<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Misak-ı Millî &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/misak-i-milli/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Mon, 02 Jan 2017 07:50:22 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Misak-ı Millî &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>15 Temmuz’dan sonra tarih de eskisi gibi olmayacak</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/15-temmuzdan-sonra-tarih-de-eskisi-gibi-olmayacak/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/15-temmuzdan-sonra-tarih-de-eskisi-gibi-olmayacak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 25 Dec 2016 07:48:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<category><![CDATA[15 Temmuz]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan]]></category>
		<category><![CDATA[Misak-ı Millî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8332</guid>

					<description><![CDATA[16 Temmuz sabahı gün ışıyınca dehşetin boyutları ortaya çıkmıştı. Üzerine en yakındaki reklam billboardlarından sökülmüş afişler serilmişti şehidin. Aşağıdan oluk oluk sızan pıhtılaşmış kan asfaltı yumuşatmış. Çevreye dağılmış et parçaları. Ve bir gazi, afişlerin üzerine al bayrağı yerleştirme derdinde. Derken ülkemize ve devletimize yönelik bu kanlı ve alçakça işgal girişiminden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak dedik ve diyoruz. Ancak… bu ancak önemli, hakikaten öyle mi olacak? Ben 15 Temmuz&#8217;un manasını, bu hareketin gerçek boyutlarını kavramak ve hayatımızın bütün alanlarına taşırmaktan bahsediyorum. Bunu başarabilir miyiz ve başarabilecek miyiz? Şehid ve gazilerimizin bizden beklediği asıl mesele, bu. Nitekim Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan Eylül&#8217;den itibaren 15 Temmuz&#8217;daki dirilişin tarihle de alakalı boyutlarını gündeme taşımaya başladı. Eylül sonunda “Lozan&#8217;ı bize zafer diye yutturdular, bu nasıl zafer?&#8221; çıkışını yaptı. Ekim ayında 12 Ada meselesini gündeme getirdi ve Lozan&#8217;ı sorguladı. Misak-ı Milli&#8217;yi halkımıza anlatamadığımızı söyledi. Kasım sonlarında Lozan&#8217;daki kayıplarımızı henüz unutmadık dedi. 14 Aralık&#8217;ta Sevr&#8217;e döndü ve onu paramparça ettiğimizi söyledi. İki gün önce de, “Dünyanın ve Türkiye&#8217;nin içinde bulunduğu bölgenin yeniden yapılandırılmaya çalışıldığı kritik dönemde eğer durmaya kalkarsak kendimizi bulacağımız yer Sevr şartlarıdır. Halbuki biz hala Lozan&#8217;daki kayıplarımızın üzüntüsüyle yaşayan bir milletiz&#8221; ifadelerini kullandı. Hala Cumhurbaşkanı Erdoğan&#8217;ın Misak-ı Milli, Lozan ve Sevr çıkışlarının tesadüf olduğunu düşünüyor musunuz? Bana planlı bir kamuoyu yoklaması gibi görünüyor. Bunu diyor ve asıl konumuza dönüyorum. Yani 15 Temmuz&#8217;dan sonraki yol haritamızın ne olması gerektiğine. Aslında Sayın Erdoğan&#8217;ın Lozan üzerinden verdiği mesajlarda yalnız dış politikaya dair ipuçları yok, yeni bir tarih anlayışına, daha doğrusu 15 Temmuz&#8217;dan sonra yeni tarihin nasıl yazılması gerektiğine dair de ipuçları var. Yeni Tarih Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak deyip de tarihin tastamam eskisi gibi devam etmesi utanç verici bir durum değil mi? Madem 15 Temmuz bir halk hareketiydi, irade-i milliyenin, milli egemenliğin şahlanışıydı, o halde tarihin de bu şahlanışa eşlik etmesinden daha normal ne olabilirdi? Şehidlerin ruhları ancak kendi cehdlerinin tarihe rehberlik etmesi halinde huzur bulabilirdi. İyi ama hala kitaplarımızda eski hamam, eski tas ise yazık değil mi şehidlerimize, gazilerimize, onca emeğe, onca gayrete? Üniversiteye hazırlanan kızım Beyzanur&#8217;un kitaplarından görüyorum ki, değişen pek bir şey olmamış. Yine 19 Mayıs&#8217;ta Samsun&#8217;da bir güneş doğdu edebiyatı revaçta, millet uyuyordu, altın saçlı lider geldi onları ayağa kaldırdı lafları gırla gidiyor. Yine din ve hilafet kötüleniyor, Arap/İslam harfleri gelişmemize engel oldu nakaratı tekrarlanıyor. Yine kadınları aşağılayan seçme ve seçilme hakları devlet/Atatürk tarafından &#8216;verildi&#8217; söylemi berdevam. Şimdi size bir belge sunacağım. Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın Havza ilçesinden Sultan Vahdettin&#8217;e çektiği resmi bir telgraf bu. Çekiliş tarihi 14 Haziran 1919. Paşa Anadolu&#8217;ya geleli henüz 25 gün olmuş, fakat gözleri faltaşı gibi açılmıştır. Neden mi? Anadolu&#8217;daki uyanıştan, dirilişten, “kuvvetten&#8221; tabii… Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın sadeleştirdiğim sözleri şöyledir: “Şevketmeabım! İSTANBUL&#8217;DAYKEN MİLLETİN BU KADAR KUVVETLİ VE KISA BİR SÜREDE FELAKETLER KARŞISINDA BU DERECE UYANMIŞ OLDUĞUNU HAYAL EDEMEZDİM.&#8221; Neymiş? Mustafa Kemal Paşa İstanbul&#8217;dayken Anadolu&#8217;nun bu derece uyanmış ve bu kadar kuvvetli olduğunu hayal edemezmiş. Güzel. Öte yandan biz ne anlatıyoruz çocuklarımıza? ATATÜRK YOKTU, DÜŞMANLAR ÇOKTU/ATATÜRK GELDİ, DÜŞMANI YENDİ. Abartmıyorum, kafa aynen mama çocuğu seviyesinde. Oysa nasıl 15 Temmuz&#8217;da müteyakkız bir halk kitlesi liderinin ortaya çıkmasını bekliyorduysa 19 Mayıs öncesinde de aynı uyanmış bir kitle mevcuttu ve bir liderin başlarına geçmesini bekliyordu. Türkiye&#8217;yi Adnan Menderes&#8217;in deyişiyle FETİH HAKKI olarak babasının çiftliği gibi gören CHP&#8217;nin yalnız halkın tarihini değil, kadınların tarihini de çarpıtarak yazması bu bakımdan tuhaf değil. İşte 5 Aralıkta kadınlara seçme ve seçilme hakkının &#8216;verilmesi&#8217; kadınları aşağılayan söylemin çarpıcı bir misali. Bir kere hak verilmez, alınır. İki: Kadınlara hakları verilmemiş, var olan hakları tanınmıştır. Tanımayan devlettir. Tanınmayı başaran halktır. Üç: Kadınlara hakları bir lütuf olarak verilmiş değildir. Haklarını söke söke almışlardır. Kimsenin ne CHP&#8217;ye, ne de Atatürk&#8217;e medyun-i şükran olmasına gerek yoktur. Olunacaksa Nezihe Muhiddin ve Latife Bekir gibi kadın hareketinin öncülerine saygı duyulmalıdır. Peki kadınlar haklarını nasıl aldı? 1923 yılında Kadınlar Halk Partisi kurdular, İçişleri Bakanlığı tarafından kapatıldı. Bunun üzerine Türk Kadınlar Birliği&#8217;ni kurarak mücadelesine devam etti kadınlarımız. 1927 seçimlerinde bir kadın aday koymak istediler. Kabul edilmedi. Kadınları temsilen bir erkek aday koymak istediler, o da kabul edilmedi. Önleri kapatıldı. Kadınlar Birliği&#8217;nin toplantılarının tek konusu, kadınlara neden seçme ve seçilme hakkının verilmediğiydi. Bu defalarca Mustafa Kemal&#8217;e soruldu, hepsinde aldıkları cevap “Askerlik yapmadığınız için seçme ve seçilme hakkınız da olamaz&#8221; oldu. Haklar görev karşılığı verilirdi Atatürk&#8217;e göre, kadınlar askerlik görevlerini yapmadıkları için seçme ve seçilme haklarına da malik olamazlardı. Lakin kadınlar yöneticileri sıkıştırmaya devam ettiler. 1931 seçimleri yaklaşırken yerel seçimlerde oy kullanma hakkını elde ettiler. Ancak genel seçimlerde yine engellendiler. Mücadelenin yeni hedefi 1935 seçimleriydi. Heyetler geldi, gitti, Gazi Paşa her defasında heyetlere “bunlarla uğraşacağınıza Anadolu kadınını eğitin&#8221; nasihatını verip gönderiyordu. Yıl 1934 olmuş ama CHP ve Atatürk sanki kadınlara oy hakkı verseler kıyamet kopacakmış gibi onlardan bu hakkı esirgiyordu. Artık kadınların sabrı taşmıştı. Cumhuriyet ilan olunalı 13 yıl olmuştu ve hala kadınlar mecliste olmadığı gibi meclise kimin gireceğine dahi karar veremiyorlardı. Nihayet Kasım 1934 tarihinde Gazi, Ankara Kız Lisesi&#8217;ni ziyaret ettiğinde aldığı cevap karşısında pes edecekti. Müjgan adlı bir genç kızımız söz aldı ve “Neden bizim hakkımızı vermiyorsunuz Paşam?&#8221; diye sordu. Atatürk klasik cevabını verdi: “Mebus olabilirsiniz ama askerlik de yapacaksınız.&#8221; Müjgan&#8217;ın o sarsıcı cevabı bundan sonra gelecekti: “Biraz geç kalmış olmuyor musunuz? Ulus meydanındaki heykelde sırtında mermi taşıyan kadın benim annemdi.&#8221; Dananın kuyruğunun koptuğu nokta bu oldu. Hemen ardından Türk Kadınlar Birliği öfkeli bir toplantı düzenledi. Türkocağı&#8217;ndan Meclis&#8217;e kadar izinsiz olarak yürüdü kadınlarımız. “Gazi Paşa haklarımızı tanımazsa TBMM&#8217;nin önünden ayrılmayız&#8221;, dediler. Olay büyüyünce Paşa onların sesini duydu, çağırdı, İnönü&#8217;ye talimat verdi, kadınların haklarını düzenleyen kanun işte bunun üzerine çıktı. Hiçbir şey boşlukta cereyan etmez dostlar. Kadınların hakları aşağıdan yukarıya bir hareket olarak söke söke alınmıştır. Kadınlara lütuf ve ihsan edilmemiştir. Dolayısıyla kimseye minnet duyulmasına gerek yoktur. CHP&#8217;nin kadınları aşağılayan ve onlara lütfeden birileri olmasa bir hiç olduklarını her fırsatta hatırlatan söylemlerinden bıktık, usandık. Milleti parya gibi, sürü gibi gören bu anlayıştan kurtulmak ve halkın tarihini yazmak için bir fırsattır 15 Temmuz. Eğer hakikaten 15 Temmuz&#8217;dan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına inanıyorsak bu işe tarihten başlamak en gereklisi. &#160;]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/15-temmuzdan-sonra-tarih-de-eskisi-gibi-olmayacak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk Yunanistan’ın karasularını 6 mile çıkarmasına neden çıtını çıkarmadı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/ataturk-yunanistanin-karasularini-6-mile-cikarmasina-neden-citini-cikarmadi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/ataturk-yunanistanin-karasularini-6-mile-cikarmasina-neden-citini-cikarmadi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Nov 2016 07:09:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<category><![CDATA[abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan]]></category>
		<category><![CDATA[Misak-ı Millî]]></category>
		<category><![CDATA[Yunanistan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8310</guid>

					<description><![CDATA[Dışişleri Bakanlığı&#8217;nın resmi sitesinde okuyunca demek ki atmasyon değilmiş dedim. Meğer Yunanistan, ilişkilerimizin canciğerkuzusarması(!) olduğu 1930&#8217;larda Türkiye&#8217;nin Ege&#8217;deki haklarını gasp edip durmuş. Site bunu şöyle aktarıyor: “Yunanistan 1931 yılında o tarihte karasularının genişliği 3 deniz mili olmasına karşın, ulusal hava sahasını 10 deniz mili olarak deklare etmiştir. Daha sonra 1936 yılında karasularını günümüzde uyguladığı 6 deniz miline çıkartmıştır. Yunanistan&#8217;ın ulusal hava sahasının 10 deniz mili olduğu iddiasının uluslararası hukuk çerçevesinde savunulabilir bir yanı bulunmamaktadır.” Niye savunulabilir bir yanı yokmuş bu &#8216;iddia&#8217;nın, biliyor musunuz? Çünkü Türkiye tarafından tanınmamaktaymış! Yani herkesler tanımış ama bir tek Türkiye tanımamış. Öyle diyor Dışişleri Bakanlığı&#8217;nın sitesi. Buyurun: http://www.mfa.gov.tr/baslica-ege-denizi-sorunlari.tr.mfa Yakınlarda gazetelere yansıyan ve Türkiye ile Yunanistan&#8217;ın Yunan karasularının 10-12 mile çıkarılması hususunda anlaştıklarına dair söylentinin üzerine atlayıp &#8216;Ege Yunanlara satıldı&#8217; çığlıklarını atanlar Atatürk&#8217;ün 1931 ve 1936 yıllarında Yunanistan&#8217;ın karasularını genişletme oldu bittilerine neden çıtını çıkarmadığını da açıklamak zorundalar. Çünkü bu çıt çıkarmama 1960&#8217;lı yallardan itibaren gündeme oturan Kıbrıs ve kıta sahanlığı gibi Türk-Yunan anlaşmazlıklarının temelini oluşturmuştur. Şimdi hemen bütün meselelerimizin düğüm noktası olan Lozan&#8217;a dönüp Yunanistan ve Adalar konusundaki gelişmeleri Atatürk&#8217;ün ölümüne kadar beraberce izleyelim. Aman yeni bir şey Kemalizm&#8217;in sınırlarından içeri girmesin, anlayışı kabak tadı vermiş olmalı ki, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan açıktan &#8216;tarih dersi&#8217; vermeye başladı, Kutul Amare Zaferi, Sultan Abdülhamid, Lozan, Misak-ı Milli… derken şimdi de Ege adalarının hal-i perişanını tartışmaya açtı. Bu yoklamaların arkası mutlaka getirilmeli ve tarihi yeniden yazma dönemi açılmalıdır. Cumhurbaşkanı söylediği için değil, onu bunları konuşmaya mecbur eden şartlar olgunlaştığı ve barajın arkasında biriken bilgiler taşma noktasına geldiği için… Ecevit&#8217;in son bakanlardan Şükrü Sina Gürel&#8217;in Türk-Yunan İlişkileri (1821-1993) adlı kitabında 1931 ve 1936 tarihlerinde Yunanistan&#8217;ın karasularını aleyhimize genişlettiğinden tek bir cümleyle olsun bahsedilmez. Neden? Atatürk&#8217;ün o tarihte ilişkilerinin sıcak olduğu Yunanistan&#8217;la arasını bozmak istemediği için görmezden/duymazdan geldiği bu millî çıkarlarımıza ters gelişmenin duyulması, bilinmesi istenmez de onun için. Antakya&#8217;yı almak için uğraşan Atatürk&#8217;ün Yunanistan karşısında bu kadar pasif ve tek taraflı taviz veren bir konumda tasvir edilmesi resmi tarihin hiç mi hiç işine gelmez. İzahta zorlanmak yerine hiç bahsedilmemesi yeğ tutulur. Bebek katili Çankaya&#8217;da 10 bine yakın askerimizin, binlerce sivilin şehit edilmesine, ana karnındaki bebeklerin süngülenmesine, genç kızlar ve kadınların kirletilmesine, onlarca şehir ve kasabamızın yakılmasına… yol açan “bebek katili” Venizelos 1930 yılında Türkiye&#8217;ye resmi olarak gelir. Çankaya Köşkü&#8217;nde kral protokolüyle ağırlanması yetmiyormuş gibi Dolmabahçe Sarayı&#8217;nda &#8216;şerefine&#8217; (evet &#8216;şerefine&#8217;) ziyafet verilir. 30 Ekim 1930 Ankara Sözleşmesi&#8217;yle sonuçlanacak olan bu gezinin üzerinden bir yıl geçmiş geçmemiştir ki, Yunan Yunanlığını gösterir ve gözümüzün içine baka baka karasularını havacılık ve emniyet sorunları için 3 milden 10 mile çıkarır. Ne var ki, 1931 Eylülündeki bu kararnameye Atatürk ve İnönü en ufak bir tepki vermemiş, ısrarla görmezden gelmişlerdir. Yunanlar şımarmasın da kim şımarsın? Derken Türkiye bir Balkan Antantı kurmak için harekete geçmiş ama bu antant da bize değil, Yunanistan&#8217;ın çıkar ve hedeflerine hizmet etmiş ve zaten birkaç yıl sonra da yırtılıp çöpe atılmıştır. 1933 yılında &#8216;bebek katili&#8217; Venizelos bu defa Başbakan değildir ama özel misafir statüsünde Cumhuriyetin 10. yıl kutlamalarına davet edilir. Ertesi yıl Türkiye Balkan Antantı&#8217;nı kâğıt üzerinde kurmayı başarır. Lakin 1936 yılında taviz üstüne taviz vererek şımarttığımız Yunanistan&#8217;ın o hiç beklenmedik bir hamlesi çıkagelir. Tarihler 17 Eylül 1936&#8217;yı göstermektedir. Yunanistan tek maddelik bir kanun çıkarır ve karasularını 3 deniz milinden 6 deniz miline çıkardığını ilan eder. Yine Atatürk&#8217;ten ve İnönü&#8217;den ne bir protesto, ne de bir şikayet duyulur. Hadi 1931&#8217;deki kararnameyi atladınız, 1936&#8217;daki kanunu nasıl görmezden geldiniz diye sormaları gerekmez mi tarihçilerin? Nelerine lazım!.. Peki ne diyor 13 Ekim 1936 günü Yunanistan Resmi Gazete&#8217;sinde yayınlanan bu madde? Şunu: “Kanun no: 450 Bazı özel hallerde karasuları bölgesini 6 deniz milinden az veya fazla tespit eden yürürlükteki hükümler baki kalmak üzere karasuları bölgesinin genişliği kıyıdan itibaren 6 deniz mili olarak tespit olunmaktadır.” Gizli saklı da değil, Resmi Gazete&#8217;de yayınlanmış bir kanunun Türkiye tarafından görmezden gelinmesi Atatürk dönemiyle sınırlı kalmıyor. Tek Parti ve Demokrat Parti dönemlerinden geçip tam 28 yıl sonra, 1964&#8217;te ilk karasuları kanununu çıkarmayı akıl ediyoruz! 1982&#8217;de 2674 nolu kanunla karasularımızı nihayet 6 mile çıkardığımızı ilan ediyoruz. Oniki Ada Yunanistan&#8217;a hediye Yunanistan&#8217;ın 1931&#8217;de çıkardığı kararnameye 51 yıl sonra cevap verdiğimize mi yanalım, vaktiyle çıtımızı çıkarmayışımızın Yunanistan ve dünya tarafından kabul veya rıza olarak algılanmasına mı, bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa Türkiye Lozan&#8217;da Ege adalarını kaybetmekle kalmamış, sonrasında Ege&#8217;deki Yunan hamlelerine de seyirci kalmıştır. Yoksa Yunan hukukçu Thedoros Katsoufros&#8217;un şu sözlerine muhatap olmazdık: “Türkiye&#8217;nin bu (1931) kararnamenin kabulü sırasında hiçbir tepki göstermemiş olduğunu hatırlamak gerekir. (Kararnamede öngörülen) 10 millik genişlik, kırk yılı aşkın süredir genel kabul görmesi ve 12 mile ilişkin teamülün kabul görmesiyle güçlenmiştir. Bu uygulama tüm üçüncü devletlere karşı ileri sürülebilecek tartışmasız bir hukuki hak olarak kesinlik kazanmıştır.” Bunları bir Yunanlının söylemesinden rahatsız olanlara aynı görüşü savunan emekli Büyükelçi Namık Yolga&#8217;yı dinlemelerini tavsiye ederim. Şöyle diyor: “Yunanistan ile dostluk bize daim pahalıya mal olmuştur. 1936 senesinde Atatürk ile Venizelos&#8217;un kurdukları dostluk en parlak devrindeydi. (Fakat) 1936&#8217;da Yunanistan karasularını 6 mile çıkarıyor. O dostluk, hatta kader birliği havası içinde Türkiye ses çıkarmıyor.” O kadar ses çıkarmıyor ki, Oniki Ada Yunanistan&#8217;a verilirken çağrıldığı zirveye dahi lutfedip gitmiyor. Böylece taraf dahi olmadığını aleme ilan ediyor. Tabiatıyla Yunanlar da Oniki Ada&#8217;yı almalarına, karasularını genişletmelerine çıt çıkarmayan ülkenin Cumhurbaşkanının Lozan çırpınışını anlamakta zorlanıyorlar. Haklı olarak &#8216;sizin atalarınız böyle değildi, siz nereden çıktınız?&#8217; diyorlar. Biz nereden çıktık sahi?]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/yazilar/yeni-safak/ataturk-yunanistanin-karasularini-6-mile-cikarmasina-neden-citini-cikarmadi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Misak-ı Millî ruhuna dönüş</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/misak-i-milli-ruhuna-donus/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/misak-i-milli-ruhuna-donus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Jan 2013 13:45:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yankılar]]></category>
		<category><![CDATA[Derin Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Hilal Kaplan]]></category>
		<category><![CDATA[Misak-ı Millî]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa ARMAĞAN]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6366</guid>

					<description><![CDATA[Geçtiğimiz hafta &#8216;Kürtlerle kardeş olmak&#8217; başlıklı yazımızda kardeşlik hukukunu tesis etmenin içtimaî ve siyasî yönlerine dikkat çekmiştik. Yeni Şafak&#8217;ın çıkardığı Derin Tarih dergisinin Genel Yayın Yönetmeni olarak başarılı işlere imza atan Mustafa Armağan, dün Zaman&#8217;daki köşesinde meseleye yine tarihin içerisinden bakarak dikkat çekici bir perspektif sundu. Armağan, Osmanlı&#8217;dan bu yana Kürt meselesinin inkişafını özetleyerek, cevaplanmasını bırakın sorulması dahi zor olan sorular sordu. Yazı şöyle başlıyordu: &#8216;Biz Osmanlı mirasını kâğıt üzerinde reddederek aslında bilançoyu da karartmış olduk. Redd-i miras edersen alacağını bilemeyeceğin gibi borcunu da tespit edemezsin. Edebilmek için dükkânın kepenklerini açmaktan başka şansımız yok ne yazık ki. Şimdi böyle bir açılış dönemindeyiz ama bu arada köprülerin altından çok sular aktığını söylemek lazım.&#8217; Defter kapatılsa da, zaman dondurulamadığı için Osmanlı&#8217;dan yadigâr bilançoyla yüzleşirken, bir yandan da cumhuriyetin 90 yılının gölgesini üzerimizde hissetmemiz kaçınılmaz hale geliyor. Devam edelim: &#8216;Lozan görüşmeleri sırasında Lord Curzon&#8217;ın Kürt kartına sarılıp onları azınlık statüsüne bağlama girişimine hem Türk tarafı, hem de Kürt tarafı karşı çıkmıştı. İşte bu &#8216;Biz etle tırnak gibiyiz, ayrılamayız&#8217; söylemi TC&#8217;nin temeli olacaktı. Aslında bu karar 1919&#8217;un tam da bu günlerinde hazırlanan ve ocak ayında İstanbul meclisinde kabul edilen Misak-ı Milli&#8217;de mündemiçti. Misak-ı Milli&#8217;nin üzerinde önemle durulması gereken 1. maddesi Mustafa Budak&#8217;ın &#8216;Derin Tarih&#8217; dergisinin ocak sayısında çıkacak yazısında belirttiği gibi Türk-Kürt çoğunluğun yaşadığı bölgelerdeki nüfusun haklarını garanti altına almayı hedefleyen bir olmazsa olmaz şartıydı. Vereceğimiz kadar toprak vermiştik. Artık bıçak kemiğe dayanmış, Osmanlı&#8217;dan geriye kala kala iki halk ve Anadolu toprağı kalmıştı. 1. madde, Misak-ı Milli&#8217;nin özüdür. Şöyle der mealen: &#8216;Mondros Mütarekesi imzalandığı tarihteki sınırların dahil ve haricinde bulunan Osmanlı-İslam ekseriyetinin haklarını korumak&#8230;&#8217; Elbette burada sözü edilen &#8216;Osmanlı-İslam ekseriyeti&#8217; tabiri Türkler ve Kürtleri kastediyordu. Osmanlı&#8217;nın son kalan iki büyük Müslüman unsuru onlardı. Kader birliği ederek Osmanlı&#8217;nın küllerinden daha küçük bir Osmanlı Devleti vücuda getirerek yollarına beraberce devam edeceklerdi.&#8217; Misakı Milli&#8217;ye atıfla bahsedilen ülkedeki iki büyük Müslüman halk olsa da, iki halkın da kendisine etnisiteyle değil, İslâm bağıyla tanımlaması bize ne çok şey anlatıyor, değil mi? &#8216;Yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulana, hatta halifelik kaldırılana kadarki dönem Kürtlerin Türklerle el ele kuracakları bir devletin hayalleriyle doludur. Ancak kafalardaki hesap siyasi oyunlara uymamış, İstiklal Savaşı küçük bir Osmanlı bakiyesi olarak iki milletli bir oluşum eliyle kazanıldığı halde sonrasında bu topraklarda tek bir milletin yaşadığı, hatta yaşamaya hakkı bulunduğu bizzat resmî ağızlar tarafından ifade edildi, tek millet vardı. Devlet o milletin, Türklerin devletiydi. Kürtlerin söz hakkı, hatta yaşama hakkı kalmamıştı. Asimilasyona uğramak, yani Türk olmaktan başka yol bırakılmadı. Mahmut Esat Bozkurt&#8217;un deyişiyle Türk olmayan ancak köle olabilirdi. Ancak 2013&#8217;e gelip dayandığımız günlerde artık Son Osmanlı bakiyesi olan TC&#8217;de parçalanma tehdidi ciddi bir travmaya doğru gitmekte. Acaba Osmanlı&#8217;nın parçalanma süreci devam mı ediyor? Bu yıl 100. yıldönümünü idrak ettiğimiz Balkan Savaşları bize yalnız asırlarca yaşadığımız Rumeli topraklarını kaybettirmekle kalmadı, aynı zamanda geleceğe bir projektör de tutmuş oldu. İmparatorluklar kolay doğmuyor ve sanıldığından geç parçalanıyordu. Bu süreci önlemenin, Türk-Kürt kardeşliğini güçlendirmenin yolu, tarihte yapılan hatalardan ders alıp bugün aynılarını yapmamaktan geçiyor.&#8217; Türk-Kürt kardeşliğinin, Ortadoğu olarak adlandırılan coğrafyadaki son on yıl içerisinde gerçekleşen gelişmelerin ışığında pekiştirilmesi azami önem taşıyor. Çünkü Müslümanlar bundan kaçındıkça, siyaset boşluk kaldırmadığı için, meselenin tamamen seküler bir zemine taşınarak ele alınmasına kapı aralanmış oluyor. Müellifin, tavzih edilmesi gereken çıkış yolu şöyle: &#8216;O zaman çözüm belli: Misak-ı Milli ruhuna dönüş! Yoksa Son Osmanlı&#8217;nın biraz daha küçülmesi kaçınılmaz olarak gündeme gelecek. Bu bakışa göre Atatürk de bu son Osmanlı devletinin kurucusu oluyor! Tarih, kendisine şaşırmadan bakanlardan intikamını çok feci alıyor ne yazık ki! Tecrübeyle sabittir vesselam!&#8217;]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/misak-i-milli-ruhuna-donus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
