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>‘Kız gibi tarih yapma’ takıntısı bizi buraya getirdi</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kiz-gibi-tarih-yapma-takintisi-bizi-buraya-getirdi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kiz-gibi-tarih-yapma-takintisi-bizi-buraya-getirdi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Apr 2013 07:30:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Amasya Protokolu]]></category>
		<category><![CDATA[Heyet-i Temsiliye]]></category>
		<category><![CDATA[Kürtler]]></category>
		<category><![CDATA[Murat Bardakçı]]></category>
		<category><![CDATA[Nutuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6761</guid>

					<description><![CDATA[Bir belge düşünün: Tam ortasından üç sayfası yırtılmış… Bir belge düşünün: Önemli yerleri kalemle çizilmiş, bazı kelimeleri karalanmış, bazıları çizilip yeniden yazılmış… Bir belge düşünün: Orijinali temizlenerek itinayla yeniden kurgulanmış… Artık o kesilmiş, “düzeltilmiş”, temizlenmiş belgelere güveniniz kalır mı? Türkiye’de kalıyor maalesef. Amasya denilince hep ünlü Genelgesi’ni hatırlarız ama Amasya Mülakatı’ndan pek dem vurulmaz. Oysa özellikle tartışmakta olduğumuz Türk-Kürt kardeşliğinin tarihin derinliklerine nasıl gömülmek istendiğini gösteren çarpıcı bir örnek sunar 2 No’lu gizli Amasya Protokolü. Heyet-i Temsiliye Reisi Mustafa Kemal Paşa ile İstanbul’da Bahriye Nazırı olan Salih Paşa arasında 20-22 Ekim 1919 tarihlerinde Amasya’da Tümen Komutanı Cemil Cahit Toydemir’in karargâh olarak kullandığı evde yapılan müzakereler dönemin ruhunu anlamak bakımından son derece önemli. Damat Ferid Paşa 20 gün önce istifasını vermiş, Padişah da Ali Rıza Paşa’ya kabineyi kurma görevi vermişti. Yeni kabinenin görevi, Kuva-yı Milliye ile ilişkileri tamir etmekti. 1. Amasya Protokolü’nü imzalayanlardan Bahriye Nazırı Salih Paşa (sağda).  2. Amasya Protokolü’nün eksiksiz hali.  3. Mithat Sertoğlu’nun yayınladığı kesilmiş Amasya Protokolü. Salih Paşa, hükümetten ne istediğini sordu Mustafa Kemal Paşa’ya. O da Barış Konferansı’na kendilerinin de katılmasını, adaylarının meclise girmesini, genel af ilan edilmesini, kabinede Kuva-yı Milliye’ye karşı olanlara yer verilmemesini, dış politikada Sivas Kongresi kararlarına uyulmasını, Bozkır ve Aznavur isyanlarının bastırılmasını istiyordu. İlginç olan nokta, İstanbul hükümetinin isteklerin bir kısmını kabul, diğer kısmını reddetmiş, üçüncü bir kısmın kararını ise Meclis’e bırakmış olmasıydı. Üstelik Meclis açılıncaya kadar Müdafaa-i Hukuk temsilcilerini danışman olarak tanıyacağını bile bildirmişti. Oldukça ılımlı bir havada geçen görüşmeler sonunda ikisi gizli olmak üzere 5 protokol imzalandı (gizli 4. protokol ise imzasızdır). Hele bir 2. Protokol var ki, ilk maddesi bizi bugün de yakından ilgilendiriyor. Zira Kürt meselesine ciddi bir vurgu yapıyordu. Önce orijinal metninde ne yazdığını okuyalım: ‘Kürtlerin serbestçe gelişmeleri’ “Beyannamenin birinci maddesinde Devlet-i Osmaniye’nin tasavvur ve kabul edilen hududu Türk ve Kürtlerle meskûn olan araziyi ihtiva eylediği ve Kürtlerin camia-i Osmaniye’den ayrılması[nın] imkânsızlığı izah edildikten sonra bu hududun en asgari taleb olmak üzere temin-i istihsali lüzumu müştereken kabul edildi. Maahaza Kürtlerin serbesti-i inkişâflarını temin edecek vech ve surette hukuk-i örfiye ve ictimâiyece mazhar-ı müsâedat olmaları dahi tervîc ve ecânib tarafından Kürtlerin istiklali maksad-ı mahsusu altında yapılmakta olan tezviratın önüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce malum olması tensib edildi.” Erzurum ve Sivas kongrelerinde de Türk-Kürt kardeşliğine vurgu yapılmıştı ama “anâsır-ı İslamiye” (Müslüman milletler) gibi üstü örtülü bir ifade kullanılmaya dikkat edilmişti. 2. Amasya Protokolü’nün ilk maddesi bunu açmakta ve Osmanlı Devleti’nin tasavvur ve kabul edilen sınırının Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi içerdiği, dolayısıyla Kürtlerin Osmanlı camiasından (“Türk camiasından” değil) ayrılmasının imkânsız olduğu vurgulanmaktadır. Bununla birlikte Kürtlerin serbestçe gelişmelerini temin edecek şekilde örfî ve sosyal hukukumuz tarafından ayrıcalıklara mazhar olmaları desteklenecekti. Ayrıca Türkler ve Kürtlerin yaşadığı topraklardan oluşan sınırın taviz verilebilecek son hat olduğu ve bu toprakların kazanılması gerektiği üzerinde durulduktan sonra İngilizler kastedilerek, yabancıların görünüşte Kürtleri bağımsızlıklarına kavuşturacakları vaadiyle yaptıkları tezvirlerin önüne geçmek maksadıyla Türk-Kürt ayrılmazlığının Kürtlere bildirilmesinin uygun görüldüğü belirtilmekteydi. 2. Protokol’ün ilk maddesini Kürt meselesinin oluşturması, konunun o tarihteki aciliyet ve önemini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Yani İstanbul hükümeti olsun, Heyet-i Temsiliye olsun yeni ve küçük bir “Osmanlı vatanı” tasavvur ediyor ve bunun asgari sınırını Türklerin ve Kürtlerin oturduğu bölgeler olarak belirliyordu. Bu son derece önemli bir noktadır. Ancak bir o kadar dikkat çekici olan nokta, protokolün tarihçilerce kesilip biçilerek sunulmuş olmasıdır. Nasıl mı? Şöyle: Kopuk üç yaprak nerede? Prof. Dr. Şerafettin Turan, tam 7 ciltlik “Türk Devrim Tarihi”nde maddeyi ustaca budayarak şu hale getirmiştir: “Kürtlerin Osmanlı topluluğundan ayrılmasına olanak yoktur. Ancak onlar görünüşte kendilerine bağımsızlık verilmesi yolunda yabancıların giriştikleri hareketlere karşı uyarılmalıdır.” Tarihe böyle yalan söyletiliyor işte. Üstünü özetle, altını kes, olsun sana “Kız gibi tarih”! (Malum, İsmail Habib Sevük, Mustafa Kemal Paşa’nın 1923’te emrine itaat edecek bir Meclis arzusunu “Kız gibi Meclis yapacağım” sözüyle ifade ettiğini aktarır.) Tarihe yalan söyletenlerin soyuna kıran girmiş de değil. Bakın, bir başka “prof.”, Bekir Sıtkı Baykal güya “Heyet-i Temsiliye Kararları” adı altında Türk Tarih Kurumu’ndan bir kitapçık yayınlıyor. Sayfa 25’e de yukarıdaki maddenin baş tarafını yazıyor. Fakat “…kabul edildi”den sonra bir yıldız koyarak şu notu düşüyor: “Defter, buradan itibaren üç yaprak kopuktur. Bu yüzden tutanak, yine aynı arşivde bulunan orijinal metninden tamamlandı.” İsmail Beşikçi’nin “Bilim-Resmi İdeoloji, Devlet-Demokrasi ve Kürt Sorunu” (1990) adlı kitabında belirttiği gibi “Yalan söylenerek okuyucu yanıltılıyor. Böylece insanların bilincine bazı sorunların çarpmasına engel olunmaktadır. Okuyucunun doğruyu araştırmasının önüne geçiliyor”. Suna Kili, Enver Ziya Karal, Afet İnan ve diğer proflar Amasya Mülakatı’nda gerçekte nelerin görüşüldüğünü gizlemek için ellerinden geleni yapmışlar. Daha fenası, Mithat Sertoğlu gibi “üstad” kabul edilen bir uzmanın “Belgelerle Türk Tarihi Dergisi”nde belgenin orijinalinden Kürtlere ayrıcalıklar verileceğine dair kısmı fotoşopla temizletmiş olması. Neden mi? Malum madde “Nutuk”ta da sansürlenmiştir da ondan. Mesele netleşiyor sanırım: “Nutuk” tarihe uymuyorsa tarihi “Nutuk”a uydur: İnkılap tarihlerimizin neden bir türlü sağlıklı yazılamadıklarının anahtarı burada gizli. Biz de böyle bir ülkede şimdiye kadar yakın tarih yazıldığını zannediyoruz ya, asıl ona şaşıyorum. 21 Nisan 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kiz-gibi-tarih-yapma-takintisi-bizi-buraya-getirdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir zamanlar Diyarbekir halkı Mustafa Kemal’i Kürt kabul ediyormuş</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bir-zamanlar-diyarbekir-halki-mustafa-kemali-kurt-kabul-ediyormus/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bir-zamanlar-diyarbekir-halki-mustafa-kemali-kurt-kabul-ediyormus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Mar 2013 08:09:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Kürtler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6464</guid>

					<description><![CDATA[Güneydoğu’ya bu yıl bahar erken geldi. Nevruz kutlamaları normalleşti. Barış dili yeniden revaçta. Çanakkale ve Misak-ı Millî’nin yeni bir Türkiye resminin kurucu parçaları olarak yerini alması son derece olumlu. Aksi halde “Osmanlı’nın parçalanması” sürecine yeni bir halka eklenme tehlikesi söz konusu. Bu yeni sürece tarihin normalleşmesinin eşlik etmesini beklemek ve tarih alanında da “barış dili”ni egemen kılmak için çalışmak gerekiyor. Cumhuriyet döneminde tarihi yeniden yazarken yapılan abartma, çarpıtma ve hataları düzelteceğiz, öte yandan da yakın tarihe bunlardan sakınan bir bakışla bakmayı öğreneceğiz. Bir yandan Çanakkale zaferindeki payı Mustafa Kemal’in rakibi olduğu için resmen yok sayılan Enver Paşa’nın hakkını teslim ederken, öbür yandan Mustafa Kemal Paşa’nın 29 Şubat 1920’de Talat Paşa’ya yazdığı mektupta söylediklerini hatırlatacağız. Hangi sözleri mi? Şunları: “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti namı altında vücuda getirilen milli birlik, Erzurum ve ardından Sivas genel kongrelerinde tespit edilen esaslara göre, Türk ve Kürt milli sınırlarıyla sınırlanan Türkiye’yi bölünmekten kurtarmak ve Osmanlı devlet ve milletlerinin bağımsızlığını temin etmek gayesini hedefledi.” Demek oluyor ki, Mustafa Kemal’e göre 1920 başlarında hem hâlâ Osmanlı’yız, Osmanlı devlet ve milletlerinin (milletinin değil) bağımsızlığı için mücadele veriyoruz, hem de kurtarılması hedeflenen “Türkiye”, Türk ve Kürt “milli sınırlarını” kapsamakta. Hedeflerimizden birisinin, bizi Kürt ve Türk diye bölmek için uğraşan düşmanlara karşı ortak mücadele vermek olarak tanımlanmış olması belgeyi önemli kılıyor. Ancak elimizdeki tek belge bu değil. ATASE’nin yayımladığı bir kitapta Mustafa Kemal’in Mayıs 1919 ile Nisan 1920 tarihleri arasında Kürt aşiret liderlerine çektiği tam 20 telgraf görüyoruz. Samsun’a çıktıktan 9 gün sonra Diyarbekir Milletvekili Kâmil Bey’e çekilen telgrafta günün ruhuna çok yakın cümleler bulmak mümkün. Mustafa Kemal Paşa “dış düşmanlara karşı din kardeşlerinin el ele vererek sevgili topraklarımızı kurtaracağı” bu tehlikeli anda Diyarbekir’de açılan Kürt Kulübü ile Türkler arasında ihtilaflar çıktığını duyduğunu yazıyor ve bu ihtilafların “her iki kardeş ırk için” ne kadar acı sonuçlara yol açabileceğini muhatabına hatırlatıyor, ayrılık davası gütmenin bu kritik zamanda “en büyük bir ihanet” olacağını söyleyerek tedbir almasını rica ediyor. Türk-Kürt kardeşliği yaklaşımı Erzurum Kongresi’ne yaklaşırken iyice belirginleşiyor. Nitekim 16 Haziran 1919’da Diyarbekirli Cemilpaşazade Kasım Bey’e yazdığı telgrafta Kürtlerin bağımsız bir Kürdistan kurmalarını tasvip etmediğini belirten Mustafa Kemal, bunun Ermenistan lehine İngilizler tarafından tertip edilmiş bir plan olduğu düşüncesindedir. Devamında şunları yazar: “Kürtler ile Türkler birbirinden koparılmayı kabul etmez öz kardeşler(dir); bugün için vicdanî görevimiz Kürtler, Türkler, bütün İslamî unsurlar (Osmanlı’dan kalan Müslüman etnisiteler) tek vücut ve tek yürek olarak bağımsızlığımızı savunmak ve vatanın parçalanmasını önlemektir. Türk ve Kürt milletinin bu yüce maksadı kazanmaya azmetmeleri sayesinde sonuçtan tamamen emin olabiliriz.” Mustafa Kemal Paşa’nın 1919 Haziran’ında kendisine mektup yazarak Diyarbekir’de Türk-Kürt kardeşliğini bozmak isteyenlere karşı tedbir almasını istediği Cemilpaşazade Kadri Bey’in (ortada), kardeşleri İbrahim (solda) ve Ömer’le birlikte İstanbul’da çektirdikleri bir fotoğraf. Mustafa Kemal Paşa biraz daha ileri giderek şu ilginç cümleyi de kurar: “Kürt kardeşlerimin hürriyeti, refah ve ilerlemesinin vasıtalarını sağlamak için sahip olmaları gereken her türlü hukuk ve imtiyazların (haklar ve ayrıcalıkların) verilmesine tamamen taraftarım.” Mustafa Kemal Paşa’nın hakları ve ayrıcalıkları noktasında Kürtlerle hemfikir olmasının tek şartı nedir biliyor musunuz? Osmanlı Devleti’nin daha fazla parçalanmasına mani olunması. Bir süre önce bu sütunda “Osmanlı Devleti’nin parçalanması devam mı ediyor?” diye içimi karartan bir soru sormuş ve belki de gelecekte Mustafa Kemal’in ‘son Osmanlı devleti’ olan Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olarak anılacağı notunu eklemiştim sözlerime. Bunun şok etkisi yapacak bir tespit olduğunu kabul ediyorum ama bazen başka türlü ifade edilmeyen hisler vardır ve bu hisler vicdanımızı, ilk anda tepki çekse de, bazı doğruları söylemeye zorlar. Bu cümle de onlardan biriydi ve Nevruz sürecinde ayrı bir anlam kazandı gözümde. Bunları yazarken mektubun kendilerine yazıldığı Kürt tarihi araştırmacısı Malmisanij’ye kulak kabartıyorum. Şu ilginç notu düşmüş “Diyarbekirli Cemilpaşazadeler ve Kürt Milliyetçiliği” adlı kitabına: Mektubun yazıldığı Kadri Bey’e göre Mustafa Kemal Paşa Diyarbekir’de görev yaparken Kürt reisleriyle adeta kardeşlik derecesinde bir dostluk kurmuştu. Ancak zaferi kazandıktan sonra Kürt emirliklerini hileli tedbirlerle ortadan kaldırarak Kürtleri mahvedici “Türk siyaseti” izledi. Oysa 1917’de Diyarbekir’deki görevi sırasında karargâhının korumalarını Kürtlerden seçmiş, Kürt millî elbiseleri ve “kolos dismaliyle” bezenmiş Dersimli Hasan Hayri Bey’in komutasında bir muhafız taburu kurdurmuştu. Mustafa Kemal’in 16 Haziran 1919 tarihli mektubunu yazdığı Cemilpaşazade Kadri Bey şaşırtıcı bir noktaya da çekiyor dikkatimizi ve diyor ki: “Mustafa Kemal Paşa Kürt askerî taburunun giydiği elbise tarzında temiz giyinmiş 8-10 yaşlarında iki yetim Kürt çocuğunu da daima arabasında gezdiriyordu. Bu gösteriş bir taraftan Ermenilerce Kürt milletine çok caniyane bir surette tatbik edilen imha siyasetinin aksi tesirini karşılamak, diğer taraftan Paşa’nın Kürtleri sevdiğini göstermek için yapılıyordu.” Durun bitmedi, asıl sürpriz devamındaki satırlarda gizli: “Mustafa Kemal’in Kürtlere zahiren (görünüşte) gösterdiği bu yakınlık o derece tesirini göstermişti ki, Mustafa Kemal Paşa’nın aslen Kürt olduğunu söyleyenler bile vardı.” Size daha Erzurum Kongresi’ne sunulan ve Kürtlerle Türkleri birbiri aleyhine kışkırtmaya karşı çıkan rapordan söz edecektim ama Twitter’daki 140 vuruştan sonrasını yaşamamak için erteliyorum. Nasıl olsa bu süreçte yakın tarihin pek çok karanlık sayfası üzerine yazmak için fırsatımız olacak. Tabii Allah nasip ederse. Ve tabii süreç birilerince akamete uğratılmazsa… 24 Mart 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bir-zamanlar-diyarbekir-halki-mustafa-kemali-kurt-kabul-ediyormus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkçe ezandan Kürtler de çok çekmişti</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/turkce-ezandan-kurtler-de-cok-cekmisti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/turkce-ezandan-kurtler-de-cok-cekmisti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Jun 2011 06:30:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Menderes]]></category>
		<category><![CDATA[Kürtler]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Ezan]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Ezan ve Menderes]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4489</guid>

					<description><![CDATA[Suruç&#8217;taki &#8220;Kürtçe ezan yoklaması&#8221;, henüz kabuk bağlamış bir yaramızı, 61 yıl önce Adnan Menderes hükümeti tarafından sona erdirilene Türkçe ezan zulmünün hatıralarını yeniden canlandırmış oldu. Şu kadarını söyleyelim ki, Türkçe ezan uygulaması yalnız Türklere değil, Kürt ve Arap vatandaşlarımıza da tarif edilmez sıkıntılar yaşatmıştı. Türkçe ezan Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından Temmuz 1932 tarihli bir genelgeyle imam ve müezzinlere mecburi tutulmuştu. Uygulamadaki bazı aksaklıkları halletmek üzere 1933 Şubat&#8217;ında Başkan Rifat Börekçi imzasıyla ikinci ve sert bir uyarı yapıldı. Buna göre Arapça ezan yasağına uymayanlar &#8220;kat&#8217;i ve şedit cezalara çarptırılacaklar&#8221;dı. Nitekim de öyle oldu. Pek çok din görevlisi ceza aldı, dayak yedi, görevden alındı, hatta hapse düştü. İşin tuhafı, 1941 yılına kadar kanun yoktu ortada. Sadece Diyanet&#8217;in genelgeleri vardı. Diyanet&#8217;in genelgesi de din görevlilerini bağladığı halde, mesela cemaatten birisi minareye çıkıp ezan okusa veya cami içinde kamet getirecek olsa aynı genelgeye veya emre itaatsizliğe göre cezalandırılıyordu. Bu uygulamanın hukukî bir dayanağı mevcut değildi. Kamuda çalışmayan birinin, mesela bir köylünün veya bakkalın da aynı cezaya çarptırılması, Tek Parti idaresindeki keyfiliğin şahane bir misaliydi. 1941&#8217;de bir din görevlisi, aldığı cezayı Yargıtay&#8217;a götürdü. Daha da garibi, Yargıtay imamı haklı buldu ve kararı bozdu. Böylece yasağın ne kadar keyfî olduğu, verilen cezaların ne kadar kanunî mesnetten yoksun bulunduğu zamanın en yüksek yargı organı tarafından onaylanmış oluyordu. Tabii Refik Saydam hükümeti paniğe kapıldı ve alelacele &#8220;Devrim Kanunu&#8221; olarak bilinen Türk Ceza Kanunu&#8217;nun 526. maddesine bir ek yaptı. Buna göre Arapça ezan ve kamet okuyanlar 3 aya kadar hafif hapis veya 10 liradan 200 liraya kadar hafif para cezasıyla cezalandırılacaklardı. İşte Menderes&#8217;in 1950&#8217;de yaptığı değişiklik, kanuna yapılan bu eklemeyi kaldırmaktan ibarettir. Ne Türkçe ezanı yasaklamış, ne de Arapça ezanı mecburi tutmuş, sadece yasalar ezan konusunda hiçbir şey söylemez olmuş, yani ezan serbest bırakılmıştır. O günden son Kürtçe ezan girişimine kadar da cemaat ezan denilince sadece Ezan-ı Muhammedî&#8217;yi anlamıştır. Bu konuda tam bir mutabakat vardır. Çünkü Tek Parti döneminde yaşanan ezansız yıllar Türk, Kürt, Arap, Sünnî, Alevî&#8230; her mezhep ve ırktan insanımız için acı tecrübelerle doludur. Bu topraklarda bizzat Türkler &#8220;Türkçe ezan&#8221;a karşı en büyük mücadeleyi vermişken, dini bir etnik kimliğe alet etmeye çalışmanın mantığını anlamak mümkün görünmüyor. Kaldı ki, Kürtlerin Türkçe ezan zulmünden iki misli etkilendikleri de bir gerçektir. Türkler yalnız dinî açıdan etkilenmişlerdi. &#8220;Allah&#8221; yerine &#8220;Tanrı&#8221; denilmesi, &#8220;Lâ İlâhe İllallah&#8221; yerine &#8220;Tanrı&#8217;dan başka yoktur tapacak&#8221; gibi kasten sakat bir çeviri yapılması (gerçekten de Türkçe düşünülseydi &#8220;Tanrı&#8217;dan başka yoktur tapılacak&#8221; denilmesi gerekirdi) gibi içlerine sinmeyen yerler vardı. O zamanın yaygın deyişiyle, &#8220;Allah&#8221; demek yasaktı ve bu noktada yasağın kalkmasını istiyorlardı. Lakin Kürtlerin durumu daha karışıktı. Türkiye&#8217;nin Doğu illerinde Türkçe bilmeyen milyonlarca vatandaş yaşıyordu. Onlar için Türkçe ezan uygulaması hem dinle, hem de dille ilgili bir baskı demekti. Türkçe bilmiyorlardı ama Arapça ezanın ne olduğunu gayet iyi biliyorlardı. Hem Arapça ezan yasaklanmış, hem de hiç bilmedikleri bir dilde minarede bir &#8220;şeyler&#8221; okunduğu zaman gerçekten şok geçirmişlerdi. Üstelik yalnız cemaat değil, Türkçe ezanı okumaya mecbur bırakılan imamlar da Türkçe bilmiyordu. Bu durumda Kürtler Türkçe ezanı katmerli bir zulüm olarak algılamışlardı. Mesela İngilizler İstanbul&#8217;u işgal ettiklerinde ezanı İngilizceye veya Yunanlılar Bursa&#8217;yı işgal ettiklerinde Yunancaya çevirselerdi ne hissederdiniz? İşte Kürtler Arapça ezan yasaklanıp da Türkçe ezan okumak ve dinlemek ve bu ezanla namaz kılmak zorunda bırakılınca benzer duygular yaşamışlar, adeta Türkçe ezana düşman kesilmişlerdi. O adeta sömürgeci bir kuvvetin zorbalığının sembolü olarak algılanmıştı. (Arap vatandaşların durumları büsbütün tuhaftı. Onlar Arapça ezanı &#8216;anlıyor&#8217; ama Türkçe ezandan &#8220;felah&#8221; kelimesi haricindekilere yabancı kalıyorlardı.) İşte Siirt&#8217;in Eruh ilçesinin Ayne (şimdiki adıyla Bağköze) köyünden Ayşi Batur ninenin yaşadıkları. Torunu Cüneyt Batur anlatıyor (&#8220;Türkçe Ezan ve Menderes&#8221; adlı kitabımdan aktarıyorum): &#8220;Babaannem yaklaşık 90 yaşında ve Türkçe bilmiyor. Türkçe bildiği tek söz, &#8220;Tanri ulidir&#8221;den ibarettir. Anlayacağınız, köyümüze devlet, hizmet olarak Türkçe ezanla gelmiş! Devlet sağlık ocağı, doktoru, hemşiresi, okulu, öğretmeni, çeşmesi dahi olmayan bir köye Türkçe ezan yoluyla günde 5 kez uğruyormuş! Oradaki Kürt halkına ezanı Türkçe okutunca Türkçeyi sevdireceklerini zannetmişler. Halbuki &#8220;Türkçe&#8221; deyince babaannem gibilerinin aklına sadece itici, sevimsiz ve incitici &#8220;Türkçe ezan&#8221; geliyor.&#8221; Dr. Ali Dikici&#8217;nin Emniyet arşivlerinden aktardığı bilgiler, Türkçe ezana karşı İzmir&#8217;den, Urfa&#8217;dan, Çorum&#8217;dan, Siirt&#8217;ten, Isparta&#8217;dan, Bayburt&#8217;tan, Kayseri&#8217;den, Erzurum&#8217;dan, velhasıl Türkiye&#8217;nin dört bir köşesinden tepkiler uyandığını gösteriyor. Yani Türk&#8217;ü, Kürt&#8217;ü, Arap&#8217;ı ezanımızla kader birliği etmişiz. Ne için? Her Allah&#8217;ın günü ufuklarımızda çınlayan Ezan-ı Muhammedî sünnetine sahip çıkmak için. Onun etrafında halkalanmışız, yekvücut olmuşuz. Tıpkı 16 Haziran 1950&#8217;de bütün Türkiye&#8217;nin 18 yıldır mazlum minarelerin etrafında halkalanıp her birine birer Bilal-i Habeşi ruhu üflenmiş müezzinlerin ağzından ezanın Arapça değil, Necip Fazıl merhumun deyişiyle &#8220;Rabca&#8221; olduğunu haykırdıkları gibi. Galiba son sözü &#8220;sözün sultanı&#8221;na bırakmak, Bediüzzaman Said Nursi&#8217;ye: &#8220;Ezanı bir ilandan ibaret zannediyorlar. O divaneler bilmiyorlar. Şayet öyle olsaydı, her millet kendi lisanına göre &#8216;namaza gelin&#8217; diye çağırırdı. Halbuki bu ezan Asr-ı Saadet&#8217;ten beri öyle devam ediyor. Bu &#8216;ila-yı kelimetullah&#8217;tır. İmanın esasını günde beş defa dünyaya ilan etmektir. İslam&#8217;ın şeâiridir (âdet). Bu şeâir farzlar kadar ehemmiyetlidir.&#8221; Ezan-ı Muhammedî tektir. Onu parçalara bölmek isteyenlere izin vermeyeceğiz. 12 Haziran 2011, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/turkce-ezandan-kurtler-de-cok-cekmisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
