<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sultan Abdülaziz &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/sultan-abdulaziz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 25 Jun 2013 14:36:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Sultan Abdülaziz &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Abdülaziz’in yaptıramadığı caminin arsasını kimler yağmaladı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulazizin-yaptiramadigi-caminin-arsasini-kimler-yagmaladi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulazizin-yaptiramadigi-caminin-arsasini-kimler-yagmaladi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 25 Jun 2013 14:36:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Aziziye Camii]]></category>
		<category><![CDATA[Gezi Parkı]]></category>
		<category><![CDATA[Gezi Parkı Olayları]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülaziz]]></category>
		<category><![CDATA[Topçu Kışlas]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7367</guid>

					<description><![CDATA[Falih Rıfkı Atay’ı bilirsiniz, Atatürk’ün en yakınındaki kalemlerden biri, belki de birincisidir. Bazı gerçekleri açıkça itiraf edebilen nadir Kemalistlerden. Propagandist olmadığı zaman çekilebilen bir Kemalist’tir.  “Çankaya”nın “Bir şehir yapmak” bölümünü ibretle okumuştum. Bir dönemin talancı zihniyetini pek güzel yansıtan bu bölümü okumayan, 1920’ler ve 1930’larda Ankara’daki köşe dönme hikâyelerinden nasiplenmemiş olur.     Bu konuyu neden gündeme getiriyorum?  Şundan:     Şu “Gezici” aydınlarımız var ya, canım Topçu Kışlası’nın yeniden yapılmasına sırf ‘rölövesi’ yok diye karşı çıkanlar, diyesiymişler ki, hükümet o kadar tarihî eseri yeniden yapmaya meraklı ise Swiss Hotel’in yerindeki Şark Kahvesi’ni yapsın da görelim. Söz madem Şark Kahvesi’nden açıldı, biz de diyelim diyeceğimizi: Swiss Hotel’in oraya yapılması tabii ki feci bir hata. Ancak aynı hata, hem de çok daha büyüğü, 1935-40 yıllarında İsmet Paşa ve avanesinin tezgahladığı akıllara zarar bir operasyonla gerçekleşmişti. Peki sizler cami arsası gasp edilerek yaptırılan İnönü Köşkü ve girdiği bütün savaşları kaybetmesiyle meşhur İsmet Paşamızın anlı şanlı heykelinin süslediği İnönü Parkı çatır çatır yapılırken neden ses çıkarmadınız? O zaman yoktunuz belki ama insan bir vakıf arazisinin gaspını tek bir yazısında olsun sorgulamaz mı? Gelin, İnönü Köşkü ve çevresindeki CHP kodamanlarının vakıftan ele geçirdikleri araziyi geri alma girişimini destekleyin de samimi olduğunuza inanalım. Otelin yeri olsun, Şark Kahvesi ve İnönü Köşkü’nün yeri olsun temelleri 1875’te atılan Aziziye Camii’nin arsasıdır ve bir vakıftır. Nitekim Akaretler denilen sıra evler de bu vakfa gelir olsun diye yaptırılmıştır. Şimdi Falih Rıfkı’nın Ankara itiraflarına bakalım, sonra da bir cami arsasının uyanık bir cumhurbaşkanı tarafından nasıl ele geçirildiğini görelim. (Üstte)  Sultan Abdülaziz’in yapımını başlattığı Aziziye Camii’nin sonradan gasp edilecek arsasındaki kalıntıları (Ressam: Warwick Goble) Ankara’da spekülasyon fırtınası “Çünkü hemen spekülasyona dalmıştık. Herkes saklayıp ileride satmak üzere arsa edinmek hırsına kapılmıştı. Şehir imarlarının başlıca düşmanı spekülasyon olduğunu düşünecek halde bile değildik. Bunlar yeni devletin “kusur”ları değil, “tecrübesizlikleri” idi.” “Ankara’da” diyor, “herkes” diyor Falih Rıfkı, “hırsa kapılmıştı”, “spekülasyona dalmıştı”. “Tecrübesizlik” diye “kusurları” örten bir kılıf da uydurmuş. Güzel. Bir kenara yazıp devam edelim: “Ankara’da milyonlar çalınmıştır. İstanbul’da milyonlar vurulmaktadır.” Ve arkasından şu hüküm cümlesi gelir: “Sabit olmuştur ki, Mustafa Kemal, şapka ve Latin harfleri devrimlerini başarabilecek kadar kuvvetli bir idare kurmuş, fakat bir şehir planını tatbik edebilecek kuvvette bir idare kuramamıştı.” Nasıl? Dediğim kadar var, değil mi? Artık aynı tayfanın İstanbul’da bir cami arsasında ne “milyonlar vurduklarını” görebiliriz. Abdülaziz’in ahı yerde mi kaldı? Sultan Abdülaziz devasa bir cami yaptırmak istiyordu. En uygun yerin, Dolmabahçe Sarayı sırtlarındaki Vişnezade Mahallesi’nde olduğuna karar vermişti. Burada Kanuni’nin yaptırdığı bir camiyle bazı evler vardı. Hepsini bedellerini fazla fazla ödeyerek istimlak ettirdi ve 1875 yılında Aziziye adını alacak caminin inşasını başlattı. Ancak ertesi yıl askeri darbeye maruz kalınca inşaat durdu. 4 minareli ve Boğaziçi’nin en güzel mimari eserlerinden biri olacağı belirtilen cami inşaatı yarım kalınca taşlar uzun zaman yerde bekledi; halk bu yüzden oraya “Taşlık” adını verdi. Taşların bir kısmı çevre binalarda kullanıldı. Taşlık 1923 yılından itibaren şahıslara kiralanmış, bir köşesine gazino inşa edilmişti. Buraya 1940’ların sonunda Sedat Hakkı Eldem tarafından bir Şark kahvesi inşa edilecektir. Ancak cami arazisinin başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi. 1935’ten itibaren cami arsasına devletlular göz dikti. Taksim’deki Gezi Parkı’na ismini veren ve heykelini de Viyana’ya sipariş veren Cumhurbaşkanı İnönü, cami arsasından parseller satın almaya koyuldu. Ne gariptir ki, müsteşarı Kemal Gedeleç de arsalar satın alıyordu. Onun yanında ise yine CHP’li Maliye Bakanı Fuat Ağralı ile eşinin arsaları çıkacaktı. İmar faaliyeti de başlamakta gecikmedi. Köşkler peş peşe yükselirken camiye ait büyük taşlar ve mermer sütunlar kaldırıldı, temelleri görünmez hale getirildi. Cami arsasından geriye kalan kısım ise 1948 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla Belediye’ye devredildi. Söz konusu otelin temelinin 1987’de atıldığını söyleyelim. Son kalan yere de Maçka İnönü Parkı yapılarak ortasına, Gezi Parkı’na konulmak üzere sipariş edilen heykel dikildi. Daha doğrusu cami arsası yağmasına “tüy” dikilmiş oldu.     İstanbul’un bu gözde mekânındaki spekülasyonlar DP döneminde Meclis’e getirildi (20 Kasım 1950). Sinan Tekelioğlu İçişleri Bakanı Rüknettin Nasuhioğlu’ndan Taşlık’taki yağmayı soruyor. O da cevaplıyor. Tutanaklara göre Belediye Başkanı Lütfi Kırdar, başta İnönü olmak üzere burada ev ve apartman yaptıranlar tarafından bir park yapması ve yolun imar planlarına aykırı olarak evlerinin önünden geçmesi için sıkıştırılmış. Yolun sırf bu şekilde keyfi ve teknik olarak pahalı yaptırılması kamuya pahalıya patlamış ve o devrin parasıyla 2 milyon liraya yakın para dökülmüştür müteahhitlere. Yapılacak parka 3 milyon liraya yakın istimlak parası ödemiş, şimdi hasretle andıkları Şark Kahvesi için de tüyü bitmemiş yetimin hakkından kısılarak 300 bin liraya yakın bir meblağ sarf edilmiştir. Toplam harcama, dudak uçuklatıcıdır: 5 milyon 213 bin 750 lira… (Bu korkunç israfın, “Ne yapalım, savaştayız, paramız mı vardı?” denilerek hayvan yemi karıştırılmış 300 gramlık ekmeğe talim ettirilen milyonların kursağından kesilerek yapıldığını hatırlatalım.) Üstelik İnönü’nün işi gücü yokmuş gibi cami arsasını her nasılsa Emlak Bankası’ndan metrekaresi 1 TL’ye (eve bir liraya) satın alan Cemal Sipahi’den gayet uygun fiyatlarla üç defa arsa satın alıyor, müsteşarı Kemal Gedeleç ile Fuat Ağralı da onu aratmıyorlar. Ve nedense bütün alış-satışlar bu üçlü arasında geçiyor ve aradan 7 yıl geçmesine rağmen nedense fiyatlar da pek artmıyor! İşlem bittikten sonra ise arsa fiyatlarını tut tutabilirsen!  Necip Fazıl bu fahiş spekülasyonları “Yağma Hasan’ın böreği” başlığıyla duyuracak ve soracaktır: “Dünyanın ve tarihin hangi köşesinde bir devlet reisinin zatî (kişisel) nüfuzunu kullanarak ileride 100-150 misli kâr etmek üzere bir malı eline geçirdiği yazılıdır?” (Büyük Doğu, 15 Eylül 1950). Sorgulayacaksanız buyurun, tapu dairesine beraberce gidelim ve bir cami arsasını kimlerin üzerlerine nasıl geçirdiklerini görelim. Bakın, İnönü ailesinin Anadoluhisarı’ndaki yalısının 7,5 milyon liraya satışa çıkarıldığını yazmadım daha… 23 Haziran 2013, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/abdulazizin-yaptiramadigi-caminin-arsasini-kimler-yagmaladi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsmet Paşa Suriye&#8217;den kimin atıyla kaçmıştı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ismet-pasa-suriyeden-kimin-atiyla-kacmisti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ismet-pasa-suriyeden-kimin-atiyla-kacmisti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Jun 2011 16:50:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülaziz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=4457</guid>

					<description><![CDATA[Geçenlerde gençleri, 27 Mayıs&#8217;ın bir zamanlar bayram ve tatil günü olduğuna inandırmakta epey zorlandım. Nasıl yani? diyorlardı saf saf (ah bu gençlerin saflığı!). Darbe ve bayram, öyle mi? Öyle, hem de caddelerde rap rap askerler yürürdü. Acıyarak baktıklarını hissettim. Galiba ilk defa Ahmet Haşim&#8217;in &#8220;Melâli anlamayan nesle aşina değiliz&#8221; yakınışı boşlukta yüzüyordu. Bu nesil hakikaten &#8220;melali&#8221; anlamıyor. Hem &#8220;melal&#8221; kelimesini bilmiyor, hem de bizim gibi &#8220;melalleri&#8221; yaşamamış. Zaten yaşamasın da. Yalnız bu günlere nasıl geldiğimizi iyi öğrensin. Bu günlerin kıymetini bilmek için kayıp yılları tarihin aynasında seyretmeleri şart. Ancak aynamızı puslandıranlar var, bunları tanımaları gerekiyor. Adam kalkıyor, Hasan Tahsin&#8217;den kahraman inşa ediyor. Nasıl oluyor da iri kıyım bir &#8220;Türk Devrim Tarihi&#8221; kitabının 80. sayfasında &#8220;Hukuk-ı Beşer&#8221; gazetesinin &#8220;sahibi&#8221; (ki sahibi değil, başyazarıdır) Hasan Tahsin adlı &#8220;yurtsever&#8221;in Yunanlılara ateş açtığı yazılırken, 81. sayfasında aynı gazeteyi çıkaran Sulh ve Selamet Cephesi&#8217;nin &#8220;bölücü&#8221; olduğundan söz edilebiliyor? İnkılap ya da Devrim tarihlerimiz maalesef akıldan yoksun bir üslupla yazılmakta. Örnekler çok. Mesela 1918 Filistin-Suriye bozgunumuz. Resmi tarihin avukatları Filistin cephesinden çekilen kuvvetler içinde Mersinli Cemal Paşa&#8217;nın başında olduğu 4. ve Cevad Çobanlı Paşa&#8217;nın komutasındaki 8. orduların hatalarına çok sık değinirler; gelgelelim Mustafa Kemal Paşa&#8217;nın komutasındaki 7. Ordu&#8217;nun İngilizlerce imha edildiğini yazmazlar. Acar bir Kemalist, 1204 sayfalık bir &#8220;Gazi&#8221; kitabı yazıyor ama nedense 7. Ordu bozgununu atlıyor (Dersim&#8217;i atladığı gibi). Sadece başarılı olduğu yerleri yaz, başarısızlığa tahammül edeme, buna da tarih de. Öbür tarafta General Allenby 7. ve 8. orduların çekilme yollarını süvari birlikleriyle tıkayarak her iki orduyu da büyük ölçüde imha veya esir ettiğini (ki bunu, Gen. Fahri Belen &#8220;20. Yüzyılda Osmanlı Devleti&#8221; adlı kitabında nasılsa itiraf etmiştir) savaş raporuna yazmıştır. İşte 19-20 Eylül günleri için yazdıkları: &#8220;36 saat zarfında 8. Ordu&#8217;nun büyük kısmı mağlup edildi. 7. Ordu kıtaları da Samariye tepelerinden geri çekilmeye zorlandı. Piyadelerimiz geri çekilen düşmanı süratle takip ederek süvari kıtalarımızın arasına sürdü. Bunun sonucunda 7. ve 8. Türk orduları bütün silah ve malzemeleriyle elimize düştü.&#8221; Allenby 24 Eylül&#8217;de kalan son birliklerin de esir alınarak her iki ordunun varlığına son verildiğini yazıyor. Toplam 57 bin esir alınmış, bunların 5.500&#8217;ü subaymış. Raporda 360 top ve üç Türk ordusunun (4., 7. ve 8. orduların) silah ve malzemelerinin ele geçirildiği de belirtiliyor. Suskunluğun sebebini anladınız mı? Amcası Vacid Asena I. Dünya Savaşı&#8217;nda İnönü&#8217;nün emir subayı olarak görev yapan Duygu Asena&#8217;nın vaktiyle şu yazdıkları da çok ilginçtir: &#8220;Suriye cephesinde İnönü&#8217;nün atı vuruluyor ve esir düşme tehlikesi doğuyor. Onun üzerine İsmet İnönü, amcamın atına binerek kaçmayı başarıyor. Ama atsız kalan amcam esir düşüyor, acı günler yaşıyor.&#8221; (Milliyet, 10 Nisan 1993). Vay efendim, İnönü kaçar mıymış? Bu yazı üzerine kızılca kıyamet kopmuş, merhume Asena neredeyse lince maruz kalmıştı. İnönü&#8217;nün Biruseba savaşında sorumluluk almayarak nasıl feci hatalar yaptığını, bu yüzden General Von Kress tarafından suçlanıp Genelkurmay&#8217;a şikayet edildiğini ve kendini savunduğunu günün birinde yazarım inşallah. Sultan Abdülaziz&#8217;i 30 Mayıs&#8217;ta tahttan indirildikten sonra iki hizmetkârının arasında gösteren bu fotoğrafı, ölümünden önceki son görüntüsüdür. Gözlerindeki dehşet ifadesi fark edilmeyecek gibi değil. Gördüğünüz gibi Cihan Harbi&#8217;ndeki hezimetlerin hesabı henüz sorulmamıştır. Tarihî gerçeklerin üzeri kapatılarak, belgeler karartılarak sil baştan bir tarih uydurulmuştur. Sonradan siyaset sahnesine egemen olanlar, tarih kitaplarını kendilerini merkeze koyarak yeniden yazdırdıkları için yakın tarihimizin altüst olduğunu, at izinin it izine karıştığını bilmeden mesafe almamız mümkün değil. Bizim &#8220;melal&#8221;imiz bundandır sevgili gençler. 27 Mayıs yerine 30 Mayıs&#8217;ın &#8220;darbecileri lanetleme bayramı&#8221; ilan edilmesini ve 4 Haziran&#8217;ın da bir Osmanlı padişahının, Abdülaziz&#8217;in kanlı sonunu hatırlatan gün olarak Zorlu, Polatkan ve Menderes&#8217;in idam fotoğraflarının sergilendiği gün olmasını istememizin esas sebebi de budur. Bundan 135 yıl önce, 30 Mayıs 1876&#8217;da Abdülaziz&#8217;e karşı başlayan uğursuz darbecilik geleneği, Ayışığı&#8217;ydı, Balyoz&#8217;du, şuydu buydu derken neyse ki, ensemizi sıyırarak geçti ve günümüzde sönmeye yüz tutmuş durumda. Bunda 27 Nisan Muhtırası&#8217;na karşı dik bir duruş sergilenmesinin büyük payı olduğu kuşkusuz ama yetmez. Bu duruş devam etmeli. Ta ki, sivil bir demokrasinin, insan haklarının, özgürlüklerin önünü kapatacak gelişmelere son verecek bir anayasal mekanizma ve toplumsal direnç oluşturulabilsin. Baksanıza, 1 Haziran 2011 günkü &#8220;Aydınlık&#8221; gazetesinde Yalçın Küçük, Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner&#8217;in 19 Mayıs&#8217;ta fakir gibi alternatif tarih yazarlarına verdiği &#8220;muhtıra&#8221;nın yeni bir 27 Mayıs olduğunu iddia edebiliyor. Küçük, &#8220;Işık Paşa Hazretlerinin mühim 19 Mayıs Harbiye Nutku ile Deniz Tatbikatına İnen Balyozu biliyoruz&#8221; diye el çırpıyor ve &#8220;Başta Işık Paşa hazretleri, Türk Silahlı Kuvvetleri&#8217;nin 27 Mayıs&#8217;ını tebrik ediyorum. İyi olmuştur ve devrim&#8217;dir ve bayram&#8217;dır. Silivri&#8217;de zinde İttihat ve Terakki yelleri var.&#8221; diye ekliyordu. Şifreler yerli yerinde: İttihat ve Terakki, 27 Mayıs, TSK, zinde güçler, Balyoz, Harbiye Nutku vs. Unutmuyorlar ve unutturmuyorlar velhasıl. Fakat şunu da sormadan edemiyor insan: Org. Koşaner acaba kitaplarını okursa Yalçın Küçük&#8217;ün yüzü kızaracak mıdır? Sadece birkaç cümlesini yazmama izin verin: &#8220;Kemal Paşa Tarihi, tutarlığını ölümle sağlayan bir yazımdır./ Kemal bir abartma ve Kemalizm bir yabancılaşmadır./ Kemal, kendine güveni olmayan bir kişiliğe sahip görünüyor. / Annesini sevmediği izlenimini veren işaretler var. / Kemal askerler arasında pek az İngiliz yanlısından birisidir. / Kemal ancak güçlü olduğuna kesinkes inandığı zamanda hücuma geçebilen ve acımasız olabilendir.&#8221; (&#8220;Türkiye Üzerine Tezler&#8221;, c. 5, 1992, s. 15-655.) Atatürk&#8217;e &#8216;abartma kahraman&#8217; diyenleri baş tacı edenler iyi düşünsünler derim. Bir de kimse hafızamızla alay etmeye kalkmasın. Artık yutmuyoruz. 05 Haziran 2011, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ismet-pasa-suriyeden-kimin-atiyla-kacmisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Özgürlük Heykeli&#8217;ni Abdülaziz mi yaptırdı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ozgurluk-heykelini-abdulaziz-mi-yaptirdi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ozgurluk-heykelini-abdulaziz-mi-yaptirdi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Oct 2010 08:08:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük heykeli]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük heykelini kim yaptırdı]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdülaziz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6239</guid>

					<description><![CDATA[Müthiş haber: Biliyor musunuz, hani şu New York&#8217;un simgesi olan Özgürlük Heykeli var ya, onun parasını Sultan Abdülaziz ödemiş!24 Haziran 2004&#8217;te &#8220;Hürriyet&#8221; gazetesinde çıkan bu iddianın tarihî gerçeklerle en ufak bir alakası yoktu. 4 yıl sonra aynı gazetede, üstelik kaynak gösterme gereğini dahi duymadan Soner Yalçın&#8217;ın, Murat Bardakçı imzalı bu haberi nasıl apardığını geçen hafta yazmıştım. (İntihalcileri üniversitede hocaysa unvanlarını alıp sokağa atıyorlar ama gazetecilikte ödül üstüne ödül veriyorlar!) Murat Bardakçı hakkında daha önce bir yazı yazmış (Zaman, 5 Nisan 2009) ve Osmanlıca belgeleri nasıl yanlış okuduğunu ortaya koymuştum. Söz Soner Yalçın&#8217;ın intihalde bulunduğu yazıdan açılınca Özgürlük Heykeli&#8217;yle ilgili yazısına değinmek şart oldu. Yazının başında &#8220;Özgürlük Heykeli&#8217;nin parasını Sultan Abdülaziz ödemişti&#8221; deniliyor. Ancak birazdan öğreniyoruz ki, tamamını değil, &#8220;masraflarının büyük kısmını&#8221; ödemiş. Neyse diyorsunuz ama sona geldiğinizde gözlerinize inanamıyorsunuz: Meğer sadece &#8220;masrafların bir bölümü&#8221; Abdülaziz tarafından karşılanmış! Tamamı, büyük bölümü ve bir bölümü arasındaki farkı siz düşünedurun, gerçek dışı bir haber karşısındayız. Yazıyı alıntılayan nice internet sitesinde &#8220;Özgürlük Heykeli&#8217;ni de biz yaptırdıysak kim oluyor şu Amerika dedikleri biçare!&#8221; efelenmeleri ve &#8220;Heykelimizi geri isteriz&#8221; haykırışları gırla gidiyor. Doğruysa yazalım ve ecdadımızla elbette övünelim, o ayrı; ama olmayan bilgilerle, üstelik geçmişin üzerine bir hayal perdesi gererek insanları göz göre göre aldatmaya hayır dememiz gerektiğini düşünüyorum. Özgürlük Heykeli, iç savaş sonrasında geliştirmek istediği dostluğun bir nişanesi olarak Fransa devleti ve halkı tarafından yaptırılmış ve Amerika Birleşik Devletleri&#8217;ne hediye edilmişti. Sadece burnunun uzunluğu 1,5 metreyi¸ toplam ağırlığı ise 225 tonu bulan bu muazzam boyutlardaki madeni heykelin maliyeti bizden kat be kat zengin olan Fransızları bile perişan etmişti. Halktan para toplaya toplaya iflahları kesilmiş, maliyetini denkleştirmek için yardım kampanyalarından tutun da lotarya düzenlemeye kadar başvurmadıkları yol kalmamıştı. O tarihlerde Paris&#8217;te de, New York&#8217;ta da en yüksek yapı özelliğine sahip bu Masonik simgelerle donanmış heykelin yapımı tam 10 yıl sürmüştü. (Unutmayalım ki, 5 Ağustos 1884 günü yapılan kaidesinin temel atma törenini New York Büyük Locası&#8217;nın Üstad-ı Azamı Willam A. Brodie yönetmişti. Heykeltıraşı Bartholdi de, yapım işini organize eden Laboulaye da, kaidenin mimarı Richard Morris Hunt da Masondu. Bugün kaidesine Masonlarca çakılan bir plakette onun bu Masonik öyküsünü okumak mümkündür.) Hafta sonları New York&#8217;ta çıkan bir Amerikan dergisinde, Paris&#8217;te yapımı süren heykel hakkında kapaktan bir haber. Solda Paris&#8217;te heykelin resmi açılış töreninden görünüş. Sağ üstte heykeltıraş Bartholdi&#8217;nin resmi. Alttaki kesitte ise heykelin omurgasındaki demir konstrüksiyon görülüyor. Heykel fikir olarak ilk kez 1865&#8217;te bir akşam yemeğinde gündeme gelmiş, tamamlanıp yerine dikilmesi için ise tam 21 yıl geçmesi gerekmişti. İnşasına Paris&#8217;te 1875&#8217;te başlanmış, açılış töreni 1886&#8217;da yapılmıştı. Fransızlar &#8216;Hiç değilse kaidesini siz yapın&#8217; demişlerdi Amerikalılara ama o bile 2 yılda ve binbir güçlükle toplanabilen yardımlarla tamamlanabilmişti. O kadar ki, yardım kampanyasına 1 cent yatıran çocukların isimleri bile Pulitzer&#8217;in &#8220;World&#8221; gazetesinde yayımlanıyordu. Gustave Eiffel ise Eyfel Kulesi&#8217;nden önceki başarısını onun omurgasında gerçekleştirecekti. Dolayısıyla Özgürlük Heykeli iki kapitalist ve zengin ülkenin bile zorlandığı bir süreç sonunda tamamlanabilmişti. Abdülaziz&#8217;in ise Eylül 1986 fiyatlarıyla maliyeti 75 milyon doları bulan heykeli değil yaptırmak, mevcut dış borçlarını bile ödeyecek imkânı yoktu. Unutmayalım ki, Heykele başlandığı yıl olan 1875&#8217;te Osmanlı bütçesi 5 milyon liradan fazla açık vermiş ve hazine &#8220;Ramazan tahvilleri&#8221;yle iflasını ilan etmişti. Lafı uzatmaya gerek yok belki ama yazıdaki hatalara da gözümüzü kapatamayız. Güya Mısır Valisi Said Paşa Süveyş Kanalı&#8217;nın projesini 1854&#8217;te &#8220;Sultan Abdülaziz&#8217;in&#8221;(!) onayına sunmuş ve padişah onu tam 12 yıl boyunca oyalamış. Bir kere 1854&#8217;te Abdülaziz padişah değildi ki! O zamanki padişah, ağabeyi Abdülmecid&#8217;di. Abdülaziz&#8217;in padişah olması için 7 yıl geçmesi gerekecektir (geçen hafta 6 demiştim, bir ekleyin). Güya Süveyş Kanalı&#8217;na dikilecek olan ve Abdülaziz&#8217;in bir kısım parasını ödediği heykelin yapımı bitmiş, halkın tepkisinden korkan Said Paşa vazgeçip onu Paris&#8217;te bir depoya attırmış (gökdelenlerle yarışan 46 metrelik heykeli alacak bir &#8220;depo&#8221; Paris&#8217;te ne arıyordu?). Doğruların yanına bir sürü yanlış böyle giriyor demek ki. Evet Bartholdi Said Paşa&#8217;ya bir heykel projesi sundu ama bizzat kendisi bile iki heykel arasındaki benzerliği inkâr etmiştir. (Klaus Kreiser&#8217;in &#8220;Muqarnas&#8221; dergisindeki makalesine bkz. Vol. 14, 1997.) İlk proje için biblo şeklinde bazı denemeler yapıldı ama hiçbir zaman hayata geçirilmedi. Zira ne Mısır&#8217;ın, ne de Osmanlı&#8217;nın gücü yeterdi bu büyük projenin gerçekleştirilmesine. Heykelin açılışının 25 Ekim&#8217;de yapıldığı türünden hataları ise geçiyorum (doğru tarih 28 Ekimdir). Yazısının sonunda yazar pek yapmadığı bir şeyi yapıyor ve hepimize &#8220;Vay canına&#8221; dedirten kaynağını açıklıyor. Buna göre Mahmut Esat Ozan adlı birisinin &#8220;çalışması&#8221;nı kaynak olarak kullanmış. Kimmiş acaba Özgürlük Heykeli uzmanlarının bile bilmediğini bilen yazar? Hemen söyleyeyim: 2009&#8217;da ölen, ABD&#8217;ye yerleşmiş bir sinemacı. Şaşırdınız ama gerçekten de kaynak diye sunulan &#8216;çalışma&#8217;, internette Amerika&#8217;daki Türklere yönelik hamaset kokan yazılarıyla meşhur bir sinemacının senaryosundan ibarettir. Siz ne dersiniz bilmiyorum ama ben buna en hafif ifadesiyle tarihi ciddiye almamak diyorum. 24 Ekim 2010, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ozgurluk-heykelini-abdulaziz-mi-yaptirdi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
