Hakkında

Mustafa ARMAĞAN

Urfalı bir anne-babanın çocuğu olarak Cizre’de dünyaya geldi (1961). Üniversiteye kadarki eğitim hayatını ilkyazı denemelerine başladığı Bursa’da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden 1985 yılında mezun olduktan sonra İÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yüksek lisansa başladı ama yayıncılığın cazibesine kapılarak uzun yıllar İlim, Risale, İnsan, İz ve Ağaç, ve Etkileşim Yayınları’nda editör, yayın danışmanı ve yayın yönetmenliği görevlerinde bulundu. İzlenim ve Diyalog Avrasya dergilerini yönetti.

Bugüne kadar 50 kitaba imza atan Armağan özellikle tarih yazıları ve kitaplarıyla geniş bir kitleye ulaşmayı başardı. Halen Derin Tarih dergisi genel yayın yönetmenliğini sürdürmekte, konferanslarının yanı sıra TVNET’de Yavuz Bahadıroğlu ile “Derin Tarih” programını yapmakta ve Yeni Şafak’ta haftalık tarih sohbetleri kaleme almaktadır.

Yaygın bir okur kitlesine ulaşan kitapları arasında şunlar sayılabilir:

Abdülhamid’in Kurtlarla Dansı, Ufukların Sultanı Fatih Sultan Mehmed, Küller Altında Yakın Tarih, Büyük Osmanlı Projesi, Avrupa’nın 50 Büyük Yalanı, Osmanlı: İnsanlığın Son Adası, Kâzım Karabekir’in Gözüyle Yakın Tarihimiz, Kızıl Pençe, Satılık İmparatorluk, Yavuz Sultan Selim, Âsım’ın Nesli.  

Çevirileri:

* Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası (Fritjof Capra’dan, 1989)
* Molla Sadrâ ve İlâhi Hikmet (Seyyid Hüseyin Nasr’dan, 1991)
* Yeni Bir Düşünce (Fritjof Capra’dan, 1992)
* İslamın İlk Yılları (2001, Muhammed Esed’den)

Derlemeleri:

* İslam Bilimi Tartışmaları (derleme, 1990, İnsan Yayınları)
* İslam’da Bilgi ve Felsefe (1997)
* Düşüncenin Gökkuşağı: Cemil Meriç (2001)
* Tartışılan Sınırlar: Değişen Milliyetçilik (2001)
* İlber Ortaylı İle Tarihin Sınırlarına Yolculuk (2001)
* Küresel Kuşatma Karşısında İnsan (2004)
* Her Gün Bir Ediple (2004, Ahmet Refik Sevengil’in edebiyatçılarla söyleşileri)
* Bulutları Delen Kartal: Cemil Meriç ile Konuşmalar (2004, Sezai Coşkun ile birlikte)
* Osmanlı Geriledi mi? (2006)

* Ayrıca şimdiye kadar 4 cildi yayımlanan İstanbul Armağanı adlı diziyi yayına hazırlamıştır (1995-2000).


Küller Altında Yakın Tarih Hakkında

Zaman / Mümtazer TÜRKÖNE

Eskiler, dünyaya, topluma ve siyasete dair bilgi sahibi olmak için tarih okurmuş. Şehzadelerin eğitiminde baş köşeyi tarih kitapları alırmış. Tarih, yaşanmış olanların sadece yazılmış kısımları demek. Yaşananlarla yazılanlar arasında her zaman bir mesafe vardır. Yaşananları yazmaya fırsat bulanlar, üstelik istedikleri gibi yazdırma gücüne sahip olanlar hep galiplerdir. Teorik aklın labirentlerinde kaybolmak yerine, hakikatlerin güçlü mantığını ve muhakemesini ancak yaşanmış olanların arasında, tarihin zengin laboratuvarında bulabilirsiniz. Ne kadar tahrif edilirse edilsin, ne kadar çarpıtılırsa çarpıtılsın, ne kadar hayal ürünü olursa olsun saygı duyulacak gerçeklere tarihin açtığı kapıdan girebilirsiniz. Bir Afrika atasözünde söylendiği gibi “Aslanlar kendi tarihlerini yazana kadar; av hikayeleri hep avcıları övecektir”. Av hikayelerinin avcıları övmesi yeterli değil, söylenenlere inanmak için aslanları hiç görmemiş olmak gerekir.

Mustafa Armağan, ismini başlığa koyduğum son kitabının önsözünde “… Bize “tarih” diye öğretilen bilgilerin, hakikatin objektif bir resmi değil, elden geçirilmiş, arıtılmış, ayıklanmış, seçme bilgiler olduğunu idrak etmemiz ve bilgilere, arıtma işleminden geçmeden önceki ham haliyle ulaşmamız gerekiyor.” ihtarında bulunuyor. Bu ihtarı, gerçeğe ulaşma çabasının ötesine taşıyor. Doğru, gerçeklere ulaşmanın bir anlamı bir gerekçesi olmalı: Geleceğin şoklarına dayanmak gibi. Tarih bir toplumun hafızası. Çarpıttığınız zaman bu hafızayı hasta ediyor, koskoca bir milleti şizofreniye mahkum ediyorsunuz. Bu şizofreni hali, Armağan’ın tavsifindeki “şok” hali gibi bugününüze ve geleceğinize hükmetmenizi engelliyor. Paranoyalar içinde eliniz kolunuz bağlanıyor. Mantıklı sağlıklı bir düşünce bile geliştiremiyorsunuz. Son iki asrı inanılması güç bir tempoda; havf ve recâ arasında gidip gelerek yaşadık. Ucuz hüküm sahiplerinin “Batılaşma”, “sömürgeleşme” gibi küçümseyici lafızlarla nitelediği bu tarih, bir bütün olarak sırtı yere getirilememiş bir toplumun ve devletin tarihidir. Biz, yenilmedik ve teslim olmadık. Teslim olmamak için de her yolu denedik. Yandık, ama küllerimiz arasından Anka Kuşu gibi yeniden dirilmeyi başardık. Böyle bir tarih içinde, geride kalan külleri inkâr etmek, her şeyin o yeniden doğuş ile başladığını söylemek bugün ezberlemeye çalıştığımız tarihin özeti. Elde kalanları korumaya çalışanların refleksi de diyebiliriz buna. Sağlıklı mı? Her şeye korku ile bakan bir güvenlik devletinin çatısı altında üretilen şizofrenik dünyadan başka bir sonuç yok elimizde. Teslim olmadığınıza göre tarih çok önemli. O zaman “tarihin bilinmemesinin yararlı olduğu” düşüncesini hakim kılabilmek için olağanüstü bir çaba harcamanız gerekiyor. Kolay değil, tahrif edilecek, masa başında üretilecek, unutturulacak o kadar çok şey var ki.

Maalesef bu işi üstlenenler deha sahipleri veya usta kalemler değil. Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya”sındaki gibi, her şeyi tepetaklak ederek, tarihi yeniden üretecek güçte bir beyin sermayemiz yok. Sahtelik sığlık getiriyor. Gerçeklere saygısızlık bütünüyle toplumun zekâsını ve idrakini hafife almaya yol açıyor. Aptal yerine konmaya kim tahammül edebilir? Mustafa Armağan “resmî tarih” değil, “resmî tarihler”den oluşan bu sahteliği, ihtişamlı bir sadelikle yerle bir ediyor. Anka Kuşu’na yani Cumhuriyet’e “Küller Altında” kalanları göstererek farklı bir bakış açısı getiriyor. Mustafa Kemal ile Atatürk arasındaki fark, 23 Nisan ve 19 Mayıs, Sultan Vahdeddin’in “hainliği” “Küller Altında Yakın Tarih”in, ezberlediklerimizden farklı olarak bizi gerçeğe yaklaştıran bazı konuları. En önemlisi, kitabı okurken tarihi bütün yaşanmışlıkları ve kırılmaları ile fasılasız bir bütün halinde idrak ettiren kuvvetli projektörün ışığını hissediyorsunuz. Önümüze çıkan sorunları çözecek veya aşacak gücü ve birikimi, resmî tarihlerin dışında ancak bu tarihî bütünlüğü ve sürekliliği kavradığımız zaman bulabiliriz. Hiç olmazsa imparatorluk tecrübesinin, farklılıkları bir arada yaşatma becerisini hatırlamayı deneyelim. Sahip olmadığımız bir şeyi inşa etmek değil, unutmaya başladığımız bir yeteneğimizi hatırlamaktan bahsediyoruz.


Ruhlarımızın utancı

Elimdeki kitaptan onların hikâyesini okuyorum, aklım bizimkinde…
Demokrasi, sürünerek geliyor Avrupa’ya.
Haso’larla Memo’ların burada iktidara gelişi gibi geliyor.
‘Eyvah, geliyor!’ çığlıkları arasında, kaçışanlarla şanlı direnişe geçenleri hüsrana uğratarak geliyor.
Korkularla, vehimlerle, hezeyanlarla geliyor.
Soyluların, kral ve lordların canhıraş yaygaralarına
rağmen geliyor.
‘Burnu yukarıda’ aydın takımının nobran, tiksinti duyan, tepeden bakışları altında geliyor.
Ve nihayet, burjuvazinin tahkimatını yara yara geliyor.
***
1850’de Fransa’da genel oy hakkı tanındığında, Madame Bovary’nin yazarı Gustave Flaubert’i uyku tutmuyor.
‘İnsan ruhunun utancı’ diyor bu meş’um gelişmeye.
Maazallah, halk bu yolla iktidarı ele geçirirse, büyük aptallıklarla
Fransa uygarlığını felaketten felakete sürükleyebilir.
Fransız uygarlığını, bu ‘barbar istilası’ndan kim koruyup kollayacak?…
Ya, 1832’de İngiltere parlamentosundan geçen demokratikleşme reformuna
ne demeli?
Şehirli zengin erkeklere mahsus oy verme hakkı, yılda en az
10 sterlin vergi ödeyen bütün şehirli erkeklere de getiriliyor.
Bu yenilik, kıyametin habercisi!…
Neyse ki, taşralı erkekler ve yoksullar bu haktan hala mahrum, ama yetecek mi medeniyeti kurtarmaya?
Şehirde oturan bu ‘miskin zavallılar’, bu ‘göbeğini kaşıyanlar’ güruhu, 10 sternlinlik vergiyi ödeyip kazara oy hakkı kazanırsa, ne yapacakları belli mi olur?
Bu gidişatın nerede duracağını kim kestirebilir?
Düşündükçe çıldırtan bir kâbus gibi…
Demokrasi gelebilir… Ve eğer saygıdeğer sınıflar güçlerini birleştirmezse, kralları ve lordları önüne katarak bir sel tufanı halinde gelir hem de…
Korkular büyük, çivisi çıkmak üzere dünyanın!…
***
Tasavvur ettikleri demokrasi, ‘ayak takımı’ demek.
Bu baldırı çıplaklar mı yönetecek memleketi?
Oy kullanma düzeyi, 1867’de orta sınıf, hatta işçi sınıfına kadar iniyor.
Gerçi, en az bir yıldır şehirde oturma şartına bağlı ve aile reisleriyle sınırlı ama olsun,
ne fark eder?
Göz göre göre ayağa düşürülüyor, eşrafın en müktesep malı.
Demokrasinin gelişi ile, ucuz bir orta malına dönüşüyor söz hakkı.
Ağzı olan konuşacak, öyle mi?
Münevver kâhinler, kötü şeyler olacağını fısıldıyor.
Büyük Krallık, karanlık günlerin eşiğinde, her an uçurumlara savrulabilir.
Henüz kadınlara ve köylülere gelmese de, demokrasinin sırayla her semte uğraması ne demek?
Zenginlerin malı mülkü yağmaya açılacak!
‘İktidar, mülkiyetin ve zekanın ellerinden alınıp, ekmek parası derdindeki sokak adamının eline verilecek’.
Hafsalanın alacağı iş değil. Akıl dışı!…
Bu, nasıl olur?
Demokrasi,
sonu meçhul bir macera, nereye sürükleyeceği belirsiz bir heyula,
bir korkunç öcü.
‘Evvelden yok idi, işbu adet sonradan çıktı’ dedirten
bir ucube.
Bağırta bağırta geliyor.
1800’lerin Avrupa’sını, kasıp kavuruyor demokratikleşme rüzgarları.
Batılılaşma modelimiz, ideallerimizin ülkesi Avrupa, ‘yüzümüzü döndüğümüz’ Avrupa bu.
Nam-ı diğer ‘özgür dünya’…
İpler, lordu avaresiyle tekmili birden halk takımının elinde şimdi.
***
Demokrasi bir kere gelmeye başladı mı, tam gelir.
Parça parça, dalga dalga…
Bugünlerde yeni bir Anayasal reform paketini konuşuyoruz.
Bakalım, demokrasi bizim yargıya ne zaman gelecek?
***
NOT: ‘Demokrasinin Avrupa’ya nasıl geldiği’ne dair bilgiler, Mustafa Armağan’ın kitabından alıntı.
Adı, ‘Avrupa’nın 50 Büyük Yalanı’, bölüm 8.
Dili akıcı, anlatımı güçlü, içeriği zengin.
Tavsiye ederim, okumak size de
iyi gelecektir.

21/03/2010 – Radikal Gazetesi – Akif Beki



 

 

Mustafa Armağan, Gaziantep’te çocukluğunun geçtiği Şehreküstü semtindeki sokakta (Kasım 2007).



 

 

2008 yılında Frankfur Kitap Fuarı’na katılan ve bir konuşma yapan Mustafa Armağan sunum sırasında.



 

 

Mustafa Armağan 2008 yılı İstanbul Tüyap Fuarı’nda kitaplarını imzalarken.



 

 

Bursa’da Muradiye Külliyesi’nde II. Murad Türbesinin önündeki şadırvan başı (2004)

Yoruma Kapalı.