<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Şeyh Said &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/seyh-said/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Jun 2014 07:22:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Şeyh Said &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Musul’u Şeyh Said yüzünden mi kaybetmiştik?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/musulu-seyh-said-yuzunden-mi-kaybetmistik/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/musulu-seyh-said-yuzunden-mi-kaybetmistik/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Jun 2014 07:22:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan'ın bu haftaki yazısı]]></category>
		<category><![CDATA[Musul]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Said]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Said İsyanı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7877</guid>

					<description><![CDATA[Musul’un kendisine “devlet” diyen illegal bir örgütün kontrolüne girmiş bulunması Türkiye’nin eski toprağı olan Irak’ı hangi şartlarda bıraktığı tartışmasını da beraberinde getirmiş oldu. Hafızamızı 7 yıl önceye döndürürsek Irak’ın bölünmesi yine gündemdeydi. O sırada Dışişleri Bakanı olan şimdiki Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, ilginç bir açıklama yapmış ve şöyle demişti: “Biz 1926’da Musul´u verirken tek bir Irak´a verdik. Karşımızda tek bir Irak görmek istiyoruz.” (8 Şubat 2007) Şimdi Osmanlı’dan ayrıldığından beri rahat yüzü görmemiş olan Irak bir daha bölünmüş durumda ve 8 yıl bizi meşgul eden ve sonra üzerine bir bardak su içip unuttuğumuz Musul hayaleti 7 yıl aradan sonra yeniden semalarımızda tayeran etmekte. Acaba bugün de “Biz 1926´da Musul´u verirken tek bir Irak´a verdik. Karşımızda tek bir Irak görmek istiyoruz” diyebilecek miyiz? Göreceğiz. Belki de ABD gelip Irak’ı birleştirir, kim bilir!  Osmanlı döneminde Musul’dan bir görünüş İsterseniz bu köşede olsun gündemden biraz uzaklaşıp Musul’u asıl kaybettiğimiz yer olan Lozan’a uzanalım ve yıllar yılı masaya yumruğunu vurup “7 düveli dize getirdiği”(!) söylenen şanlı İsmet Paşa’nın Lozan’da Musul’u nasıl İngilizlerin eline teslim ettiğini bizzat kendi sözleriyle görelim. Az daha unutuyordum: Nicedir ağızlarda bir sakız: Musul’u Şeyh Said yüzünden kaybetmiştik. Şeyh Said ayaklanmasaymış Musul’u kaybetmeyecekmişiz. Bu iddiayı 1923 ve 1926 yıllarındaki iki vahim diplomatik hatamızla çürütürsek isabetli bir yol tutturmuş oluruz. Lozan’da görüşmeler henüz başlamışken, 27 Kasım 1922’de şöyle demiş İsmet Paşa: “Türkiye fakir bir ülke; Musul petrollerinden pay istiyoruz.” Bundan 37 gün sonra, 3 Ocak 1923’te bu defa Başbakan Rauf (Orbay) Bey’in Ankara’dan İsmet Paşa’ya çektiği telgrafta Fevzi (Çakmak) Paşa’nın “Musul’un hangi şartlarla olursa olsun idaremiz altına geçmesi lazım geldiği mütalaasında” olduğu bildirilir. ‘Sakın gevşeme’ mesajıdır bu, ‘arkanda biz varız’. Takvim bu defa 11 Ocak 1923’tür. İsmet Paşa’dan Rauf Bey’e şu cevap gelir: “İşler bir çok noktalarda dolaştı, durdu. Bu işlerin nerede düğümlendiğini bir İngilizler, bir de biz biliyoruz. Ukde noktası, Musul’dur. Musul’u İngilizlerin behemahal bize vermesi lazımdır. Şurada burada blöf, nümayiş para etmez. Dünyanın kuvvetini bir araya getirseler Türkiye murahhasları gözlerini dikerek Musul’u talep edeceklerdir.” MUSUL BİZİMDİR, BİZİM KALACAK! Paşa belli ki gayet formundadır ve haklı olduğumuza sonuna kadar inanmaktadır. 8 gün sonra Rauf Bey’e bu defa şunları yazar: “Müttefikler bize evet yahut hayır dedirtecek bir proje hazırlıyorlar. Bu pazartesi verecekler. Yakında müttefikler ile büyük bir meydan muharebesi verecekler (yani kendileri-MA) münferid ve müteferrik meseleler üzerinde perakende muharebeler vermekten yoruldular. Bir defa askıdaki sorunlar üzerinde büyük bir meydan muharebesi vermek istiyorlar. Bu, asab meselesidir. Acaba bunda hangi millet kuvvetlidir.” Musul’da Eski Köprü Kimin asabının bozulduğu ve hangi milletin kuvvetli olduğu 4 gün sonra belli olacaktır. Bu sefer Mustafa Kemal Paşa’ya yazdığı telgrafta şöyle der: “Bugün büyük bir harb oldu. Curzon bütün vesaitini istimal etti (silahlarını kullandı). Musul’un siyasi muharebesidir. Musul’u taleb ettim. Çok yoruldum. Güzel ve Gazi şefim. Beni bu kadar imtihana niçin feda ettin? Curzon sandalyesinden yıkılmıştı.” Belli ki bacakları titremeye başlamıştır İsmet Paşa’nın ama bir yandan da efeliği çizdirmek istemediği için Lord Curzon’un sandalyesinden yıkıldığını(!) yazabilmektedir. Acaba gerçekten kazanılmış mıydı harp? Bunu isterseniz Lozan kahramanımız söylesin: “30 Ocak 1923- Şimdi hallolunacak şudur: Fasıla vererek Ankara’ya gelmek, vaziyeti bir müddet muallak bırakmak yahut Musul’dan feragatle başlayarak yeni bir sulh imkânı aramaktır. Ben Musul’dan feragat ederek sulh imkânı aramak fikrindeyim.” Olay budur: 11 Ocak’ta “Dünyanın en haklısı ve kuvvetlisiyiz, Musul’u İngilizlerin mutlaka bize vermesi lazım” diyen İnönü, çok değil, 19 gün sonra pes etmiş bir vaziyette “Musul’dan feragat ederek” barış imkânı aramaktadır. Gelinen nokta kimin görüşüdür acaba? Güya sandalyesinden düşürdüğünü(!) yazdığı Lord Curzon’un görüşü elbette… 88 YIL ÖNCEKİ FECİ HATA Musul konusunda dikkate değer bir tez hazırlayan İhsan Şerif Kaymaz, 5 Haziran 1926’da Türkiye-İngiltere-Irak arasında imzalanan Ankara Anlaşması’nın Türk tezleri açısından tam bir hezimet olduğunu ortaya koyuyor (Musul Sorunu: Emperyalizm ve Kürtler, Kaynak: 2014, s. 552 vd.). Kaymaz’ın Musul’u kimlere ve nasıl hatalar sonucunda verdiğimize dair sözlerini özetliyorum. 8 yıl süren Musul’u alma mücadelemiz tam bir yenilgiyle sonuçlandı. Musul’u ‘bütünüyle’ Irak’a terk eden Türkiye, orada yaşayan Türkmen nüfus için “azınlık hakları dahi” elde edememişti. “Anlaşma öylesine alelacele imzalanmıştır ki” diyor yazar, “Türk tarafı hiçbir konuda pazarlık yapmamış, neredeyse İngilizlerin dikte ettiği koşulları aynen kabul etmiştir.” İngiltere’yle sürdürülen Musul görüşmeleri sırasında Berlin’deki Türkler, “Musul Türk kalacak” sloganı atıyor. (Servetifünun, 22 Ekim 1925). İngiltere neyi dikte etmişse kabul ettiğimizi Lozan’dan da bildiğimiz için bu satırlar pek şaşırtıcı gelmemiş olabilir bazılarınıza. Ama devamı var. Mesela şu cümleye ne diyeceksiniz: “İyi Komşuluk İlişkileri başlığı altında yapılan düzenlemeler (…) konusunda da Türkiye, İngiliz önerilerini kabul etmenin ötesinde, sürece herhangi bir katkıda bulunmamıştır.” Güzel. İngilizler yazdırıyor, biz kabul ediyoruz, tıpkı Lozan’da olduğu gibi. Ya sonra? Irak Yüksek Komiseri Henry Dobbs, Kasım 1926’da Türkiye’ye geliyor ve Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’le görüşüyor. Bu ilginç görüşmede Irak’ta Kürtlere özerklik tanınması gibi bir tasarılarının olmadığı güvencesini veriyor. Yeterince ikna etmiş olmalı ki, Mustafa Kemal de ona “Kürtlerin daha nesillerce kendi kendilerini yönetme yeteneğinden mahrum kalacaklarını”(!) gönül rahatlığıyla belirtiyor (s. 554). Anlaşılıyor ki, Ankara’nın bütün derdi, güney sınırımızda bir Kürt devleti veya özerk bölgesinin kurulmamasıydı. İngilizler bu güvenceyi verince ve en önemlisi 1925 Mart’ında kabul edilen Irak Anayasası’nda bu yönde bir alamet görülmeyince Musul’u İngiltere’nin elindeki Irak mandasına bırakan imzayı atmakta bir beis kalmamıştı. Fakat “Musul konusunda her şeyi kazanmamıza elbette imkân yoktu ama her şeyi de kaybetmemiz gerekmiyordu.” Maalesef kaybettik. Sürecin başında, ortasında ve sonunda bu vahim hataları yapanların kalkıp ‘Şeyh Said isyanı çıkmasaydı Musul ne güzel bizde kalacaktı’ demeleri komik bile değildir. 15 Haziran 2014, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/musulu-seyh-said-yuzunden-mi-kaybetmistik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bediüzzaman&#8217;ın hayatından bilinmeyen bir nokta</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bediuzzamanin-hayatindan-bilinmeyen-bir-nokta/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bediuzzamanin-hayatindan-bilinmeyen-bir-nokta/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 Oct 2013 13:40:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Not Defterim]]></category>
		<category><![CDATA[Bediüzzaman Said Nursî]]></category>
		<category><![CDATA[Şeyh Said]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7652</guid>

					<description><![CDATA[Sonunda aile, “Birlikte kalsalar, ıslah olmayacaklar” gerekçesiyle ikiye bölünüp, bir kısmı Milas’a, bir kısmı da Eğridir’e gönderilmişti. Eğridir’e gönderilenlere, Eğridir Gölü içindeki küçük adacığa yerleşmeleri söylenmişti. Burada asgarî yaşam şartlarının hiçbiri yoktu. Ne içecek bir su, ne de şehirle ulaşımı sağlayabilecek bir deniz aracı. Ayrıca adada herhangi bir yerleşim birimi de bulunmuyordu. Eğridir Gölü’nün ortasındaki adacıkta ikamete zorlananların arasında Miralay Hâlid Bey’in çoluk çocuğu da bulunuyordu. Aralarındaki en büyük erkek ise, Şeyh Said ailesinden 14 yaşındaki Muhammed’di. Herkes çaresiz ne yapacağını düşünürken, Muhammed, Eğridir Kaymakamı’na çıkıp konuşmayı düşünüyordu. Ve 14 yaşındaki sürgün Kürt çocuğu Muhammed, Eğridir Kaymakamı Salih Bey’in karşısına çıkmıştı. Durumu anlatmış, yirmiye yakın kadın, [ve] çocuklardan oluştuklarını; adada yaşamalarının imkânsızlığına değinmiş ve şehir merkezinde ikamet için izin istemişti. Kaymakam uzun süre düşündükten sonra izin vermiş; âile bulabildiği yerlere yerleşmişti. İşte bu günlerden birinde, Eğridir’e bir din adamı da sürgün geldi; yanında herhangi bir kadın ya da çocuk yoktu. Tek başına sürülmüştü. Şeyh Said ailesini sorup bulan bu din adamının ismi, Mela Saîde Kurdî’ydi, yani çok sonra alacağı lakabıyla Bedîuzzaman. Bedîuzzaman, Şeyh Said ailesini bulmuş, durumları hakkında bilgi almıştı. Kendisine de, Şeyh Said ailesini ikamete zorladıkları Eğridir Gölü’nün ortasındaki ada gösterilmiş ve orada ikamet etmesi istenmişti. Bedîuzzaman, orada yaşayamayacağını, Şeyh Said ailesinin “tek erkeği” Muhammed’den öğrendikten sonra, ondan bir ricada bulunmuştu. Şeyh Muhammed’in anlattığı olayı, Abdülmelik Fırat’tan dinliyoruz: “Şeyh Muhammed dedi ki: “Ben 14 yaşındaydım. Bedîuzzaman bizi nasılsa buldu, konuştu. Durumunu aktardı ve ‘Mıhemed, sen cesur bir adamsın. Bak sizin aileniz için burada yaşamak üzere müsaade almışsın. Git kaymakama benim için de müsaade iste. Ben orada tek başıma ne yaparım?’ Amcam diyor ki, gittim kaymakama anlattım. Kaymakam kabul etti. Geldim, kabul edildiğini söyledim ve ‘Siz de burada kalıyorsunuz’ dedim.” Bedîuzzaman bunun üzerine kesesini açmış ve demiş ki: Mıhemed! Benim iki altınım var. Birisini Şeyh Said ailesine veriyorum, birisi de bana kalıyor.” Ferzende Kaya, Mezopotamya Sürgünü: Abdülmelik Fırat’ın Yaşam Öyküsü, İstanbul 2003, Anka Yayınları, s. 49-51.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bediuzzamanin-hayatindan-bilinmeyen-bir-nokta/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>4</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
