• Home
  • Genel
  • Avrupa’nın bilinçaltında Viyana korkusu

Avrupa’nın bilinçaltında Viyana korkusu

Avrupa’nın bilinçaltında Viyana korkusu
Yalnız biz değiliz ‘Viyana kapılarından iki defa döndük’ diyerek bu şehri sembolik bir “kapı” hüviyetine büründüren.
Baksanıza, Avusturyalı bir siyasetçi de “1683 Sendromu”ndan söz etti ve ‘bunun modası geçmiş bir korku’ olduğunu söyledi. Ama, 6 Ekim’de cümle âlem gördü ki, henüz modası geçmemiş! Aradan geçen şunca zaman Avrupalıların korku duvarlarını indirmelerine yetmemiş. Tuhaflığı şurada bu korkunun: Biz bu 319 yılın kahir ekseriyetinde ‘gerileme’ halinde değil miydik? Hem de kime karşı gerilemiştik? Avrupalı güçlere karşı elbette. ‘Onlar bizi şöyle solladılar, belimizi böyle kırdılar, yarı sömürge haline getirdiler vs.’ nutuklarından geçilmiyor ortalık ama iş Avrupa kapılarını çalmamıza gelince, nedense o savaş meydanlarında hep yendikleri, ardından da diplomatik ve ekonomik entrikalarla ölümcül bir kıskaca aldıkları “Hasta Adam”, birden canlanıp ayağa kalkıyor ve Avrupa’nın ufuklarına bir heyula gibi dikiliveriyor. İyi ama bu derin korku neden? Neden Osmanlı’dan ve İslam’dan bu kadar korkmakta Avrupalılar? Hadi İnebahtı’ya, Viyana bozgunumuza kadarki kısmını anladık, haklılardı belki, ya şimdilerde ne oluyor Avrupa kamuoyuna? Hangi yarası kanıyor? Hangi kâbuslarını gölgemizin üzerine boşaltıyor?
Rüya da büyük, Jung da
Yıllar önce ünlü psikanalist Jung’un bir rüya yorumunu okuyunca ayılmıştım uykumdan. Nevroza müptela bir Fransız genci Jung’a, garip bir rüya gördüğünü anlatır. Genç, İspanya’nın Toledo şehrinde geçen karanlık bir yeraltı sarnıcına girip içindeki kupadan şehrin anahtarı demek olan hançeri almak istediğini görmüş rüyasında. Ancak yeraltı suyu karanlıkmış ve kupayı da bir yılan beklemekteymiş. Yılandan ürken genç, kendi yerine arkadaşını, yani gölgesini göndermiş. Ne var ki, arkadaşı da bu mağara, yılan ve karanlık sulardan oluşan ‘korkutucu’ atmosferden korkarak yukarı kaçmış. Buraya dikkat buyurun. Jung çok ilginç bir şekilde yorumluyor rüyayı. Sarnıcın dışı Hıristiyanlık, içi ise İslamiyettir. Bildiğiniz gibi yeraltı suları zaman zaman taşkın yapıp sele sebebiyet verir. Keza İslamiyet en azından iki kere Hıristiyan Avrupa kıtasını ele geçirmek üzere ‘taşmıştır’. (Birincisi Sicilya ve İspanya’nın ele geçirilmesinde (Endülüs), ikincisi ise Osmanlıların Balkanlar ve Doğu Avrupa fütuhatında.) Toledo şehri de bu bakımdan enteresandır. Çünkü İspanyolların Müslümanları kovması veya Hıristiyan olmaya zorlaması, İslamiyetin şehrin bodrumuna itilmesi sonucunu doğurmuştur. Ne var ki, “yılan” burada önemlidir, zira sağlığı ve canlılığı sembolize etmektedir ve yılanın varlığı, İslamiyetin ölmediğini, şehrin, dolayısıyla Hıristiyan Avrupa’nın altında yaşamakta ve zaman zaman da kendisini hissettirmekte olduğunu anlatmaktadır. Rüya deyip geçebilirsiniz belki ama, rüyayı yorumlayan kişi, Avrupa’nın bilinçaltını deşifre etmeye en ziyade ehliyetli kişilerden Jung olunca iş değişir. (Belki de Jung’u bunun için Freud’dan daha çok seviyorum.) Onun yorumunda İslamiyetle özdeşleştirilen karanlık ve ondan duyulan korkunun bir açıklamasını bulabiliyoruz çünkü. İslamiyet bir şekilde Hıristiyanlığın damarlarına kadar sızmıştır ve bundan kurtuluş da yoktur. Avrupa’nın, zannettiğimiz gibi, üstünde değil, altında, temelinde, hatta temelinin de altındadır İslam. Franco Cardini gibi İtalyan tarihçilerini okuduğumuz zaman (“Avrupa ve İslam”, Litera Yayıncılık) Avrupa’nın İslamiyet olmadan kurulamayacağını, Avrupa’nın bugün gerçekten kıymeti haiz bir tarafı varsa bunu doğrudan doğruya İslamiyete borçlu olduğunu daha iyi anlarız.
Bilgi İslam’dan gelir
Modern Avrupa’nın bilimsel ve Aydınlanmış bir kıta olarak asırlardır takdis edilip durulduğunu biliyoruz ama bu Avrupa’nın ‘Aydınlık’ını nereden almış olduğunu, hele “bilgi”nin Avrupa’daki “suyunun” nereden geldiğini sadece sezgi düzeyinde biliyoruz. Tereddütle söylediğimiz “Avrupa’nın üzerinde doğan İslam güneşi” tabiri sadece bir övünme vesilesi zannedilmiş, içerisine sokulduğumuz derin aşağılık kompleksi ‘Biz kim, Avrupa kim?’ mantığını egemen kılmıştır üzerimizde. Oysa araştırmalar Avrupalıların Avrupalılıklarını, İslam’a borçlu olduğunu güçlü kanıtlarla ortaya koyuyor. Nitekim Franz Rosenthal’ın “Bilginin Zaferi” (Ufuk Kitapları) adlı eseri, bize bilgiyi “bilgi” yapma ve medeniyetin taç kapısına layık görme şerefinin İslamiyete tescilli olduğunu belgeliyor. Rosenthal’ın sarsıcı tezlerinden birisi modern çağlarda bilgi’nin patentinin Müslümanlara ait olduğunu tescillemek ise, ikinci tezi, modern Avrupa’nın “bilgi”yi medeniyetinin göbeğine oturtma tavrının altında, İslamiyetin bilgiye verdiği ve asırlarca devam ettirip geliştirdiği değerin yattığıdır. Eğer bugün bir “bilgi toplumu”ndan söz edebiliyorsak bunun altında İslam medeniyeti yatmaktadır. Yatmaktadır, evet, bu söz buraya tam uydu. ‘Yatmak’, bir anlamda ‘uyumak’tır ve bu kısmen doğrudur. Lakin ‘altında yatmak’, üzerinde duran şeyin temelini ve varlık sebebini oluşturmaktır. Jung’un rüyada buldukları, Rosenthal’ın tezleriyle bir kere daha doğrulanmaktadır. Avrupa’nın altında İslam vardır ve İslam’ın verdiklerini çıkarttığınızda Avrupa’dan geriye kocaman bir soru işareti kalmaktadır. Bu soru işaretini hamasî bulduysanız yandınız sevgili okurlar, çünkü sizi şimdi benimkilerden daha ‘hamasî’ bir cümle bekliyor. Cümle kime mi ait: Thomas Green ve Gawin Lewis adlı iki ‘Batılı’ya. Buyrun beraber okuyalım ne dediklerini: “Gerçekte BATI MEDENİYETİ, AVRUPALI BARBARLAR İLE DOĞU’NUN BÜYÜK MEDENİYETLERİ ARASINDAKİ TEMASTAN DOĞMUŞTUR (A Brief History of the Western World, New York 1992, s. 45). İşte bu temasın sihirli dokunuşuyla medenileşen Avrupalılar, İslam’ı yeraltının karanlık sularına iterek kurtulacaklarını sanıyorlar ama İslam’la yeniden yüzleşmekten başka çareleri bulunmuyor ne yazık ki. Avrupa ancak İslamiyetle yüzleşmeye cesaret ettiği zaman gerçek “yüzünü” bulacak ve korkularından kurtulacaktır. Aksi halde, Avusturyalı siyasetçinin yahut Jung’un genç hastasının kâbuslarından sıyrılamayacak ve bir türlü şifa bulamayacaktır.

Bir cevap yazın


5 + 1 =