<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Star Gazetesi &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/star-gazetesi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 May 2013 08:33:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Star Gazetesi &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ramazan’ı tahtından indirdik</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ramazani-tahtindan-indirdik/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ramazani-tahtindan-indirdik/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 16 Aug 2012 10:53:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Ramazan]]></category>
		<category><![CDATA[Star Gazetesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6216</guid>

					<description><![CDATA[Ramazan’ı tahtından indirdik! 1 Ramazan dendiğinde zihninizde ne canlanır? Sizce, nedir ramazan yahut ne değildir? Ramazan denilince bakıyorum da ilahiyatçılarımız bile eski Ramazanlarda reçel, sucuk ve pastırma küplerinden söz etmeye başladılar. İftar ve sahur menüleri de indirime giriyor! Okuyoruz. Demek ki manevi bir asansör olması gereken orucun da maddileştirilmesi böyle oluyor. Ramazan deyince şeytanın bizi yeryüzüne mıhlayan ağırlığından kurtaracak bir hafiflik gelmeli akla. Yemekten ve içmekten özgür olma… 2 Oruç tutmak, sizce salt yemekten ve içmekten uzak durmak mıdır? Açlık ve susuzluk işin ilk basamağı. Onun ardından çıkılacak uzunca ve sarp bir yol var ki, ona kendini yenmek diyoruz. Ramazan bize kendini yenen insanı yetiştirmenin yöntemlerini öğretir. Maalesef kendine yenilenlerin kurduğu bir maddi uygarlıkta Ramazanın mesajı bize yıldızlar kadar uzak. 3 Sizce Ramazanla birlikte özellikle de ‘yardımlaşma’ olgusunun belirgin bir biçimde öne çıkmasının sebebi nedir? Bir gün Efendimiz’in (sas) evine gelen gelen kişi kurbandan pay istiyor. Hz. Ayşe gelen şahsa kurbanın üçte ikisini veriyor ve ‘Biri bize kaldı’ diyor. Bunun üzerine Efendimiz, ‘Hayır, asıl verdiğimiz ikisi bize kaldı’ diye düzeltiyor. Biz vermeyi kayıp, almayı kazanç gören kapitalist anlayışın etkisiyle olsa gerek asıl kazancın nerede olduğundan gafil bulunuyoruz. Asıl yatırım, ahrete yapılandır anlayışıyla bakılınca perde kalkmaya başlar. Ramazan bu perdeyi kaldırmamıza yardımcı olduğu için ‘Ramazan-ı Şerif’tir. 4 Oruç tutmanın ‘bilimsel’ olarak da ‘çok iyi’ ve ‘çok yararlı’ olduğu yönündeki yaklaşımları nasıl karşılıyorsunuz? Oruç tutmak vücuttan ziyade nefse ve ruha iyi gelir, bir. Yararlı olmasaydı oruç tutmayacak mıydık? İki. Ramazan bir ‘yeme ayı’ değil, bir yememe ayıdır, üç. Ramazan oruçtan ibaret değildir, dört. Mesela itikâf sünnetini neden kimse hatırlamaz veya hatırlatmaz? O da Ramazanın ayrılmaz bir parçasıdır halbuki. 5 Bir Ramazan klasiği vardır malumunuz… “Nerede o eski Ramazanlar!”  Sahi sorun nerededir? Zamanda mı yoksa geçen zamanla birlikte değişen algılarda mı? İnanın, her nesil “Nerede o eski Ramazanlar!”  sözünü söylemiştir. Bize mahsus bir söz değildir yani. Ancak Ramazan, sadece şekil ve kalıp olarak eskide yaşanır, yeni şartlarda yaşanmaz demenin bir başka yolu olmamalı bu ifade. Oruç, Kur’an, ibadet… Bunlar hep yaşayacak, kıyafetleri değişse de. Bence asıl kaybolanın farkına varamıyoruz. Ramazanı tahtından indirdik biz. Onbir Ayın sultanı diyoruz değil mi? Bu söz aslında Ramazanın hayatımızı yönettiğini, yönetmesi gerektiğini anlatır. Peki soruyorum: 11 ayımızı Ramazan mı yönetiyor? İşte bu soruya olumlu cevap veren insanlar çoğalınca hakiki Ramazanları idrak etmeye doğru adım atacağız. 6 İlk orucunuzun sizin için anlamı neydi? O günü nasıl tamamlamıştınız? Bursa’da oturuyorduk. Bir kış Ramazanı olduğunu gayet iyi hatırlıyorum. Daha önce ‘yarım oruç’ tutmuştum gerçi ama tam gün hiç tutamam zannediyordum. Sabrettim ve iftar vaktinde orucun adeta benden doğduğunu hissettim. O gün bugündür baba-oğul gibi geçinip gidiyoruz. 7 Bir Ramazan hatıranız? Fatih Camii’nin içinde açtığım iftarları hiç unutmuyorum. Zeytin, peynir, hurmayla iftar açıp hemen namaza durmak ve camiden hafiflemiş olarak çıkmak tarif edilmez bir güzellikti. Caddede restoranların içi, yemekten bitap düşmüş insanlarla doluydu ama ben hala yeme özgürlüğüne sahiptim! 8 Ramazan ayına girildiğinde bazıları için ilginç bir biçimde Ramazan Eğlenceleri’ de gündeme geliyor. Ramazanla eğlence arasında nasıl bir bağ vardır sizce? Ya da var mıdır? Kantolar, ortaoyunları, düetler, tiyatro kumpanyaları, Hayalî Küçük Ali&#8217;ler, Jerfin Hanımlar, Direklerarası&#8217;nın türlü eğlence mekânları ve kadınların göz süzerek gönül avladıkları, erkeklerin piyasa yaptıkları Ramazan akşamları&#8230; Ne İstanbul tarih boyunca böyle eğlendi, ne de bunlar varken bile İstanbul halkının tamamı piyasa yapıyordu. TRT’nin Darülbedayicilerle el ele verip bizi içine soktuğu bu sahte tarihi izale babında şunu söyleyeyim ki, Ramazan’da eğlence vardı ama farklıydı. Mesela Kur’an okuyarak veya teravih kılarak da ‘eğlenebilir’ bir Müslüman! 9 Elektriğin olmadığı zamanlarda ‘mahya’ muhteşem bir sanat eseri olarak arz-ı endam ederdi Ramazanlarda. Hatta kimi batılı entelektüeller, tanık oldukları bu sahneyi, “gökten yıldızları koparıp iki minare arasına dizmek’ şeklinde tasvir etmişler. Size bir mahya yazma imkânı verilseydi, ne yazmak isterdiniz? “Alemlere rahmet!” Son olarak:  Sizin eklemek istediğiniz başka bir şey var mı? Asıl bayramın Ramazanda bulunduğunu unutmayalım. Söyleşi: NİHAT NASIR http://www.stargazete.com/ramazan/ramazani-tahtindan-indirdik/haber-665529]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ramazani-tahtindan-indirdik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bazı camiler CHP teşkilat binası olarak kullanıldı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bazi-camiler-chp-teskilat-binasi-olarak-kullanildi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bazi-camiler-chp-teskilat-binasi-olarak-kullanildi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 May 2012 14:16:07 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahır yapılan camiler]]></category>
		<category><![CDATA[Fadime ÖZKAN]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Armağan Söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[Star Gazetesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=5278</guid>

					<description><![CDATA[Türkiye devleti ve toplumu, yakın geçmişiyle yüzleşmeye devam ediyor. Bu yüzleşmeye Tek Parti iktidarının dini sembollere karşı yürüttüğü sistematik politikalar da dahil. Başbakan Erdoğan ile CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu arasında süren “Tek Parti dönemi CHP ve camiler” tartışması, her ne kadar siyasetçiler arasında polemik konusu olarak yürüse de asıl olarak tarihçilerin alanı ve son sözü söyleyecek olanlar da onlar ve elbette belgeler. Biz de öyle yaptık ve tarihçi Mustafa Armağan ile Cumhuriyetin o ilk on yıllarında nasıl bir sekülerleşme projesinin hayata geçirildiğini örnekler ve belgeler üzerinden konuştuk. Yayınlanmış çok sayıda tarih kitabı bulunan Armağan, aylık olarak çıkmaya başlayan Derin Tarih dergisinin de genel yayın yönetmeni. Başbakan Erdoğan ve CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu arasında süregelen bir tartışma var malumunuz. Yakın dönem üzerine de çalışan bir tarihçi olarak söyler misiniz, CHP’nin Tek Parti iktidarı döneminde özel bir cami politikası var mıydı? Ya da dinle, dinin görünürlük alanlarıyla ilgili nasıl bir politikası/sorunu vardı CHP’nin? Bütün tartışmanın ağırlığını camilerin ahır yapılmasına raptiyelemek yanlış olur. Çünkü bu, sekülarizasyon projesinin bir parçasıydı. Sekülarizasyon, Avrupa’da iki manada kullanılır: 1) Dini bakışın dünyevi bakışa transferi. Buna laiklik ya da laikleşme de diyebiliriz. 2) Dini temsil eden kurumun sahip olduğu mülklerin, devlete, kamuya transferi. Bu, Fransa’da, İngiltere’de vs. 18.-19. yüzyıllarda gerçekleşti. Kilisenin elinden büyük mülkler alındı veya alınması için mücadele verildi. Napolyon bile o mücadelenin bir parçası olmuştur. Türkiye’de de 1920’lerin ortalarından itibaren her iki anlamda sekülarizasyon süreci başladı. Yani dinin dünyevi bir alana çekilmesi, dini efsununun kaybedilmesi yanında dini temsil eden cemaatlerin elinden kontrol ettikleri mülklerin, maddi imkânların alınması süreci yaşandı. Dini temsil eden kurum burada cami; cemaat veya vakıfların ellerindeki mülklerin devlete aktarılması ya da dünyevi aktörlere transferi (satılması) sözkonusu. CAMİ PARASI ANKARASPOR’A Bu da vakıflara el konularak yapılıyor? 1930’lu, 40’lı yıllarda gazetelerde çıkan Vakıflarla ilgili haberlerde bunu görebiliyoruz. Mesela 1934’te Cumhuriyet’te çıkan bir haberde şu camileri, mescitleri sattık, gelen paralarla okul yaptık, Ankaraspor kulübüne yardımda bulunduk, meşhur Cumhuriyet balolarının yapıldığı Ankara Palas’ı inşa ettik, tramvay şirketine katkıda bulunduk… deniliyor. Vakıflar Genel Müdürü yapıyor açıklamayı. Hadi camileri sattınız, peki satılan camilerin parasından Ankaraspor kulübüne pay ayrılmasını nasıl açıklayacaksınız? Sporun, eğlencenin gelişmesi için paraya ihtiyaç vardı, onun için sattık mı diyeceksiniz? Anlaşılıyor ki, dünyevi alandaki yapılacak reformların bir kısmının finansmanı vakıf mallarının satışıyla karşılanmış. TÜRKİYE İSLAM DEVLETİNE DOĞRU   Bir taşla iki kuş vurulmuş aslında. Hem dini simgeler ortadan kaldırılmış, hem o parayla “çağdaş” kurumlara yatırım yapılmış? Bunun pek çok örneği var. Türkiye’de 1920–23 arasındaki o özel, “İslamcı” diyebileceğimiz oluşumu açıklamak gerekir. Çünkü bu dönemde Mustafa Kemal’in Balıkesir Hutbesini, Meclis açış konuşmasını, Milli Mücadele’nin “Mücahede-i Milliye”, yani Milli Cihad olarak adlandırılmasını, Meclisin duvarında asılı Sancağ-ı Şerifi vs. görebilirsiniz. Mecliste şimdi “Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir” yazısının yerinde Şura ayetinin yazılı olduğunu görebilirdiniz. Bu gerçekten “özel” bir dönemdir ve dönemdeki dini hava bize Türkiye’nin o tarihlerde bir İslam cumhuriyeti olmaya doğru gittiğini gösterir. Dönemin şartlarıyla ilgili olarak mı, bir gereklilik olarak mı ortaya çıkan bir şey bu? Yoksa bir siyaset mi? İki yanı var. Birincisi, zaten savaşı başka türlü kazanamazdınız. İnsanlara moral motivasyon vermeniz lazımdı. Bunu da ancak dinle yapabilirdiniz. Silah yok, mücadeleye inanç yok, maddi imkânlar çok sınırlı. Yeni bir oluşum içindesin, zaten meşruluk sıkıntısı var. İster istemez dinin meşruluk sağlayıcı gücünü kullandılar. Bu, kaçınılmaz bir şeydi. İkinci olarak bunu İslam dünyasını harekete geçirmek için de kullandılar. Bizi işgal eden devletler başka Müslüman ülkeleri de yönetiyordu. Fransa Cezayir’deki, İngiltere Hindistan’daki Müslümanları sömürgeleştirmişti. İşgalci devletleri kendi sömürgelerindeki Müslümanları ayağa kaldırarak sıkıştırmak, bize karşı çok sert davranmamalarını sağlamak, o dönemdeki Hilafetçi ve “dinci” politikanın amaçlarındandı. DİNDEN UZAKLAŞMA LOZAN’DA TELKİN EDİLDİ  Çok akıllıca aslında… Bu “dinci” politika, 1923 baharına kadar devam ediyor. Kâzım Karabekir diyor ki: “1923’ün Şubat, Mart ayı gibi Ankara’da bir şeyler değişmeye başladı”. Şubat-Nisan 1923 Lozan’ın kesinti, yani fetret aylarıdır. Bu sırada bir şeyler değişti. Şubat’ın 10’una doğru Lozan’dan dönüyor İsmet Paşa. Kâzım Karabekir, İsmet Paşa, Mustafa Kemal, Fethi Okyar ve Tevfik Rüştü arasında din tartışmaları cereyan ediyor. “İslamiyet ilerlemeye manidir (Fethi Okyar). Müslüman kaldıkça bizi yaşatmayacaklar. Hocaları kaldırmadıkça bu memleket adam olmaz (İnönü). Arapoğlunun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur’an’ı Türkçeye tercüme ettireceğim. Ta ki budalalık edip de aldanmakta devam etmesinler (Atatürk)” şeklinde konuşmalar geçtiğini söylüyor. Kendisi şu tezi savunuyor: “Bu fikirler onlara Lozan’da telkin edildi. Orada bir tehdit veya telkin gördüler ve ‘Müslüman kalırsak bizi yaşatmazlar’ söylemini benimsediler.” EĞER MÜSLÜMAN KALIRSAK… Diğerleri Karabekir’in bu tezine ne diyor? Kâzım Karabekir, İsmet Paşa’yla yakın dost. Bir keresinde “İsmet” demiş, “bu tehlikeli fikirler size Lozan’dan geldi değil mi?” İsmet’in kendisine dolaylı bir cevap verdiğini aktarıyor: “1. Dünya Savaşı’na biz Almanlar, Bulgarlar ve Macarlarla birlikte girdik. Hepimiz yenilmemize rağmen sadece bizim bağımsızlığımız ortadan kalktı. Onların bağımsızlığına Hıristiyan oldukları için dokunulmadı. Bundan sonra da Müslüman kimliğimizi öne çıkartırsak daima tehlike altında yaşayacağız.” Dolaylı yoldan iddiamı tasdik etmiş oldu İnönü, diyor. İnönü bir çıkarsama yapmış o zaman, öyle mi? Yoksa direktif almış da onu mu tevil etmeye çalışıyor? Bunu tam olarak bilemiyoruz. Lord Curzon’un sekreterinin not defteri var Stanford Üniversitesi Kütüphanesi’nde. Bu defteri bulup inceleme yapabilirsek daha sarih bir fikir edinebiliriz. ATATÜRK: ANAYASAMIZ KURAN’DIR Sizin kanaatiniz nedir? Benim kanaatim de aynı yönde, çünkü Lozan kesintisi sırasında, 7 Şubat 1923’te Mustafa Kemal, Balıkesir hutbesini veriyor ve “Anayasamız Kuran’dır” diyor. 1924 Anayasasını ilan ettiği Meclis açış konuşmasında ise eski anayasayı eleştiren, laik ve dünyevi bir anayasanın neden gerekli olduğunu savunan biri haline geliyor. Nisan 1924’e kadarki süreçte dinî alanı daraltan o kadar çok ‘inkılap’ yapılıyor ki. Hilafet kaldırılıyor, medreseler kapatılıyor, Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırılıp yerine Diyanet İşleri Reisliği kuruluyor. Hilafetin kaldırılması ve medreselerin kapatılması çok vahim hadiselerdir. ASLINDA MEDRESELER KAPATILMADI Nasıl? Biliyor musunuz, medreseler aslında Tevhid-i Tedrisat Kanunu’yla kapatılmadı. Kapatılmış olsa Vakıflar Kanunu’na aykırı düşecekti. Vakıflar Kanunu diyor ki: “Vakıflar onu vakfedenin malıdır”. Medreseleri kapatsa, vakıfları yine yaşamaya devam edecekti. O yüzden daha incelikli bir plan yapılıyor ve bütün medreseler kanunla Milli Eğitime devrediliyor, kasasında ne kadar parası, malı, geliri varsa olduğu gibi MEB’e geçiyor. Böylece 600 yıllık medrese birikimi olduğu gibi MEB’e aktarılıyor. Bunlar olduktan sonra MEB de diyor ki: “Medreseleri devam ettirmeyeceğim, okula çevireceğim”. Dolayısıyla hem medreseler MEB’in gelir kaynağı, binaları da mülkü oluyor, hem de medreselerin vakıflarına alternatif yaşama yolu kapatılmış oluyor. Bir taşla iki kuş yani. PEKİ CAMİLER NE OLACAK? Aslında bir “el çabukluğu” seziliyor? Sekülarizasyonun medreseler üzerinden nasıl işlediğini gösterir bu. 1924 sonrasında dini alanın zayıflatılması için daha da cüretkâr adımlar atılıyor. Arapçanın, din derslerinin okullardan kaldırılması, alfabenin değiştirilmesi, şer’i hukuk yerine medeni hukukun getirilmesi… Gündemde olan camilerin kapatılması da bu bağlamda değerlendirilmeli. Bataklık dururken duvarda sinek avlamaya gerek yok. Bu bir zihniyet meselesi. Medreseler halledildi, peki camiler ne olacaktı? Bir sürü insan devam ediyordu camilere; vaaz dinliyor, velhasıl laikçi politikanın kulvarından çıkıyordu. 1924’te Şeriye ve Evkaf Vekaleti kaldırılarak camilerin mülkleri Vakıflar idaresine devrediliyor, devlet vakıflara el koyuyor, Diyanet ise camileri sadece “işletiyor”. Özlük işleri bile ancak 1960’larda Diyanet’e bırakılmıştır. Başbakanın açıkladığı camilerle ilgili belgeler tarihçilerin zaten bildiği belgeler miydi, yeni belgeler mi? Büyük bir kısmını biliyorduk. Şunu söyleyeyim ki, Başbakanlık Arşivi’nde tahminimizden de çok belge var. CAMİİDEKİ ATLARI TATARLAR MANGAL YAPTI Başbakanın göstermediği belgelerde neler var? Ahır kelimesi çok sivri olduğu için insanlar oraya takılıyor ama asıl büyük resme bakmamız lazım. Zaten doğrudan devlet bir yeri ahır yapamaz. Birisine satar ya da kiralar, adamın da hayvanlarla işi varsa orayı ahır olarak kullanır. Ya da Bursa’da Mollaarap Camii’nde olduğu gibi cami askeriyeye tahsis edilir. Onun da ahıra ihtiyacı varsa camiyi ahıra çevirir. İşin tuhafı, Mollaarap mahallesi sakinleri Tatar. Yani at eti yiyorlar. Camiyi boşalttırmak için atları kaçırıp dağda mangal ziyafeti çekiyorlar. Çaresiz kalan asker camiyi boşaltıyor. CUMHURİYET GAZETESİ: SİTTİ HATUN CAMİİ AHIR OLDU Bir caminin ahır olarak kullandığına dair belge var mı? 23 Mayıs 1948 tarihli Cumhuriyet’te yayınlanan haberde (gazete kupürüne bakıyoruz) Silivri Kapı’da Sitti Hatun Camii’nin kiraya verildiği, kiracının da cami ve bahçesini ahır olarak kullandığı yazılı. Başbakan Erdoğan satılan 800 kadar cami ve mescitten bahsetti. Bunların 500’ü ayakta, 300 kadarı arsa halinde. Ayrıca cami etrafındaki türbe, hamam, han vs. topladığınızda 3 bin 500 parça satılan eserden bahsediyoruz. Bu kadar tarihi eserin veya arsasının satılması, kiralanması, başka amaçlarla kullanılması gerçekten büyük bir olay. Yine de bu rakam olayın bütününü yansıtmıyor. Çünkü Başbakan’ın verdiği rakamlarda yıkılan camiler yok. CAMİ YIKILIYOR SAZ EVİ YAPILIYOR Camiler hangi gerekçelere yıkılmış? Mesela deniliyor ki yola gidecek. Bursa’da Heykel’in karşısında Sarı Abdullah Camii vardı. 1939’a kadarki resimlerde görülüyor, gayet gösterişli bir cami. Dümdüz ediyorlar. Bunun gibi yüzlerce yıkılan cami var. Muş’ta Murad Paşa Camii mesela. O kadar sağlam yapılmış ki, kazma kürekle yıkamayınca dinamitle havaya uçuruyorlar. Bunu bizzat görenler var. Yakınlarda yeniden yaptırılan Vefa Camii 1925’de yıkılan eserlerden. Ya da Sirkeci’de garın üst tarafındaki Merzifonlu Kara Mustafa Paşa Camii Tek Parti döneminde yıkılmış, yerine içkili gazino olan Anadolu Sazevi açılmış. (Cami yerindeki saz evi fotoğrafını gösteriyor.) Bu cami, merhum Turgut Özal zamanında yeniden yaptırılmıştır (mimarı Aydın Yüksel). Halbuki Vakıflar en azından caminin yerine ne yapıldığını takip etmeliydi; etmemiş. CHP’YE TAHSİS EDİLEN CAMİLER VAR Cumhuriyet Halk Partisi’ne tahsis edilen camilerden bahsediyorsunuz, neyi kast ediyorsunuz? Bazı camiler doğrudan CHP teşkilatına tahsis ediliyor veya satılıyor. Mesela Adana’daki Ali Dede Mescidi CHP il binası yapılmış. İstanbul Aksaray’da Kara Mehmed Paşa Camii 1928’de CHP’ye satılmış. İstanbul Küçüksu Camisi ise minaresi yıkılarak CHP’ye verilmiş, üstüne de kocaman CHP yazılı bir tabela asılmış. Bu da, iyice kör göze parmak bir durummuş yani? Türkiye o yıllarda CHP’nin fethettiği ülke gibi. Herşey, herkes ‘fetih hakkı’ olarak adeta imtiyazlı bir sınıfın emrinde. Bunu rahmetli Adnan Menderes çok güzel dile getirmiş Mecliste. “İnönü, bu memleketi kendisine verilmiş bir fetih hakkı olarak görüyor” diyor ve “Yeter artık Paşa, düş milletin yakasından” diye yüzüne karşı eleştiriyordu. Bence asılmasına asıl sebep, CHP’ye yönelik bu ağır eleştirileriydi. ATATÜRK’ÜN DE İMZASI VAR 1925’lerden, 1930’lu yıllardan bahsediyoruz, yani Atatürk’ün hayatta olduğu yıllardan. O dönemde Atatürk’ün hilafına hiçbir şey yapılamayacağına göre ama bütün bunlar da yapıldığına göre; Atatürk, İnönü başkanlığındaki tek parti hükümetinin cami politikasına zımnen onay vermiş demek mi oluyor? Atatürk neresinde bütün bu olup bitenlerin?   Ayasofya Kararnamesinin altında kimin imzası var sizce? Bundan büyük kanıt olur mu? 500 yıla yakın İslamiyet’e hizmet etmiş bir camiden bahsediyoruz. 1934’te Bakanlar Kurulu kararıyla ibadete kapatılıp müze yapılıyor. Kararnamenin altında Atatürk’ün, İnönü’nün ve bakanların imzaları var. Benden söylemesi: Bu cami tartışması kaçınılmaz olarak Ayasofya’ya dayanacaktır. Ayasofya’nın tapusunda sahibi Fatih Sultan Mehmed gözüküyor. Fatih Sultan Mehmed Vakfı Ayasofya’nın sahibiyse ve Vakıflar Kanunu “vakfedilen eserin amaç dışı kullanılamayacağını” amirse, bu kararname hukuk nezdinde geçersizdir. Hem 1934’te, hem bugün Bakanlar Kurulu kanuna aykırı kararname çıkaramaz, çıkarırsa iptal edilir. Buna benzer daha pek çok örnek var. “AL BU CAMİİ SENİN” KARARNAMESİ Mesela, paylaşır mısınız? Mesela 1934 yılına ait bir Bakanlar Kurulu kararnamesi var. Atatürk, İnönü, Şükrü Saraçoğlu, Şükrü Kaya ve diğer bakanların imzası var. Diyor ki: “İstanbul’da Yedikule’de İlyas Çelebi Camii’nin civarında namaz kılacak başka alanlar olduğu ve etrafta yaşayanların gayri Müslim olduğu cihetle, ihyasına lüzum olmayan mezkûr caminin bilâmüzayede satılmasına&#8230;”. Anlaşılan müzayedeyi, açık artırmayı da çıkarmışlar devreden, kendilerine yakın birini belirlemişler. “Al bu cami senin” diyecekler. Başbakanlık Arşivi’nde Atatürk ve İnönü’nün imzasını taşıyan bu türden çok sayıda belge var. “ALLAHÜ EKBER” DİYENE 3 AY HAPİS Tamam, Osmanlı yıkıldı, Türkiye Cumhuriyeti kuruldu. Erk sahibi dönemin yetkilileri, savaştan çıkmış bu yorgun, fakir ve Müslüman halkı Batılılar gibi görünmeye, öyleymiş gibi yaşamaya zorladılar. 1) Devletliler bu cesareti ve gücü nereden buldu, 2) Müslüman halk bunu nasıl kabul etti? Ee Hilafeti kaldırmışlar zaten. Harfleri değiştirmiş, medreseleri, tekkeleri kapatmışlar. Bunları devletin imkânlarını kullanarak yapmışlar. Karşı çıkan oldu, olmadı değil. Şapka giymeyiz diye Erzurum’da sokaklara çıkan yüz kadar kişiden 10’u idam edildi. Şapka giymediği için idam edilen insanlardan bahsediyoruz. Dile kolay; onca genci idam ettiren Kenan Evren sıra kendi yargılamasına gelince canını GATA’ya zor attı, gördünüz. Can tatlı çünkü. İnkılaplara en ufak bir direniş en şiddetli şekilde mukabele görürdü. Toplum bazı şeyleri sineye çekti ama özellikle Kur’an öğrenimi ve ezan konusunda direndi. Bu pasif direniş, içe kapanma ve Kuran öğretimini ya da ezan okumayı evinde sürdürme şeklinde sürdürüldü. Devletin mukabelesi çok sertti. Mesela “Tanrı” yerine “Allah” dedin miydi 3 ay hapis yatıyordun, dayağın da haddi hesabı yoktu. Yanlışlıkla diyenin de başına geliyordu aynı kovuşturma. İÇİŞLERİ BAKANI İLE CHP SEKRETERİ TAKİPTE  Bunu tespit ve takip etmek de çok zor bir iş değil mi? Bakın size bir belge göstereyim: CHP Genel Sekreteri Recep Peker’e 1936 yılında Dâhiliye Bakanı vekili Celal Bayar imzalı bir resmi yazı bu. 10 Ocak...]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bazi-camiler-chp-teskilat-binasi-olarak-kullanildi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
