<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Derin Tarih &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<atom:link href="http://www.mustafaarmagan.com.tr/kategori/yazilar/derin-tarih/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<description>Tarihle Birlikte Düşünmek...</description>
	<lastBuildDate>Tue, 02 Oct 2018 15:01:10 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.0.8</generator>

<image>
	<url>http://www.mustafaarmagan.com.tr/wp-content/uploads/2017/11/cropped-mustafa-armagan-icon-32x32.png</url>
	<title>Derin Tarih &#8211; Mustafa Armağan &#8211; Kişisel Web Sitesi</title>
	<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sultan Vahidüddin’in Kur’an’ı yasakladığı yalanı</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sultan-vahiduddinin-kurani-yasakladigi-yalani/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sultan-vahiduddinin-kurani-yasakladigi-yalani/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Oct 2018 14:59:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Derin Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=8496</guid>

					<description><![CDATA[Maalesef tarihe belgeleri eğiq bükerek istediğini söyletme vak’alarının sayısı zannettiğimizden çok daha fazla. Hatta bu gayretkeşlik “iyi” diye bildiğimiz tarihçilerin kitap ve yazılarında dahi zaman zaman karşımıza çıkabiliyor. Bu durumda hakkında çatla patla bir buçuk sayfalık bilgi bulunan bir tarihî kişilik hakkında yüzlerce saatlik dizi film çıkaran senaristlere şaşmamak gerekir. Mesela Sultan II. Abdülhamid’in sözde bir “harf inkılabı” yapmak suretiyle Arap harflerinin yerine Latin harflerini getirmek niyetinde olduğu ama bunu başaramadığı yolundaki gittikçe geniş kitlelere yayılmakta olan bir safsatadır. Şöhreti boyunu aşan ve fikir menapozu yaşayan Osmanlıca bilmez bir Osmanlı tarihçisi bunu da bir kitabına yazmıştı vaktiyle. O yazdı diye ‘kanıt’ teşkil etti cahil cühelaya. Şimdilerde Harf İnkılabı’nın toplumsal idrakte gevşeyen menteşelerini tutturmak ve dökülen boyalarını yenilemek mecburiyetini hisseden kimi aklıevveller, kargayı kılavuz bellemiş burunlarıyla bunu bir ‘kanıt’ gibi sunma derdine düşmüş durumdalar. Bakın, sizin “İslamcı Sultanınız” bile Arap harflerinden şikayetçi ve o dahi Latin harflerinin kabul edilmesinden yana, siz hangi kafayı taşıyorsunuz? diye caka satıyorlar. “Baylar!, hangi kafayı taşıdığımızı Elhamdülillah biliyoruz. Biz hakikati, yalnızca hakikati arıyoruz, çünkü Hakk’a ayarlı kafamız, gönlümüz, elimiz. Siz ise tarihten acemice silahlar yontmak derdindesiniz. Lakin dikkat edin, yonttuğunuz o silahlar bir gün bir yerlerinize batabilir! Ezelî kaidedir bu. “Kılıçla gelen, kılıçla gidecektir.” Şimdi şu sözde iddianın dizildiği “çürük iplik”i bir yoklayalım mı? Bakalım kaç büyüklüğünde sarsıntılara dayanabilecek? Sultan 2. Abdülhamid’in bu aziz millet tarafından bir “millet büyüğü” olarak sevildiğini gören meşum komitacılar ona duyulan derin hürmet ve muhabbete bütün yalan ve iftiralarına rağmen mani olamayınca bu defa dönüp taktik değiştirdiler ve onu milletten uzaklaştıramıyorsak milleti ondan uzaklaştıralım, soğutalım silahına sarıldılar. İngilizlerin ta Başbakan W. E. Gladstone’dan aşinası olduğumuz sinsi taktiği buydu zira. Elinden alamıyorsan ondan soğutacaksın. Mealen “Sömürmek istiyorsak ya Kur’an’ı Müslümanların elinden alacağız veya Müslümanları Kur’an’dan uzaklaştıracağız” demişti Avam Kamarası’nda. Önce bir ara tespit: “Harf İnkılabını az kalsın ‘Ulu Hakan’ yapacaktı!” şeklindeki akla zarar iddiayı ileri süren zevat sahte bir hatırata dayanıyor. Ardından söyleyelim ki, Abdülhamid Han’ın bize intikal etmiş herhangi bir hatıratı bulunmamaktadır. Sözü edilen Siyasî Hatıratım (Dergâh: 1999) adlı yayın güya Sultan 2. Abdülhamid tarafından “padişahlıktan uzaklaştırıldıktan hemen sonra kaleme alınmış” ve Selanik’te bir tabur askerin koruduğu Alatini Köşkü’ne hapsedilmiş vaziyetteyken kaleme alınmış, her nasılsa köşkten ayrıldıktan sonra Ali Vehbi Bey diye bir gazetecinin eline geçmiş, o da hanedandan ve saraydan bazı zevatla da görüşerek ilave bilgiler edinmiş ve bunlarla hatıratı harmanlayıp Fransızcaya tercüme etmiş ve Sultan Abdülhamid’in sağlığında, yani Harf İnkılabından önce Neuchatel’de 1913 yılında kitap olarak yayımlamış ama hatıratın da Osmanlıca aslı kaybolmuş bu arada! (Adam da iyi tezgâhtarmış hani. Zira Almanca ve İngilizce versiyonlarını da yayımlamış bu sahte hatıratın. Herhalde yüklü miktarda telif ücretleri karşılığında oraya buraya satıp köşeyi dönmüş olmalı.) Burada akla gelen ilk soru, bu sözde hatıratın Osmanlıca aslının nerede olduğu… Fransızca, Türkçe, Almanca ve İngilizce tercümeleri ortada ama bir tek orijinali yok. Çok garip değil mi? İkinci sorumuz, Ali Vehbi Bey adlı bu uyanığın eline fırsat geçmişken 1913 yılında ve henüz Harf İnkılabı yapılmamışken neden hatıratı mesela İstanbul’da Türkçe/Osmanlıca aslını yayınlamak yerine çeşitli dillere tercüme ederek veya ettirerek yurt dışında bir magazin piyasası oluşturmaya çalıştığıdır. Ali Birinci hocamız bu hatıratın “tarih usulünün gerekleri yerine getirilerek”, yani eleştirel bakışı elden bırakmadan kullanılabileceğini söylemiş olsa da (Dîvân, 19, 2005, s. 177-194) taşıdığı çelişkiler, farklı üslup ve en önemlisi, aslının elimizde bulunmayışı gibi gerekçeler metni güvenilir olmaktan çıkarmaktadır. Metindeki üslubun Sultana ait olmadığını ve olamayacağını anlamak için alim olmaya gerek yok. Mesela şu fikirlerin ona ait olduğuna, üstelik daha tahttan indirilmeden 9 yıl önce not defterine yazdığına inanmak mümkün mü? “İdaresi çok güç olan ve millî gücümüzü yiyip bitiren Balkan devletlerini kaybetmiş olduğumuza üzülmüyorum. Ne kadar küçülür, teksif olursak o kadar kuvvetlenir, ‘hasta adam’lıktan kurtuluruz.” Besbelli ki 1900’de değil, 1913 veya sonrasında kaleme alınmıştır bu cümleler. Hem Sultan Abdülhamid “Balkan devletleri”ni kaybettiğine üzülmüyor, aksine seviniyormuş, dahası toprak kaybetmekten adeta keyif alıyormuş, öyle mi? Ne kadar küçülürsek o kadar iyidir, diyormuş bir de. El-İnsaf yahu. Sonra acaba devr-i saltanatlarında hangi “Balkan devletleri”ni kaybetmiş? Böyle ucube bir laf söylenir mi? Bazı Balkan topraklarını dese neyse de, bu “Balkan devletleri”ni kaybetmek de ne demek oluyor? Yani Sultanın kafasında, o topraklar kendi elindeyken de “Balkan devletleri” imiş, öyle mi? Güldürmeyin adamı. Böyle bir şuursuzluk şaheserini Sultan Abdülhamid gibi ecdadından tevarüs ettiği toprakları korumak uğruna ömrünü heder etmiş, hatta kellesini ortaya koymuş bir vatanperver hükümdara mal etmek densizliği hangi ajanın eseridir? Bilelim ki, bu sözler ona yapılmış en büyük hakaretler cümlesindendir. Öte yandan aslı elimizde bulunmayan Siyasî Hatıratım’daki bilgiler ancak başka kaynaklarca doğrulanabilirse kullanılabilir, aksi halde yukarıdaki gibi ona hakaret kastı taşıyan çok sayıda acayip sayfayla karşı karşıya gelmemiz ve apışıp kalmamız kaçınılmazdır. Şimdi gelelim Sultanın Harf İnkılabı hakkında sarfettiği idida edilen cümlelere. &#160; Halife Harf İnkılabı yapacaktı öyle mi? Burada da Sultanla bağdaştırılması mümkün olmayan garip bir mantıkla karşı karşıyayız. Kitaptaki ifade aynen şöyle: “Halkımızın (…) Yazma, okuma sanatını öğrenmek arzusu diğer milletlere nazaran daha az olmamakla beraber ya imkân azlığından veya güçlüklerden dolayı bu vazifeden kaçmaktadırlar. Zira yazımızı öğrenmek pek kolay değildir. Bu işi halkımıza kolaylaştırmak için belki de Latin alfabesini kabul etmek yerinde olur. Her ne kadar bu harflerle, lisanımızdaki bazı sesleri vermek güçlüğü mevcut ise de, bunu ayarlamak şüphesiz kabil olabilir.”1 Tut kelin perçeminden derler ya, aynen öyle! Güya Halife-i rûy-i zemin Sultan Abdülhamid Efendimiz bir yandan Hilafetin nicedir ihmal edilen gücünü Müslümanların nefes aldığı kıtalara nasıl olur da yayarım, diye gece gündüz düşünür ve didinirken öbür yandan da Latin alfabesini imparatorluğa gizli gizli getirmek istiyor ve halkı ‘cahillikten’ ancak böyle kurtarabileceğine inanıyormuş! Zaten ancak pamuk ipliğiyle kendisine bağladığı Araplar, Kürtler, Arnavutlar ve sair Müslüman unsurların Latin alfabesine geçilirse anında tespih taneleri gibi dağılacaklarını ve Sultanın itibarının bu “gâvurluk” karşısında yine anında yerle bir olacağını bilmek için kâhin olmaya hacet yok. Sultan Abdülhamid bir körün bile görebileceği bu korkunç ihtimali düşünmekten aciz biri midir ki, nüfusun yüzde 10’una daha okuma yazma öğretmek uğruna binbir emekle bir arada tutmaya çalıştığı imparatorluğun yere düşen kristal bir vazo gibi dağılmasına razı olabilsin. Çok şükür ki Sultanın parlak aklı bu hezeyanları sarfetmeyecek kadar başındadır. Kaldı ki bu tür ifadeler onun yönetim mantığına ve 30 küsur yıl boyunca uyguladığı eğitim ve kültür politikalarına da hiçbir şekilde uymaz. Uymaz, uymaz ama birileri çıkıp pekala uyduruverir. Hem de hangi sözümona “kaynak”ta? Osmanlıcası/Türkçesi bir türlü bulunamayan ama Fransızca, İngilizce ve Almanca tercümeleri ortalıkta fır fır dolaşan bir sözde kaynakta(!). &#160; Kararname ne diyor? Şimdi diğer iddiaya gelelim. Osmanlıca bilmeyen ama ahkâm kesmekte üstüne olmayan aklıevvelin yazdığı sosyal medyada fink atıyor. Güya Sultan Vahidüddin Kur’an basılmasını yasaklamış! Bakın, diye bir Osmanlıca ‘belge’ ile birlikte, sizin göklere çıkardığınız Sultanınız bu işte! diye kuyruklu bir yalan haber servis ediyorlar. Yeter artık. Bıktık usandık katmerli yalanlarınızdan! Şu 90 yıldır söylemediğiniz yalan, atmadığınız iftira, tahrif etmediğiniz belge kalmadı. Erzurum Kongresi tutanaklarının tarih kitabı diye önümüze sürdüğünüz propaganda eserlerinde nasıl makaslandığı ortada. Mustafa Kemal’in Sultan Vahidüddin’e çektiği “geçmiş olsun” telgrafı ise işlerine gelmediği için atlanıp geçilir. Oysa 14 Ocak 1920 tarihli bu metnin başında “Atebe-i Seniyye-i Hazret-i Hilafetpenahiye” ibaresi bulunmaktadır ki Osmanlı kitabet üslubunu aynen devam ettirmektedir. İbare bile düşündürücüdür, zira “Halife hazretlerinin yüce eşiğine” anlamına gelmektedir. Bu demektir ki, Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıktıktan yedi ay sonra bile Halife-Sultan Vahidüddin’in “yüce eşiğine” telgraflar çekebilmektedir! Peki metin ne diyor? Aynen aktarıyorum: “Meclis-i Milliyi teşrif-i şahanelerinden mahrum bırakan rahatsızlık bütün teba-i hümayunları meyanında Heyet-i Temsiliyemizin pek ziyade duçar-ı teessür etti. Cenâb-ı hâfız-ı hakiki vücûd-i hümayunlarını âfât-ı kevniyeve semâviyeden masun buyursun. Âmin.” “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Hey’et-i Temsiliyesi namına Mustafa Kemal” imzasıyla 14 Kânun-i sâni 1336 (14 Ocak 1920) tarihinde çekilen telgrafın bugünkü dile çevrilmiş hali şöyledir: “Halife hazretlerinin yüce eşiğine “Milli Meclisi saltanatınızla teşrifinizden mahrum bırakan rahatsızlık bütün yüce tebaanızı olduğu gibi Heyet-i Temsiliyemizi de pek ziyade üzüntüye düşürdü. Gerçek koruyucu olan Cenab-ı Hak üstün vücûdunuzu dünyevî ve semâvî afetlerden korusun. Âmin.” Telgraf birkaç açıdan önemli: Klasik Osmanlı bürokratının Padişaha yazdığı “yüce eşiğine” ifadesi kullanılmış, İstanbul’da açılan Meclis, Meclis-i Millî, yani Millet Meclisi kabul edilmiş, Padişahıh hasta olduğu için Meclise gelememesi bütün tebaayı olduğu gibi Heyet-i Temsiliyeyi de fazlasıyla üzüntüye boğmuş, Sonradan onu hain ilan edecek olan Mustafa Kemal Paşa, telgrafta Sultan Vahidüddin’in yüce vücudunu gerçek koruyucu olan Allah’ın dünyevi ve uhrevi afetlerden koruması duasında bulunuyor (burada kevnî kelimesi dünyevî, semavî kelimesi manevî olarak anlaşılabilir). Peki devrin gazetelerinde de yayımlanan bu belge neden Kemalist tarih kitaplarına girmemiştir? Girmez, çünkü ezber bozan yaramaz bir tarafı var. Ve Kemalistler de ezberlerinin bozulmasına fena halde bozulurlar! &#160; İşte aşağıda tam çevirisini verdiğimiz “Sultan Vahdettin’in Kur’an’ı yasakladığı belge” diye sunulan kararname de bu korkunç çarpıtmalardan biri. Şimdi tam metin olarak okuyalım: “11 Receb 1327 tarihli Matbuat Kanunu’na müzeyyel karârnâme Mehmed Vahidüddin &#160; Madde 1: Resâil-i mevkûteden maâda cerâidde âyât-ı Kur’âniye ve ehâdis-i şerifenin meâllerinden bahs olunabilirse de aynen ve tamamen derci memnu’dur. İşbu memnu’iyete muhâlif hareket eden gazetenin müdir-i mes’ulü ile makaleyi yazan onar liradan yirmişer liraya kadar cezâ-yı nakdî ya yirmidört saatten bir haftaya kadar hapis veyahut her iki cezâ ile birden mücâzât olunurlar. Madde 2: İşbu karârnâme tarih-i neşrinden mu’teberdir. Madde 3: İşbu karârnamenin icrâsına Hariciye, Dahiliye ve Adliye nezaretleri memurdur. Meclis-i Umuminin ictimaında kanuniyeti teklif edilmek üzere işbu kararnamenin mevki-i mer’iyete vaz’ını irade eyledim. 17 Safer 1340/19 Teşrinievvel 1337 Sadrazam Şeyhülislam Hariciye Nazırı Dahiliye Nazırı ve Nafia Nazır Vekili Tevfik Nuri Ahmed İzzet Ali Rıza Harbiye Nazırı ve Bahriye Nazır Vekili Şura-yı Devlet Reisi Ziyaüddin Tevfik Adliye Nazırı Ticaret ve Ziraat Nazırı Kazım Safa ?? Maarif Nazırı ve Evkaf-ı Hümayun Nazır Vekili Maliye Nazırı Said Faik Nüzhet &#160; Şimdi de aşağıda ne dediğinin daha iyi anlaşılabilmesi için kararnameyi sadeleştirerek veriyorum: &#160; 11 Receb 1327 tarihli Basın Kanunu’na ekli kararname Mehmed Vahidüddin &#160; Madde 1: Süreli olarak yayımlanan risaleler dışında kalan gazetelerde Kur’an ayetleri ve hadis-i şeriflerin meallerinden bahs olunabilirse de aynen ve tamamen sayfalara aktarılması yasaktır. İşbu yasağa aykırı hareket eden gazetenin sorumlu müdürü ile makaleyi yazan onar liradan yirmişer liraya kadar nakdi ceza ya yirmidört saatten bir haftaya kadar hapis veyahut her iki ceza ile birden cezalandırırlar. Madde 2: İşbu kararname yayımlandığı tarihten itibaren geçerlidir. Madde 3: İşbu kararnamenin icrasıyle Dışişleri, İçişleri ve Adalet bakanlıkları görevlendirilmiştir. Meclis-i Mebusan toplandığında kanuniyeti teklif edilmek üzere işbu kararnamenin yürürlüğe konulmasını irade eyledim. 17 Safer 1340 19 Ekim 1921 (Takvim-i Vekâyi, 21 Ekim 1921) &#160; Allah aşkına bu kararnamenin neresinde yazılı Kur’an basmanın yasaklandığı? Bir kere dergilerde basılabilir, diyor, onu bir kenara koyuyor. İkinci olarak meal ve bahis arasında geçmesinde bir sakınca yok diyor. Son olarak gazetelerde aynen ve tamamen sayfalara aktarılmasına yasak getiriyor. Peki neden yasak getiriyor? Şundan: Gazeteler okunduktan sonra sağa sola atılıyor, kese kağıdı yapılıyor, temizlik bezi olmaktan tutun da balık sarmaya kadar nice pis işlerde istimal ediliyor. Bunlar hepimizin malumu. Şimdi kolaylıkla çöpe atılabilen veya ayaklar altında kalabilen gazete gibi bir yayın organında Kur’an-ı Kerim’in basılması bir kere Kur’an’a edepsizlik, dolayısıyla Allah’ın kelamına hakaret olur. Bugün bile muhafazakâr gazeteler buna dikkat ederler. Öbür Ramazan tüccarları ise yeter ki satış olsun, bunu umursamazlar.) Ama bu bir vebaldir ve bir Halife, bir Müslüman bir Sultan kendisini ve tebasını böyle bir vebalden korumayacak da neden koruyacaktır? Dolayısıyla Sultan Vahidüddin gazetelerde Kur’an’ın aynen ve tamamen sayfalara aktarılmasını yasaklamakta son derece haklıdır ve bunun Kur’an’ın basılmasını yasaklamakla asla ve kat’a bir alakası bulunmamaktadır. Kemalizm tarihi çarpıtma makinesi olarak çalışmıştır ve paslanan makineyi çoluk çocuğun eline vermek sahiplerine şah kazandırmaz. 1 Siyasî Hatıratım, Dergâh: 1999, s. 143. Bu hatıraların bazı kısımları Almanya’da Nord und Sud’da Almancaya ve ABD’de New York Times’da İngilizceye çevrilerek yayınlanmıştır.]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/sultan-vahiduddinin-kurani-yasakladigi-yalani/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsmet Paşa mandacı mıydı?</title>
		<link>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ismet-pasa-mandaci-miydi/</link>
					<comments>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ismet-pasa-mandaci-miydi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Armağan]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Jan 2014 14:52:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Derin Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılar]]></category>
		<category><![CDATA[İkinci Adam]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü Gerçeği]]></category>
		<category><![CDATA[Mandacılık]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Adam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.mustafaarmagan.com.tr/?p=7720</guid>

					<description><![CDATA[İşgal altındaki İstanbul’a gazeteci kimliğiyle gelmiş olan romancı Ernest Hemingway (sonradan Nobel Ödülü de alacaktır) şu cümleyi düşer not defterine: “Mustafa Kemal’in kimselerin unutamayacağı, İsmet Paşa’nın da kimselerin hatırlamayacağı bir yüzü var.” Ünlü romancı bu manidar cümleyi sarf ederken herhalde kimsenin hatırlamayacağı bir siması olduğunu söylediği İnönü’nün bu ülkede bir asır sonra dahi tartışılacağına zerre kadar ihtimal vermezdi. Bugün İnönü öylesine çetin bir kapalı kutudur ki, korkarım tam olarak açılmasına 21. yüzyılın ilk yarısının da nefesi yetmeyecektir. Başbakanken eleştirilemezdi (kekeme Serbest Fırka dönemi hariç). Cumhurbaşkanıyken hiç eleştirilemedi. 1950’de iktidarı Demokrat Parti’ye eski defterleri açmamak şartıyla devrettiği için hesap sorulmaktan kurtuldu. 27 Mayıs’ta yeniden kutsandığı için kimse yan bakamadı. Adalet Partisi’nin iktidara geldiği 1965’ten sonra basında ciddi bir eleştiri yapılır gibi oldu ama bu da askerin “Paşa”sına sahip çıkmasıyla boşa çıkarıldı. Öldükten sonra kutsama yarışı devam etti ve bugüne böyle geldik… Velhasıl kapanmamış (hatta henüz açılmamış) bir hesap var ortada. O kadar ki, İnönü’nün fiilen yaklaşık 50 yıl (30 yılı bizzat, 20 yılı da el altından) süren baş döndürücü uzunluktaki saltanat devrinin yeni yeni çözülmeye başladığını söyleyebiliriz. Mesela onun Amerikan mandacısı olduğunu henüz tartışmadık bile. Kâzım Karabekir’in İstiklal Harbimiz adlı hatıratına aldığı bir mektup, Mustafa Kemal Samsun’a çıktıktan aylar sonra bile İsmet Bey’in bırakın Anadolu’ya geçmeyi, açıkça mandacılığı savunduğunu kendi el yazısıyla ortaya koyuyor. Tarih: 27 Ağustos 1919. Albay İsmet Bey şöyle yazıyor işgal İstanbul’undan Erzurum’daki görevine çoktan başlamış olan sevgili arkadaşı Karabekir Paşa’ya: “Eğer Anadolu’da halkın Amerikalıları herkese tercih ettikleri zemininde Amerika milletine müracaat edilse pek ziyade faydası olacaktır deniliyor ki, ben de tamamıyla bu kanaatteyim. Bütün memleketi parçalamadan bir Amerika’nın murakabesine tevdi [kontrolüne emanet] etmek, yaşayabilmek için yegâne ehven çare gibidir.” Mektup çarpıcı. Lakin mektubu yazdığı Karabekir Paşa’nın onu yorumlayışı büsbütün çarpıcıdır. Karabekir’e göre mektupta bir düşünce (mülahaza) değil, bir “ruhî hastalık” dile gelmiştir. Arkasından da İnönü için “müstebid (despot) ruh” ve “hâris (hırslı) dimağ” tabirlerini sıralar. Bu mektup karşısında askerî ve siyasî tarihimizin “ayrılmaz ikili”si sayılan Mustafa Kemal Atatürk ile Mustafa İsmet İnönü’nün inanışları, politika ve angajmanları arasında devamlılık mı yoksa kesinti mi vardır? sorusunun dürüstçe cevaplandırılması gerekir. Şu soruların da tabii: Gerçekten de Mustafa Kemal “Tek Adam”, İnönü de “İkinci Adam” mıdır? Bir kere vaktiyle Cemal Kutay’ın dikkatimizi çektiği gibi bir mantık hatası vardır Şevket Süreyya Aydemir’in adlandırmasında. Aydemir, Atatürk hakkında kaleme aldığı Tek Adam adlı kitabının arkasından İnönü’yü “İkinci Adam” olarak lanse eden bir başka üç ciltlik kitap yazmıştır. Böylece Cumhuriyet’in ilk çeyrek asrının büyük kısmına damgalarını vurmuş olan bu iki liderin sadece siyaset değil, zihniyet ve şahsiyet itibariyle de ayrılmaz ikili oldukları algısı oluşturulmuş ve pekiştirilmiştir. Zaten bu algı yönetimi İnönü’nün Atatürk öldükten sonra yürüttüğü politikanın kendisidir. İnönü bir yandan kendisini “Yeni Atatürk” olarak tahkim eder, “Kral öldü, yaşasın yeni Kral” sloganına sarılırken, diğer yandan sanki onun politikalarıyla kendisininki arasında hiçbir ek izi yokmuş gibi bir algı oluşturmaya girişmişti. Bu algı çarpık marpıktı ama Şevket Süreyya gibi propagandistlerin gayreti ve ders kitaplarına kadar sokulmak suretiyle tuttu. Oysa Kutay’ın da dediği gibi “Tek Adam”ın “İkinci”si olmaz! Tek, benzersizlik ifade eder ve ”Birinci” demek değildir. “Birinci”nin “İkinci”si olabilir, lakin “Tek”in “İkinci”si olmaz. Birisine “Tek” diyorsanız ona ekleme veya ilave yapamazsınız. Dolayısıyla “İkinci Adam” tabiri en baştan sakattır. İnönü “İkinci Adam” olamaz. Olmadı da zaten. Ancak Atatürk de “Tek Adam” değildi. Gerek Milli Mücadele’ye başlarken Padişah ve hükümetin desteğini alışında, gerek Anadolu’ya geçtikten sonra Karabekir, Rauf (Orbay), Ali Fuat (Cebesoy) ve Refet (Bele) gibi öncülerin yardım ve desteklerinde, gerekse Ankara’da Fevzi (Çakmak) ve İsmet (İnönü) gibi askerler yanında Şeyhler, Alimler ve Kürt aşiret reislerinden yardım isteğinde onun “Tek Adam” olmadığını görürüz. Cumhuriyet’in ilanından, özellikle de 1926’dan sonra “Tek Adam”lığından bahsedilebilir, ancak burada da Tevfik Rüştü Aras, Şükrü Kaya, Recep Peker ve Reşit Galip gibi has adamlarını kullanarak adımlar attığını göz önünde tutmak gerekir. Demek ki ne Atatürk mutlak manada “Tek Adam”dı, ne de İnönü “İkinci Adam”. Bunlar tamamen ideolojik tabirler olup gerçeğe zaman tam olarak tetabuk etmez. İnönü bilmecesi Gelelim İnönü bilmecesine ve iki soruda konuyu toparlayalım: 1) İnönü Milli Mücadele’ye neden bu denli geç katıldı? 2) İnönü neden Amerikan mandasını destekledi? Burada bir parantez açarak İnönü’nün manda meselesinin konuşulduğu Sivas Kongresi’ne katılmadığını ama kongre öncesinde Amerikan mandası istediğine dair mektubu yazdığını hatırlayalım. Mektup Erzurum Kongresi 7 Ağustos’ta kapandığına göre bundan 20 gün sonra ve Sivas Kongresi’nin başlamasından bir hafta önce yazılmıştır. Evet, İsmet yoktur ama Sivas Kongresi’nde Türkiye mandasının Amerika’ya verilmesine taraftar olduğunu yakın arkadaşı Karabekir’e bildirmek ihtiyacını da duymuştur. Öte yandan Sivas Kongresi’nde ABD mandası konuşulurken Mustafa Kemal’in (Sina Akşin gibi bir Kemalisti bile hayrete düşüren) sessizliği ve Rauf Bey’i araya sokarak ortalığı yatıştırmaya çalışması ilginçtir. Keza ABD Kongresi’ne yazdığı ortak imzalı mektubun gönderilip gönderilemediğini Nutuk’ta her nasılsa unuttuğunu görüyoruz. Oysa Sivas’ta mandanın ABD’ye verilmesi açıkça konuşulmuş ve karara bağlanmış (bkz. madde 7), Mustafa Kemal de buna ses çıkarmamıştı. İddiamın en ciddi kanıtlarından biri, Hoover Enstitüsü’nden temin edip yayınladığım mektuptur, diğeri M. Kemal’in The New York Times’a verdiği 4 Mayıs 1920 tarihli mülakattır. Mülakatta muhabir şöyle sormuş, Mustafa Kemal Paşa da aynen şöyle cevaplandırmıştır: “Milliyetçilerin bütün Türkiye’yi kapsayacak Amerikan mandası hakkında ne hissetiklerini sorunca Kemal şöyle dedi: Biz mandayı bir süre önce istemiştik. Daha sonra şartlar öyle gelişti ki, Amerika mandayı üstlenemedi.” İnanmayanlar için İngilizcesini de yazıyorum buraya: “When asked how the Nationalists felt about the American mandate for all Turkey, Kemal said: We asked for it some time ago. Later conditions may be such that America cannot take the mandate.” Görüldüğü gibi BMM’nin açıldığı sıralarda kendisiyle konuşan ABD gazetesi NYT’ın muhabirine Mustafa Kemal “Bizim mandacılıkla ne alakamız var? Olur mu öyle şey?” diyemiyor. Ne diyor? “Evet, istemiştik ama şartlar Amerika’nın mandayı kabul etmesine elvermedi” diyor. Arzu eden kendi gözleriyle de okuyabilir önceki sayfadaki metni. Demek ki, okuduğunuz yazı mandacılık suçunu İnönü’nün üzerine atarak Atatürk’ü temize çıkartan cinsten değil. Artık yurttan kaçmış olan Halide Edip’i Nutuk’ta mandacılıkla suçlamak kolay. Ama aynı tarihte Halide Edip kadar mandacı olanların sonradan düşman bellediklerini mandacılıkla suçlayıp kendilerini sütten çıkmış ak kaşık yerine koymalarını da dürüstlükle bağdaştırmak zor. Buna çok da şaşırmıyoruz, zira bu tavrın yakın tarihte o kadar bol örneği var ki. Mustafa Kemal’in mandacı olup olmadığı meselesini burada keselim ve ileride daha müsait bir vesileyle yeniden gündeme getireceğimizi vaad ederek İnönü’nün çuvala değil, çuvallara sığmayacak kadar iri kıyım olan ABD mandacılığına eğilelim. İşte o mektup Artık İnönü’nün mandacılığı savunan mektubundan daha geniş bir alıntı yapma zamanı geldi. Şöyle yazmış hazret (buraya kısmen sadeleştirerek alıyorum): “Şimdi İstanbul’da belli başlı iki akım vardır. Amerikan ve İngiliz taraftarlığı&#8230; Eğer Amerika’nın gelmesi suya düşerse İngilizlerin topraklarımızın bugünkü bölüşümünü genişletmekten başka yapacakları bir şey kalmıyor ki, Fransızlar ve İtalyanlar ona bu konuda yardımcı olacaklar, karşı çıkmayacaklardır. Eğer Anadolu’da halkın Amerikalıları herkese tercih ettikleri zemininde Amerika milletine başvurulsa çok faydası dokunacaktır deniliyor ki, ben de tamamiyle bu kanaatteyim. Ülkenin bütünlüğünü parçalamadan Amerika’nın kontrolüne emanet etmek, yaşayabilmek için tek (yegâne) katlanılabilir çare gibidir. Bu pazarlığın sürdüğü bir zamanda Amerika lehine ağırlık koymak gerekir” (İstiklâl Harbimiz, I, YKY: 2008, s. 193-195). İsmet Bey (o tarihte henüz Bey’dir) aynı mektubunda Askerî Şura’dan ihraç edilmesinin sebebini, hükümetin kendisini İstanbul’a silah ve cephane gönderiyor zannetmesine bağlıyor; hatta bu işle zinhar hiçbir alakası bulunmadığını temin ediyor ve şu çarpıcı cümleyi ekliyor: “Tam tersine Anadolu’da tutulan hatalı yolun inat ve ısrarla takibinden doğan sonuçlar bakalım ne olacaktır?” Yani: 1) ABD mandasına taraftar olan ve 2) Milli Mücadele’ye inanmayan ve onu “hatalı yol” olarak gören bir İsmet Paşa portresi çıkıyor bu mektuptan. Kitabının sonuna İnönü’nün el yazısıyla yazılmış olan orijinalini koyan Karabekir Paşa, altına da çarpıcı şu yorumu eklemiş: “İsmet Bey’in bu mektubunda Anadolu’daki hareket hakkındaki görüşünde hiç isabet yok. Anadolu’da asayişsizlikten, anarşiden ve sonucu büyük olacak bir felaketten söz ediyor. Oysa o tarihte vaziyet iyiye doğru gidiyor, belki de her zamankinden daha iyi haldedir.” İşin peşini bırakmayan Karabekir, bir dipnot daha düşerek İnönü’nün Amerikan mandası taraftarlığı ve Anadolu’daki harekete inanmayışının yalnız Ağustos 1919 tarihli mektubuyla sınırlı kalmadığını, bunun 1920 başlarına kadar devam ettiğini de kaydeder. İstanbul’da kalıp orada kurulacak olan yeni hükümete girmek için uğraşmış ve bu yüzden Milli Mücadele’ye geç katılmıştır. Ancak kapağına akademik unvanlar sıralanarak yazılan İnkılap Tarihi kitaplarında bu hayatî belgeye nedense yer verilmez. Neden peki? Zira İnönü kendisine ihtiyaç duyulduğu yıllarda hiç de hakkı olmadığı halde kahraman yapılmak istenmişti ve geçmişindeki gediklerin resmî tarihin acemi sıvacıları tarafından itinayla örtülmesi gerekiyordu. İşte bu örtme işlemine bizde Tarih diyorlar! Öte yandan Ocak 1920’de geldiği Ankara’da Ali Fuat Paşa’ya “Mustafa Kemal Paşa burada kalmam için emir vermedi. Esasen buraya şahsıma taalluk eden (ilgilendiren) bazı sebeplerle İstanbul’a dönmek üzere geldim” diyen ve hazır Anadolu’ya geçmişken Milli Mücadele’ye katılmayıp İstanbul’a dönen de aynı İsmet Bey değil miydi? Burada, “Kendisine kalması için emir verilmesini bekleyen, verilmeyince de geri dönen bir kahraman nasıl oluyor?” diye sormak gerekmez mi? Hem Mustafa Kemal kendisine neden bir görev vermemişti acaba? Bu da merak uyandırıcı bir durum değil mi? Atatürk’ün Nutuk’undaki telgraflar bile İsmet Bey’in Milli Mücadele’ye inancının olmaması bir yana, mandacılığın kabul edilmesi için canla başla çırpındığını gösterir. Ahmed İzzet Paşa’nın İstanbul’dan Amerikan mandasını kabul etme teklifini içeren layihasını Erzurum’daki Heyet-i Temsiliye’ye İsmet Bey göndermiş, teklifin Milli Mücadele’nin liderleri tarafından kabul edilmesi için gayret sarf etmiş ve bu işin peşini de kovalamıştır. Sonunda Karabekir Paşa, İsmet’in yüzüne karşı işi kestirip atmak zorunda kalır: “Millet ittifakla mukavemet kararını vermişken zatî bir layihadaki manda esaslarını münakaşa ve kabul etmeye Heyet-i Temsiliye yetkili değildir.” Bu görüşe Mustafa Kemal katılır ve Heyet-i Temsiliye adına Karabekir’e şu telgrafı çeker: “İsmet Bey’e mezkûr layiha hakkında (Karabekir tarafından) verilen cevap pek isabetli ve uygun görülmüştür. Teşekkür ederiz.” Durumu şöyle özetleyebiliriz: İsmet Bey hararetle taraftar olduğu Amerikan mandasını Anadolu’daki arkadaşlarına, hatta onların kesin olarak Milli Mücadele’ye atılma kararını ittifakla vermiş oldukları günlerden sonra bile mutlaka kabul ettirmek için durmadan telgraflar çekerek çalışmış ve bu konuda, İstanbul’da mandacıların da sözcülüğünü yapmak suretiyle Milli Mücadeleciler karşısında başlıca “mandacı” olarak tutum almıştır (Kandemir, İkinci Adam Masalı, 1968, s. 52-3). 1920 başında geldiği (neden geldiği de bir sırdır) Ankara’da kendisine yüz veya görev verilmeyince geriye dönen, giderken ve geriye dönerken İngiliz kontrolündeki demiryolunu güvenle kullanan İnönü’ye hâlâ İkinci Adam diyen varsa söylenecek bir şey yoktur. Anadolu’ya zorla, “bohçalanarak” kaçırılışının hikâyesini zaten biliyorsunuz. Ne yapalım ki, Türkiye’de tarih böyle yazılıyor. Derin Tarih, 22. Sayı]]></description>
		
					<wfw:commentRss>http://www.mustafaarmagan.com.tr/genel/ismet-pasa-mandaci-miydi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
