<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/osmanli-tarihini-yeniden-yazmak/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 May 2013 08:33:55 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yoksa Osmanlı gerilememiş miydi?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/yoksa-osmanli-gerilememis-miydi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/yoksa-osmanli-gerilememis-miydi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 07 Sep 2011 12:00:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Yankılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Tanıtımı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak]]></category>
		<category><![CDATA[Sabitfikir.com]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4651</guid>

					<description><![CDATA[Şanlı tarihle gururlanmak ve yüzyıllar süren çöküşün ezikliğini taşımak arasında gidip gelen o hastalıklı sarkacı durdurmak mümkün mü peki? “Tarih, zannedildiği gibi masum bir malumat küpünden ibaret değildir. İçinden niyetlerimiz geçer, arzularımız, hayallerimiz, hayal kırıklıklarımız ve hınçlarımız geçer. Hasım cepheye yollanacak en müsait ‘bomba’lar tarih cenahında depolanır. Tarih üzerinden kendi cephemize de, karşı tarafa da yollanan mesajlar, ideoloji postanelerinin soğuk damgalarını taşır.” “Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak”a bu sözlerle başlıyor Mustafa Armağan. Vurgulamak istediği başlıca konu, tarihin ham, tarafsız ve masumane bir olay aktarımı olmadığı. Çünkü, bu anlamda, bugünü kurmaya niyetlenmiş yakın geçmişin galip aktörlerinin, dünyaya yerleştirdikleri camlar ve demir parmaklıklar demek tarih. İçinde Halil İnalcık, İlber Ortaylı  gibi büyük tarihçilerimizden, Cemal Kafadar, Uğur Tanyeli, gibi ilginç bakış açılarıyla tarih algımızı değiştiren yeni tür tarihçilerimize ve hatta Bernard Lewis gibi oryantalist bakış açısını besleyen klasikleşmiş isimlere uzanan geniş bir tarihçiler yelpazesi barındıran bir çalışma “Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak”. Son derece dikkat çekici bir tarih eleştirisi. Hem alışık olmadığımız bilimsel eleştirel bakış açısıyla dikkat çekici hem de odaklandığı, merkeze aldığı konu itibariyle: Osmanlı’da gerileme. &#160; Yoksa Osmanlı gerilememiş miydi diye sorarak başlıyor tarihçiler. Ve hemen hepsi gerileme paradigmasını ele alıyorlar. Öncelikle dikkat çektikleri konu, Osmanlı İmparatorluğu’nun 350 yılının, yani neredeyse üçte ikisinin duraklama ve gerilemeyle geçmiş olabileceğinin mantıken,deyim yerindeyse, imkansızlığı. Bu anlamda başta Halil İnalcık olmak üzere, tarihi dönemlendirme anlayışının çarpıklığı üzerinde duruyorlar. Daha açık bir dille, devletlerin ve imparatorlukların insan ömrü gibi, antropomorfik bir bakış açısıyla, “doğum, olgunlaşma ve ölüm” döngüsünde ele alınmaması gerektiğinin altını çiziyorlar. Söz konusu antropomorfik bakış açısının, uygulandığında sadece Osmanlı için değil tüm dünya devletleri için son derece çarpık bir görüntü vereceği üzerinde duruyorlar. Buna göre “Osmanlı”nın gerilemesi”, bir olgu değil, çözülmesi gereken bir problem olarak duruyor önümüzde. Peki, Osmanlı gerilemedi mi? Cevap hem evet, hem de hayır. Evet geriledi çünkü, ekonomik, siyasal ve en başta askeri anlamda, yükselme dönemi diye adlandırdığımız Kanuni döneminde bile çeşitli olumsuzluklar, aksaklıklar baş göstermeye başlamıştı zaten. Hayır gerilemedi, çünkü değişen şartlara rağmen tam üç yüz elli yıl boyunca sürekli yenilenerek, en başta kendi kendini eleştirerek ayakta kalmaya devam etti. Sonsuz düşüş: Osmanlı’da bir gölge-fenomen Cemal Kafadar, gerileme kavramını hem Osmanlı bilincinde hem de tarih yazıcılığında büyük ölçüde Osmanlı’nın şartlarından doğan bir olgu olarak değerlendirip; Osmanlı tarihinde uzun süre devam etmiş olan gerileme söyleminin varlığının bir gölge-fenomen olarak göz ardı edilmesinin imkansızlığını vurguluyor. Gerileme düşüncesi Osmanlı’nın içinden çıkıp, öncelikle bir nevi içsel eleştiri, sonrasında ise dışsal eleştiri olarak İmparatorluğun bünyesine yayılmış ve ilginç bir şekilde devamlılığın katalizörü olmuş. Ancak bir zamanların katalizörü,  bugünden bakıldığında emperyalizme karşı en önemli savaşlardan birini vermiş bir toplumun içine üç yüz elli yıllık bir çöküş ve aşağılık hissi olarak neredeyse silinmemek üzere işlemiş. &#160; “Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak”, yeni doğmakta olan bir tarihsel araştırmacılık anlayışının ürünü olarak okunabilir. Bu yeni araştırmacık Osmanlı devleti idealize edilen bir geçmişin normlarından gerileme ve düşüş ya da Batı’yı taklit etmeyi başaramayış olarak değil, kesintisiz bir dönüşüm süreci içinde değerlendiriyor. Osmanlı’yı, iç politikada kesintisiz ıslahat yapmış, önünde idealize edilmiş bir modelin olmadığı, sürekli evrimden geçmiş bir devlet olarak ele alıyor. Bunu yaparken de tarihi son derece basitleştiren, akışı kesen dönemselleştirme anlayışını yıkmayı ve yeniden yapılandırmayı öneriyor en başta. Şanlı tarihle gururlanmak ve yüzyıllar süren çöküşün ezikliğini taşımak arasında gidip gelen o hastalıklı sarkacı durdurmak mümkün mü peki? Bir parça sağduyu ve derinlikli çözümleme yeteneğiyle olabilecek gibi görünüyor… &#160; Kaynak: http://www.sabitfikir.com/fikrisabit/yoksa-osmanli-gerilememis-miydi]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/yoksa-osmanli-gerilememis-miydi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı&#8217;nın Gerilediği Yalan mı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/osmanlinin-geriledigi-yalan-mi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/osmanlinin-geriledigi-yalan-mi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 06 Sep 2011 12:11:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Haberler]]></category>
		<category><![CDATA[Yankılar]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Kafadar]]></category>
		<category><![CDATA[İlber Ortaylı]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Karpat]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4644</guid>

					<description><![CDATA[Mustafa Armağan tarafından hazırlanan Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak, aslında 2006 yılında Osmanlı Geriledi mi? Başlığıyla yayımlanan derlemenin gözden geçirilmiş ve genişletilmiş hali. Kitapta Halil İnalcık, Bernard Lewis, İlber Ortaylı, Kemal Karpat, Cemal Kafadar gibi seçkin tarihçilerin makaleleri yer alıyor. OSMANLI TARİHİNİ YENİDEN YAZMAK, HAZIRLAYAN: MUSTAFA ARMAĞAN, TİMAŞ, 334 SAYFA, 16 TL AHMET DOĞRU Osmanlı Devleti’nin altı asırlık tarihini yıllar yılı birkaç cümlede özetlenmiş haliyle okuduk tarih derslerinde. 1299-1453 yılları arası kuruluş, 1453-1579 yılları arası yükselme, 1579-1699 yılları arası duraklama, 1699-1792 yılları arası gerileme, 1792-1922 yılları arası ise dağılma dönemiydi. Sanki sihirli bir değnek bu yıllarda koskoca Devlet-i Âliyye’ye dokunmuş da her şey birden değişivermişti. Koca devlet yükselip giderken bir günde gerilemeye başlamış, bir günde dağılış sürecine girmişti. Oysa bebeklik, çocukluk, gençlik, olgunluk, yaşlılık şeklinde sürüp giden insan ömrünü bile böyle kesin bölümlere ayırmak, gençliği yükselme, yaşlılığı dağılma dönemi diye adlandırmak mümkün değildi. Öyle olsa Sinan’ın Selimiye’yi inşa etmesini izah edemeyiz. Osmanlı Devleti ise geniş coğrafyası, kültürü, müesseseleri, insanları bile uçsuz bucaksız bir varlık. Her insan başlı başına bir âlem. Altı asır boyunca Osmanlı çınarı, milyarlarca âlem sığdırdı gölgesine.                 Tarihi öğrenebileceğimiz kaynaklar çoğalmaya başlayınca gördük ki, geriledi, yıkıldı-yıkılacak denilen çağlarında bile Osmanlı muazzam başarılara imza atmış. Bir taraftan Celâli isyanlarıyla uğraştığı, askerî zaferler ve hezimetler arasında gidip geldiği zamanlarda bile Evliya Çelebi’yle yaptığımız yolculuklarda bu muazzam medeniyete bir kere daha hayran kalıyoruz. Sultan II. Abdülhamit’in 20. Yüzyıl başlarında Afrika içlerine, Uzakdoğu’ya uzanan elini gördükçe şaşkınlığımız artıyor. Tarih sahnesinden silinip gittikten sonra Osmanlı’nın Cumhuriyet’e yadigâr bıraktığı şahsiyetleri, sanatkârları, yazarları, ilim erbabını bile bugün zirvelerde görüyoruz. Ve anlıyoruz ki, okullarda öğrendiğimiz kalıplar doğru değil. Biz sıradan insanlar olarak dışarıdan bunu görürken uzmanlık alanı tarih olanların ortadaki yanlışlığı fark etmemesi mümkün değil. İşte Mustafa Armağan’ın hazırladığı ve Timaş Yayınları’ndan çıkan Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak/Gerileme Paradigmasının Sonu adlı kitap usta tarihçilerin bu konudaki makalelerini bir araya getiriyor 15 TARİHÇİDEN YAZILAR Aslında 2006 yılında Osmanlı Geriledi mi? Başlığıyla yayımlanan derlemenin gözden geçirilmiş ve genişletilmiş hali. Kitapta 15 tarihçiye; Bernard Lewis, Halil İnalcık, Cemal Kafadar, Linda T. Darling, Jane Hathaway, Jonathan Grant, Kemal H. Karpat, Douglas A. Howard, Rhoads Murphey, Cornell H. Fleischer, İlber Ortaylı, Donald Quartert, Uğur Tanyeli, Mehmet Genç ve Mustafa Armağan’a ait yazılar bulunuyor.                 Tarih bakılan yere göre şekillendiğinden tek bir Osmanlı tarihi değil, farklı bakış açılarına ve ideolojik ön kabullere göre değişen birçok Osmanlı tarihi olduğunu söylüyor Mustafa Armağan, bir nev’î toparlayıcı önsöz mahiyetindeki yazısında. Tarihi anlatmanın bugünü anlatmak olduğunu, tarih kitaplarında yazanların, bugünü kurmaya niyetlenmiş yakın geçmişin galip aktörlerin dünyaya bakacağımız pencerelere yerleştirdikleri demir parmaklıklar olduğunu belirtiyor. “Aslında Türkiye olarak kendimizi Osmanlı Devleti’nin meşru varisi saysak bile, Osmanlı’ya dair yorumlarımızın çok da kendi inşa ettiğimiz yorumlar olmadığını, ya dışarının, yani Cevdet Paşa’nın deyişiyle Avrupa’nın (Batı’nın) ayarı bozuk merceklerinden yansıyan yorumlar doğrultusunda ya da mevcut bazı tarih tezlerine ve onların arkasında yatan zihniyetlere karşı yorumlar olduğunu itiraf etmek zorundayız.” diyor.                 Halil İnalcık, devletin çöküş dönemleriyle ilgili eskiden beri kitaplar kaleme alındığını, Osmanlı döneminde özellikle Kâtip Çelebi ve Naima’nin bu görüşleriyle dikkat çektiğini söylüyor. 19. Yüzyıl ortalarında Cevdet Paşa ve Mustafa Nuri Paşa’nın Osmanlı tarihini sistemli olarak dönemlere ayıran ilk Osmanlı tarihçileri oldukları, bu ayrımın Abdurrahman Şeref ve Yusuf Akçura vasıtasıyla günümüze kadar ulaşıp ders kitaplarına girdiği bilgisini veriyor. Cemal Kafadar, imparatorluğun bozulması ile ilgili algılamaların 16. Yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı kaynaklarında görülmeye başladığına, bu söylemin 20. Yüzyıla kadar siyasi söylem üzerinde etkili aldığına ve daha sonraki zamanlarda Türkiye ve imparatorluğun diğer varis ülkelerinde az gelişmişlik sorunu ile iç içe geçtiğine dikkati çekiyor. Douglas A. Howard da “gerileme” görüşünün Osmanlı siyasi yazarlarının eserlerinin ürünü olduğunu söylüyor ve bu bilgiye göre onların Batı dillerine çevrilen eselerinin modern akademik çevreleri de etkilediği bilgisini ekliyor. TEK ÖLÇÜ ASKERİ GERİLEME DEĞİL Jonathan Grant’ın diğer meslektaşlarının çoğu gibi dikkat çektiği nokta, tarihçilerin genel olarak 1571 İnebahtı ya da 1683 Viyana yenilgisini, yani askeri alandaki başarısızlıkları Osmanlı’nın gerilemeye başladığı nokta olarak kabul etmeleri, Grant’a göre Osmanlı’nın gerilediği görüşü, İslam dünyasına karşı olumsuz tutumun ve onun Batı’nın 17. Yüzyıldan beri artmakta olan gücü karşısında durabilecek kapasiteye sahip olmadığı düşüncesinin bir ürünüdür. Bu açıdan bakıldığında aslında kıyaslananlar medeniyetlerdir. Bir medeniyetin kuvvetini askeri gücüne göre tespit etmek kuşkulu bir yaklaşım olduğundan medeniyetlerin kıyaslanması hatalıdır. Benzer görüşleri Uğur Tanyeli’de dile getiriyor: Duraklama denilen coğrafi yayılmanın sona ermesi, gerileme ise küçülme demektir.                 Jane Hathaway, Osmanlı’da meydana gelen büyük değişimler bir anda gerçekleşmiş olaylar olmadığı için tarihi anlatırken bölümlere ayırmak yerine devamlılıklara ağırlık vermek gerektiğini söylerken, Kemal Karpat bir dönem tespiti yapıyor: 1299-1402 / Hudut boyları: Uç beyleri, 1421-1596 / Merkezî yan feodal dönem, 1603-1789 / Taşrada özerklik ve ayanlar, 1808-1918 / Ulus devlet olma dönemi: Modern bürokrasi ve aydınlar. Linda T. Darling ise üç dönemi yeterli görüyor: Genişleme, tahkim ve dönüşüm.                 Cornell H. Fleischer bu konuda biraz daha radikal: Osmanlı’nın Kanuni’den sonra duraklamadığını, aksine kökleştiğini, klasik denilen dönemin bu asırdan sonra oturduğunu söylüyor. İlber Ortaylı’nın “hükümdarların sonuncusu” olarak vasıflandırdığı II. Abdülhamit’i örnek vererek söyledikleri de bundan pek farklı değil: “bizim battığımız, çürüdüğümüz, çöktüğümüz yoktur. Senelerce bu memlekette hem sağda, hem solda insanlara tarihte bu öğretiliyor: Batmak. (…)  Hiçbir şekilde battığımız yoktur. Biz diriyiz. Daima değişiyoruz, daima değişen dünya şartlarına kendimizi uydurmaya çalışıyoruz, daima öncü olmak için kavga ediyoruz ve önümüzde model de yoktur. (…) Bunu yaparken çok büyük kahramanlıklar, çok asil manzaralar çizdiğimiz gibi çok büyük sersemlikler, şaşkınlıklar da sergiliyoruz. Hepsi kendi çizdiğimiz senaryoya, hepsi yazdığımız maceranın muhtevasına dâhildir.”]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/osmanlinin-geriledigi-yalan-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/osmanli-tarihini-yeniden-yazmak/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/osmanli-tarihini-yeniden-yazmak/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Aug 2011 09:57:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Kendi Kitapları]]></category>
		<category><![CDATA[Kitaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Gerileme Paradigmasının Sonu]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa ARMAĞAN Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Yeni Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4591</guid>

					<description><![CDATA[Halil İnalcık, Kemal Karpat, Cemal Kafadar, İlber Ortaylı, Mehmet Genç, Bernard Lewis, Donald Quataert, Linda Darling, Jane Hathaway, Douglas Howard, Rhoads Murphey, Uğur Tanyeli, Jonathan Grant’ın yazılarıyla yeni bir Osmanlı Tarihi yazılıyor… &#8220;Osmanlı tarihi&#8221; denilince hafızamıza düşen tablo aşağı yukarı şudur: Söğüt&#8217;te başlayıp Bursa&#8217;da kıvam kazanan kuruluş döneminde Osmanlı, İstanbul&#8217;un fethiyle yükselişe geçmiş ve bu süreç, zirvesine ulaşığı Kanuni devrine kadar sürmüştür. Ancak bu &#8216;Altın Çağ&#8217;, Kanuni&#8217;nin 1566&#8217;daki ölümüyle sona ermiş ve duraklama dönemi başlamış, 2. Viyana yenilgisi ise gerilemeyi belirgin hale getirmiştir. Bunu 18. yüzyıldaki çöküş, 19. yüzyıldaki parçalanma ve nihayet 1922&#8217;deki yıkılış izlemiştir. Bu aşinası olduğumuz tabloda dikkat çeken nokta, Kanuni&#8217;nin ölümüne kadar geçen yaklaşık 250 yılı olumlu, ondan sonraki 350 yılı ise olumsuz olarak resmetmesidir. Böylece aslında bizim &#8220;Osmanlı tarihi&#8221; dediğimiz ve öğretme hevesini duyduğumuz tarih, neredeyse asıl tarihinin yarısı bile değildir, zira duraklama, gerileme, çöküş denilince öğretenin de, öğrenenin de hevesi büyük ölçüde kaçmaktadır. Dolayısıyla böyle yarım yamalak bir tarih okuyarak yetişen insanlardan oluşan bir toplumun çağdaş bir tarih bilincine ulaşmaları elbette beklenemez. Öte yandan Halil İnalcık&#8217;tan Linda Darling&#8217;e, İlber Ortaylı&#8217;dan Douglas Howard&#8217;a, Cemal Kafadar&#8217;dan Rhoads Murphey&#8217;ye, Mehmet Genç&#8217;ten Donald Quataert&#8217;e, Kemal Karpat&#8217;tan Jonathan Grant&#8217;e, Uğur Tanyeli&#8217;den Cornell Fleischer ve Jane Hathaway&#8217;e ve daha pek çok Osmanlı uzmanına göre kitaplarımızda okuttuğumuz &#8220;Osmanlı&#8217;nın gerilemesi&#8221;, apaçık bir olgu değil, çözülmesi gereken bir problemdir. Üstelik bir tarihçinin tarihte ilerleme veya gerileme olmasına &#8216;takması&#8217; ne kadar bilimsel bir tutumdur? Bir bilim adamı olarak tarihçinin &#8216;ileri&#8217; dönemleri kendisine yakın bulurken, &#8216;geri&#8217; dönemleri ihmal etmesi ne kadar anlamlıdır? Osmanlı tarihi araştırmalarından tanıdığınız Mustafa Armağan&#8217;ın yayına hazırladığı Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak adlı kitap, bu ve benzeri soruları çağımızın yetkin tarihçilerinin kalemlerinden sunuyor sizlere. Ve yaklaşmakta olan bir &#8216;tarih devrimi&#8217;nden söz ediyor: Öyle görünüyor ki, bu &#8216;yeni&#8217; tarihte artık Osmanlı&#8217;yı, ömrünün büyük bir bölümünde gerileme belasıyla boğuşan aciz bir devlet olarak değil, tam tersine, bazı ciddi sorunları bulunsa bile, kendini yenileyen, dönüştüren ve çağa ayak uydurma yolunda ciddi adımlar atan dinamik bir devlet ve toplum olarak değerlendireceğiz. Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak yeni Osmanlı tarihçiliğinin müjdelerini veren öncü çalışmalardan biri. Timaş Yayınları]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/osmanli-tarihini-yeniden-yazmak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı Tarihini Yeniden Okumalıyız</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/osmanli-tarihini-yeniden-okumaliyiz/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/osmanli-tarihini-yeniden-okumaliyiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Sep 2010 13:43:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Seçme Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihini Yeniden Okumalıyız]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı Tarihini Yeniden Yazmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=65</guid>

					<description><![CDATA[Daha da genellenebilecek ama özellikle üniversiteli ve liseliler üzerinde, mağlupların galipleri taklit etmesi olarak tespit edilebilecek bir ruh halinin yaşandığı görülüyor. Bu durum Hz. Adem’den bugüne değin vahiy, gelenek ve öncüler vasıtasıyla şekillenen hayatın ana yatağının (mecra’nın) varislerine uygun bir ruh hali değil şüphesiz. Kuran-ı Kerim’de de “Gökten bir su indirdi de vadiler, kendi miktarlarınca sel olup aktılar. Sel de suyun yüzüne çıkan bir köpük yüklendi. Bir zinet eşyası veya bir değerli mal yapmak için, ateşte üzerini körükledikleri madenlerden de onun gibi bir köpük meydana gelir. İşte Allah hak ile batılı böyle çarpıştırır. Fakat köpük atılır gider, insanlara faydası olan ise yerde kalır. İşte Allah böyle misaller verir” (Rad Suresi / 17) ayetinde de kötülüğün arızi, ebter iyiliğin ise baki olacağı vurgulanırken. Osmanlı’nın yıkılışının ardından, bu mağlubiyet psikolojisi hatırda tutuldu, beslendi ve üzerimizdeki nüfuzunu arttırdı. Ama her şeye rağmen yeryüzünde arızi, tali, türedi, nevzuhur bir varlık olarak değil Hz. Adem’den Asr-ı Saadete ve Osmanlı’ya oradan yaşanılan ana kadar kendimizi bir geleneğin, sünnetin devamı, hayatın asli unsuru olarak görebilmeliyiz. Hayat eğer değerler arasındaki yüzleşmeyi de ifade ediyorsa, bu anlamda tarih bilinci hayati önem arz ediyor ve belki başlangıç olarak tarihin bize neden gerekli olduğu sorusuna cavaplar bulmalıyız? Bir başka problematik olarak bu değerlerle bağ kuracak insanın, zihnin nasıl bir yol, nasıl bir bakış açısı geliştirmesi gerektiği olsa gerek. En azından kitaplarımızda yer alan bir tarihi olayı değerlendirirken nelere dikkat etmeliyiz? Bir Çanakkale Savaşı’nı, İstanbul’un Fethi’ni geçmiş zamanda yaşanmış bir vaka olmaktan çıkarıp bugün bizim için ibretler çıkarabileceğimiz bir konuma getirebilir miyiz? Genç Öncüler dergisi Tarih ve İletişim KulÜBÜ MUSTAFA ARMAĞAN’IN CEVABI Yenilmişlik psikolojisi. Doğru. Bu psikoloji, sade sizin değil, aslında bizimki kadar şumullü olmasa da, fikir “tanklarımız”da hep taşıdığımız bir maluliyet idi. Çanakkale’de üzerimize çullanan “yamyam” sürüsünün istila gayretinin “tek dişi kalmış canavar”ın son hamlesi olduğunu, bu dişi de bizim söktüğümüzü veya sökeceğimizi söyleyen Mehmed Akif’in Safahat’ını, özellikle bu ‘canavar’ın medeniyeti karşısında utanırken, yüzü kızarırken ve “Ah, bizde de böyle şehirler olsaydı keşke!” yazıklanması içinde görürüz. Mesela Berlin’den şöyle bahseder Akif: Sokak dedikleri neymiş? Fezâ-yı bi-payan, Ki tayy edilmesinin yoktur ihtimali yayan. Demek, vesait-i nakliye namı tahtında, Havada, yerde, yerin çok zamanlar altında Uçup duran o havârık bir ihtiyac-ı şedîd. Pişade harcı mı, haşa, bu imtidad-ı medîd! Bakın nasıl da mücella ki ferş-i nevvârı Zemine indiriyor gökyüzünden envârı! Ya İstanbul’un sokakları? Onu da Akif’in sunturlu ifadelerinden dinleyelim: Bizim diyara biraz kar düşünce zor kalkar. Mahalle halkı nihayet kalırsa pek muztar, “Lodos duasına çıkmak gerek…” denir, çıkılır. Cenab-ı Hakk do lodos gönderir, fakat bıkılır: Çamur yığınları peyda olur ki mühliktir&#8230; “Aman don olsa…” deriz… şübhe yok, temizliktir: Donun kırılması varmış, düşünme artık onu: Yağar, erir, buz olur… neyse, yaz değil mi sonu? Kalenderin zifir olmuş su görmedik yakası&#8230; Peki bunun Ziya Paşa’nın, Diyâr-ı küfrü gezdim, beldeler, kâşâneler gördüm Dolaştım mülk-i İslamı, bütün viraneler gördüm beytinden, ya da Namık Kemal’in meşhur “Terakki” adlı makalesinde anlattığı “medeniyetin Kâbesi” Londra tasvirlerinden farkı var mıdır? Tabii ki Akif’in yeri başka ama asıl söylemek istediğim, yenilmişlik psikolojisi dediğimiz şeyin, bizim veya sizin neslinize mahsus bir olgu olmadığı. Dozları değişiyor ama bu psikoloji, en az 100 yıldır yakamızı bir türlü bırakmıyor. Ben aslında buna daha genel bir tabirle “yetimlik psikolojisi” diyorum ve genelleştiriyorum. Yetimlik psikolojisi şöyle bir şeydir: Yetim ya babasını yüceltir, yere göğe koyamaz ve onu öldürenlere veya şartlara öfke duyar ya da kendisini yetim bırakanın babası olduğuna inanıp babasını öfkesinin hedefi haline getirir, yani nefret kusar ona. Her iki tavır da babasız kalmanın sonucudur. Ben bu bakımdan, son yüz yıl içinde kendimize ve Batı’ya ilişkin geliştirdiğimiz tutum ve davranışlarda ortaya çıkan karakterin “Baba” motiviyle cebelleşme olarak nitelenebileceğini düşünüyorum. Dikkat ederseniz, bir tarafta tarihi, kutsal bir kalıntı gibi ve tek bir noktasına bile dokunmadan onun hatıralarını olduğu gibi muhafaza etmeye çalışan kesimler ile babasını bir kere de diliyle ve kalemiyle öldürerek ondan kurtulabileceğini zanneden safdil kesimler arasında gidip geliyor tarihimiz. İşte bunun sebebi, Baba’nın kaybedilmiş olmasıdır. Baba ölünce, Anne’ye sarılanlar olduğu gibi (Vatan tema’sının bu kadar gözde olması ve vatanın doğrudan anne ile ilişkilendirilmiş olması manidardır), kanlı bir baba portresi önünde onu bir daha konuşamayacak hale getirmenin, yüzünü karalamanın ve böylece geçmişin ağırlığından kurtulmanın çarelerini arayan Sol’un yeni bir Baba olarak hayalî bir Halk’a tutunmaya çalışması, bunun bariz göstergelerinden birisi. Hatıra Baba ve Hayali Baba: Sanırım son yüz yıldır tarihin içinde aradığımız şeyler, en iyi bu iki figürle ifade edilebilir. Öyleyse ne yapılabilir? Bence tarihî olaylar karşısında seçme, tercih lüksümüz bulunmuyor ama tarihi yorumlama konusunda yeni veya farklı bir perspektif seçebilme ve tarihi ona göre yorumlayabilme şansımız her zaman mevcut. Ama burada olgular yorumlarımıza tabi olmayacak, yorumlar, olgulara tabi olarak sınanacaktır. Tarihimizi yorumlarken, bir kere son yüz yılın bize dayatmış olduğu milliyetçi mitlerden uzak durmalıyız. Ulus-devlet sınırlarına gözlerimizi kapamalı ve tarihimizin aslında bugün sanılandan çok daha farklı ve karmaşık bir işleyişi olan iç dinamiklerle hareket ettiğini görmeliyiz. Bugün “bizim” dediğimiz coğrafyanın, aslında hiç de “Bizim” seçimimiz olmadığını, emperyalizmin bizi getirip sıkıştırdığı yapay bir toprak parçası olduğunu bilmeliyiz. Yani seçtiğimiz değil, maruz kaldığımız bir coğrafyanın çocuklarıyız. Dolayısıyla bugün İstanbul’a, Edirne’ye, Diyarbakır’a, Halep’e, Şam’a, Bosna’ya bakarken, Osmanlının baktığı gibi bakamadığımızı bilmemiz gerekiyor. Osmanlı haritasını önünüze açtığınızda, kapılarına dayandığımız söylediğimiz Viyana’nın aslında İstanbul’a Van’dan daha yakın olduğunu görmek bizi şaşırtıyor mesela. Ama Osmanlı buydu zaten. Yani bugünkü deyimle bir “Avrupa devleti”ydi aynı zamanda. Bugün bizim o muhteşem Osmanlı Edirne’sini TC sınırları içinde tasavvur etmemize imkan ve ihtimal yoktur. Zira Edirne kolu kanadı kesik, dili bağlanmış bir serhat şehridir bugün. Peki hiç düşündük mü, Edirne Osmanlı için de bir serhat şehri miydi? Ne alakası var? Edirne, İstanbul’un yanıbaşında, Balkanların başkentiydi. Yani Edirne’yi Selanik’ten, Niş’den, Atina’dan, Şumnu’dan, Belgrad’dan, Sofya’dan, Dubrovnik’ten ayrı düşünmemiz mümkün değildir. Ayrı düşündüğümüz anda, işte ulus-devlet sınırlarının tuzağına düşmüş oluruz. Aynı şekilde, Halep. Halep ile Antep, kardeşti. Tıpkı Bediüzzaman’ın sözleriyle, Tiflis ile Bitlis’in kardeş olduğu gibi. Halep’i, Şam’ı, Bağdat’ı “yabancı” bir toprak parçası saydığımız sürece, tarihimizi de, doğrusunu söyleyelim acı da olsa, Müslüman kimliğimizi de anlayamayacağız demektir. Ben Osmanlı toplumunun ve idaresinin aslında Asr-ı Saadet’in 20. yüzyıla vuran son dünyevî “küresel gölgesi” olduğunu düşünüyorum ve bu yüzden, Osmanlı yorumunun önemsenmesi gerektiğine inanıyorum. Gölge, elbette asıldan farklı ve uzaktır ama asıl olmadan da gölge oluşmaz. Bu gölge şimdiye kadar bize hep başka “asıl”ların, yalancı şahısların gölgesi gibi gösterilmeye çalışıldı. Bizim, bir tarih bilincine sahip olmak istiyorsak bu gölgenin çağımıza taşımış olduğu yaşayan mesajlarını bulup çıkartmamız ve onun içindeki yaşaması gereken unsurları alıp geliştirmemiz, diğerlerine de ibret nazarı ile bakmamız ve aynı hataları tekrarlamamamız gerekiyor. Fakat spesifik olarak tarihin içinde gizli olan farklı anlatılara nasıl ulaşabileceğimizi soruyorsanız, Osmanlı: İnsanlığın Son Adası (Ufuk Kitapları, 2003) adlı kitabımda bol ve çeşitli misallerini bulabilirsiniz bunun. Ancak şunu unutmamamız gerekiyor: Tarih (bir disiplin olarak tarih), bize bir şeyler anlatırken, aynı zamanda başka şeyleri gizler gözümüzden. Söylemin içeriği, her zaman bir şiddete gebedir. Açarken, örter. Öne çıkartırken bazı unsurları, diğerlerinin yüzüne nikabını çeker. Bundandır zaten tarihin bize her daim farklı bir öykü anlatmaya hazır olması. Bundandır tarihin karanlık yüzünün bu kadar bol bulunması. Mesela Çanakkale Savaşı büyük bir anlatıdır tarih kitaplarımızda. “Çanakkale geçilmez” deriz ve İngiliz ve Fransız deniz ve kara güçlerinin Çanakkale’ye gömüldüğünü söyleriz. Haklı olarak modern tarih bilincimizin oluşumunda Çanakkale savaşlarının inkâr edilemez derecede büyük bir etkisi olmuştur. Ancak son yaptığım araştırmalar bu kadar iyi bildiğimiz sandığımız Çanakkale savaşları hakkındaki yeni gerçekleri su üstüne çıkardı. Mesela, tarihlerde unutulan bir nokta, Çanakkale savaşında denizaltıların yoğun bir şekilde kullanılmış olmasıdır. Denizcilik tarihiyle ilgili yayınlara baktığımızda İngiliz ve Fransız denizaltılarının Çanakkale’yi geçmiş olduklarını görüyoruz. Yani Çanakkale, denizin altından geçilmiş, o kadar ki denizaltılar Marmara’ya girerek savaş gemilerimizi torpilleyerek batırmışlar, Selimiye Kışlası’nı dahi bombalamışlardır. Hatta müttefikimiz Almanya’nın denizaltıları yardımımıza gelmiş ve Marmara Denizi’nin altında bir başka savaş cereyan etmiştir. (Daha geniş bilgi için Zaman gazetesinin Turkuaz ekinde 21 ve 28 Mart 2004 tarihli yazılarıma bakınız.) Gördüğümüz gibi, tarih aslında bize sürekli yeni şeyler anlatmaya hazırdır. Yeter ki biz kulağımızın desibel ayarıyla oynayalım ve tarihin içindeki gizli kayıtları duyabilecek sabrı gösterelim. Son tavsiyem, hakkını yemeyelim, yine Mehmed Akif’in Safahat’ından olacak. Özellikle Safahat’ın 6. Kitabı olan “Âsım”ı yeniden ve müdakkık nazarlarla okuyun derim. Orada koyu bir ümitsizliğin Çanakkale Savaşı’nın verdiği müthiş moralle nasıl bir toplumsal dinamizme dönüştüğünü ustaca anlatıyor rahmetli Akif. Namusunu çiğnetmeyen “Asım’ın nesli”nin doğuş hikâyesidir anlatılan. Ama bu hikâye, aslında, koyu bir yenilmişlik psikolojisinin üzerimize çökerttiği karanlığın nasıl delindiğinin de hikâyesidir. Ve bugünkü gençliğe verdiği mesaj, gerçekten harikuladedir. Ne dersiniz, bildiklerimizi “yeniden okuma”ya başlayalım mı?]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/osmanli-tarihini-yeniden-okumaliyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
