<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mustafa Armağan Söyleşi &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/mustafa-armagan-soylesi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Jun 2014 07:32:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Mustafa Armağan Söyleşi &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Türkiye yaşamak için yeniden Osmanlılaşmak zorunda</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/turkiye-yasamak-icin-yeniden-osmanlilasmak-zorunda/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/turkiye-yasamak-icin-yeniden-osmanlilasmak-zorunda/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Jun 2014 07:31:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlılaşmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7880</guid>

					<description><![CDATA[Yakın tarihe dair yaptığı araştırmalarla tanınan Tarihçi-Yazar Mustafa Armağan yeni kitabı Cumhuriyet Efsaneleri ile yine çok tartışılacak bir kitaba imza attı. Armağan ile Osmanlı&#8217;dan Cumhuriyet&#8217;e giden süreçte yaşanan olayları ve bunların arkasındaki zihniyeti konuştuk. 1923 sonrası Türkiye&#8217;de Osmanlı kimliğinin yok sayıldığını ve izlerinin silinmeye çalışıldığını söyleyerek bunu &#8216;Deottomanizasyon&#8217; kavramıyla ifade ediyorsunuz. Tam olarak nedir bu &#8216;Deottomanizasyon&#8217;? 1299 Osmanlı Devleti&#8217;nin kurulduğu, 1922 ise yıkıldığı tarih. Her iki tarihin rakamlarındaki benzeşmeyi (1-2-9) bir kenara bırakırsak, yıkılışın İngiliz Yeni Dünya Düzeni&#8217;nin kuruluşuyla eşzamanlılığı bize &#8216;Osmanlı&#8217;nın modern dünyanın &#8216;tek dişi kalmış canavar&#8217;lığını yüzüne vuran lanetli bir &#8216;diken&#8217; olduğunu hatırlatır. Ünlü Montesquieu&#8217;yü çileden çıkaran bu dikenin ne yapıp edip sökülmesi ve yerine konforlarına halel getirmeyecek bir &#8216;bekçi&#8217;nin nezaret etmesi gerekiyordu. Lakin bu nezaretin görevi, yeni dikilen ehlileştirilmiş bitkiye ihtimam göstermek değil, lanetli dikenin bir daha çıkmaması için kökünün yeterince kazınıp kazınmadığını denetlemekti. Afedersiniz, bu &#8216;bekçi&#8217; metaforuyla neyi anlatmak istiyorsunuz? Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin varoluş sebebini ve kuruluş hikâyesini anlatıyorum, yani bizim hikayemizi. TC&#8217;nin görevi, bu topraklarda bir daha Osmanlı gibi &#8216;lanetli&#8217; bir oluşuma izin vermemek ve ayağa kalkmasına mani olmaktı. Nitekim 1918&#8217;deki işgal, ardından 1922&#8217;de saltanatın kaldırılması ve birkaç gün sonra Osmanlı Devleti&#8217;nin tarihe karıştığının ilanıyla başlayıp &#8216;Dinde Reform&#8217; ile taçlandırılmak istenen inkılapların hemen tamamının Osmanlı&#8217;ya ve İslama karşı gerçekleştirilmiş olması manidardır. Bu süreçte neler yapıldı? Hilafet kaldırıldı, medreseler ve tekkeler kapatıldı, Arapça ve Farsça, hatta İslam harfleri yasaklandı, Mecelle yerine İsviçre&#8217;den yalapşap tercüme edilen Medenî Kanun&#8217;un kabulü, din derslerinin kaldırılması, kıyafet, dil ve tarih devrimleri hep bu projenin, yani Osmanlısızlaştırma ve İslamsızlaştırmanın adımlarıydı. Artık i&#8217;lerin noktalarını yerlerine koyma zamanı geldi: Tıpkı Almanya&#8217;daki Denazifikasyonda yapıldığı gibi Deottomanizasyonda da Osmanlı ideolojisi ve kültürüyle, değerleri ve inancıyla ilgili her türlü sembol ve araç ya yasaklandı veya yerine kalp olanları konularak iğdiş edilmek istendi. Halil İnalcık anlatıyor, çocukluk ve gençlik yıllarında ders kitaplarımızda padişahlar alabildiğine kötülenirdi, diyor. Tarihe karışmışsa Devlet-i Osmaniye, ona bir Fatiha okuyup geçmek yeterliydi. Bunca sene sonra hala kötülemeye devam ediyorsak burada bir tuhaflık yok mu? Ölen bir şey bu kadar yıl kötülenmez. Demek ki onlar ölmeyen bir şeylerden korkuyor ve &#8216;ölmeden mezara konulan&#8217; Osmanlı&#8217;nın bir gün dirileceğinden endişe duyuyorlardı. Türkiye&#8217;de 1918&#8217;de yürürlüğe sokulan Osmanlısızlaştırma projesi nihayet 1950&#8217;lerde iflas etti. Nitekim Türkiye&#8217;nin kendine geldikçe Osmanlı&#8217;yı hatırlaması ve &#8216;Osmanlı refleksi&#8217;nin geri dönmesi bu topyekûn iflasın işaretlerindendir. 1953 ve 1999 şeklinde iki dönüm noktasından bahsediyorsunuz. Bu tarihler niçin önemli? Şundan: Osmanlı&#8217;yı içinden daima seven ama bunu baskılar yüzünden dışına pek vuramayan halk bu iki tarihte Osmanlı&#8217;nın resmi düzeyde de kucaklandığını görüp sevgisini kanatlandırdı. Bugün &#8216;Tarih&#8217; denilince akla Osmanlı geliyorsa bu birisi İstanbul&#8217;un Fethinin 500. yıldönümünü, diğeri ise Osmanlı&#8217;nın kuruluşunun 700. yıldönümünü kutladığımız yıllardaki yoğun bilgi bombardımanının eseridir büyük ölçüde. Anlatılanlara göre 1953&#8217;ün 29 Mayısında İstanbul mahşer yeri gibiymiş, Bediüzzaman Said Nursi bile o anı yaşamak için Fatih Camii&#8217;ndeki törenleri seyre geliyor. Orada Fatih&#8217;i temsil eden beyaz atlı aktör avluya girince halk koşup ayağını öpüyor, &#8216;Kurtar bizi Sultanım&#8217; diye ağlıyor. Hissiyata bakın! İşte o hissiyat bugün artık bilgiyle buluşuyor, bir Osmanlı bilinci yüzeye vuruyor. Yeniden Osmanlılaştırma dönemi sizce nasıl başladı? Bunun belirtileri neler? Her baskı döneminin bir tepkiyle karşılaşması kaçınılmaz. Osmanlı&#8217;yı her şeyiyle silmek isteyenlere bu halk direndi ve sonunda kendi hissiyatını ifade edebileceği bir mecra buldu 1950 Türk Baharı&#8217;yla birlikte. Böylece Yeniden Osmanlılaşma dönemi başlamış oldu. Cumhuriyet uzun zaman devamı olmadığını söylediği Osmanlı ile buluştu, halk da bunu takdirle karşıladı. Kaldı ki imparatorlukların ne doğdukları zaman tespit edilebilir, ne de öldükleri zaman. Belirsiz bir şekilde doğarlar ve zannedilenden daha uzun yaşarlar. Ben Türkiye&#8217;nin yeniden Osmanlılaştığını, hatta yaşayabilmek için Osmanlılaşmak zorunda olduğunu 2003&#8217;ten beri yazıp çiziyorum. Öte yandan kopmuş bir organın vücut tarafından hala varmış gibi muamele görmesinde olduğu gibi Türkiye, Anglo-Fransız-Rus operasyonuyla kendisinden koparılan organlarının sızısını hala yüreğinde duyuyor. Mazlumların koruyucusu olduğu şevketli dönemlerini özlüyor. O zamanları hatırlatıyor cihan devletinin bilinçaltı. Dışarı çıkıp sorun, &#8216;Devlet arması nedir?&#8217; diye. Osmanlı armasını göstereceklerdir. Tıpkı Mehter marşlarını duyduğunda içlerinden bir şeylerin kopmasında olduğu gibi. Velhasıl Osmanlı&#8217;nın hayaletidir üzerimizde gezen… Peter Watson&#8217;un Alman Dehası adlı kitabı gibi, Osmanlı Dehası adında bir kitabın yazılması gerektiğinden söz etmişsiniz. Bu kitabı siz yazmak ister miydiniz? İstemez miyim? Hazırlıklarına başladım bile. Önümüzdeki aylarda Osmanlı Dehası&#8217;nı bekleyin derim. Kaynak: http://yenisafak.com.tr/kultur-sanat-haber/turkiye-yasamak-icin-yeniden-osmanlilasmak-zorunda-14.06.2014-658369]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/turkiye-yasamak-icin-yeniden-osmanlilasmak-zorunda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Atatürk&#8217;ün başarısızlığı da yazılmalı!</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkun-basarisizligi-da-yazilmali/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkun-basarisizligi-da-yazilmali/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 May 2013 21:20:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[internethaber.com]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7321</guid>

					<description><![CDATA[Tarihçi Mustafa Armağan, Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün başarısızlıklarının da tarih kitaplarında yer alması gerektiğine dikkat çekti. BANU İRİÇ İNTERNETHABER.COM (ÖZEL İÇERİK)  Tarih kitaplarının yeniden yenilenecek olması Mustafa Kemal Atatürk ve son Sultan Vahdettin hakkındaki iddiaları yeniden gündeme getirdi. Tarihçiler Atatürk ve Osmanlı konusundaki tek taraflılığa dikkat çekerken yeni tarih kitapları şimdiden çok tartışılacağa benziyor. İnternethaber&#8217;e konuşan tarihçi Mustafa Armağan, tarih kitaplarında Mustafa Kemal&#8217;in de başarısızlıklarının bile başarı olarak sunulduğuna dikkat çekerek, tekdüze bir tarihin yanlışlığına vurgu yaptı. Armağan &#8220;Bir tarafı sürekli yücelten bir tarafı sürekli kötüleyen&#8221; bir tarihin yanlışlığını ortaya koyarak &#8220;Başarısızlığı görülmeden bir tarih anlayışı olmaz&#8221; dedi. Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı&#8217;nın tarih kitaplarının yenileneceğini açıklaması çözüm süreci ve alkol düzenlemesi tartışmalarının yanında gündeme bomba gibi düştü. Başbakan Erdoğan&#8217;ın da gençlere yönelik yaptığı toplantılarında sık sık vurguladığı tarih okuma önerisi yeni tartışmaları beraberinde getirdi. AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin tarih kitaplarında son Osmanlı padişahı Vahdettin&#8217;in vatan haini olduğu iddiaları konusunda yanlış bilgiler içerdiğini belirterek tarih kitaplarının değişimine vurgu yapmıştı. Bunun üzerine öncelikle CHP kanadından çok sayıda eleştiriler gelmiş &#8220;Atatürk&#8217;ü de hain ilan edecekler&#8221; iddiasında bulunan vekiller dahi olmuştu. Ancak pek çok tarihçinin uzlaştığı bir nokta var ki cumhuriyet dönemi sonrası yazılan tarihte tek taraflılık ve pek çok yanlışlığın olduğu. Osmanlı tarihi ve yakın tarih üzerine çalışmalarıyla bilinen tarihçi-yazar Mustafa Armağan&#8217;ın dünkü yazısındaki senelerdir dillendirilen Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün Samsun&#8217;a kaçarak değil Damat Ferid talimatıyla gittiğini hatırlatmış ve belgeleri sunmuştu. Resmi tarihte yıllarca öğretilen &#8220;Atatürk&#8217;ün Samsun&#8217;a çıkışı&#8221; ilgili gerçek bilgileri açıklayan Armağan, belgelerde Mustafa Kemal&#8217;in Samsun&#8217;a çıkarken istediklerini aktarmıştı. OSMANLI ORTAYA ÇIKMASIN DİYE UĞRAŞTILAR İnternethaber&#8217;e konuşan Mustafa Armağan tarih kitaplarının yeniden yazılmasını olumlu bulduğunu söyleyerek Cumhuriyet kurulduktan bu yana Osmanlı&#8217;nın kötüleştirildiği ve Osmanlı&#8217;nın korku olarak pompalandığı bir tarih anlayışının olduğunu altını çizerek şunları söyledi: &#8220;Cumhuriyetçi tarih anlayışı Osmanlı&#8217;yı kötülemek üzerine kuruluydu. Tuğralar, kitabeler gizlendi, arşiv bile satılmaya bile çalışıldı. Yıllarca Osmanlı mirasından kurtulmaya çalıştılar. İngilizlerin desteğiyle Osmanlı gibi bir oluşumun bir daha ortaya çıkamasın diye uğraştılar&#8221; &#8220;Osmanlı korkusu 1950&#8217;li yıllarda son buldu ve Menderes döneminde Osmanlı hasreti yeniden başladı. Devlet ve bürokrasi düzeyinde Osmanlı hasreti, Özal döneminde de patladı. Özal da Osmanlı&#8217;ya sık sık vurgu yaptı. Kendini Osmanlı&#8217;nın devamı olarak gören bir siyasi anlayış doğdu. 28 Şubat döneminde bu anlayış sekteye uğradı. AK Parti döneminde patlama yeniden yaşandı. Bu helalleşme 1950&#8217;li yıllarda yapılmalıydı. Atatürk ile ilgili tarihin alt üst edilmesi, yeniden yazımı, hainlikle suçlandı.&#8221; TARİH TEK BİR KİŞİYİ HAKLI ÇIKARAMAZ Mustafa Kemal Atatürk hakkında tarihi arşivlerin tartışılmaya açılmasını sorduğumuz Armağan yıllarca tarih kitaplarındaki tek taraflılığa dikkat çekerek şunları belirtti: &#8220;Tarih tekdüze olamaz. Tarih yalnızca bir kişiyi haklı çıkaramaz. Bir tarafı aşırı kötüleyen bir tarafı yücelten adaletsiz tarih anlayışı olamaz&#8221; FİLİSTİN&#8217;DE GERİ ÇEKİLME BAŞARISIZLIKTI Armağan, tarih kitaplarında Osmanlı Ordusu&#8216;nun Filistin&#8217;i kaybetmesine neden olan o savaşın başındaki Mustafa Kemal&#8216;in geri çekilmesinin başarı diye sunulduğunu aslında başarısızlık olduğunu şu sözlerle ifade etti: &#8220;Mustafa Kemal&#8217;in de yenildiği savaşlar var. Filistin cephesinde ordusunu geri çekti. Ama tarihe bu &#8216;başarılı bir şekilde ordusunu geri çekti&#8217; olarak yazıldı. Bu bir başarı mıdır? Filistin cephesinde ordusunu 600 km geri çekiiyor. Tarihi değiştirebilecek bir lider olsaydı Çanakkale&#8217;de yaptığını Filistin&#8217;de de yapardı. Başarıları elbette ki oldu ancak başarısızlıklarını görmeden bir tarih anlayışı olmaz.&#8221; SERBEST FIRKA BAŞARISIZLIKTI Armağan Mustafa Kemal&#8217;in başarısızlıklarının da yazılması gerektiğine vurgu yaparak bir diğer başarısızlık olan Serbest Fırka denemesine değinerek şunları söyledi: &#8220;Serbest Fırka da Mustafa Kemal açısından bir başarısızlıktır. Mustafa Kemal bu partiyi kurdurmak için en yakın dostunu Fethi Okyar&#8217;ı çağırıyor ancak süreç iyi yönetilemiyor ve kapatılıyor. Serbest Fırka&#8217;ya oy çıkmasın diye kampanyalar yapılıyor. İzmir&#8217;de 50 bin kişinin protestosuna maruz kalıyorlar.&#8221; Tarih kitaplarındaki Mustafa Kemal Atatürk profilindeki eksikler olduğuna dikkat çeken Armağan &#8220;Bütün kusurlarından arındırmış biri olamaz. Tabi ki doğru işleri başarıları da var ancak bunlar da açıklığa kavuşmalı. Ben köşemde de belgeleriyle yazdım. Samsun&#8217;a giderken araba gibi taleplerde bulunuyor, hani izin almadan kaçmıştı.&#8221;dedi. Armağan özellikle yeni nesillerin tarih algısının oluşturulduğu okullardaki tarih kitaplarının yeniden düzenlenmesinin önemine vurgu yaptı.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ataturkun-basarisizligi-da-yazilmali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ramazan’ı tahtından indirdik</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ramazani-tahtindan-indirdik/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ramazani-tahtindan-indirdik/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Aug 2012 10:53:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<category><![CDATA[Star Gazetesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6216</guid>

					<description><![CDATA[Ramazan’ı tahtından indirdik! 1 Ramazan dendiğinde zihninizde ne canlanır? Sizce, nedir ramazan yahut ne değildir? Ramazan denilince bakıyorum da ilahiyatçılarımız bile eski Ramazanlarda reçel, sucuk ve pastırma küplerinden söz etmeye başladılar. İftar ve sahur menüleri de indirime giriyor! Okuyoruz. Demek ki manevi bir asansör olması gereken orucun da maddileştirilmesi böyle oluyor. Ramazan deyince şeytanın bizi yeryüzüne mıhlayan ağırlığından kurtaracak bir hafiflik gelmeli akla. Yemekten ve içmekten özgür olma… 2 Oruç tutmak, sizce salt yemekten ve içmekten uzak durmak mıdır? Açlık ve susuzluk işin ilk basamağı. Onun ardından çıkılacak uzunca ve sarp bir yol var ki, ona kendini yenmek diyoruz. Ramazan bize kendini yenen insanı yetiştirmenin yöntemlerini öğretir. Maalesef kendine yenilenlerin kurduğu bir maddi uygarlıkta Ramazanın mesajı bize yıldızlar kadar uzak. 3 Sizce Ramazanla birlikte özellikle de ‘yardımlaşma’ olgusunun belirgin bir biçimde öne çıkmasının sebebi nedir? Bir gün Efendimiz’in (sas) evine gelen gelen kişi kurbandan pay istiyor. Hz. Ayşe gelen şahsa kurbanın üçte ikisini veriyor ve ‘Biri bize kaldı’ diyor. Bunun üzerine Efendimiz, ‘Hayır, asıl verdiğimiz ikisi bize kaldı’ diye düzeltiyor. Biz vermeyi kayıp, almayı kazanç gören kapitalist anlayışın etkisiyle olsa gerek asıl kazancın nerede olduğundan gafil bulunuyoruz. Asıl yatırım, ahrete yapılandır anlayışıyla bakılınca perde kalkmaya başlar. Ramazan bu perdeyi kaldırmamıza yardımcı olduğu için ‘Ramazan-ı Şerif’tir. 4 Oruç tutmanın ‘bilimsel’ olarak da ‘çok iyi’ ve ‘çok yararlı’ olduğu yönündeki yaklaşımları nasıl karşılıyorsunuz? Oruç tutmak vücuttan ziyade nefse ve ruha iyi gelir, bir. Yararlı olmasaydı oruç tutmayacak mıydık? İki. Ramazan bir ‘yeme ayı’ değil, bir yememe ayıdır, üç. Ramazan oruçtan ibaret değildir, dört. Mesela itikâf sünnetini neden kimse hatırlamaz veya hatırlatmaz? O da Ramazanın ayrılmaz bir parçasıdır halbuki. 5 Bir Ramazan klasiği vardır malumunuz… “Nerede o eski Ramazanlar!”  Sahi sorun nerededir? Zamanda mı yoksa geçen zamanla birlikte değişen algılarda mı? İnanın, her nesil “Nerede o eski Ramazanlar!”  sözünü söylemiştir. Bize mahsus bir söz değildir yani. Ancak Ramazan, sadece şekil ve kalıp olarak eskide yaşanır, yeni şartlarda yaşanmaz demenin bir başka yolu olmamalı bu ifade. Oruç, Kur’an, ibadet… Bunlar hep yaşayacak, kıyafetleri değişse de. Bence asıl kaybolanın farkına varamıyoruz. Ramazanı tahtından indirdik biz. Onbir Ayın sultanı diyoruz değil mi? Bu söz aslında Ramazanın hayatımızı yönettiğini, yönetmesi gerektiğini anlatır. Peki soruyorum: 11 ayımızı Ramazan mı yönetiyor? İşte bu soruya olumlu cevap veren insanlar çoğalınca hakiki Ramazanları idrak etmeye doğru adım atacağız. 6 İlk orucunuzun sizin için anlamı neydi? O günü nasıl tamamlamıştınız? Bursa’da oturuyorduk. Bir kış Ramazanı olduğunu gayet iyi hatırlıyorum. Daha önce ‘yarım oruç’ tutmuştum gerçi ama tam gün hiç tutamam zannediyordum. Sabrettim ve iftar vaktinde orucun adeta benden doğduğunu hissettim. O gün bugündür baba-oğul gibi geçinip gidiyoruz. 7 Bir Ramazan hatıranız? Fatih Camii’nin içinde açtığım iftarları hiç unutmuyorum. Zeytin, peynir, hurmayla iftar açıp hemen namaza durmak ve camiden hafiflemiş olarak çıkmak tarif edilmez bir güzellikti. Caddede restoranların içi, yemekten bitap düşmüş insanlarla doluydu ama ben hala yeme özgürlüğüne sahiptim! 8 Ramazan ayına girildiğinde bazıları için ilginç bir biçimde Ramazan Eğlenceleri’ de gündeme geliyor. Ramazanla eğlence arasında nasıl bir bağ vardır sizce? Ya da var mıdır? Kantolar, ortaoyunları, düetler, tiyatro kumpanyaları, Hayalî Küçük Ali&#8217;ler, Jerfin Hanımlar, Direklerarası&#8217;nın türlü eğlence mekânları ve kadınların göz süzerek gönül avladıkları, erkeklerin piyasa yaptıkları Ramazan akşamları&#8230; Ne İstanbul tarih boyunca böyle eğlendi, ne de bunlar varken bile İstanbul halkının tamamı piyasa yapıyordu. TRT’nin Darülbedayicilerle el ele verip bizi içine soktuğu bu sahte tarihi izale babında şunu söyleyeyim ki, Ramazan’da eğlence vardı ama farklıydı. Mesela Kur’an okuyarak veya teravih kılarak da ‘eğlenebilir’ bir Müslüman! 9 Elektriğin olmadığı zamanlarda ‘mahya’ muhteşem bir sanat eseri olarak arz-ı endam ederdi Ramazanlarda. Hatta kimi batılı entelektüeller, tanık oldukları bu sahneyi, “gökten yıldızları koparıp iki minare arasına dizmek’ şeklinde tasvir etmişler. Size bir mahya yazma imkânı verilseydi, ne yazmak isterdiniz? “Alemlere rahmet!” Son olarak:  Sizin eklemek istediğiniz başka bir şey var mı? Asıl bayramın Ramazanda bulunduğunu unutmayalım. Söyleşi: NİHAT NASIR http://www.stargazete.com/ramazan/ramazani-tahtindan-indirdik/haber-665529]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ramazani-tahtindan-indirdik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şahinbey Belediyesi, Mustafa Armağan Söyleşisi</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sahinbey-belediyesi-mustafa-armagan-soylesisi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sahinbey-belediyesi-mustafa-armagan-soylesisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Aug 2012 11:55:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Fuarı]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Şahinbey Belediyesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6212</guid>

					<description><![CDATA[Şahinbey Belediyesi tarafından 27 Temmuz 12 Ağustos tarihleri arasında 16 yazarın okurlarıyla buluşturulduğu kitap fuarı devam ediyor. Şahinbey Parkında düzenlenen ve her akşam ayrı bir yazarın okurlarıyla söyleşi yaptığı kitap fuarı vatandaşlar tarafından yoğun ilgi görüyor. Kitap fuarında katılan ve okurlarıyla söyleşi yapan Yazar Mustafa Armağan söyleşiye katılanların soruları cevaplayarak söyleşi sonunda okurları için kitap imzaladı. Çocuklarımızın sürekli kitapla ve kültürle kaynaşmasının sağlanması gerektiğini söyleyen Yazar Mustafa Armağan, İster okusunlar ister karalasın çocuklarımızı sürekli kitapla iç içe tutmalıyız. Böylelikle kitapla kaynaşmasını sağlamış olacağız. Unutmayalım ki kültürler kitapla ayakta durur. Gelişmiş olan ülkelere Japonya, Amerika ve Almanya&#8217;ya baktığımızda milyonlarca kitap basılıyor. Japonya&#8217;da bir gazete 32 milyon satıyor. Bizim en çok satan gazetemiz ise 800-900 bin satıyor. Bu nedenle düzenlenen bu tür kitap fuarları insanların kitapla iç içe olması adına çok önemli. Şahinbey Belediyesini bu etkinlikten dolayı kutluyorum.&#8221;dedi.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sahinbey-belediyesi-mustafa-armagan-soylesisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Koltuğun kalbi</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/koltugun-kalbi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/koltugun-kalbi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 Jun 2012 11:02:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Nuriye AKMAN]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5333</guid>

					<description><![CDATA[Eşya deyip geçme, Hatırı da var hatırası da&#8230; NURİYE AKMAN (Pazar Zaman &#8211; Söyleşi &#8211; 03.06.2012) Koltuğun kalbi Mustafa Armağan: İnsan ile eşya münasebetine en kanatıcı teşhisini Necip Fazıl koymuş olmalı: &#8220;Ayırmak olmaz artık bir kalbi taraktan.&#8221; Kalp dediğin, bazen tarağa takılır, bazen halıya, bardağa, kaleme&#8230; Benim kalbimin takıldığı şey ise basit bir koltuk. Lacivertle oturmak cesaret ister ona. Ağarmıştır rengi, saçlarım gibi. Hanemizi şenlendiren ilk takımdan son yadigâr. 20 şu kadar yılımın tik taklarını kitaplarım, o ve ben beraberce işittik. Zaman oldu, yazdığım sayfalar onun kucağında ıslandı. Zaman oldu, zihnimde çakan şimşeklerin paratonerliğini yaptı. Zaman oldu, yerimi kitaplara bıraktım, üzerindeki ciltli ve ciltsiz sayfalar dağlaştı. Omzuna konulacak kuşları hasretle beklediğini de bilirim onun; onları okurlarıma göndermek üzere sevinçle azad edişime tanık olduğunu da. Kütüphaneme girenler onun zavallı haline dudak bükseler de umurumda değil. Koltuğumun kalbinden neler geçtiği önemli benim için. O kalbi iyi tanıyorum zira. Arkamdan ağlayıncaya kadar beraberiz! &#160; http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=1297387&#38;title=esya-deyip-gecme-hatiri-da-var-hatirasi-da&#38;haberSayfa=3]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/koltugun-kalbi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Esrarkeş katliamı Esad Efendi&#8217;ye yüklendi</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/esrarkes-katliami-esad-efendiye-yuklendi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/esrarkes-katliami-esad-efendiye-yuklendi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 May 2012 17:54:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Kubilay'ın şehit edilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Menemen Olayı]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Esad Efendi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5302</guid>

					<description><![CDATA[Büyük İslam âlimi Erbilli Şeyh Esad Efendi, Asteğmen Kubilay&#8217;ın şehit edildiği Menemen olayları ile hiçbir ilgisi olmamasına rağmen 33 köylünün katili Mustafa Muğlalı tarafından Divan-ı Harp&#8217;te yargılandı. Emekli Başsavcı Reşat Petek idam kararı öncesi ağır hasta haliyle atıldığı cezaevinde hayatını kaybeden Esad Efendi için &#8216;iade-i itibar&#8217; çağrısı yaparken, tarihçi yazar Mustafa Armağan ise, &#8216;Devlet, Şeyh Esad Efendi ve diğer masumlardan özür dilemeli&#8217; dedi. İzmir Menemen&#8217;de Derviş Mehmet adındaki bir meczubun başını çektiği 7 kişilik bir grup esrarkeş, 23 Aralık 1930&#8217;da Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay&#8217;ı şehit etti. Bu olayı &#8216;Cumhuriyet tarihinin en kanlı irticai ayaklanması&#8217; olarak gündeme getirenlerin başlattığı provokatif süreç, Nakşibendi tarikatının tasfiyesi operasyonuna dönüştü. NAKŞİBENDİ AVI Dönemin Cumhuriyet Halk Parti&#8217;li (CHP) Adalet Bakanı Mahmut Esad&#8217;ın, Menemen olayından kısa süre önce Bursa&#8217;da Esad Efendi için söylediği, &#8216;Artık bu adamların köküne kibrit suyu dökme zamanı geldi&#8217; şeklindeki sözleri de yaşanacak zulümlerin habercisi gibiydi. Mehdiliğini ilan eden Derviş Mehmet&#8217;in Nakşibendi tarikatından olduğu iddia edilerek yurdun dört bir yanından Nakşibendi şeyhleri tutuklandı ve Menemen&#8217;e getirildi. Tutuklanan isimler arasında İstanbul Erenköy&#8217;de ikamet eden büyük İslam alimi Erbilli Şeyh Esad Efendi de bulunuyordu. Esad Efendi, 84 yaşında olmasına ve ağır hasta vaziyette oğlu Mehmet Ali Efendi ile birlikte hapse atıldı. DİVAN-I HARP KURULDU Osmanlı döneminde, Sultan Reşad&#8217;ın atamasıyla Reis-ül-Meşayih (Şeyhler Heyetinin Reisi) görevini yapan Esad Efendi ve diğer tutuklular için yerel bir mahkemede yargılama yapmak yerine olağanüstü yetkilere sahip Divan-ı Harp Mahkemesi oluşturuldu. Sanıklara herhangi savunma hakkı tanınmayan Divan-ı Harp Mahkemesi&#8217;nin başkanlığına ise daha sonra Van&#8217;da 33 köylüyü kurşuna dizmesiyle tarihe geçen General Mustafa Muğlalı getirildi. Esad Efendi, kararın baştan verildiğinin şuuru içinde mahkeme ile ilgilenmek yerine şiir yazmayı tercih etti. ZEHİRLENEREK ÖLDÜRÜLDÜ Çok ağır hasta olmasına rağmen hapisteki zor koşullarda yaşamaya mecbur edilen Esad Efendi, kimi iddialara göre zehirlenerek yargı kararı açıklanmadan hayatını kaybetti. Mahkeme başkanı Muğlalı, Esad Efendi&#8217;nin vefat haberini mahkeme kararıyla birlikte açıkladı. Esad Efendi hakkında idam kararı verildi; ancak yaşının 65&#8217;in üstünde olması nedeniyle cezası 24 yıl ağır hapis olarak belirlendi. ORUÇ TUTMAYAN MÜRTECİ Esad Efendi&#8217;nin oğlu Mehmet Ali Efendi&#8217;nin de aralarında bulunduğu 28 kişi ise aynı mahkeme tarafından idam edildi. İdam edilenler arasında, Derviş Mehmet&#8217;e ip satan Musevi tüccar Hayim oğlu Jozef&#8217;in de bulunması yargılamadaki hukuk düzeyini gözler önüne serdi. Cumhuriyet Gazetesi&#8217;nin kurucusu Yunus Nadi&#8217;nin Cumhuriyet Yolunda adlı kitabında yer verdiği üzere sanıklardan birinin &#8216;Vallahi efendim, ben namaz bile kılmıyorum, oruç tutmadığıma dair şahitlerim vardır&#8217; demesine rağmen idam edilmesi provokasyonu ortaya koyan bir başka gelişme oldu. CHP&#8217;Yİ DESTEKLEMEYENE İDAM Menemen olayından bir süre önce, dönemin gazetelerinde hakkında akla hayale gelmeyecek şekilde karalama kampanyaları yapılan Esad Efendi, vefatından sonra da iftiralara maruz kaldı. Esad Efendi&#8217;nin de aralarında bulunduğu birçok Nakşibendi şeyhinin idam ya da ağır hapse mahkum edilmesine neden olan Menemen olayı, Menemenlilerin CHP yerine Serbest Cumhuriyet Fırkası&#8217;na destek vermesi nedeniyle cezalandırılmasının yanı sıra Nakşibendi tarikatının bitirilmesi amacıyla düzenlenen bir provokasyona dönüştürüldü.  Esad Efendi&#8217;ye itibarı iade edilsin Emekli Cumhuriyet Başsavcısı Reşat Petek, Menemen olayını, &#8216;Tarikat ve cemaatleri ortadan kaldırıp toplumu dinsizleştirmek için düzenlenen provokasyon&#8217; olarak tanımladı. Petek, Esad Efendi&#8217;nin delil olmadan yargılandığını belirterek şunları söyledi: &#8216;Onları suça azmettirdiğine dair hangi deliller ve tanıklar vardır? Bu deliller olmadan Erenköy&#8217;den muhterem bir din büyüğünün ve tarikat şeyhinin alınıp Menemen&#8217;de yargılanması tamamen hukuk dışıdır. Bu ayıplardan kurtulma adına hesaplaşma olmalı ve vefat etmiş insanların itibarları iade edilmeli. İskilipli Atıf Hoca&#8217;nın mezarının bulunup memleketinde devlet yetkililerinin katıldığı törenle defnedilmesi iade-i itibar açısından önemli olduğu gibi, Şeyh Esad Efendi&#8217;nin uğradığı zulüm, devlet arşivlerindeki kayıtlardan da ortaya çıkarılmalı ve Esad Efendi&#8217;nin itibarı iade edilmelidir.&#8217;  Devlet özür dilemeli Derin Tarih Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Armağan, &#8216;Menemen olayı, toplumdan yükselen şikayetleri bastırmak üzere tezgâhlanmış bir provokasyondur&#8217; dedi. Menemen olayının baskıcı bir yönetim için bahane edildiği tespitinde bulunan Armağan, şöyle konuştu: &#8216;Düşünün ki, isyancılardan birisi, sorguda haşa Allah&#8217;ın İstanbul&#8217;da oturduğunu söyleyecek kadar cahildi. Provokatörlerde ise içkiden esrara kadar her türlü madde mevcuttu. Neden yapıldı bu provokasyon? Ona bakmak lazım. Ekonomik bunalımın arkasından gelen kaosu ancak böyle bir kanlı operasyonla yatıştırabilirlerdi&#8217; diye konuştu. Armağan, &#8216;Menemen olayını laiklikle ilgisi yoktur. Bu bir örtüdür. Asıl olan baskıcı ve totaliter bir devlet anlayışını egemen kılmaktır. Şeyh Esad da bu uğurda harcanan değerlerimizdendir. Devlet Şeyh Esad Erbilî&#8217;nin neden öldürüldüğünü açıklamalı ve bu masum insandan özür dilemelidir.&#8217; http://www.yenisafak.com.tr/Gundem/?t=08.05.2012&#38;i=382077]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/esrarkes-katliami-esad-efendiye-yuklendi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bazı camiler CHP teşkilat binası olarak kullanıldı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bazi-camiler-chp-teskilat-binasi-olarak-kullanildi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bazi-camiler-chp-teskilat-binasi-olarak-kullanildi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 May 2012 14:16:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahır yapılan camiler]]></category>
		<category><![CDATA[Fadime ÖZKAN]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Star Gazetesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5278</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye devleti ve toplumu, yakın geçmişiyle yüzleşmeye devam ediyor. Bu yüzleşmeye Tek Parti iktidarının dini sembollere karşı yürüttüğü sistematik politikalar da dahil. Başbakan Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu arasında süren “Tek Parti dönemi CHP ve camiler” tartışması, her ne kadar siyasetçiler arasında polemik konusu olarak yürüse de asıl olarak tarihçilerin alanı ve son sözü söyleyecek olanlar da onlar ve elbette belgeler. Biz de öyle yaptık ve tarihçi Mustafa Armağan ile Cumhuriyetin o ilk on yıllarında nasıl bir sekülerleşme projesinin hayata geçirildiğini örnekler ve belgeler üzerinden konuştuk. Yayınlanmış çok sayıda tarih kitabı bulunan Armağan, aylık olarak çıkmaya başlayan Derin Tarih dergisinin de genel yayın yönetmeni. Başbakan Erdoğan ve CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu arasında süregelen bir tartışma var malumunuz. Yakın dönem üzerine de çalışan bir tarihçi olarak söyler misiniz, CHP’nin Tek Parti iktidarı döneminde özel bir cami politikası var mıydı? Ya da dinle, dinin görünürlük alanlarıyla ilgili nasıl bir politikası/sorunu vardı CHP’nin? Bütün tartışmanın ağırlığını camilerin ahır yapılmasına raptiyelemek yanlış olur. Çünkü bu, sekülarizasyon projesinin bir parçasıydı. Sekülarizasyon, Avrupa’da iki manada kullanılır: 1) Dini bakışın dünyevi bakışa transferi. Buna laiklik ya da laikleşme de diyebiliriz. 2) Dini temsil eden kurumun sahip olduğu mülklerin, devlete, kamuya transferi. Bu, Fransa’da, İngiltere’de vs. 18.-19. yüzyıllarda gerçekleşti. Kilisenin elinden büyük mülkler alındı veya alınması için mücadele verildi. Napolyon bile o mücadelenin bir parçası olmuştur. Türkiye’de de 1920’lerin ortalarından itibaren her iki anlamda sekülarizasyon süreci başladı. Yani dinin dünyevi bir alana çekilmesi, dini efsununun kaybedilmesi yanında dini temsil eden cemaatlerin elinden kontrol ettikleri mülklerin, maddi imkânların alınması süreci yaşandı. Dini temsil eden kurum burada cami; cemaat veya vakıfların ellerindeki mülklerin devlete aktarılması ya da dünyevi aktörlere transferi (satılması) sözkonusu. CAMİ PARASI ANKARASPOR’A Bu da vakıflara el konularak yapılıyor? 1930’lu, 40’lı yıllarda gazetelerde çıkan Vakıflarla ilgili haberlerde bunu görebiliyoruz. Mesela 1934’te Cumhuriyet’te çıkan bir haberde şu camileri, mescitleri sattık, gelen paralarla okul yaptık, Ankaraspor kulübüne yardımda bulunduk, meşhur Cumhuriyet balolarının yapıldığı Ankara Palas’ı inşa ettik, tramvay şirketine katkıda bulunduk… deniliyor. Vakıflar Genel Müdürü yapıyor açıklamayı. Hadi camileri sattınız, peki satılan camilerin parasından Ankaraspor kulübüne pay ayrılmasını nasıl açıklayacaksınız? Sporun, eğlencenin gelişmesi için paraya ihtiyaç vardı, onun için sattık mı diyeceksiniz? Anlaşılıyor ki, dünyevi alandaki yapılacak reformların bir kısmının finansmanı vakıf mallarının satışıyla karşılanmış. TÜRKİYE İSLAM DEVLETİNE DOĞRU   Bir taşla iki kuş vurulmuş aslında. Hem dini simgeler ortadan kaldırılmış, hem o parayla “çağdaş” kurumlara yatırım yapılmış? Bunun pek çok örneği var. Türkiye’de 1920–23 arasındaki o özel, “İslamcı” diyebileceğimiz oluşumu açıklamak gerekir. Çünkü bu dönemde Mustafa Kemal’in Balıkesir Hutbesini, Meclis açış konuşmasını, Milli Mücadele’nin “Mücahede-i Milliye”, yani Milli Cihad olarak adlandırılmasını, Meclisin duvarında asılı Sancağ-ı Şerifi vs. görebilirsiniz. Mecliste şimdi “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” yazısının yerinde Şura ayetinin yazılı olduğunu görebilirdiniz. Bu gerçekten “özel” bir dönemdir ve dönemdeki dini hava bize Türkiye’nin o tarihlerde bir İslam cumhuriyeti olmaya doğru gittiğini gösterir. Dönemin şartlarıyla ilgili olarak mı, bir gereklilik olarak mı ortaya çıkan bir şey bu? Yoksa bir siyaset mi? İki yanı var. Birincisi, zaten savaşı başka türlü kazanamazdınız. İnsanlara moral motivasyon vermeniz lazımdı. Bunu da ancak dinle yapabilirdiniz. Silah yok, mücadeleye inanç yok, maddi imkânlar çok sınırlı. Yeni bir oluşum içindesin, zaten meşruluk sıkıntısı var. İster istemez dinin meşruluk sağlayıcı gücünü kullandılar. Bu, kaçınılmaz bir şeydi. İkinci olarak bunu İslam dünyasını harekete geçirmek için de kullandılar. Bizi işgal eden devletler başka Müslüman ülkeleri de yönetiyordu. Fransa Cezayir’deki, İngiltere Hindistan’daki Müslümanları sömürgeleştirmişti. İşgalci devletleri kendi sömürgelerindeki Müslümanları ayağa kaldırarak sıkıştırmak, bize karşı çok sert davranmamalarını sağlamak, o dönemdeki Hilafetçi ve “dinci” politikanın amaçlarındandı. DİNDEN UZAKLAŞMA LOZAN’DA TELKİN EDİLDİ  Çok akıllıca aslında… Bu “dinci” politika, 1923 baharına kadar devam ediyor. Kâzım Karabekir diyor ki: “1923’ün Şubat, Mart ayı gibi Ankara’da bir şeyler değişmeye başladı”. Şubat-Nisan 1923 Lozan’ın kesinti, yani fetret aylarıdır. Bu sırada bir şeyler değişti. Şubat’ın 10’una doğru Lozan’dan dönüyor İsmet Paşa. Kâzım Karabekir, İsmet Paşa, Mustafa Kemal, Fethi Okyar ve Tevfik Rüştü arasında din tartışmaları cereyan ediyor. “İslamiyet ilerlemeye manidir (Fethi Okyar). Müslüman kaldıkça bizi yaşatmayacaklar. Hocaları kaldırmadıkça bu memleket adam olmaz (İnönü). Arapoğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim. Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler (Atatürk)” şeklinde konuşmalar geçtiğini söylüyor. Kendisi şu tezi savunuyor: “Bu fikirler onlara Lozan’da telkin edildi. Orada bir tehdit veya telkin gördüler ve ‘Müslüman kalırsak bizi yaşatmazlar’ söylemini benimsediler.” EĞER MÜSLÜMAN KALIRSAK… Diğerleri Karabekir’in bu tezine ne diyor? Kâzım Karabekir, İsmet Paşa’yla yakın dost. Bir keresinde “İsmet” demiş, “bu tehlikeli fikirler size Lozan’dan geldi değil mi?” İsmet’in kendisine dolaylı bir cevap verdiğini aktarıyor: “1. Dünya Savaşı’na biz Almanlar, Bulgarlar ve Macarlarla birlikte girdik. Hepimiz yenilmemize rağmen sadece bizim bağımsızlığımız ortadan kalktı. Onların bağımsızlığına Hıristiyan oldukları için dokunulmadı. Bundan sonra da Müslüman kimliğimizi öne çıkartırsak daima tehlike altında yaşayacağız.” Dolaylı yoldan iddiamı tasdik etmiş oldu İnönü, diyor. İnönü bir çıkarsama yapmış o zaman, öyle mi? Yoksa direktif almış da onu mu tevil etmeye çalışıyor? Bunu tam olarak bilemiyoruz. Lord Curzon’un sekreterinin not defteri var Stanford Üniversitesi Kütüphanesi’nde. Bu defteri bulup inceleme yapabilirsek daha sarih bir fikir edinebiliriz. ATATÜRK: ANAYASAMIZ KURAN’DIR Sizin kanaatiniz nedir? Benim kanaatim de aynı yönde, çünkü Lozan kesintisi sırasında, 7 Şubat 1923’te Mustafa Kemal, Balıkesir hutbesini veriyor ve “Anayasamız Kuran’dır” diyor. 1924 Anayasasını ilan ettiği Meclis açış konuşmasında ise eski anayasayı eleştiren, laik ve dünyevi bir anayasanın neden gerekli olduğunu savunan biri haline geliyor. Nisan 1924’e kadarki süreçte dinî alanı daraltan o kadar çok ‘inkılap’ yapılıyor ki. Hilafet kaldırılıyor, medreseler kapatılıyor, Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırılıp yerine Diyanet İşleri Reisliği kuruluyor. Hilafetin kaldırılması ve medreselerin kapatılması çok vahim hadiselerdir. ASLINDA MEDRESELER KAPATILMADI Nasıl? Biliyor musunuz, medreseler aslında Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla kapatılmadı. Kapatılmış olsa Vakıflar Kanunu’na aykırı düşecekti. Vakıflar Kanunu diyor ki: “Vakıflar onu vakfedenin malıdır”. Medreseleri kapatsa, vakıfları yine yaşamaya devam edecekti. O yüzden daha incelikli bir plan yapılıyor ve bütün medreseler kanunla Milli Eğitime devrediliyor, kasasında ne kadar parası, malı, geliri varsa olduğu gibi MEB’e geçiyor. Böylece 600 yıllık medrese birikimi olduğu gibi MEB’e aktarılıyor. Bunlar olduktan sonra MEB de diyor ki: “Medreseleri devam ettirmeyeceğim, okula çevireceğim”. Dolayısıyla hem medreseler MEB’in gelir kaynağı, binaları da mülkü oluyor, hem de medreselerin vakıflarına alternatif yaşama yolu kapatılmış oluyor. Bir taşla iki kuş yani. PEKİ CAMİLER NE OLACAK? Aslında bir “el çabukluğu” seziliyor? Sekülarizasyonun medreseler üzerinden nasıl işlediğini gösterir bu. 1924 sonrasında dini alanın zayıflatılması için daha da cüretkâr adımlar atılıyor. Arapçanın, din derslerinin okullardan kaldırılması, alfabenin değiştirilmesi, şer’i hukuk yerine medeni hukukun getirilmesi… Gündemde olan camilerin kapatılması da bu bağlamda değerlendirilmeli. Bataklık dururken duvarda sinek avlamaya gerek yok. Bu bir zihniyet meselesi. Medreseler halledildi, peki camiler ne olacaktı? Bir sürü insan devam ediyordu camilere; vaaz dinliyor, velhasıl laikçi politikanın kulvarından çıkıyordu. 1924’te Şeriye ve Evkaf Vekaleti kaldırılarak camilerin mülkleri Vakıflar idaresine devrediliyor, devlet vakıflara el koyuyor, Diyanet ise camileri sadece “işletiyor”. Özlük işleri bile ancak 1960’larda Diyanet’e bırakılmıştır. Başbakanın açıkladığı camilerle ilgili belgeler tarihçilerin zaten bildiği belgeler miydi, yeni belgeler mi? Büyük bir kısmını biliyorduk. Şunu söyleyeyim ki, Başbakanlık Arşivi’nde tahminimizden de çok belge var. CAMİİDEKİ ATLARI TATARLAR MANGAL YAPTI Başbakanın göstermediği belgelerde neler var? Ahır kelimesi çok sivri olduğu için insanlar oraya takılıyor ama asıl büyük resme bakmamız lazım. Zaten doğrudan devlet bir yeri ahır yapamaz. Birisine satar ya da kiralar, adamın da hayvanlarla işi varsa orayı ahır olarak kullanır. Ya da Bursa’da Mollaarap Camii’nde olduğu gibi cami askeriyeye tahsis edilir. Onun da ahıra ihtiyacı varsa camiyi ahıra çevirir. İşin tuhafı, Mollaarap mahallesi sakinleri Tatar. Yani at eti yiyorlar. Camiyi boşalttırmak için atları kaçırıp dağda mangal ziyafeti çekiyorlar. Çaresiz kalan asker camiyi boşaltıyor. CUMHURİYET GAZETESİ: SİTTİ HATUN CAMİİ AHIR OLDU Bir caminin ahır olarak kullandığına dair belge var mı? 23 Mayıs 1948 tarihli Cumhuriyet’te yayınlanan haberde (gazete kupürüne bakıyoruz) Silivri Kapı’da Sitti Hatun Camii’nin kiraya verildiği, kiracının da cami ve bahçesini ahır olarak kullandığı yazılı. Başbakan Erdoğan satılan 800 kadar cami ve mescitten bahsetti. Bunların 500’ü ayakta, 300 kadarı arsa halinde. Ayrıca cami etrafındaki türbe, hamam, han vs. topladığınızda 3 bin 500 parça satılan eserden bahsediyoruz. Bu kadar tarihi eserin veya arsasının satılması, kiralanması, başka amaçlarla kullanılması gerçekten büyük bir olay. Yine de bu rakam olayın bütününü yansıtmıyor. Çünkü Başbakan’ın verdiği rakamlarda yıkılan camiler yok. CAMİ YIKILIYOR SAZ EVİ YAPILIYOR Camiler hangi gerekçelere yıkılmış? Mesela deniliyor ki yola gidecek. Bursa’da Heykel’in karşısında Sarı Abdullah Camii vardı. 1939’a kadarki resimlerde görülüyor, gayet gösterişli bir cami. Dümdüz ediyorlar. Bunun gibi yüzlerce yıkılan cami var. Muş’ta Murad Paşa Camii mesela. O kadar sağlam yapılmış ki, kazma kürekle yıkamayınca dinamitle havaya uçuruyorlar. Bunu bizzat görenler var. Yakınlarda yeniden yaptırılan Vefa Camii 1925’de yıkılan eserlerden. Ya da Sirkeci’de garın üst tarafındaki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii Tek Parti döneminde yıkılmış, yerine içkili gazino olan Anadolu Sazevi açılmış. (Cami yerindeki saz evi fotoğrafını gösteriyor.) Bu cami, merhum Turgut Özal zamanında yeniden yaptırılmıştır (mimarı Aydın Yüksel). Halbuki Vakıflar en azından caminin yerine ne yapıldığını takip etmeliydi; etmemiş. CHP’YE TAHSİS EDİLEN CAMİLER VAR Cumhuriyet Halk Partisi’ne tahsis edilen camilerden bahsediyorsunuz, neyi kast ediyorsunuz? Bazı camiler doğrudan CHP teşkilatına tahsis ediliyor veya satılıyor. Mesela Adana’daki Ali Dede Mescidi CHP il binası yapılmış. İstanbul Aksaray’da Kara Mehmed Paşa Camii 1928’de CHP’ye satılmış. İstanbul Küçüksu Camisi ise minaresi yıkılarak CHP’ye verilmiş, üstüne de kocaman CHP yazılı bir tabela asılmış. Bu da, iyice kör göze parmak bir durummuş yani? Türkiye o yıllarda CHP’nin fethettiği ülke gibi. Herşey, herkes ‘fetih hakkı’ olarak adeta imtiyazlı bir sınıfın emrinde. Bunu rahmetli Adnan Menderes çok güzel dile getirmiş Mecliste. “İnönü, bu memleketi kendisine verilmiş bir fetih hakkı olarak görüyor” diyor ve “Yeter artık Paşa, düş milletin yakasından” diye yüzüne karşı eleştiriyordu. Bence asılmasına asıl sebep, CHP’ye yönelik bu ağır eleştirileriydi. ATATÜRK’ÜN DE İMZASI VAR 1925’lerden, 1930’lu yıllardan bahsediyoruz, yani Atatürk’ün hayatta olduğu yıllardan. O dönemde Atatürk’ün hilafına hiçbir şey yapılamayacağına göre ama bütün bunlar da yapıldığına göre; Atatürk, İnönü başkanlığındaki tek parti hükümetinin cami politikasına zımnen onay vermiş demek mi oluyor? Atatürk neresinde bütün bu olup bitenlerin?   Ayasofya Kararnamesinin altında kimin imzası var sizce? Bundan büyük kanıt olur mu? 500 yıla yakın İslamiyet’e hizmet etmiş bir camiden bahsediyoruz. 1934’te Bakanlar Kurulu kararıyla ibadete kapatılıp müze yapılıyor. Kararnamenin altında Atatürk’ün, İnönü’nün ve bakanların imzaları var. Benden söylemesi: Bu cami tartışması kaçınılmaz olarak Ayasofya’ya dayanacaktır. Ayasofya’nın tapusunda sahibi Fatih Sultan Mehmed gözüküyor. Fatih Sultan Mehmed Vakfı Ayasofya’nın sahibiyse ve Vakıflar Kanunu “vakfedilen eserin amaç dışı kullanılamayacağını” amirse, bu kararname hukuk nezdinde geçersizdir. Hem 1934’te, hem bugün Bakanlar Kurulu kanuna aykırı kararname çıkaramaz, çıkarırsa iptal edilir. Buna benzer daha pek çok örnek var. “AL BU CAMİİ SENİN” KARARNAMESİ Mesela, paylaşır mısınız? Mesela 1934 yılına ait bir Bakanlar Kurulu kararnamesi var. Atatürk, İnönü, Şükrü Saraçoğlu, Şükrü Kaya ve diğer bakanların imzası var. Diyor ki: “İstanbul’da Yedikule’de İlyas Çelebi Camii’nin civarında namaz kılacak başka alanlar olduğu ve etrafta yaşayanların gayri Müslim olduğu cihetle, ihyasına lüzum olmayan mezkûr caminin bilâmüzayede satılmasına&#8230;”. Anlaşılan müzayedeyi, açık artırmayı da çıkarmışlar devreden, kendilerine yakın birini belirlemişler. “Al bu cami senin” diyecekler. Başbakanlık Arşivi’nde Atatürk ve İnönü’nün imzasını taşıyan bu türden çok sayıda belge var. “ALLAHÜ EKBER” DİYENE 3 AY HAPİS Tamam, Osmanlı yıkıldı, Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Erk sahibi dönemin yetkilileri, savaştan çıkmış bu yorgun, fakir ve Müslüman halkı Batılılar gibi görünmeye, öyleymiş gibi yaşamaya zorladılar. 1) Devletliler bu cesareti ve gücü nereden buldu, 2) Müslüman halk bunu nasıl kabul etti? Ee Hilafeti kaldırmışlar zaten. Harfleri değiştirmiş, medreseleri, tekkeleri kapatmışlar. Bunları devletin imkânlarını kullanarak yapmışlar. Karşı çıkan oldu, olmadı değil. Şapka giymeyiz diye Erzurum’da sokaklara çıkan yüz kadar kişiden 10’u idam edildi. Şapka giymediği için idam edilen insanlardan bahsediyoruz. Dile kolay; onca genci idam ettiren Kenan Evren sıra kendi yargılamasına gelince canını GATA’ya zor attı, gördünüz. Can tatlı çünkü. İnkılaplara en ufak bir direniş en şiddetli şekilde mukabele görürdü. Toplum bazı şeyleri sineye çekti ama özellikle Kur’an öğrenimi ve ezan konusunda direndi. Bu pasif direniş, içe kapanma ve Kuran öğretimini ya da ezan okumayı evinde sürdürme şeklinde sürdürüldü. Devletin mukabelesi çok sertti. Mesela “Tanrı” yerine “Allah” dedin miydi 3 ay hapis yatıyordun, dayağın da haddi hesabı yoktu. Yanlışlıkla diyenin de başına geliyordu aynı kovuşturma. İÇİŞLERİ BAKANI İLE CHP SEKRETERİ TAKİPTE  Bunu tespit ve takip etmek de çok zor bir iş değil mi? Bakın size bir belge göstereyim: CHP Genel Sekreteri Recep Peker’e 1936 yılında Dâhiliye Bakanı vekili Celal Bayar imzalı bir resmi yazı bu. 10 Ocak...]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bazi-camiler-chp-teskilat-binasi-olarak-kullanildi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Kızıl Pençe&#8217;yi Atatürk yönetiyordu&#8217;</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kizil-penceyi-ataturk-yonetiyordu/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kizil-penceyi-ataturk-yonetiyordu/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Apr 2012 20:40:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıl Pençe]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Şafak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5002</guid>

					<description><![CDATA[Balıkesir Hutbesi öncesi: Kazım Karabekir, Latife Hanım ve Mustafa Kemal. Balıkesir Hutbesi ve öncesinde Mustafa Kemal aşırı dinci konuşmalar yapınca Karabekir, &#8220;Paşam, dini siyasete karıştırmanın acısını yeterince çekmedik mi? Niye böyle yapıyorsunuz&#8221; diye uyarıyor. Mustafa Armağan, Mustafa Kemal Atatürk&#8217;ün bu tepkileri görüp halife olamayacağını anlayınca halifeliği kaldırdığını söylüyor.  Atatürk&#8217;ün silah arkadaşı olarak Milli Mücadele saflarında en önde yer alan Kazım Karabekir sonraki dönemde kendini yasaklılar arasında buldu. Göz hapsinde tutulan, kitapları yakılan, suikast girişiminde bulunulan Karabekir, bunların devlet içinde örgütlenen gizli bir yapılanmanın marifeti olduğunu, emri ise Gazi&#8217;den aldıklarını söylüyor. EMETİ SARUHAN Mustafa Armağan son kitabı Kızıl Pençe&#8217;de Kazım Karabekir&#8217;in işaret ettiği pek çok çarpıcı iddiaya dikkat çekiyor. Bunlardan biri Milli Mücadele&#8217;ye Atatürk&#8217;ü Kazım Karabekir&#8217;in davet ettiği ve ilk kendisinin Anadolu&#8217;ya geçtiği. Diğeri Atatürk&#8217;ün aslında halife olmak istediği ancak bunu başamayınca halifeliği kaldırdığı. En çarpıcı olansa Mustafa Kemal&#8217;in etrafında asalak bir çevrenin türediği, milletvekilleri, polis ve asker içinde de uzantısı olan bu gizli örgütün adam öldürmeye varan faaliyetleri olduğu, baskıyla kanun çıkardıkları ve emirleri de Gazi&#8217;den aldıkları iddiası. Kâzım Karabekir neden önemli? Osmanlı generalleri içinde 1. Dünya Savaşı&#8217;nda yenilmemiş olarak cepheden dönen sadece Karabekir. Ali Fuat Paşa, İsmet Paşa, Ali İhsan Paşa, Refet Paşa, Mustafa Kemal Paşa hepsi yenilmişler. 20 gün içinde 600 kilometre geri çekilmiş Filistin-Suriye&#8217;deki kuvvetlerimiz. Sadece Kafkas Cephesi&#8217;nde Vehib Paşa komutasındaki Kâzım Karabekir yenilmek bir yana İngilizleri, Ermenileri, Rusları yenerek sınır ötesi harekata girişiyor ve Tebriz&#8217;e kadar ilerliyor. Enver Paşa&#8217;nın planı da Kafkas Cephesi&#8217;nden ilerleyip Azerbaycan Türkleriyle birleşmek ve sınırımızı kuzeye doğru genişletmek. Kâzım Karabekir &#8220;Doğu&#8217;ya gidelim. Orada zedelenmemiş bir ordu var. Onu terhis ettirmeyelim, bu kuvvet Milli Mücadele&#8217;nin başlangıcı olsun&#8221; diyor ve bu aşamada Mustafa Kemal&#8217;le görüşüyor. &#8220;Ben Doğu&#8217;ya gidiyorum, siz de gelin&#8221; dediğinde M. Kemal, &#8220;Bu da bir fikirdir&#8221; diyor. MİLLİ MÜCADELEYİ KARABEKİR BAŞLATMIŞ Anadolu&#8217;ya geçme fikri ilk Karabekir&#8217;den geliyor yani. Evet. Karabekir Paşa, Mustafa Kemal&#8217;in niyetinin İstanbul&#8217;da kalıp Harbiye Nazırı olarak hükümete girmek olduğunu, ancak İstanbul&#8217;daki siyasi kombinasyon iflas edip hükümete giremeyince müfettiş olarak Anadolu&#8217;ya geçtiğini söylüyor. Nitekim Mustafa Kemal&#8217;in tayini 30 Nisan&#8217;da çıkıyor. Ancak 30 Nisan&#8217;da Kâzım Karabekir Trabzon&#8217;a çıkalı 11 gün olmuştur. Mustafa Kemal&#8217;in Milli Mücadele&#8217;ye katılmasında ne kadar etkili oluyor Kâzım Karabekir? Erzurum Kongresi&#8217;ni Karabekir organize ediyor. Mustafa Kemal&#8217;i de kongreye o sokuyor. Çünkü Rauf Orbay ve Mustafa Kemal&#8217;i almakta tereddüt ediyor Erzurumlular. Onu ve yanındakileri İngilizlerin adamı sanıyorlar. Ancak Karabekir kefil olunca girebiliyorlar kongreye. İkincisi, Erzurum Kongresi&#8217;nden önce Mustafa Kemal, müfettişlik görevinden azlediliyor. Üstelik görevi Karabekir&#8217;e veriliyor, kendisinden Mustafa Kemal&#8217;i tutuklayıp İstanbul&#8217;a göndermesi isteniyor. Karabekir Genelkurmay&#8217;a mektup yazıp &#8220;Ben İngilizlerin emriyle bir Türk askerini tutuklama şerefsizliğini gösteremem. Emrinizi kabul etmiyorum&#8221; diye rest çekiyor. Yani askerlik hayatını riske atıyor. Mustafa Kemal&#8217;e de &#8220;Siz bizim komutanımızsınız, size tabiyiz. Karargâhımızla emrinizdeyiz&#8221; diye bağlılığını bildiriyor. Ama buna rağmen Karabekir&#8217;le ters düşüyor Mustafa Kemal? Mustafa Kemal&#8217;in hayatının İstiklal Savaşı&#8217;nın başlangıcındaki dönüm noktalarının hep Karabekir Paşa tarafından inşa edildiğini görüyoruz. Bu da kabul edelim ki, kolay hazmedilecek bir gebelik değildir. Mustafa Kemal&#8217;in üzerinde Demokles&#8217;in kılıcı gibi Karabekir gölgesi sallanıyordu. Ona çok şey borçlu, o nedenle de yanında uzun süre taşıyamazdı. Nitekim tasfiye etti. Peki Kâzım Karabekir neden hep arka planda kalmayı tercih ediyor? Bir Osmanlı tevazuundan söz edilebilirse de, askeri bir hiyerarşi de sözkonusu. Mustafa Kemal Cihan Harbinde ordu ve ordular grup komutanlığı yapmış. İkincisi, Mustafa Kemal içlerinde siyasetten en iyi anlayan kişi. Şunu bilelim ki, Milli Mücadele sadece bir askerlik başarısı değildir. Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın diplomatik manevralarının başarıdaki rolünü kabul etmek lazım. Mesela diğer paşalar savaş sonrasında siyasetle ilgilendiler; fakat hiçbiri siyasette başarılı olamadı. İnönü&#8217;nün dediği gibi Mustafa Kemal&#8217;in siyasetçiliği askerliğinden üstündür. Onu tercih bu sebeptendir. Kitapta saltanatla hilafetin ayrılması ve saltanatın kaldırılması Kâzım Karabekir&#8217;in fikriydi deniyor. Bu durumda laikliğin ilk tohumunu Karabekir atmış diyebilir miyiz? Bildiğiniz gibi hilafetin saltanatla birleşmesi İslamcı ekolde de çok eleştirilir. Öte yandan 1922&#8217;de saltanatın bu ülkeye hayır getirmeyeceği genel bir kabul halindeydi. Karabekir cumhuriyete geçilmesini ama hilafetin Müslüman toplumlarla bağımızı koruyacak bir silah, İngilizlere karşı bir koz olarak elimizde kalmasını istiyordu. Halifeli bir Cumhuriyet istiyordu. Halifeliğin neden Osmanoğullarında kalması gerektiğini savunuyordu? Tarihî bir devamlılık olarak bunu istiyor. Osmanoğulları bu ülkeye büyük hizmetleri geçmiş bir aile. Bunun yanı sıra Mustafa Kemal&#8217;in hilafeti de üzerine almasından, böylece aşırı güçlenmesinden korkuyor. LOZAN&#8217;DA DİNSİZLİK TELKİN EDİLDİ Halifeliği Mustafa Kemal&#8217;in almasına neden karşı? Mustafa Kemal hem halife, hem de devlet başkanı olursa saltanat başka bir şekilde ihya edilmiş olur, din ve devlet işleri birbirine karışır diye karşı çıkıyor. Nitekim Mustafa Kemal, Meclis&#8217;teki hocalarla sarık ve cüppe giyip fotoğraf çektiriyor ve üzerine &#8220;İdeal hatırası&#8221; anlamına gelen &#8220;Mefkûre hatırası&#8221; diye yazıyor. Daha da önemlisi, Balıkesir Hutbesi ve öncesinde aşırı dinci konuşmalar yapıyor. Karabekir, Mustafa Kemal&#8217;i &#8220;Paşam, dini siyasete karıştırmanın acısını yeterince çekmedik mi? Niye böyle yapıyorsunuz?&#8221; diye uyarıyor. Mustafa Kemal de halife olamayacağını anlayınca halifeliği kaldırıyor. Halifenin ayrı bir iktidar odağı olarak kalmasını istememesinin sebebi bu. &#8220;Anayasamız Kur&#8217;an&#8221;dır diyen bir Mustafa Kemal&#8217;den, &#8220;Bizim ilkelerimiz gökten indiği sanılan kitaplardan alınmamıştır&#8221; diyen bir Mustafa Kemal&#8217;e değişim nasıl gerçekleşti? Bunu iki faktörle açıklıyorum. İç faktör, iktidar mücadelesidir. Hilafetin kaldırılması, içerideki iktidar mücadelesinin sonucuydu. Mustafa Kemal ve çevresi 1930&#8217;lara kadar etrafındaki bütün odakları teker teker tırpanlayarak ortada muhalefet edecek hiçbir kurum, dernek, gazete vb. bırakmaz. Halifeliğin kaldırılmasının ardından basın susturulur, ana muhalefet partisi kapatılır. İtiraz edenler İstiklal Mahkemeleri&#8217;nde yargılanıp asılır. İzmir Suikasti davası bunun zirvesidir. 1926&#8217;dan 1945&#8217;e kadar muhalefetsiz bir cumhuriyet yaşanır. Dış faktör açısından baktığımızdaysa hilafetin kaldırılması dahil, laiklikle ilgili dine karşı bir akımın başlamasının kökeninin Lozan olduğunu görürüz. Neler oldu Lozan&#8217;da? Lozan&#8217;da Balıkesir hutbesindeki gibi İslamiyet&#8217;e bu kadar vurgu yapılmasının bağımsızlığımızı tehlikeye atacak bir tehdit olduğu telkin edildi. Karabekir, İsmet Paşa&#8217;ya &#8220;İsmet, bu din aleyhindeki fikirler size Lozan&#8217;da telkin edildi değil mi?&#8221; diye soruyor. İsmet Paşa da zımnen kabul ettiğini belirten dolaylı bir cevap veriyor. &#8220;Bak Kâzım, biz savaşa Macarlar ve Bulgarlarla beraber girdik. Hepimiz kaybettik ama sadece bizim bağımsızlığımız ortadan kaldırıldı. Müslüman kaldıkça bağımsızlığımızın tehlike altında kalacağını bilmemiz lazım&#8221; diyor. Sonuca baktığımızda İngiltere Kralı Lozan&#8217;a onay imzasını hilafet kaldırıldıktan sonra atmıştır. Fransızlar ve İtalyanlar da İngiltere Kralından sonra imza attılar. Demek ki Hilafetin kaldırılması özenle beklendi. Dikkat ederseniz laikliğin zedelenmesinin varlığımızı tehlikeye atacağı korkusu hala CHP liderlerine egemendir. İnönü&#8217;nün Lozan&#8217;da yaşadığı korku Halk Partisi&#8217;nin ruhunda yaşıyor anlaşılan. KIZIL PENÇE ATATÜRK&#8217;TEN EMİR ALIYORMUŞ Karabekir &#8220;Kızıl Pençe&#8221; adında bir örgütten bahsediyor. Bu o dönemin derin devleti mi? 1908&#8217;den itibaren Türkiye&#8217;de bir derin devlet oluşumu başladı. Fransız İhtilali&#8217;nden sonra kurulan Selamet-i Umumiye Komitesi&#8217;nin bir paralel devlet oluşturma çabası vardı. Bu önce İttihatçılar tarafından benimsenmişti. Bu komite milletvekillerini kontrol altına alıp baskı, yıldırma, susturma politikası ile istedikleri kanunun çıkmasını sağlıyordu. 1923&#8217;e doğru giden süreçte bu komite daha belirgin hale geldi. 1923&#8217;ten sonra da Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın etrafını çeviren yeni bir asalak gruptan bahsediyor Karabekir Paşa. Nasıl bir grup bu? Bunun içinde tetikçiler, İstiklal Mahkemesi üyeliği yapmış Kılıç Ali gibi operasyonlarda kullanılan kişiler, Ekrem Baydar gibi emniyet müdürleri var. Yani Mustafa Kemal&#8217;e bağlı özel bir teşkilatlanma. Yukarıdan aşağı doğru polisin ve askerin içine doğru uzanıyor. Ayrıca şunu belirtmemizde fayda var: 1923 meclisinde asker kökenlilerin sayısı 60 civarında. Meclise Genelkurmay&#8217;ın karargâhı benzetmesi yapılıyor. İstedikleri operasyonları yapıyorlar, kanun çıkacaksa çıkarılıyor, muhalifler bastırılıyor. Düşünün, 1925&#8217;te TBMM&#8217;de Halit Paşa vuruldu. Karabekir, kendisine suikast düzenleyenin, kitaplarını yaktıranın, bazı örtülü operasyonların Kızıl Pençe adını verdiği bu örgüt tarafından gerçekleştirildiğini ana hatlarıyla aktarıyor. Karabekir, &#8220;İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü, hem İsmet Paşa&#8217;nın başbakan olduğu hükümetin, hem de gizli Kızıl Pençe teşkilatının emrindeydiler. Buna doğruca Gazi emir verir, Meclis Başkanı Kazım Paşa ve Kılıç Ali gibi en güvendikleri adamlar vasıtasıyla hükümet mekanizması gizli oyunlara başlardı.&#8221; diyor. Armağan: Amacım sesi kısılanların sesi olmak Kâzım Karabekir hakkında bu ikinci kitabınız. Neden Kâzım Karabekir üzerine çalışıyorsunuz? Sesi kısılmışların, mağdurların, mazlumların yanında olmak benim tarih üzerine çalışıyor olmamın en önemli sebeplerinden biri. Bundan önce Sultan II. Abdülhamid hakkında iki kitap yazdım. Onların yayınlanmasının ardından Türkiye&#8217;de neredeyse bir &#8216;Abdülhamid rönesansı&#8217; yaşandı, yüzlerce Abdülhamid kitabı çıktı, Abdülhamid&#8217;e bakışta önemli bir değişim meydana geldi. Aynı durum Kâzım Karabekir için de geçerli. Tarihte olduğundan farklı gösterilmiş, yaptıkları silinmeye çalışılmış, idamla yargılandığı gibi yazdıkları yakılmış, hatıratına el konulmuş ve yasaklanmış. Bu defa Karabekir&#8217;in sesi olmak istedim. Çünkü mazlumların sesi olmak gibi bir derdim var. Tarihte mağdur edilmiş kişileri seri halinde yazmaya devam edeceğim. Okuduğumuz tarih çok da doğru değil o halde? Tarih büyük ölçüde galip gelenlerin ışığında yazılır ki, bunun en büyük örneği Nutuk&#8217;tur. İstiklal Savaşı&#8217;nı kazanan, Cumhuriyet&#8217;i kuran birinin zaferinin kitabını yazması tarihte çok az rastlanan bir olayken, bu kitap aynı zamanda master (efendi) tarih konumuna yükseltilmiş. Diğerlerini ezip geçmiş. Peki diğer Paşaların yazdığı &#8220;Nutuklar&#8221;a ne oldu? Bilmiyoruz. Dolayısıyla biz İstiklal Savaşı ve sonrasının tarihini, savaştan sonraki siyasi mücadeleyi kazananların ağzından okuyoruz. Kitabınız 4 ayrı metnin birleşiminden oluşuyor, değil mi? Kaynaklarım, Karabekir&#8217;in yayınlanmış kitap ve günlükleri. Ancak bunlar parça parça ve farklı zamanlarda yayınlandığı için hem gerektiği gibi okunmamış, hem de bir bütünlük oluşmamış okurun kafasında. Ben Paşa&#8217;nın dört ayrı metninden yararlandım. İsmet Bozdağ&#8217;ın Paşaların Kavgası (Karabekir&#8217;in Nutuk&#8217;a Cevapları) adlı derlemesi, Karabekir&#8217;in Yapı Kredi&#8217;den çıkan Günlükler&#8217;i, İzmir suikastiyle ilgili yazdıkları ve savunması ile Bir Düello Bir Suikast adıyla basılmış 1933 yılı hatıraları. Bunları tarih sırası ve bir mantık çerçevesine oturtarak okuyunca çok çarpıcı bir resim çıkıyor. O alternatif resmi, parçaları birleştirerek kitabımda oluşturmaya çalıştım. Kitapta konuşan tamamen Paşa&#8217;dır. Benim katkım, sadece yazdıklarını düzenleyip sadeleştirmek. 01.04.2012 Kaynak: http://www.yenisafak.com.tr/Pazar/?t=01.04.2012&#38;i=375620&#38;k=b10]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/kizil-penceyi-ataturk-yonetiyordu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Karabekir&#8217;in yolundan gidilseydi daha demokratik bir Türkiye olurduk</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/karabekirin-yolundan-gidilseydi-daha-demokratik-bir-turkiye-olurduk/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/karabekirin-yolundan-gidilseydi-daha-demokratik-bir-turkiye-olurduk/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Mar 2012 08:59:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[II Abdulhamid Han]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[Kızıl Pençe]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa ARMAĞAN Kimdir?]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Söyleşi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4973</guid>

					<description><![CDATA[Yakın tarih çalışmalarıyla 2000&#8217;li yılların en çok konuşulan yazarı Mustafa Armağan, tarih bilgimizi sorgulayacak yeni bir kitap yazdı: Kızıl Pençe&#8230; Bu vesileyle kendisiyle İstanbul Ümraniye&#8217;deki evinde buluştuk. 3 yıldır üzerinde çalıştığı kitabını ve Kazım Karabekir&#8217;in Türkiye Cumhuriyeti için önemi konuştuk. Ama sorularımız tarihle sınırlı kalmadı. *** Mustafa Armağan&#8217;ı, Sultan II. Abdülhamit&#8217;ten sonra Kâzım Karabekir üzerine çalışmaya sevk eden ne oldu? Ben, hakkı yenmiş insanların acısını vicdanımda hisseden biriyim. Bu yüzden, tarihte mağdur edilmiş şahsiyetleri gündeme getirmeyi kalemimin hedeflerinden sayıyorum. Kâzım Karabekir de Abdülhamit gibi haksızlığa uğramış, mağdur edilmiş bir sima. Yakın tarihimizde bu denli kritik görevlerde bulunan Karabekir Paşa&#8217;nın adı İnkılâp tarihlerinde iki cümleye sıkıştırıldı. Hâlbuki İstiklal Savaşı onun zaferiyle başlamıştı. Son yıllarda Paşa&#8217;yı anlatan eserler hazırlamamın nedeni de bu. &#8216;Kızıl Pençe&#8217;, Kâzım Karabekir üzerine yoğunlaşmanızın bir sonucu olsa gerek. Kesinlikle. Karabekir&#8217;in iki tarafı var: İyi bir asker ve kalemi olan bir entelektüel. Ben entelektüel yönünü önemsiyorum. Tıpkı Atatürk&#8217;ün Nutuk&#8217;u yazarak yakın tarihi yönlendirmek istemesi gibi, Karabekir de Cumhuriyet döneminde İstiklal Harbi&#8217;nin üzerine örtülmek istenen şalı sıyırmaya soyunmuş. Üstelik bunu, Tek Parti rejiminin en kuvvetli olduğu tarihlerde, Cumhuriyet&#8217;in 10. yılında, Milliyet gazetesinde yayımladığı mektuplarla yapmış. Kızıl Pençe onun baskılarla, baskınlarla susturulmak istenen sesi. Öyleyse bu kitapla okur, Kâzım Karabekir&#8217;den Milli Mücadele dönemini yeniden mi öğrenecek? Kesinlikle&#8230; Eski bilgileri resetleyecek okur. Peki, en çok neye şaşıracağız? Karabekir&#8217;in Lozan ile ilgili anlattıklarına. Çünkü ben en çok buna şaşırdım. Bunun dışında, hilafete daha yakın duran, camilerde hutbe veren, hocalarla takılan Mustafa Kemal&#8217;in Lozan&#8217;dan sonra neden laik bir çizgiye geçtiğini de karşılıklı konuşmalar şeklinde dile getiriyor Karabekir. Bunlar tartışılacak bilgiler. Kâzım Karabekir, Mustafa Kemal&#8217;in hilafeti tercih ettiğine dair çok enteresan bilgiler veriyor&#8230; Oradaki iddiası özellikle ilginçtir. Kâzım Karabekir daha muhafazakâr ve daha dindar bilinir. Ama 1922&#8217;den 1923 başlarına kadar Mustafa Kemal, &#8216;dinci&#8217; bir görüntü sergiler. Balıkesir Hutbesi&#8217;nde: &#8220;Kanun-u esasimiz malumunuz olduğu üzere Kuran-ı Azimüşşandaki nusûstur.&#8221; diyor. Yani &#8220;Anayasamız Kur&#8217;an&#8217;dır.&#8221; diyen bir devlet başkanı vardır minberde. Ama sonra tam tersine dönüyor. Karabekir bunları Atatürk&#8217;ü sevmediği için mi anlatıyor? Hayır. Karabekir&#8217;i Mustafa Kemal&#8217;e düşman sanıyorlar. Ama değil. Onu daima sevmiş. Karabekir sadece Tek Adam yapılan Mustafa Kemal&#8217;e kırgın. Çünkü İstiklal Harbi&#8217;ndeki en yakın arkadaşlarına Lozan sonrası sırt çevirip &#8220;Asalaklar&#8221; dediği yeni bir grubun çemberine giriyor. O, Milli Mücadele ruhuna sahip Mustafa Kemal&#8217;i arıyor aslında. Evet, Karabekir kitapta Mustafa Kemal&#8217;in Lozan&#8217;la birlikte &#8216;Asalaklar&#8217; adında bir grup tarafından etki altına alındığını söylüyor. Kim bu Asalaklar? Kitaba adını verdiğimiz Kızıl Pençe örgütü bahsedilen. Yarı askerî bir yapılanma söz konusu bu örgütte. Mecliste kararlar onlar tarafından alınıyor. Ergenekon gibi bir yapılanma diyebilir miyiz? Tam olarak değil. Ama benzer tararfları çok! Kâzım Karabekir Millî Mücadele&#8217;nin kara kutusu adeta. Anlattıkları resmi tarihi nakavt edecek gibi. Kesinlikle. Öyle şeyler anlatıyor ki bunlar nasıl dikkate alınmamış şaşırıyorum. Deşifre edilmesi gereken çok şey var. Resmî tarihi sorgulamak için Karabekir&#8217;in yazdıklarını gündeme getirmek yeterli. Karabekir, yakın tarihimize meydan okuyor. İzmir Suikasti&#8217;nde muhalif zihniyet tasfiye edildi! Bir diziyle gündeme gelen İzmir Suikastı, Karabekir&#8217;e karşı yapılmış bir eylem değil mi? Muhalif bir zihniyetin tasfiyesi yapılmıştır İzmir Suikastı&#8217;nda. Milli Mücadele kahramanları da bu anlamda toplanıyor ve idamla yargılanıyor. Susturuluyor. Karabekir&#8217;in oradaki yaklaşımı &#8216;uyum&#8217; savunması değil, &#8216;kopuş&#8217; savunmasıdır. Karabekir, ayrıca ilginç bir hatırlatmada bulunuyor. Kendisine Mustafa Kemal&#8217;i tutukla diyen Genelkurmay&#8217;a, &#8220;Ben &#8216;İngilizlerin emriyle bir Türk komutanını tutuklama şerefsizliğini gösteremem!&#8217; demiş biriyim, suikaste kalkışacağımı nasıl söylersiniz.&#8221; diyor. Bu çok anlamlı bir mesaj Kâzım Karabekir Türkiye&#8217;nin demokratikleşmesinde nasıl bir rol oynamıştır? Bizim ilk ana muhalefet partimizin başkanı o. TerakkiPerver Parti&#8217;nin başına geçerek yanlışları düzeltmeye çalışıyor. Bunun için mücadele veriyor. Getirdiği eleştiriler de son derece mantıklı. Musul Meselesi&#8217;ni gündeme getiriyor ve Lozan&#8217;ın kritiğini yapıyor. Kürt meselesi ve Ermeni sorununu daha o tarihlerde görüp açılım yapmaya çalışıyor. Eğer Karabekir&#8217;in yolundan gidilseydi ve Terakkiperver kapatılmasaydı bugün demokrasi çıtası daha yüksek olacaktı. Ermeni ve Kürt sorunları bu kadar büyümeden halledebilirdi. Abdülhamit&#8217;e iade-i itibar yapıldı sayenizde. Görünen o ki, Kâzım Karabekir de Türkiye Cumhuriyeti zihninde hak ettiği yeri bulacak. Sırada hangi kişi ve olaylar var? Daha pek çok isim var üzerine eğilmek gereken. II. Bayezid, I. Mahmut, Selahattin Adil ve Fevzi Çakmak ve Patrona Halil. Bir de hak etmediği yerlerde olanları inceleyeceğim. İsmet İnönü onlardan biri. Osmanlıca&#8217;yı Bursa&#8217;nın mezarlarında öğrendim Günümüzde insanlar yaşadıkları şehirlere karşı çok duyarsız. Siz tam tersi. Şehirlere karşı nasıl bu kadar vefakâr olabiliyorsunuz? Çünkü geçmişimiz. Kökenlerimiz şehirlerde saklı. Hepimiz onlarda birleşiyoruz. Bursa Şehrengizi&#8217;ni de bu yüzden mi yazdınız? Her insanın bir &#8216;anne şehri&#8217; olduğuna inanırım. Benim için de bu şehir Bursa. Dünyayı Bursa&#8217;dan tanıdım. Onun sokaklarında koşarken, okullarında okurken, türbelerini gezerken&#8230; Hatta benim Osmanlı&#8217;ya yönelişimin temelinde henüz 7 yaşımdayken Osman Gazi Türbesi&#8217;ni ziyaret edişimin etkisi olduğunu söyleyebilirim. Tarihle ilgileniyorsanız bu biraz Bursa&#8217;nın sayesinde öyleyse&#8230; Evet, Osmanlıcayı da Bursa&#8217;nın mezarlıklarında öğrendim. Emir Sultan ve Pınarbaşı mezarlıklarına gider, saatlerce dolaşıp mezar taşlarını kâğıtlara kopya ederdim. Peki, hangi takımı tutuyorsunuz? Tabi ki Bursaspor. Herhalde en eski Bursasporlulardan biri benimdir. 1967&#8217;de Bursa&#8217;ya geldiğimde Bursaspor yeni kurulmuştu. Ama bugünki &#8216;Yeşil timsahlar&#8217; simgesine ısınamadım. O zaman kullanılan &#8216;Yeşil İncileri&#8217; daha çok seviyorum. Bursaspor, şampiyon olduğunda ne hissetiniz? Gayet tabi çok sevindim. Osmanlı&#8217;yı kuran şehir&#8217; şampiyon olmuş, sevinilmez mi? &#8216;Siyah Süt&#8217;ü ilk ben yazdım Edebiyat mezunusunuz, tarihe yöneldikten sonra edebiyata vakit ayırabildiniz mi? Tabii zamanım azaldı ama şiir okumayı hiç bırakmadım. Necip Fazıl, Yahya Kemal, İsmet Özel, Sezai Karakoç hep yanımdadır. Yabancı şairlerden de Rilke&#8217;yi çok severim. Bir de Eliot&#8217;u&#8230; İki de yayınlanmış şiiriniz varmış&#8230; &#8216;Ben ve Zaman&#8217; bir de &#8216;Siyah Süt&#8217; adında iki şiirim var. Biri Mavera, diğeri Yağmur dergisinde yayımlandı. Çoğu insan bilmez benim yazdığım şiirleri. Cahit Zarifoğlu ile mektuplaşmalarımız vardır. O da sevdiğim şairlerden. *** Günde 16 saat çalışıyorum! Köşe yazarlığı, televizyon programı, konferanslar, dergilere yazılar&#8230; Bu kadar yoğun tempo içinde nasıl bir şeyler üretebiliyorsunuz? Bunu biraz &#8216;işsizliğime&#8217; borçluyum. 2004 yılında gönüllü bir işsizlik tercihi yaptım. Ve kendimi tarihe vakfettim. Günde kaç saat çalışıyorsunuz? 16 saati buluyor çoğu zaman. Ancak eşim yemek için çağırdığında çıkıyorum odadan. Evinizde mi yazıyorsunuz yazılarınızı? Evet. Evin en üst katı benim inzivagâhım. Duvarları olmayan bir oda burası. Duvarlar kitaplarım. Hapishanem bir bakıma. Oradan uçurduğum her yazı azad ettiğim kuşlar gibi. Şehir dışına da çok çıkıyorsunuz konferanslar için. Evet. Bu gidişle ayak basmadığım il ve ilçe kalmayacak. Eşinizi de götürüyor musunuz? Nadiren. Çünkü onlar benim hızıma yetişemiyor. Yılda 100 konferans veriyorum. İnanılmaz talep var. Ayağımı firenden çeksem koşturmaktan yazı yazamam. Eşiniz şikâyetçi mi temponuzdan? Hayır, aksine destek veriyor. Çıkarttığım kitaplarda çocukların ve onun katkısı yadsınamaz. Kızlarım yazılarımı ilk okuyan oldu her zaman. Onların anlamadığı yerleri düzelterek herkes tarafından okunan bir yazar olmayı başardım. Birlikte vakit geçirebiliyor musunuz? En azından kahvaltıları beraber yapıyoruz. Çengelköy Çınaraltı müdavimi olduğumuz yerlerden. Dışarı çıktığımızda oraya gidiyoruz. Mustafa Armağan nasıl bir eş ve nasıl bir baba peki? Esra Armağan (Eşi): Çevremde böyle bir baba ve böyle bir eş yok. Çalışıyor olsa bile her işimizin takipçisi. Görünürde yok ama varlığı hissettiriyor kendisini. &#160; SEVİM ŞENTÜRK   &#8211;   11.03.2012 &#8211; Pazar Zaman Röportaj]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/karabekirin-yolundan-gidilseydi-daha-demokratik-bir-turkiye-olurduk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa ARMAĞAN İle Türkçe Ezan Üzerine&#8230;</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-armagan-ile-turkce-ezan-uzerine/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-armagan-ile-turkce-ezan-uzerine/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Oct 2011 07:16:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Adnan Menderes]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Celal Bayar]]></category>
		<category><![CDATA[Ezanın Türkçe Okunması]]></category>
		<category><![CDATA[habertimes.com]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Sarper Erkılınç]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe Ezan ve Menderes]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçe İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Ziya GÖKALP]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4772</guid>

					<description><![CDATA[Sayın Armağan, öncelikle şöyle bir soru ile başlamak yerinde olacaktır. Sizce Ezanın Türkçe okunması Osmanlı İmparatorluğunun Batılılaşma sürecinde aydınlar ya da devlet yönetimi tarafından tartışılan konulardan biri olmuş mudur? Özellikle 1910’lu yıllarda bazı reformist Türkçü yazarlar tarafından tek tük çıkışlar görülmekle birlikte Türkçe ezan isteğini en net bir şekilde ifade eden kişi, Ziya Gökalp olmuştur. Ziya Gökalp’in bu talebi ekseriyetle 1918 yılında yayınlanan Yeni Hayat isimli kitabında dillendirdiği bilinir ama son kitabımızda biz bu tarihi 1915’e kadar çektik. Bu kitabında yer alan ve Bir ülke ki camisinde Türkçe ezan okunur, Köylü anlar manasını namazdaki duanın mısralarıyla başlayan “Vatan” başlıklı manzumesiyle birlikte bu konuda bir düşünce tohumu ekilmiş olduğunu görüyoruz. Biliyoruz ki, Mustafa Kemal Paşa her ne kadar bütün düşüncelerine katılmasa da, Ziya Gökalp’i dikkatle ve takdir ederek okuyan biriydi. Nitekim Ziya Gökalp’ın Türkçe Ezan, Türkçe İbadet, Türkçe Kur’an gibi o zamana göre aşırı sayılabilecek fikirlerinin sonraki nesilleri ciddi manada etkilediğini biliyoruz. Aynı Ziya Gökalp’ın o yıllardan biraz önce “Ezan” isimli bir şiiri de var ama… Tabii ki… Ama dikkat edin, Sultan II. Abdülhamid döneminde yazılmıştır o şiir. Şimdi Abdülhamid dönemi çok ilginçtir. Sonraki dönemlerde ona karşı olduklarını söyleyen aydınlar Abdülhamid zamanında müthiş Osmanlıcıdır, çok muhafazakârdır, hatta Abdülhamidcidir. Ziya Gökalp de bu insanlardan birisidir. Nitekim 1908’de Abdülhamid’in cülus yıldönümlerinden birinde Abdülhamid’i öven bir şiir kaleme almıştır.  Ve söylediğiniz gibi Arapça ezanın güzelliklerini anlattığı “Ezan” adlı şiiri de vardır. Yahya Kemal de öyledir. O zamanki İrtikâ dergisinde Abdülhamid’i öven şiiri de vardır Yahya Kemal’in. Daha sonraları o da Abdülhamid’den kaçıp Paris’te Jöntürklere katılmıştır. Dolayısıyla o dönemde yazılan şiirler unutturulmaya çalışılmış, hatta yokmuş gibi davranılmıştır. Bu şiirler birileri tarafından kamuoyuna sızdırılacak olsa “irticacı”, “saltanatçı”, “eski rejim taraftarı” olarak yaftalanacakları bilindiğinden o dönemde yazılanların gizli kalması ihtiyacı hissedilmiştir. Peki, Türkiye’yi yasağa götüren süreç nasıl başladı ve gelişti? Ayrıca bu süreci nasıl değerlendirmeliyiz? Olayı inkılâplar bağlamında değerlendirmek gerekir. Tarihî süreci şöyle resmedebiliriz: 1924 Hilafetin kaldırılması ve tevhid-i tedrisatın kabul edilmesi. 1925 Şapka inkılâbı. 1926 Medeni Kanunun kabulü. 1928 harf inkılâbı. 1929’dan itibaren dilin özleştirilmesi (Öz Türkçeciliğin başlatılması) ve 1932’de Türk Dil Kurumu’nun kurulması. Aynı yıl Türk Tarih Kurumun kurulması ile tarih görüşünde değişiklik yapılıyor ve böylece kültür devrimleri safhasına geçilmiş oluyor. Nihayet ‘Son inkılâp’ olarak sıra dinde reforma geliyor. Bu süreci böyle okumak lazım. Dinde reformun amacı şudur: Türkiye de harf değişikliğine, medeni kanun getirilmesine, şer’i devletten laikliğe geçilmesine, dilin ve tarihin değiştirilmesine rağmen hala soğumayan, direnen dinî bir hararet  mevcut. İnsanlar hala mevlitlerde, Kur’an okunurken ağlıyor, yaşıyor o duyguları. Ama laik yıldönümleri insanları aynı şekilde etkilemiyor. Belki bir bando yerleri zangırdatarak geçiyor ama o sivil din dediğimiz insanların kendi aralarında samimi bir şekilde yaşadıkları ortamda dinin oluşturduğu ambiyans, ya da Şerif Mardin’in deyişiyle ‘efsun’ diyelim, bir türlü yakalanamıyor. Duadan, ilahiden, Kur’an’dan zevk alma olgusu yeni rejim tarafından laikleştirilemediği gibi, onun alternatifi de aynı şekilde insanların gönüllerine tesir edemiyor. Edemeyince ikili bir ambiyans doğuyor: Biri dinî, öbürdü laik. Halbuki onlar ikincisini birincisinin yerine ikame etmek istiyorlardı. İşte halkın kalbine inmek, günlük hayatında onun duygusal dünyasının fethi bir türlü başarılamıyordu. Bu yüzden din alanının soğutulması gündeme geldi. Yerini alamıyorsa, yerine geçirilmeliydi. Ne yapılıyor bunun için? Kur’an tercüme ettiriliyor ve camilerde Türkçe Kur’an okutulmaya başlanıyor. Türkçe ibadet gündeme geliyor. Sonra da namazlarda dua ve surelerin Türkçe okutulması konusu arkasından&#8230; Hatta “iftitah tekbiri” denilen “Allahu ekber” değil, “Tanrı uludur” diyerek namaza başlanması, arkasından tekbirlerin, salaların, salavatların Türkçe getirilmesi ve en son 1932 başında Fatih Camii’inde ilk Türkçe ezanın okutulma girişimi. Tekil bir olay gibi görünüyor ama arkası gelecektir. Özetlersek, 1932 yılına kadar diğer inkılâplar, reformlar tamamlanıyor, laikliğe geçiliyor ve bir adım daha atılarak 1932’de artık din alanının devlet tarafından tanzim edilmesi noktasına geliniyor. Sadece idari şekline değil, içeriğine de bir müdahale başlıyor. Burası artık laikliğin kırılma noktasıdır bence. Laiklik belki buraya kadar esneyebilir. Yani Diyanet’in kurulması, din adamlarının devlete bağlı hale getirilmesi&#8230; Ama artık devletin sınırı aşarak, “İbadeti şöyle yapacaksın, duanı böyle edeceksin, namazı böyle kılacaksın” demeye başlaması ve bunu kanuni ya da idari bir takım yaptırımlarla düzenlemeye kalkması laiklik sınırının aşıldığı anlamına geliyor ki, bu hem halk için sıkıntılı bir süreç, hem de laiklik adına sıkıntılı bir yorum oluşturmuştur. Halk tarafından, daha doğrusu dilden dile dolaşan bir söylem olarak Ezanın Arapça okunması yasağı Mustafa Kemal Atatürk tarafından konulmuştur. Bu söylemi nasıl değerlendiriyorsunuz? Şimdi ezan yasağının iki aşaması var. İlki, Atatürk tarafından 1932’de başlatılan aşama. Türkçe ezanı bizzat Atatürk istiyor. Fakat bir kanun çıkartmıyor, sadece Diyanet kanalıyla bir idari düzenleme olarak müezzin ve imamlara yönelik bir genelge yayınlatıyor ve ‘Bundan sonra ezan Türkçe okunacaktır’ deniliyor. İkinci aşama olarak 1941’den 1950’ye kadar devam eden yasal süreç geçerli, yani kanunla Arapça ezanın yasaklanması devresi. Sene 1941, artık Atatürk ölmüş, İnönü Cumhurbaşkanı ve Refik Saydam Başbakan. Peki ezan yasağını Atatürk kanunla düzenleyemez miydi? Bence Atatürk bu konuda çok kurnaz davrandı. Çünkü devlet ve din işlerinin ayrılması anlamındaki laiklik, eğer devlet bir kanun ile ibadetin nasıl yapılacağını düzenlemeye kalkarsa çiğnenecekti. Laikliği ben koydum, ben çiğnedim, gibi abes bir durum ortaya çıkacaktı. Çünkü sonuçta bir insanın camide nasıl ibadet edeceğini devlet düzenliyorsa, o bir din devleti demektir ve laik değildir. Bir dini, o dinin kendi kuralları düzenler. Yani hangi dua okunacak, hangi şekilde namaz kılınacak? Laik devlet bunlara karışamaz. Şöyle düşünün: Devlet insanların alnı secdeye gitmeyecek diye bir kanun çıkarabilir mi? O zaman bu nasıl bir laiklik olacak? Din işlerine o dinin otoriteleri karar verir. Nasıl din adamlarının devlet işlerine karışması yanlışsa, devletin de ibadetlere müdahalesi aynı şekilde yanlıştı. Dolayısıyla Atatürk daha ‘denemeci’ bir yaklaşım seçti. Acaba Türkçe ezanı topluma bu şekilde tutturabilir miyim? diye düşündü. Yoksa Celal Bayar’ın dediği gibi eğer Harf devriminde olduğu gibi hakikaten kafasına koymuş olsaydı bunu ne yapar eder çıkartırdı. Dolayısıyla Atatürk bu konuda ısrarcı değildi ve bu uygulamanın zaman içinde oturacağını düşünüyordu. Bu açıdan ezan yasağını bir kanunla düzenleme yoluna gitmedi. Konuyu idari düzenleme aşamasında bıraktı. 1941 yılında ise yasak kanunla düzenlendi, üstelik hem para cezası, hem de hapis cezası getirildi. Böylece laiklik çok ağır bir yara almış oldu. İnsanlar mağdur oldu; dayak yiyenler, işini kaybedenler, hüküm giyenler, mahkemelerde sürünenler vs. Devlet büyük bir itibar kaybına uğradı. Toplum devletinden uzaklaşmaya başladı. Halk namazını kılacak ama etrafa gözeticiler koyuyor, jandarma geliyor mu, müfettiş, öğretmen birileri var mı diye; ancak emin olduktan sonra ezanını okuyabiliyordu. Aynı şekilde Kur’an öğretmek de yasaktı. İşte böyle bir ortamda, 1950’de Rahmetli Adnan Menderes’in yaptığı şey “Arapça ezanı okuyanlar 300 liraya kadar para cezası ve 3 aya kadar hapis cezası ile cezalandırılır” fıkrasını kanundan, 526. maddeden kaldırmaktır. Bu değişiklik ile bence laikliğin ruhuna çok uygun bir harekette bulunuldu. Bilindiğinin aksine Menderes Arapça ezan okuma mecburiyeti getirilmedi, Türkçe okumak da yasaklanmadı. Kanun laikleştirildi, tarafsızlaştırıldı. Sonrasına ise cemaat karar verdi. Hangi şekilde ibadet etmekten zevk duyuyorsa onu yaptı. 60 senedir bir tek vakitte, bir tek camide Türkçe ezan okunmadıysa halk tercihi belli. Dolayısıyla Adnan Menderes ve Celal Bayar’ın tavırları laikliğin ruhuna uygundu. Bütün bu yapılanların sebebi, halkı daha da dindarlaştırmak olarak açıklanıyor. Bunun doğruluğunu ya da yanlışlığını nasıl değerlendirebiliriz? Türkçe ezanla amaçlanan şey, halktaki dinî hararetin soğutulmasıdır. Bu hararet nasıl soğutulabilir? Cumhuriyetin kurmak istediği kurumların karşısındaki alternatif tek halk kurumu olan camiler nasıl cemaat açısından karizmasını kaybedebilir? Dava buydu. Dikkat ederseniz aynı tarihlerde Halkevleri açıldı ve ilçelere kadar ısrarla yaygınlaştırıldı. Halkevleri ne demek? Cami Allah’ın evi, onun karşısına, bazen kapatılan caminin içine Halkevi açılıyor. Maksat, buradan da belli değil mi? Peki, bu sürecin sonunda ne oldu? Bugünlerde de okuyoruz, siz de okumuşsunuzdur. ‘Efendim Ezan Türkçe okunursa insanlar anlar, Allah’ı daha çok severler, camiler dolar, taşar’ deniliyor. Peki, öyle mi olmuş?  Hayır. Uygulama tam tersini gösteriyor. Camiler neredeyse tamamen boşalmış, insanlar evlerinde ibadete başlamışlar. Çünkü sünnet değiştirilmiş. Peygamber Efendimiz’in (SAV)  sünneti değiştirilmiş. Dolayısıyla insanlar ezan Türkçe okununca o namazın kabul olmayacağını düşünmüşler.  O yüzden namazlını evlerinde kılmayı tercih etmişler. Yani baştaki iddianın tam tersi gerçekleşmiş oluyor. İkinci olarak camiler boşalınca ne oluyor? Denildi ki, o kadar para veriyoruz imama, müezzine ama bunların cemaati yok. Ne yapalım? Bir semtte 3 cami varsa 2’sini kapatalım ve herkes o tek camiye gitsin. Mesela Çorum’un Alaca ilçesinde tek bir tane cami bırakılıyor. Üçüncü ve son olarak, bunlar yapılınca, ‘Camiler neden boş duruyor?’ deniliyor. Milli servet olması açısından bakılıyor olaya. Bu sefer de cami binalarını başka amaçlarla kullanalım deniliyor. Ne yapılıyor? Buğday depoları yetmiyor, depo olarak kullanılıyor. Ahıra Askeri birliğin ahır ihtiyacı var, onun için kullanılıyor. Mesela Bursa’da Molla Arap Camii bu amaçla kullanılıyor ve daha çok örnekleri var bunun. Yetmedi, kiralayalım deniliyor. Minaresi yıkılarak kullanılan böyle pek çok cami var. Dükkân olarak kullanılmışlar. CHP ilçe ve bucak teşkilatları ve Halkevlerinin minaresi yıkılmış camileri büro olarak kullandıklarını biliyoruz. Sonuçta şöyle bir durum ortaya çıkıyor: İnsanlar ezanın ne dediğini anlarsa daha çok dindarlaşacak, camilere dolacak diye bir gerekçeyle başlayan süreç insanların kutsala olan saygısını da ortadan kaldırıyor. Camileri ahır olduğunda artık camiye saygısı kalır mı insanların? Orada bir çöp bile bulsanız kaldırmak isterken ahır olduğunu görünce o alanın dokunulmazlık, kutsallık değeri da yıkılıyor gözünüzde. Ondan sonra bakın sırasıyla neler geliyor: Birçok caminin yıkılması, zarar görmesi, çürümeye terk edilmesi, vs. İşte bunu yapınca toplumu bir arada tutan en önemli faktörlerden bir tanesini, kutsallık bağını ortadan kaldırmış oluyorsunuz. Bir örnek verebilir misiniz söylediklerinize? Mesela 27 Mayıs İhtilalinden sonra darbeciler ile CHP gençlik örgütleri 18 Martta bir Çanakkale gezisi düzenliyorlar. Çanakkale’ye, yani bu ülkenin kuruluşundaki en önemli mekâna, şehitlerin mezarlarına. Bir gemi tutuluyor ve üniversitede okuyan kız ve erkekler gemiye bindiriliyor, aynı zamanda kasa kasa içki de konuluyor. Yolda içki, dans, türlü rezaletler… Çanakkale’ye çıkıldığında ise sadece bir avuç insan kendinde. Geri kalanlar sarhoş ve rezillik çıkartıyorlar. Maalesef aynı durum dönüşte de yaşanıyor. Bazı genç kızlar bekâretlerini yitiriyor. Bu geziye basın mensupları da katılmış. Duyulmasını istemiyorlar rezaletlerin, inerken basına paralar veriliyor, lütfen bunları yazmayın diyorlar. Fakat birkaç gün sonra kızı felakete uğrayan bir anne emniyete şikâyette bulunuyor. Tabii emniyet muhabirleri eliyle olay basına yansıyor ve tarihe KADEŞ REZALETİ adıyla geçiyor. İşte Cumhuriyet gençliğini getirmek istedikleri nokta burası. Çanakkale gibi tüylerimizin ürpermesi gereken bir kutsal mekâna insanları sarhoş ederek götürmek ve onların gözünde bütün kutsalları yıkmak. İşte tam da bu noktada 1950’de ezanın Arapça okunması aslında bir dönüm noktasıdır. Bir simgedir. Kritik bir virajdır. Eğer o viraj alınamasaydı Türkiye çok daha maneviyat yoksulu bir ülke olacaktı. Maneviyatın yeniden dirilmesi 1950’de başlıyor. İmam-Hatiplerin açılması, Kur’an öğretiminin serbest bırakılması, hafızlık öğretiminin başlaması vs… Bu sebepten ezan ın aslında olduğu gibi Arapça okunması çok önemli bir dönüm noktası olmuştur.  Eğer o viraj alınmamış olsaydı Türkiye’nin hali bugünkü Kıbrıs’tan farklı olmazdı. İşte Kıbrıs’ın hali ortada. Kur’an öğretimi yasaklanıyor ve bunu yapanlar da öğretmenler sendikası.  Aynı öğretmenler sendikası ÖSYM sonuçlarında en başarısız yer olarak Kıbrıs’ın çıkması konusunda nedense seslerini çıkarmıyorlar. Kıbrıs’ta bir konferans vermiştim geçen yıl. Orada dedim ki: ‘Kıbrıs’a bakın ve Türkiye’nin ne hale getirilmeye çalışıldığını anlayın.’ Bu açıdan 1950 çok önemli bir viraj oldu. 1950’de öyle bir patlama yaptı ki halkın talebi, Meclis’te yapılan ezan oylamasında CHP’nin de olumlu oy vermek zorunda kaldığını görüyoruz. Bana göre Menderes bu adımı iktidara gelir gelmez atmasaydı, Arapça ezanın okunmasının önündeki engeli kaldırmış olmasaydı, sanıyorum ileride hiç atamazdı. Çünkü 1950’de perişan olmuş bir CHP varken karşılarında, ileriki yıllarda tekrar toparlandılar ve güçlendiler, hatta Demokrat Parti’ye göz açtırmadılar muhalefetten.  “Felah” kelimesi var bir de. Sizce her şey Türkçeleşirken neden sadece ona dokunulmuyor? Şimdi içerik konusuna girersek ezanda toplam (tekrarlar ve edatlar hariç) 10 kelime var. Bu 10 kelimenin 4 tanesini (Allah, İlah, Muhammed, Resulullah) zaten günlük dilde kullanıyoruz. Eğer Müslüman olmak için söylenmesi gereken Kelime-i Şehadet’in kelimeleri olan Eşhedü, İlah ve İllallah’tan ikisini de çıkarırsak bu rakam 6 kelimeye çıkar. Bilinmeyen 4 kelime kalır ve bunlardan biri de felah’tır. Mana olarak ‘kurtuluş’ demek.  Namazın manevi olarak kurtuluş olduğunu simgeliyor. Ezanı Türkçeleştirenler o kelimeye gelince duruyorlar. Ya millet bunu suiistimal ederse, haydin kurutuluşa diyerek;  ya bunu Cumhuriyetten kurtuluş olarak algılarlarsa, ya bunu dine dönüş olarak yorumlarlarsa; ya laiklikten kurtulmak gibi bir dua olarak okurlarsa gibi bir sürü soru. İşte o zaman deniliyor ki, felah aynen kalsın, Türkçe olmasın. Onu da katarsak geriye 3 kelime kalıyor. Bunlar hayya haydi demek, salah namaz demek, ekber de en büyük demek. Dolayısıyla birisine en fazla 3 dakika içinde öğretilebilecek bu 3 kelime için 1400 yıllık bir sünneti değiştirmek nasıl izah edildi, nasıl makul gösterildi? Ben hala anlayabilmiş değilim. Peki, Rahmetli Adnan Menderes’in bu süreçte istifa ettiği bilgisi ne kadar gerçekçi?...]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/mustafa-armagan-ile-turkce-ezan-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Karabekir&#8217;siz tarih olmaz</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/karabekirsiz-tarih-olmaz/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/karabekirsiz-tarih-olmaz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Jun 2011 16:51:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul'un Kurtuluşu]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklâl Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir'in Gözüyle Yakın Tarihimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Söyleşi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4477</guid>

					<description><![CDATA[Mustafa Armağan Kazım Karabekir&#8217;in Gözüyle Yakın Tarihimiz isimli kitabında İstiklal Savaşı&#8217;mızın iç yüzünü ve unutturulmak istenen bir Paşa&#8217;nın yaşadıklarını anlatıyor. Armağan, yakın tarihimize farklı ve yeni bir pencereden bakma imkanı sunuyor &#160; HARUN KARABURÇ Yayımladığı tarih kitaplarıyla tanınan araştırmacı yazar Mustafa Armağan&#8217;ın yeni kitabı çıktı. Kazım Karabekir&#8217;in Gözüyle Yakın Tarimiz isimli kitapta Armağan, 1918-1922 dönemini Paşa&#8217;nın penceresinden anlatıyor. İstiklal Savaşı&#8217;nda Doğu Cephesi&#8217;nde askeri ve siyasi alanda pek çok başarı elde eden Kazım Karabekir Paşa&#8217;nın haksızlığa uğradığını ve unutturulmak istendiğini söyleyen Mustafa Armağan, Paşa&#8217;nın kaleminden yazılan belgelere de yer veriyor. Karabekir&#8217;in yaptıklarının ders kitaplarında sınırlı bir şekilde yer verildiğine ve daha sonra olanlara, Kazım Karabekir&#8217;in yazdıklarının kitaplarda yer almadığına da dikkat çeken yazar, &#8220;Karabekir Paşa hain mi? Değil. Yalancı mı? Değil. Şerefsizin, alçağın teki mi? Bunu da söyleyemiyorlar. O zaman kardeşim, yazdıklarını neden hiç dikkate almıyorsunuz? &#8221; diyor. Yakın tarihimizi daha iyi anlamamız ve İstiklal Savaşı&#8217;mızın iç yüzünü görmemiz açısından Mustafa Armağan&#8217;ın Timaş Yayınları arasından çıkan Kazım Karabekir&#8217;in Gözüyle Yakın Tarihimiz herkesin kitaplığında bulunması gereken bir araştırma kitabı. Kazım Karabekir&#8217;in resmi tarihe muhalefet ettiği anı kitaplarının onun gizemini bir kat daha artırdığını ve orada bir &#8216;düğüm&#8217;ün olduğunu ve bu düğümün bir türlü çözülemediğini söylüyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? Nedir o düğüm? Düğüm dediğim şudur: Bu anılar sahtedir denilemiyor, zira sağlığında bizzat yazmış, hatta yazdıkları, 1933 gibi yeni rejimin kendini en güçlü hissettiği bir tarihte basına kadar yansımış. İstiklal Harbimizin Esasları adıyla bastırdığı kitabı göz göre göre yaktırılmış. Demek ki, Karabekir Paşa&#8217;nın bu kitapları yazdığından kimsenin kuşkusu yok. Ancak enteresan olan taraf, yazdıklarının içeriği kabul görmüyor, İnkılap tarihlerinden ısrarla dışlanıyor. Ben de diyorum ki: Karabekir Paşa hain mi? Değil. Yalancı mı? Değil. Şerefsizin, alçağın teki mi? Bunu da söyleyemiyorlar. O zaman kardeşim, yazdıklarını neden hiç dikkate almıyorsunuz? TARİHE YENİ BİR PENCEREDEN BAKMAK Tarihe Kazım Karabekir Paşa gözüyle bakmanın, onun penceresinden anlamaya çalışmanın ve anlamanın menfi ya da müspet yanları neler olabilir sizce? Öncelikle Türkiye&#8217;de İnkılap tarihinin ters duran bir piramit gibi olduğunu tespit etmekte yarar var. Geniş bilgi yığını en tepede ama bütün bu yığının üzerinde durduğu üçgenin en dar yeri en altta ve tek bir kitabı, bir hatıratı esas alıyor: Nutuk&#8217;u. Bir tek kişinin -üstelik o kişi bu tarihi yapan aktördür aynı zamanda- yazdığı tarih, binlerce kişinin ve belki milyonlarca belgenin ortaya koyduklarının tek ölçütü nasıl olabiliyor? Tek bir kişinin haklılığını ve büyüklüğünü kanıtlamak için seferber edilmiş bir tarihtir yakın tarihimiz. Ama tarihe böyle bir &#8216;görev&#8217; verilemez ki? Tarihin bin bir türlü başka işi vardır. Dolayısıyla aslında değerli bir tarih belgesi niteliğindeki Nutuk&#8217;un 1927 gibi çok erken bir tarihte, daha olaylar tarihin görme alanına girmeden tarihi yazmış ve bitirmiş olması, hatta aynı zamanda diğer anlatıların susturulmuş olması, bugün temel tarih problemimizi oluşturuyor. Şimdi asıl sorunuza geliyorum: Bu problemi çözebilmek için bizim mümkün olduğu kadar fazla sesi tarih alanına dahil etmemiz gerekiyor ki, kısmen bir denge kurulabilsin. Bunu başarmadan yakın tarihin bir &#8220;tarih bilimi&#8221; haline gelmesi olası gözükmüyor. Bu nedenle Mustafa Kemal&#8217;in yazdıklarını, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay ve İsmet İnönü&#8217;nün vd. hatıralarının yanına koyarak okumak gerekir. Ben bu kitapta Kazım Karabekir&#8217;in gözüyle 1918-1922 dönemini, yani İstiklal Savaşı&#8217;nın içyüzünü anlatmayı denedim. Yakın tarihe tek pencereden baka baka yorulanlara yeni bir pencereden bakma imkânını sunmak istedim. İstanbul&#8217;un kurtuluşu 6 değil 2 Ekim Kazım Karabekir&#8217;i unutturma çabaları içinde olunduğunu söylüyorsunuz. Karabekir Paşa neden unutturulmak isteniyor? Ç ünkü kimseye gebe değil, kimsenin lutfuyla bir yerlere gelmiş değil. Alnı açık, başı dik. Bunun için gerektiğinde Mustafa Kemal&#8217;e dahi karşı çıkıyor, ondan hesap sorabiliyor, eleştirebiliyor. Tabii bu yüzden de tasfiyeye uğruyor, Lozan&#8217;a gönderilmiyor vs. O da muhalefete geçiyor. Terakkiperver Cumhuriyet Partisi&#8217;nin başkanı olarak muhalefetine devam ediyor. O da kapatılıyor ve bir suikast bahanesiyle idamla yargılanıyor. Kendisine bağlı askerlerin ihtilal çıkaracağı tehdidi üzerine beraat ettiriliyor, aksi halde belki de asılacaktı. Emekli ediliyor ve kapısına hafiyeler dikilerek hayattan tecrit ediliyor. Siyaseten bitiriliyor. İşte 1927&#8217;den 1933&#8217;e kadar sürecek olan bu ilk tecrit döneminde süreli eser yazıyor Paşa. Yalnız unutturmanın sadece Kazım Karabekir&#8217;e değil, diğer muhalif İstiklal Savaşı kahramanlarına da uygulandığını söylememiz lazım. Mesela Selahattin Adil Paşa, hem Çanakkale kahramanı, hem İstiklal Savaşı&#8217;nda emekleri olan birisi. Düşünün, İstanbul&#8217;u İngilizlerden o teslim alıyor. Ne zaman? Ekim&#8217;in 2&#8217;sinde. Peki biz neden 2 Ekim&#8217;i değil de, 6 Ekim&#8217;i kutluyoruz İstanbul&#8217;un kurtuluş yıldönümü için? Hiç düşündünüz mü? Herhalde 2 Ekim demiş olsak Selahattin Adil Paşa&#8217;nın adı bir yerlerde anılacak diye korkmuşlar ve ordumuzun İstanbul&#8217;a giriş tarihini esas almışlar. Kitabın &#8220;1920&#8217;de Cumhuriyet&#8217;i Kim İstedi?&#8221; Bölümünde az da olsa Kürtlerin milli davaya ne kadar sadık kaldıklarına değiniyorsunuz. Bugün gündemleri meşgul eden Kürt sorununa siz nereden bakıyorsunuz? Karabekir Paşa&#8217;yla paylaştığım nokta, Kürt sorunu&#8217;nun imal edildiği bir, ihmal edildiği iki. Eğer Cumhuriyet gerçekten halkın Cumhuriyeti olarak kurulmuş olsaydı, bu halkın iki büyük Müslüman unsurdan oluştuğunu ve ancak onların haklarını korumak üzerine bina edilirse bu yapının uzun ömürlü olabileceğini görürdük. Olmadı, bir halk &#8216;yaratmak&#8217; ve onun ölçütlerine uymayanları &#8216;asimile etmek&#8217; şeklinde benimsenen yol, bizi bu günlere getirdi. İşte Karabekir daha 1920&#8217;lerin başından itibaren Kürt meselesine dair yazdığı rapor ve tekliflerde bu meselenin bir bilgi meselesi olduğunu ve Kürtlerle ilgili araştırmaların henüz elimizde olmadığını söylüyor, ikincisi, ihmal edildiklerini defalarca dile getiriyordu. Tabii o devirde kimsenin onu dinlemeyecek hali yoktu; raporları da okunmadan çöp sepetine atıldı. Sonuç: Bir de baktık, haritamızın bir köşesi yırtılmış. Osman Baydemir geçenlerde çarpıcı bir açıklama yaptı: &#8220;Biz tokalaşabileceğiniz son kuşağız. Bizden sonrakiler bizden çok daha ileri taleplerle karşımıza çıkıyor ve bizi de beğenmiyorlar&#8221; dedi. Bilmiyorum, birileri bunu duydu mu? Arkası gelecek Kazım Karabekir Paşa&#8217;nın Milliyet gazetesindeki bir yazı dizisinde kendisine karşı yapılmış meydan okumasına bir mektupla cevap veriyor. &#8220;Milliyet Gazetesi Umum Neşriyat ve Yazı İşleri Müdürlüğüne Erenköy- 30 Nisan 1933 Efendim, &#8230; Fakat yazının devamı yok. O satırlarda Karabekir Paşa neler anlatıyordu? Bu parça, Karabekir&#8217;in 1933 yılında Milliyet gazetesinde kendi aleyhine başlayan kampanyaya verdiği cevabın başlangıç kısmıdır. Yani Karabekir&#8217;in kalemle başladığı savaşın ilk cümlesi. Bunun arkası gelecek ama sanırım onu benim kalemimden okumak için bir süre beklemeniz gerekecek. Zira Paşa&#8217;nın 1922-1933 arasında yaşadıklarını ikinci ciltte anlatacağım. Bunun için sonbahara kadar beklemeniz gerekiyor. Asıl tartışma bu ciltte kopacak, haber vereyim. YAYIN TARİHİ: 11.06.2011]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/karabekirsiz-tarih-olmaz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tarih ideoloji otlağı değil demokrasinin öğretmenidir (Star Gazetesi Söyleşisinin Tam Metni)</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/tarih-ideoloji-otlagi-degil-demokrasinin-ogretmenidir/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/tarih-ideoloji-otlagi-degil-demokrasinin-ogretmenidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Jun 2011 17:52:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Alternatif Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Işık KOŞANER]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir'in Gözüyle Yakın Tarihimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Nutuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4459</guid>

					<description><![CDATA[Tarih, ideolojilerin otlağı haline gelirse ‘herkesin tarihi kendine’ gibi bir absürtlük ortaya çıkmaz mı? Mustafa Armağan’a göre haksız kutuplaşmalar demokratik terbiyemizi yarım bırakıyor. SİNAN KAPLAN  /  İSTANBUL Mustafa Armağan’ın yeni kitabı “Kâzım Karabekir’in Gözüyle Yakın Tarihimiz”in yayınlandığı günlere paralel olarak Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in “resmi tarih dışında alternatif bir tarih” yazıldığını söylemesi pek çok tartışmaya sebep oldu. Armağan ile hem yeni kitabını hem de bu tartışmaları konuştuk. 1. Resmi-gayrı resmi tarih tartışmalarına sizin bakışınız nedir? “Alternatif tarih” üretilmeye çalışılıyor eleştirisinin anlamı ve hedefi ne olabilir? Bir kere şunu bilmeliyiz ki, anormal olan, yani kuralı bozup diğerlerine egemen olan tarih, gayri resmi tarih değil, resmi tarihtir. Kaldı ki, her ülkenin bir resmi tarihi olur ve buna da alternatiflerin çıkması asla yadırganmaz. Ancak totaliter devletlerde –galiba son totaliter ideoloji bizde yaşıyor- resmi tarih diğerlerini yok ederek var olmayaı kafasına koyar. Ya onlar, ya ben! Başka türlüsü mümkün değildir ona göre. Bu yüzden alternatif tarihler tekneyi sallayan birilerinin fesatlıklarını hatırlatır totaliter düşüncelilere. Ancak demokratik veya açık toplumlarda tarih, egemen olmak için yarışan, sürtüşen ve bu dinamizmden beslenen bir çok anlatıların yarış sahasıdır. Bunların rekabeti, mücadelesi sürtüşmesi arzu edilir bir şeydir. Totaliter resmi tarih ise hem diğerlerini bastırır, hem de tek tarih ve tek doğru olmak arzusundadır. Tarih eğer bir bilim olacaksa daima yeniliklere açık olmak zorundadır, her organizma gibi o da değişimi kendini yenileme fırsatı olarak görmeli ve bu farklı girdiler olmazsa taşlaşıp fosilleşeceğinin farkına varmalıdır. Bugün maalesef “İnkılap” veya “Devrim” tarihi disiplininin geldiği nokta, bilimsel açıdan hiç iç açıcı değildir ve giderek ideolojik bir fosile dönüşmektedir. Tehlike buradadır. Şimdi Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in 19 Mayıs 2011 tarihli benim gibi alternatif tarihçilere “muhtırası” –ki biliyorsunuz Aydınlık’ta Yalçın Küçük tarafından yeni 27 Mayıs olarak alkışlandı- iki bakımdan anlamsız gözüktü bana. 1) Tarihin nereye gittiğinin sorumluluğu Genelkurmay Başkanı’nın görevleri arasında yok; 2) Her Allahın günü Aydınlanma devriminden söz edenlerin, tarihe narh koymaya, yani bilimin önüne engel koyarak davulcuya veya zurnacıya kaçmasına mani olmaya kalkmalarını “esefle ve ibretle” izliyorum. Tarih ancak tarihle fethedilebilir. Muhtıra belki siyasette geçerli olabilir ama tarihte bir süreliğine müsekkin etkisi yapar ama geçince acısı daha feci olur. Biz Takrir-i Sükun’un, 27 Mayıs’ın, 12 Eylül’ün bu anlamda tarihte hangi tahribatlara sebebiyet verdiğini biliyoruz. Arzuya göre tarih imal etmenin bedeli, gerçeğin kendini gizlemesi veya sizi dışlamasıdır. Ermeni meselesini düşünün. 1915’ten bu yana 96 yıl geçti, hiç değilse dünya çapında 9 tane sözüne itibar edilir Ermeni uzmanımız olmalı değil miydi? Bugün Ermenice bilen hiçbir tarihçimiz yok diye övünenler var. Ermenice bilmeyen tarihçilerle Ermeni meselesini yazmanın geldiği sefil nokta ortadayken, hala Latife Hanım’ın mektupları üzerindeki yasağı kaldırmayışımızı nasıl yorumlamalıyız? Bu, bir yandan dünyaya ‘bütün arşivlerimiz açık, gelin inceleyin’ derken, öbür yandan kendi ayağımıza kurşun sıkmak değil de nedir? Onun için naçizane tavsiyem, alternatif tarihçilere gözdağı vereceklerine, onları ödüllendirsin Genelkurmay Başkanlığı. Çünkü tarih alanındaki dinamizmi onlara borçluyuz. Hatta PKK’yı kendi eliyle ürettiği gibi alternatif tarihi de kendi eliyle teşvik etmelidir bence. Yani kendi alternatif tarihini kendisi oluşturmalıdır. Tabii bu, Atatürk’ün kurdurduğu Komünist Parti gibi danışıklı bir dövüş olacaktır ama en azından rakip fikirler geliştirilebileceği (senaryo, manevra vs.) görülecektir. Bu sözlerimden sakın birilerinden ödül beklediğim anlaşılmasın. Kimseden ödül beklediğim filan yok. Benim ödülümü zaten okurlarım yeterince veriyor. Onlar için yazıyorum ve kim ne derse desin, tek bir okurum kalıncaya kadar da yazmaya devam edeceğim. 2. Sadece Nutuk okuyan biri İstiklal Savaşı hakkında ne kadar fikir sahibi olabilir? Bir kere 19 Mayıs 1919’dan öncesi hakkında hiçbir bilgi alamaz. İkincisi, 1919-1926 dönemi hakkında tek yanlı ve tek bir kişiyi haklı çıkarmaya dayalı bir fikir edinir . Öyle ki, bu sürece nice ferakârlıklarla giren öncüler sonunda hainliğe kadar varan ifadelerle damgalanırlar, öte yandan mücadeleye geç katılanların nasıl yüceltildiğne tanık olurlar. Bir dil sürçmesi mi diyelim? Kazım Karabekir’in uyardığı üzere Mustafa Kemal Paşa, İsmet İnönü’den da Paşa olmadan “Paşa” diye söz etmiştir Nutuk’ta. Hem de sık sık. Neden? Zira Bir Albayı Genelkurmay Başkanğına getirmişsin, halbuki onun altında bir sürü general çalışıyor. Generallerden “Paşa” diye bahsedilirken onların komutanının “Bey diye anılması tuhaf kaçacağı için İsmet’i erkenden “Paşa” yaptığına tanık oluyoruz. Öte yandan Sakallı Nureddin Paşa gibi değerli bir komutana verip veriştiriyor. Onu bırakın, Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuad Cebesoy gibi Milli Mücadele’nin “İlk Beşler”i Nutuk’un sonlarına doğru iyice hırpalanır. Sebep, bir muhalefet partisi kurmaları ve tüzüğüne “İtikadat-ı diniyeye hürmetkârız” diye yazmaları. Ben Karabekir kitabını yazmadan önce bu kadar farkında değildim. Biliyorsunuz bir cildi belgelerde oluşur Nutuk’un. Aslında belgelerin de asıllarıya karşılaştırılması gerekiyormuş. Çünkü onlarda çeşitli kesip biçmeler ve değişiklikler yapılmış. Karabekir bir telgrafının Nutuk’a alınırken içeriğin nasıl değiştirildiğine dair örnek de veriyor. Nitekim Erzurum Kongresi tutanaklarında Mustafa Kemal Paşa, Sultan Vahdettin’le arasındaki “sırlar”dan bahsediyor. Bu sırların şimdi açıklanması uygun değildir. Zaferden sonra açıklayacağım diyor. Oysa bundan bahseden kısmı Nutuk’ta yok, zaten bu sırlar da hiçbir zaman açıklanmadı. Öyleyse Nutuk da diğer hatıratlar gibi eleştiriye tabi tutulmadan kullanılmamalı. Hiçir hatırat gerçeği olduğu gibi veremez; bu iddiada olsa bile. Nutuk da kutsal bir kitap değilse tartışılabilmeli. Yok kutsal kitapsa o zaman da onu tarihin içine sokarak kirletmeyelim. 3. Tarih güncel bir kutuplaşma vesilesi olmaktan çıkartılabilir mi? Normalleşirse çıkabilir tabii. Ancak normalleşmesine izin verilmeli öncelikle. Yoksa tarih, giderek ideolojilerin otlağı haline geliyor. Sonuçta “Herkesin tarihi kendine” gibi eksantrik bir durum çıkıyor ortaya. Böylece demokratik terbiyemiz de yarım kalıyor. Tarih demokrasinin öğretmenidir. Farklılıklarımızı tarih tartışmalarında görecek ve gerçekten farklı kalarak tartışmanın güzelliğini yaşayarak bir arada ama farklı olmanın önemine ikna olacağız. Biz fikirlerimizi tarihe yükleyerek tartışmayı seviyoruz, çünkü fikrimiz zayıf. Belli bir fikir ekolünden gelmediğimiz ve kamplaşarak tartışmayıa seçtiğimiz için fikirlerimiz temelde zayıf kalıyor ve bu zayıflığı tarihle telafi etmeye çalışıyoruz. O zaman hepimiz ideolojimizin fırınına odun taşıyan fedailere dönüyoruz. Ne oluyoruz? Tarihteki bir olayı şu veya bu şekilde anlamlandırmakla meşgulüz sonuçta. Diyelim ki, Milli Mücadele’nin başlangıcını araştıracağız. Hemen gözlerimiz parlıyor: Karşı tarafın kalesine nasıl gol atacağım? Resmi tarihçi isem hemen Vahdettin’i hain ilan ediyorum, karşı isem kahraman. Oysa tarihte tarafgirlik elbette var ama olgusal düzeyde değil, buluş bağlamında, yani işe başlarken. Sonrasında olayın mantığı, belgeler, hatıralar vs. ile anlattıklarımızı delillendireceğiz. Ancak öyle olmuyor. Hükmü baştan veriyoruz, sonuca oradan gidiyoruz. İşte bunun için de kutuplaşıyoruz. Bakın bu kutuplaşma Genelkurmaydan başlıyor, bir kitap fuarındaki salona kadar iniyor. Yani derin bir kutuplaşma var. Bunu aşmanın yolu, tarihi rahatlatacak ve alternatif bakışların önünü açacak ciddi bir adım olabilir. Herkes kendi tarihini kendi kampında değil, ortak bir platformda tartışsın. Görsün ki, karşısındakiler de en az kendisi kadar vatansever, kendisi kadar “düşünebiliyor”, dinleyebiliyor. Bunu görerek tarihi bizi birbirimize tahammüllü kılmanın anahtarı kılabiliriz. 4. Kazım Karabekir’le ilgili kitabınızın bir de ikinci cildi gelecek. Niçin önemli Kazım Karabekir? Karabekir iki bakımdan önemi gözüküyor bana. Birincisi hakikaten vatansever, çalışkan ve kahraman, kısaca iyi bir insan. İkincisi, kahramanlığını sadece savaş alanlarında değil, elinden silahı bıraktığı zaman da devam ettirebilmesi ve bu defa kalemle mücadalesini sürdürmesi. Belki üçücünsü de hakkının yenmiş olması, mağduriyeti. Gerçekten de 1918 Kafkas harekâtında Erzurum, Kars ve Erzincan’ı kurtarması, sınır ötesi harekata girişmesi, İstanbul’a diğer komutanlar gibi yenik değil de galip ve moralli olarak dönmesi çok önemli. İstanbul’da dilinden düşünmediği slogan “Ya İstiklal, ya ölüm”. (İddiası, bu sloganı Mustafa Kemal’in kendisinden çaldığı yönünde.) Bir an önce Anadolu’ya gidelim diyor ve paşaları teşvik ediyor. Nitekim tayini çıkıyor, 19 Nisan 1919’da Trabzon’a çıkıyor. Böylece Milli Mücadele fiilen başlamış oluyor, zira elimizdeki en kuvvetli birlikler onun emrinde. 1920 sonlarında Milli Mücadele’nin ilk zaferini Ermenilere karşı kazanıyor. İlk diplomatik zaferi olan Gümrü Antlaşması’nı da imzalayan o. Şark Cephesi komutanı. Ancak zaferden sonra giderek gözden düşecek ve gün gelecek idam sehpalarının gölgesine yargılanacak, gün gelecek partisi kapatılacak, gün gelecek eve kapatılıp gözaltına alınacak. Ancak o bunlardan yılmadan yoluna devam edecek ve gerçekleri yazarak var kalacak. Bize onlarca kitaplık bir kütüphane bırakacak. Resmi tarihin yazmadıklarını yazacak. Kitabı toplatılıp yakılacak. Yılmayacak. Bütün bunlar dışında Kazım Karabekir’in sevmemi sağlayan bir yönü de sımscak insani yönü. Gerçekten halis bir Anadolu kilimi kadar lekesiz bir hayat geçirmiş. Yardımlaşmanın önemini kavmış. Kalkınmanın dayanışmadan geçtiğini farkedip örgütlenmelere gitmiş. Doğudaki ökszü ve yetimlere gözü gibi bakmış. Hatta bir bayram günü yolda Erzurum’daki askerlerinden biri kendini görüp elini öpüyor. Üstü başı dökülen askere üzerindeki yeşil kazağını çıkarıp giydiriyor ve yetkililere telefon ediyor: “Ben askerlerimi size böyle mi teslim ettim?” diye. Güzel bir insan bence. Bu güzellikleri daha geniş kitleler bilsin, tanısın istedim. 5. Kazım Karabekir’in Gözüyle Yakın Tarihimiz’de önceki kitaplarınızdan çok farklı bir anlatım ve üslup kaygısı var. Bu farklılık neden kaynaklanıyor? Kitabın rahat okunması benim için önemliydi. İstedim ki, okur kitabı eline alınca bir, iki oturuşta okuyup bitirebilsin. Bunun için de bölüm başlarına, yine Karabekir’in günlük veya anılarından kimi kesitler yerleştirerek onun gündelik hayatına, öznel alanına odaklandım ve kitabı öznelden nesnele ve nesnelden öznele gidip gelerek canlı bir tempoda okunacak hale getirmeye çalıştım. Demek istediğim, “kurgu” var, evet, bu kitabı okutmak için merdiven trabzanları gibi aralara yerleştirildi ama onlar bile Karabekir’in anlattığı “gerçekler”den oluşuyor. Konuluş gayesi, bizim merdiveni çıkmamızı fark etmeden kolaylaştırmaktan ibaret.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/tarih-ideoloji-otlagi-degil-demokrasinin-ogretmenidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İstiklâl Savaşını K. Karabekir başlattı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/istiklal-savasini-k-karabekir-baslatti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/istiklal-savasini-k-karabekir-baslatti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 30 May 2011 21:55:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklâl Harbi]]></category>
		<category><![CDATA[İstiklâl Savaşı]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir'in Gözüyle Yakın Tarihimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Söyleşi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4449</guid>

					<description><![CDATA[“Kâzım Karabekir’in Gözüyle Yakın Tarihimiz” kitabının yazarı Mustafa Armağan, “Kurtuluş Savaşı fikrinin 1919’da Mustafa Kemal’den çıktığı fikrinde değilim. Bu fikrin Kâzım Karabekir’den geldiği kanaatindeyim” dedi Kurtuluş savaşı fikri Mustafa Kemal’in değil! Resmî ideoloji ve aygıtları hızla çökerken tarihin kirli ve paslı sayfaları bir bir aralanıyor. Bugüne kadar milyonlarca çocuğa Millî Eğitim müfredatında öğretilen tarihin yanlış olabileceği dehşet verici bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor. Resmî tarih aleyhine söylenen her şey doğru olmasa da bunu tartışmak bile insanların geleceklerini kurgulamaları açısından önemli diye düşünüyorum. Bu noktadan hareketle, bu hafta Kâzım Karabekir’in anlatımlarını günümüz tartışmalarına ışık tutacak şekilde kaleme alan Mustafa Armağan’la yakın tarihi konuştuk. Kâzım Karabekir’in Gözüyle Yakın Tarihimiz kitabı yazarı olarak Genelkurmay’ın açıklamalarını kendisine sorduk… Genelkurmay yakın tarih çalışmalarıyla ilgili “Kurtuluş Savaşı saptırılıp, alternatif tarih yazıldığını esefle görüyoruz” dedi. Siz de Kâzım Karabekir’in İstiklâl Harbi’yle ilgili anılarını yayınladınız. Açıklamayla ilgili ne düşünüyorsunuz? Alternatif tarih dünyanın her yerinde var. Resmî tarihin olduğu her yerde alternatif tarih olur. Bundan kaçmak kurtulmak mümkün değil. Türkiye’de alternatif tarih yazıldığı kanaatinde değilim. Çünkü alternatif tarih, sadece çabalarla yazılacak şey değildir. Geleneklerinin oluşması esastır. Yani toplumun bir kesiminde savunulan bir dâvâ vardır. Bu dâvâ etrafında tarihçiler, bilim adamları, uzmanlar, ideologlar yetişir. Türkiye’de böyle belirgin bir ekol, gelenek yok. Ancak bir taraftan iyi ya da kötü millî görüş geleneğinden söz edilebilir. Yakın tarihle ilgili çalışmalarınızı nereye oturtuyorsunuz? Kendi çabamla Sivas’ta çıkan gazeteyi buluyorum. Gazeteyi okurken orada bir bilgiye rastlıyorum. O bilgiyi resmî tarih bilgileriyle mukayese ettiğimde bakıyorum ki değişiklik var. Bunu fark edip yazıyorum. Bu alternatif tarih değildir. Alternatif tarih dediğimiz şey Batı’da kurumlaşmıştır. Alternatifler de kurumlaşmıştır. Türkiye’de yazılan çizilen şeyler hakkında örgütlü tarih kurumları oluşmadığı için bunlar bu kadar korkulacak boyutta değillerdir. Alternatif bir tarih yoksa Genelkurmay’ın açıklamalarını nasıl yorumlamak lâzım? Bir kere tarihi tekeline almak Genelkurmay’ın işi değildir. Genelkurmay’ın emriyle yüzlerce tarih uzmanı doktora yaptırmışlar ve ATASE’de çalıştırıyorlar. Harp Akademilerinde yetiştiriyorlar. Fakat Genelkurmay’ın böyle bir görevi yok. Memleketin tarih gidişatına el koymak, gidişatı kontrol etmek, bu gidişata karşı çıkanları fişlemek gibi bir görevi olduğunu ben bilmiyorum. Varsa söylesinler! Dolayısıyla bu açıklamalara farklı açılardan karşı çıktım. Birincisi, alternatif tarih kötü bir şey değil. Üstelik, Türkiye’de pek alternatif tarih diye tarif edebileceğimiz bir ekol yok. İkincisi, Genelkurmay’ın görevi bu tür çalışmalara karşı çıkmak değil. Üçüncüsü de, biz Türkiye’de baştan itibaren Aydınlanmayı savunuyoruz. Peki, bu yaklaşımın bir Lisenko olayından farkı nedir? Lisenko, biliyorsunuz, Marksist teoriye aykırı olarak bir görüş geliştirdi. Ve sonunda dışlandı. Marksist ideolojiye karşı çıkan insanların süreçten dışlanmasından ve susturulmasından şikâyet edildiği bir dönemde bilimin önü açılsın, serbest düşünce olsun falan denildiği bir dönemde kalkıp da tarihçilerin yapmaya çalıştığı şeyi “ibretle, esefle izliyoruz” demenin aydınlanmayla alâkası olduğu kanaatinde değilim. Bu aydınlanmanın tam tersidir. Dogmatizmin bir etkisidir. Elinde silâh tutan bir gücün “çalışmalarını ibretle ve esefle izliyorum” demesi  kabul edilebilir bir durum değil. Demokrasilerde böyle söyleyen bir kişinin istifası istenir. Batı’da alternatif tarih araştırmalarına bu kadar karşı çıkılıyor mu? Batı’da alternatif tarih her zaman teşvik edilir. Çünkü resmî tarihin göremediği, boş bıraktığı alanlar anlaşılır. Dolayısıyla tarih ne kadar farklı açılardan bakılırsa o kadar iyi meyve veren ağaçtır. Bundan rahatsız olmak yerine tam tersine alternatif tarihin kurumlaşması için bir teşvik politikası izlenmesi lâzım. Tarihçiler Genelkurmay’ın açıklamasına karşı arşivlerinizi açın çağrısında bulundular. Siz Türkiye’de Genelkurmay’ın ya da resmî arşivlerin sıkı sıkıya kapalı tutulmasını nasıl yorumluyorsunuz? Her devletin bir takım noktalarda sınırlandırma hakkı vardır. Meselâ İngiliz arşivlerine bakalım; 25 yılda açılacaklar vardır, 50 yılda açılacaklar vardır. Bunlar zamanı gelince açılır. Açıldıktan sonra içinde saklanması gereken bilgilerin varlığı anlaşılınca tekrar kapatılır. Fakat bunlar iç politikayla ilgili değil devletin dış ilişkilerini zedeleyecek bilgilerle ilgili konularda gerçekleşir. Türkiye’de temel kaynaklar noktasında büyük bir sıkıntı vardır. Nutuk malûm 1927’de basıldı. Bazı yerleri de yanlış basıldı. Eğer Kâzım Karabekir’in dediği doğruysa, kendi telgraflarından, kendi belgelerinden bir kısmı da Nutuk yazarı tarafından çarpıtılmış. Kâzım Karabekir bir telgrafından 28 kelimenin çıkarılarak ve 4 kelime eklenerek Nutuk’ta yer verildiğini söylüyor. Ve kendisinin söylediğinin anlaşılmaz hale getirildiğini iddia ediyor. Nutuk’un el yazısıyla kaleme alınmış formu Genelkurmay’ın kasasında kilitli. Bunun tıpkıbasım olarak yayımlanması lâzım. Ya da araştırmacılara bunun açılması gerekir. Yani Nutuk’un el yazısı formunda farklılıklar var mı diyorsunuz? Nutuk, 1927’de basılırken el yazısı nüshadan dizgi yapılıyor. Fakat ya dizgi yapılırken bir takım değişiklikler oluyor, ya da M. Kemal’in kendi tasarrufuyla bazı şeyler yayımlanmıyor. Ama burada tarihçiler açısından Mustafa Kemal’in basılmaya neyi uygun görmediği, neden vazgeçtiği, bu belgeleri neden kısalttığı gibi sorular önemli. Erzurum Kongresi açılış konuşması diye Nutuk’ta yer alan metin niçin orijinalinden farklı? “Zat-ı akdesi hazreti padişahi ile aramızdaki sırların şimdilik açıklanması uygun değildir” diyor. “Zât-ı akdesi padişah” Vahdettin. Sırları ise zafer kazanıldıktan sonra açıklayacağını belirtiyor. Neden bu bölümler çıkarıldı? Neden Erzurum Kongresi tutanakları 1992 senesinde Fahrettin Kırcıoğlu adında bir önemli araştırmacı zamanın Genelkurmay Başkanı Semih Sancar’dan özel izin alarak fotoğraf çekinceye kadar piyasaya verilmedi. Neden Kırcıoğlu’nun bu hakikatleri yazan kitabını basmayı Türk Tarih Kurumu reddediyor? TTK, bunun için Atatürk’ün mirasından pay alıyor. Bunu basmayacak da neyi basacak! Kâzım Karabekir’in Gözüyle Yakın Tarihimiz kitabını yazdınız. Amacınız neydi? Kâzım Karabekir, Türkiye’nin doğusunda, batısında, kuzeyinde, güneyinde, hatta Azerbaycan’da çok sevilen bir kişilik. Hatta aleyhinde bu kadar lâf söylenmesine, dışlanmasına, kitaplardan isminin çıkarılmasına rağmen&#8230; Halkın bu kadar sevmesi bana bir ipucu verdi. Erzurum’da Bekir isminin bu kadar yaygın olmasının sebebi nedir? Erzurumlular, Karslılar yani o bölgenin insanları Karabekir’e biraz mitolojik bir şahsiyet olarakta bakarlar. Gerçekte İstiklâl Savaşı’nın galibi Karabekir’dir. Sonradan Mustafa Kemal’le İsmet Paşa onun galibiyetlerini kendilerine mal ettiler. Hakkını gasbettiler. Tüm bu unutturulma çabalarına rağmen halk unutmuyorsa demek ki orada bir şey vardır. 1908’den 1958’e kadar neredeyse 50 sene tek taraflı olarak, kimse aksini savunamayacağı bir pozisyonda, iyi bir adamdı, şöyle bir adamdı demenin bile suç teşkil ettiği bir zamanda halk tarafından sevilmeye devam etti. Temelde mazlûmların hakkını savunmak gibi, yani tarihte hakkı yenmiş insanların haklarını iade etmek gibi bir yola girdim. Kâzım Karabekir, mağdur edilmiş tarihî bir şahsiyet. Karabekir yaptıklarını aynı zamanda yazabildi ve bugüne kadar bu yazdıklarıyla gelebildi. Dolayısıyla madem yazmış, madem anlatmış bende bunu insanlara anlaşılabilir bir dille yazdım. Biraz mikro tarih araştırması gibi bir şey. Çünkü Kâzım Karabekir’de kendi gözüyle anlatıyor. Kendi gözüyle anlatılmasına izin verilsin. Tarihte % 100 gerçeği temsil etmez. Tarih hiç kimsenin tekelinde değildir. Nutuk’ta gerçeğin bir kısmını anlatır. İnönü’nün anıları da bir kısmını anlatır. Ama niçin bir insanın yazdıkları İnkılâp Tarihi kitaplarında kaale alınmaz? Dolayısıyla Kâzım Karabekir’in bize söyleyeceği çok şeyin olduğunu gördüm. Neydi bu gerçekler? Kurtuluş Savaşı fikrinin, direniş hareketi oluşturayım fikrinin 1919’da Mustafa Kemal’den çıktığı kanaatinde değilim. Hadd-i zatında kitapta yazmasına rağmen, bu fikrin doğrudan doğruya Kâzım Karabekir’den geldiği kanaatindeyim. Karabekir’in fikirlerini yazdım. Burada aşağı yukarı 1913’e kadar gidebileceğimiz bir muhtemel İstiklâl Savaşı planı var. 1913’te Osmanlı topraklarında nüfusun özelliklerini belirlemek üzere bir çalışma yapılmıştır. 1914’te savaşa girerken Müslümanların ve gayrimüslimlerin çoğunlukta olduğu bölgeler biliniyordu. Böylece muhtemelen savaşı kaybedilmesi halinde nihaî olarak bizim hangi tabana yaslanacağımız, hangi noktaya kadar gerileyeceğimiz, kaybedeceğimiz savaşın ardından kurtarmamız gereken topraklar planlanmıştı. Kâzım Karabekir kurtuluşun Doğu’dan başlayabileceğini söylüyor. Ve kendisinin de bu cephede büyük başarılar sağlayarak İstiklâl Harbine büyük katkılar yaptığını belirtiyor… 1918’de biliyorsunuz Başkan Wilson milletlerin kendi kaderlerini belirleme haklarını savunan 14 noktayı ortaya atınca, orada Arapların kendi kaderlerine kendilerinin karar vermesi tezine hiçbir şekilde karşı çıkmadık. 1918’de Kâzım Karabekir İstanbul’a dönerken aslında 1913’te başlamış olan Enver Paşa’nın ve Teşkilât-ı Mahsusa’nın dahil olduğu kurtuluşun, ancak Doğu’da olabileceği fikri, dayanağımız olan 30.000 kişilik Kafkas Ordusunun 15. Kolordusu’nu muhafaza etmek ve oradan bir kurtuluş hareketini başlatmak vardı. Erzurum Kongresi’nin açılış konuşmasında makaslanan, Mustafa Kemal’in “İstanbul’da tepeden tırnağa herkesin kurtuluş ümidi sizdedir” cümlesini söylemesinin altında bu gerçek yatar. Buradan bakmazsak meseleyi “dümeni kırık bir takayla Mustafa Kemal denize açıldı, Samsun’a çıktı” gibi hiçbir tarihî açıdan geçerliliği olmayan bir efsanenin kucağına oturmuş olur. Karabekir Paşa Mustafa Kemal’i Kurtuluş hareketinin içine çekiyor. Hatta 19 Nisan’da Trabzon’a çıkıyor. Oradan Erzurum’a gidiyor. Bütün ortamı hazırladıktan sonra M. Kemal’i hareketin başına geçiriyor. Bu iddialar doğru mu? Bu Genelkurmay’ın yayınladığı 1971 tarihli devrim tarihi kitabında olaylar aynen böyle aktarılır. Özellikle M. Kemal askerlik görevinden atıldık sonra kendisi istifa eder. O aşamada Mustafa Kemal en zayıf noktadaydı. Resmî görev yoktu. Padişah’ın kendisi verdiği bütün yetkiler geri alınmış durumdaydı. Aksine Karabekir hem 15. Kolordu komutanı, Anadolu’daki en kuvvetli ordunun komutanı hem de Mustafa Kemal’in yetkileri de ona verilmişti. Vekâleten 3. Ordu müfettişliğini üstlenmişti. İsteseydi M. Kemal’i bitirebilecek bir yetkideydi. Hatta İstanbul hükümeti M. Kemal’i tutuklaması için emir gönderiyor. Ancak Karabekir, “Ben bir Türk askerini tutuklama şerefsizliğini gösteremem. Hiç bir zaman hayatımda kanundan ayrılmadım. Bu verdiğiniz emirde askerî kanunlara uygun değildir&#8221; diyerek askerlik hayatını da riske atan bir karar veriyor. Ondan sonra Mustafa Kemal’e istifa etmeden önceki gibi “Sizin emrinizdeyim Paşam” diyor. İşte bu kırılma noktası. Neden illa Mustafa Kemal, üstün özellikleri mi var? Şimdi askerde bir rütbe, bir tek rütbe bile önemlidir. Kaldı ki Mustafa Kemal Filistin Cephesi’nde, 2. Ordu, 7. Ordu ve ardından Yıldırım Orduları Grubu komutanı olmuş birisidir. Ama Karabekir hiçbir zaman bir ordu komutanı olmamıştır. Mustafa Kemal’in ordu komutanlığı yapmış olması aralarında böyle bir fark olduğunu gösteriyor. Aslında bunlar askerî bir bakış açısından önemli şeyler. Siz kitabınızda haksız olarak M. Kemal’e Çanakkale’de savaşın komutanı olarak iltifat edildiğini söylüyorsunuz… Her savaşın bir başkomutanı vardır. Şimdi Mohaç Savaşı’nda çok önemli yararlılıkları görünmüş çavuşlar vardır. Biz hiçbir zaman onları anlatmayız. Şimdi bu, Çanakkale’ye gelince değişiyor. Çanakkale Savaşı’nın Başkomutanı kimdi? Teoride Padişah, ama gerçekte Padişah’ın vekili olan Enver Paşa’ydı. Çanakkale’yi Çanakkale yapan, askerleri gönderen, yatırımları yapan iradenin altında Enver Paşa vardır. Aynı şekilde Başkomutanlık Meydan Savaşı’nda meselâ Yarbay Nazım diye birisi olsun. Başkomutanlık Savaşı’nı onun kazandığını anlatalım. M. Kemal’e hakaret olarak değerlendirilmez mi bu? Şimdi Çanakkale yapılan bu. Yahya Çavuş’u, Seyyid Onbaşı’yı anlatıyorsun, başkomutanı anlatmıyorsun. Çanakkale bugüne kadar geldiyse Enver Paşa sayesinde geldi. Dergiler yayımlattı. Kitaplar bastırdı. Çanakkale literatürü varsa, onun sayesinde var. Ama gidin bir tane bile Enver Paşa’nın ismini, resmini göremezsin. Tarihin ne kadar yanlı anlatıldığının bir örneği. 18 Mart günü bizim müstahkem mevkii komutanı Cevat Paşa’ydı. O gün, yine o, orada yoktu. Onun yerine Selahattin Adil Paşa bakıyordu. Oceanların bombaladığı saatlerde Selahattin Adil Paşa komuta ediyordu. Selahattin Adil Paşa’nın ismini değil, tozunu dahi bulamazsın. Peki, niye bunların isimleri yok. Çünkü Enver Paşa’yı bir kahraman olarak göstermek M. Kemal merkezli Cumhuriyet ideolojisine aykırı. Selahattin Adil Paşa’nın Tek Parti döneminde muhalif olduğu için tarihten çıkartılması gerekmişti. İlker Başbuğ döneminde Kâzım Karabekir’in anıldığını söylüyorsunuz. Sizce resmî tarihi bu kadar yaralayan bir insanın anılmasının mânâsı neydi? İlker Başbuğ enteresan tarafları olan birisiydi. 1. Kâzım Karabekir’i Anma Toplantısı gibi bir şey yapılmıştı. Özellikle Karabekir gibi toplumun derinden sevdiği kişileri, resmî ideoloji tarafından dışlanmış olması karşısında bir takım alternatif tarihçilerinin bunları farklı şekilde yorumlayıp kullanmalarının önüne geçmeye çalıştı. Tekrar resmî tarihe eklemlemek için bir harekâta girişti. Fakat sonra bu anlayışın asker içerisinde tutulmadığı anlaşıldı ve terk edildi. H.Hüseyin Kemal]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/istiklal-savasini-k-karabekir-baslatti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
