<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yıldırım Bayezid &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/etiket/yildirim-bayezid/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 May 2013 08:33:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Yıldırım Bayezid &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>‘Bayezid-i Veli’ ecdadımız değil mi?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bayezid-i-veli-ecdadimiz-degil-mi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bayezid-i-veli-ecdadimiz-degil-mi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 23 Dec 2012 07:11:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Yıldırım Bayezid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6355</guid>

					<description><![CDATA[Nedense ondan hoşlananımız azdan azdır. Milliyetçi ve muhafazakâr kesim kendisini ‘pısırık’ bulur, Osmanlı tahtına yakıştıramaz. Sol ve liberal çevrelerin derdi ise başka: O ‘dinci’ bir padişahtı, ibadetten başını kaldıramamış, Avrupa’da sanat ve bilim alanlarındaki gelişmelere düşmanlık etmiş, Fatih’in açtığı çığırı dondurmuştur. Osmanlı tarihi denilince birbiriyle kanlı bıçaklı olan bu iki dünya görüşünün II. Bayezid’i sevmeme noktasında uzlaşmaları şaşırtıcı olduğu kadar düşündürücü de. Bakın İsmail Hami Danişmend gibi ‘muhafazakâr’ bir isim neler döktürmüş: “Şanlı babasının büyük meziyetlerine pek az vâris olabilen II. Bayezid, zayıf ruhlu ve gevşek huylu olduğu için (…) büyük Osmanlı padişahları arasında böyle bir şahsiyetin bir nisbetsizlik teşkil ettiği muhakkaktır. Babası Fatih’e ve oğlu Yavuz’a pek az benzeyen bir şahsiyettir.” Meziyetsiz, zayıf ruhlu ve gevşek huylu… Başka? “Cevval değildi” diyen mi ararsınız, “rahatı sevdiğini” söyleyeni mi? İyi de suçu neydi bu padişahın? Suçu, yumuşaklığı (hilmi) ve dindarlığıydı. Yumuşak olması ahirlerin hoşuna gitmiyordu, dindar olması ‘asrîlerin’. Oysa halkın yanılmaz teşhisiyle “Bayezid-i Velî”ydi, Veli padişahtı. Bir insanın dindar olması, ibadetle meşgul bulunması suçtur aydınımızın gözünde. Meşrutiyet’ten itibaren padişahlar arasında iyi-kötü ayrımı yapılmıştır. II. Osman bu dönemde “Genç” yapılmış ve ‘iyiler’ safına katılmıştı. Sultan İbrahim’in “Deli” yapılması da aynı döneme rastlar. İşte II. Bayezid’in pısırık, pasif, babası ve oğlu gibi seferlere çıkmayan (padişahlığının daha 2. yılında çıktığı Morova seferine ne diyeceksiniz?), sarayda rahat döşeklere gömülüp dünyayı umursamayan bir ‘çöküş dönemi’ padişahı olarak resmedilmesi de yine jöntürk tarih yazıcılığının günümüz Türkiye’sine unutulmaz bir kazığıdır. II. Bayezid avlanmayı çok severdi. Şeyhi Seyyid İbrahim’i bir ceylanın üzerine binmiş, kendisini uyarırken gösteren bu minyatür, “Veli” kimliğine yaklaşmakta anahtar işlevi görüyor. (Taşköprülüzade, Osmanlı Bilginleri, İz: 2007). Peki tarihimize vurulan asırlık kelepçelerden nasıl kurtulacağız? II. Bayezid’in, Baki Tezcan’ın II. Osman’la ilgili çalışmasında ortaya koyduğu gibi nasıl kendi yüzüyle tarihe geçmesini sağlayacağız? Allah’tan bir adım atıldı ve Beyoğlu Belediyesi ile Mimar Sinan Üniversitesi’nin ortak çalışmasıyla 19-20 Aralık 2012 günlerinde 500. vefat yıldönümü vesilesiyle bir sempozyum düzenlendi. Siyaset, askerlik, mimari, sanat, bilim ve tarih alanlarındaki katkıları gündeme getirildi. Yazık ki basınımızın ilgisine yeterince mazhar olamadı. Onlar eski adı Çirkince olan Şirince’deki ciddi kıyamet senaryolarıyla meşguldüler! Sempozyumda fakir de “Veli”liği üzerinde durdu ve şunları dile getirdi: Fatih, oğullarının eğitimine önem vermesiyle de dikkat çeker. Ortanca oğlu Mustafa için kaynaklar “âlim ve şair” der. Cem’in şair ve âlim olduğunu biliyoruz. Aynı şekilde Bayezid de uzun bir süre kaldığı Amasya’da sıkı bir eğitimden geçti. Arapça ve Farsçayı, fıkıh ve heyet ilmini (astronomi) öğrendi. Suikaste kurban gidiyordu Manevî boyuta yatkınlığı daha şehzadelik yıllarında başlamıştı. “Babam” diye bahsettiği Seyyid İbrahim Çelebi’yi, Amasya yakınlarındaki köyünde ayağına kadar giderek ziyaret etmiş ve aralarında manevî bir bağ oluşmuştu. Seyyid İbrahim şehzadenin av tutkusundan hoşlanmıyordu. Ona lüzumsuz yere hayvan öldürmenin sakıncalarını anlatarak vazgeçirmeye çalıştı. Ancak Bayezid bir gün yine ava çıktı. Adamları geyikleri ondan tarafa doğru sürdüler. Tam okunu atacakken Bayezid’in vazgeçip geriye döndüğü görüldü. Sebebi sorulunca “Babam” dediği Seyyid İbrahim’i bir geyiğin sırtında gördüğünü ve kendisini sert bir şekilde uyardığını söyledi. Bundan sonra avcılığa tövbe ettiğini yazar Taşköprülüzade. Öte yandan Şeyhülislam Ebussuud Efendi’nin babası, “Yavsı Şeyh” namıyla meşhur olan Şeyh Muhyiddin İskibilî’ye bağlanmış ve tekkesinde 40 gün halvete girmişti. Mevleviliğe düşkünlüğü ise doğumunu babasına Konya Çelebiliğini uhdesinde bulunduran Cemaleddin Çelebi’nin müjdelemesinden ileri gelir. Çelebi’ye de, Mevlânâ’ya da büyük saygı göstermiş ve Mevlânâ türbesindeki sandukaları yenileyerek üzerlerine örtülmek üzere değerli kumaşlar göndermiştir. Kaynaklar daima ibadetle meşgul olduğunu, cemaatle namaza çok sık gittiğini, bol bol sadaka dağıttırdığını yazar. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre İstanbul Beyazıt Camii tamamlanınca “Kim ikindi namazının sünnetini hiç terk etmemişse ilk cuma namazında o imam olsun.” demiş, kimse çıkmayınca “hazerde ve seferde hiçbir sünneti terk etmediği için” namazı kendisi kıldırmıştır. Işk adlı Şii fedai bir sefer sırasında kendisine suikast yapmak istemiş, ölümden son anda kurtulmuştu. Bu da Şiilerin Osmanlı topraklarında ne kadar pervasızca hareket edebildiklerini gösterir. Tam bir ehl-i sünnet tarikatı olan Nakşibendiliği teşviki ve Bursa’daki Emir Sultan’ın amcaoğlu olan Ahmed Buhari eliyle İstanbul’da Nakşiliği kurdurması bundandır. Şiilik tehlikesine karşı Nakşiliği manevî bir sur olarak kullandığını görüyoruz. Bundan 500 yıl önce tahtını Yavuz’a bırakırken bir ricası olmuştu. Kendisini Rahman’ı düşünmekten alıkoyan şeylerden kurtulmak fikriyle Dimetoka’da münzevi bir hayat geçirmek istiyordu. Şunları söylemişti: “Ta ki bir köşede oturup ibadet edeyim. Tek dervişlik yoluna kanaat edeyim.” Nakşiliğin yıldızlarından Ubeydullah Ahrar’ın torunu Muhammed Kasım anlatıyor. Babası Abdülhadi İstanbul’a gelip II. Bayezid ile görüşürken dedesinin kılık kıyafetinden bahsetmiş, Sultan da ona “Beyaz atları da var mıydı?” diye sormuş. “Evet” cevabını alınca şöyle demiş: “Babam Fatih anlatmıştı ki, filan gün öğleden sonra küffar ile savaşırken askerde bıkkınlık alametleri sezmiş ve Ahrar Hazretleri’nden yardım istemiştim. Hemen o anda beyaz bir ata binmiş ve gösterişli bir kılığa bürünmüş olarak savaş meydanında karşıma çıktı. Bana ‘Korkma’ diye kuvvet verdi, ‘filan tepeye çıkıp bir hücum daha yapın, kazanacaksınız’. Kendisi de düşman üzerine kılıç salladı ve fetih müyesser oldu.” Hat sanatımızın, Galata Sarayı’nın, gıda standartlarının, baruthanenin kurucusu olan, Türkiye’ye 3 muhteşem külliye hediye eden, aynı zamanda Bosna ve Hersek, Kili, Akkirman, İnebahtı, Modon, Navarin ve Koron’u fetheden, 1509’da neredeyse yerle bir olan İstanbul’u 77 bin işçi ve ustayla dirilten bir devlet adamına yapılan bu asırlık haksızlık karşısında susmak bize yakışmazdı. Unutmayalım ki, darbeler sadece siyasete yapılmadı. Kafalarımıza da yapıldı. Kafalarımıza indirilen darbelerin etkisini gidermek de kolay olmuyor. 23 Aralık 2012]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/bayezid-i-veli-ecdadimiz-degil-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>3</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Da Vinci&#8217;nin köprü projesini Osmanlı beğenmemişti</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/da-vincinin-kopru-projesini-osmanli-begenmemisti/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/da-vincinin-kopru-projesini-osmanli-begenmemisti/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 31 Oct 2012 19:39:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[Da Vinci]]></category>
		<category><![CDATA[Yıldırım Bayezid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=6298</guid>

					<description><![CDATA[Cumhuriyet döneminde Recep Tayyip Erdoğan kadar tarihe atıflarda bulunan bir başbakan gelmedi. İtiraf edelim ki, tarih alanı, biraz da onun gayretiyle canlandı. Yakın tarihe, özellikle İsmet İnönü’ye eleştirel baktı, Fatih, Kanuni gibi padişahları örnek olarak gösterdi, Akif gibi şahsiyetleri kucakladı, Avrupa’ya, tarihlerini kastederek ‘aynaya bakın’ dedi. Velhasıl son 10 yıl tarihe, tarih tartışmalarının zirveye tırmandığı dönem olarak geçecek. 2023’e kadar bu hararetli sürecin devam edeceğini ve sonunda tarihle barışacağımızı düşünüyorum. Özetle Başbakan tarih kültürümüz açısından iyi yolda. Bunu bu köşede defalarca dile getirdik. Lakin geçtiğimiz günlerde Türkiye’de ‘Rönesans dahisi’ olarak bilinen ve Dan Brown’ın romanıyla gündeme gelen Leonardo Da Vinci’nin İstanbul’da yapmak istediği köprü projesinin gerçekleştirileceğini açıklaması kafamızı karıştırdı. Öncelikle 1502 yılı civarında Leonardo Da Vinci’nin bilim ve teknolojiye merakını ve Haliç’e İstanbul’un iki yakasını birleştirecek bir köprü yaptırma arzusunu işittiği II. Bayezid’e, takdir edeceği ve kendisine çil çil altınlar kazandıracak bir proje sunmak istediğini biliyoruz. Da Vinci, hesaplar, yazar çizer ve sonunda not defterine şu cümleleri düşer: “Genişliği 24 metre, su üstü yüksekliği 42 metre, uzunluğu 360 metre, yani deniz üzerindeki kısmı 240 metre, karaya oturan kısmı da 120 metre olan mahmuzlu bir köprü.” OSMANLI’NIN REDDETTİĞİ PROJE 19. yüzyılda Walter Pater adlı tarihçi kendisini keşfedinceye kadar hep inanılmaz ama uygulanması mümkün olmayan projelerin mucidi olarak tanınan Da Vinci’nin Haliç’e yapmak istediği köprü, gerçekten de devrimci bir tasarıma sahiptir ama kendi çağındaki uzmanlarca bile şüpheyle karşılanmış ve gerçekleşmesi imkânsız bir proje olarak değerlendirilmiştir. Haliç’i tam 240 metrelik tek bir devasa kemerle geçmeyi düşünmüştü. Köprünün su üstü yüksekliği tam 42 metreydi ki, böylece altından yelkenli gemiler rahatça geçebilecekti. (42 metrenin ne demek olduğunu Boğaz Köprüsü’nün 64 metrelik su üstü yüksekliğiyle mukayese ederek anlayabilirsiniz.) Ancak bu muazzam boyutlarda tek kemerli taş köprü o zamana kadar da, günümüzde de inşa edilebilmiş değildir. Mevcut dünya rekoru, Lüksemburg’daki Adolf Köprüsü’ne aittir ve uzunluğu 85 metredir. Düşünün, bu 20. yüzyıl taş yapısı bile Da Vinci’nin akla zarar köprü projesinin sadece üçte biri ebadındadır. (http://lydiarae.hubpages.com/hub/The-Galata-Bridge) Leonardo’nun devasa taş köprü projesi tarihin mahzenlerine teslim edilmiştir. Norveç’teki 2001 tarihli köprü ise ilhamını ondan almakla birlikte epey moderndir ve modern malzemeyle yapılmıştır. Dahası, aslından 105 metre kısadır! İngiliz sanat tarihçisi Jerry Brotton’un yazdığına göre Leonardo, Milano Dükü Ludovico Sforza’dan yüz bulamayınca II. Bayezid’e köprü teklifinde bulundu. Köprüyü inceleyen Sultan, Da Vinci’nin hayalî (unrealistic) tasarımlarından hayal kırıklığına uğradı. Rönesans’ın dahisi Osmanlı Sultanı’nın gözünden düştü. Projenin hesaplamaları açıkça hatalıydı. Aslında hatalarının kendisi de farkında olmalıydı ki, hayatında bu fikirlerini neşretmeye hiç kalkışmamıştı (“The Renaissance Bazaar”, Oxford: 2002, s. 204). Leonardo Da Vinci, çağdaşları arasında hayalciliğiyle tanınırdı. Hayata geçirilmeyen projelerin adamıydı o. 19. yüzyılda yeniden keşfedilinceye kadar da büyük ölçüde öyle kaldı. Bildiğimiz, projenin Sultan II. Bayezid’in önüne gittiği, kendisi ve uzmanları tarafından dikkatle incelendiğidir. Ancak bu yanlış mühendislik hesaplarıyla dolu hayalî proje Osmanlı tarafından reddedilmiştir. Başka bir deyişle, Rönesans’ın dahisinin yanlış hesabı, İstanbul’dan dönmüştür. (Proje belgesini ve çizimleri Topkapı Sarayı Müzesi’nde bulup 1952’de ilim âlemine sunan, Alman Türkolog Franz Babinger’dir.) Leonardo da Vinci, Haliç’i 240 metrelik devasa bir kemerle geçmeyi düşünmüştü.  &#160; DA VİNCİ’NİN BİLİNMEYEN YÖNLERİ Batılılar Da Vinci’yi saf Avrupalı bir dahi olarak göstermeye kalktıkları için Doğu ile ilişkilerini gözlerden gizlemeye çalışırlar. Ancak son yıllarda yapılan çalışmalarla bu bilgiler de gün ışığına çıkmaya başladı. Da Vinci’yi o yıllarda Osmanlı Devleti’ne karşı Floransa’yla ittifak kurmak isteyen Memlûk hükümdarı Kayıtbay’dan da iş koparmaya çalışırken görürseniz şaşırmayın derim. Da Vinci’nin bizimle ilgili bir başka bilinmeyen yönü ise Venedik Senatosu’na Türklere karşı Isonzo Nehri’nin nasıl savunulacağıyla ilgili olarak gönderdiği mektuptur. Şöyle akıl verir Senato’ya: “Anladığım kadarıyla Türkler Isonzo Nehri’ni aşmadan İtalya’nın en ufak bir parçasını dahi istila edemezler… Sonsuza kadar geçerli hiçbir koruma düzeneği yapmak mümkün değilse de, şunu dikkatinize sunmaktan sarfınazar edemem ki, az sayıda insan bu nehrin yardımıyla birçok insanın yapabileceği işi başarır.” Bu arada Leonardo’nun bir projesi için incelemelerde bulunmak üzere Türkiye’nin güney sahillerine, Akdeniz’in doğusuna geldiğine dair bir kanıt vardır ama bu husus da tahkike muhtaçtır. &#160; İŞTE O MEKTUP Da Vinci’nin II. Bayezid’e yazdığı söylenen mektubun sadeleştirilmiş hali şudur: “Bu kulunuz işittim ki, İstanbul’dan Galata’ya bir köprü yapmak kasdında imişsiniz ama bilir kişi bulamadığınızdan yapamamışsınız. Ben kulunuz bilirim, köprüyü bir yay gibi yüksek kaldırayım ki hiç kimse yüksekliğinden dolayı üzerinden geçmeye razı olmaya. Ama düşündüm ki bir çıkma (dalgakıran-rıhtım) yaparak ondan sonra suyu çıkarayım ve kazıklar koyayım. Şöyle yapayım ki altından hemen yelken ile bir gemi çıka ve öyle bir şekil vereyim ki, kalktığı zaman istedikleri vakit (gemiler) Haliç’ten Anadolu yakasına geçeler. Ama sular daim aktığı için kenarlar yenir. Bu husus için bir tertip yapayım ki o akan su aşağıdan akıp kenara zarar etmeye. Senden sonra olan padişahlar kolay harçla yapalar. Bu sözlerin doğruluğuna inşallah inanırsınız ve ben kulunuzu daima hizmetinizde bilip emredersiniz.” Mektupta geçen ve genellikle atlanan “köprüyü bir yay gibi yüksek kaldırayım ki hiç kimse yüksekliğinden dolayı üzerinden geçmeye razı olmaya” ifadesinin ne anlama geldiğini çözen oldu mu bilmem. Bir köprü yapacaksınız ve üzerinden kimse geçmeye razı olmayacak!? Alın size Osmanlı’nın Da Vinci’yi reddetmesinin gerekçelerinden biri daha. Osmanlı reddetti, biz yapıyoruz. Peki hani ‘Osmanlı dedelerimizin izindeyiz’ diyorduk. Yapmadıklarının da izinde olmamız gerekmez mi? Hayırlı bayramlar cemi cümlemize. &#160;  28 Ekim 2012, Pazar]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/da-vincinin-kopru-projesini-osmanli-begenmemisti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
