• Home
  • Genel
  • Darbecilerin Cumhurbaşkanlığı yemini de değiştirilmeli

Darbecilerin Cumhurbaşkanlığı yemini de değiştirilmeli

12. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yemin töreni sırasında bir kere daha dikkatimi çekti: Cumhuriyete veya anayasaya değil, devletin kurucusu Atatürk’ün ilke ve inkılaplarına ve laikliğe bağlı kalmaya ant içiliyordu. Siz de merak ettiniz mi: Acaba tarihimizde cumhurbaşkanı yeminleri nasıldı?

Demokratik bir devlette şahsa yemin edilmez. Bu ancak monarşilerde veya meşruti monarşilerde mümkündür. Bu tarz yönetimlerde krala veya padişaha sadakatten ayrılmamaya kutsal kitap üzerine yemin edilir. Cumhuriyetle yönetilen ve demokratik olduğu iddiasındaki bir devletin başkanı, kutsal kitabına yemin eder de ölmüş bile olsa bir şahsa ve ilkelerine yemin edemez. Bu, çağdışı anayasamızın sakat taraflarından biri olup en kısa zamanda değiştirilmesi gerekir.

Tarihe dalmadan önce mevcut Anayasa’nın 103. maddesindeki Cumhurbaşkanlığı yeminini görelim:

“Cumhurbaşkanı sıfatıyla, devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasa’ya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyeti’nin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma büyük Türk milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine and içerim.”

kapak

Bu yemin şekli 12 Eylül darbecilerinin eseri. 1961 Anayasası’nda yemin biraz farklıydı. 96. maddede şöyle and içeceği belirtiliyor:

“Cumhurbaşkanı sıfatıyla, Türk Devleti’nin bağımsızlığına, vatanın ve milletin bütünlüğüne yönelecek her tehlikeye karşı koyacağıma; milletin kayıtsız şartsız egemenliğini ve Anayasa’yı sayacağıma ve savunacağıma; insan haklarına dayanan demokrasi ve hukuk devleti ilkelerinden ve tarafsızlıktan ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyeti’nin şan ve şerefini koruyup yüceltmek ve üzerime aldığım görevi yerine getirmek için bütün gücümle ve varlığımla çalışacağıma namusum üzerine söz veririm.”

Gördüğünüz gibi 1961 Anayasası daha modern. “Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik cumhuriyet ilkesine” yemin yok onda. Vatan, millet, anayasa ve cumhuriyete yemin ediliyor. 1982 Anayasası bu bakımdan da yeryüzündeki son diktatörlük anayasalarından biri.

Allah’ın adına yemin ne zaman çıkartıldı?

Peki 1924 Anayasası’nda cumhurbaşkanı ne yemini ederdi?

Cumhuriyet’in kuruluşunda yürürlükte olan 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nda devlet başkanının yemini diye bir madde bulunmuyordu. Dolayısıyla Gazi Mustafa Kemal 1923’te reisucumhur seçildiğinde yemin etmeyip bir teşekkür konuşmasıyla yetinmişti. Ertesi yıl çıkarılan Anayasa’nın 38. maddesinde ise ilginçtir, yeminin “Allah’ın adı anılarak” yapılacağı belirtiliyordu:

“Reisicumhur sıfatıyla Cumhuriyet’in kanunlarına ve hakimiyet-i milliye esaslarına riayet ve bunları müdafaa, Türk milletinin saadetine sadıkane ve bütün kuvvetimle sarf-ı mesai, Türk devletine teveccüh edecek her tehlikeyi kemal-i şiddetle men, Türkiye’nin şan ve şerefini vikaye ve ilâya ve deruhde ettiğim vazifenin icabatına hasr-ı nefs etmekten ayrılmayacağıma namusum üzerine Vallahi.”

Mustafa Kemal Allah’ın adını yeminde son defa 1927’de andı. Ertesi yıl metnin sonundan “Vallahi” kelimesi çıkartılarak laikleştirildi ve “…ayrılmayacağıma namusum üzerine söz veririm” biçimine sokuldu. 1961’e kadar da bu şekli kullanıldı.

Ancak ufak bir farkla: 4 Mayıs 1931’de yapılan yemin töreninde dil sürçmesi mi sebep oldu, yoksa dili alışmadığından mıdır bilmiyoruz, yeminini Anayasa’da yazılı bulunmayan iki kelimeyi ekleyerek bitirdi. “…namusum üzerine söz veririm” diyeceği yerde “namusum üzerine söz vererek and içerim” deyiverdi (bkz. Meclis Zabıtları).

Bildiğiniz gibi yeminin geçerli olabilmesi eksiksiz ve hatasız okunması gerekir. Bu garip ekleme yüzünden yemin tekrarlatılmalıydı ama anlaşılan oldu bittiye geldi (hem kim itiraz edebilirdi ki?) 1935’teki son seçilişinde “and içerim” demeden yemin etti. İnönü 4, Bayar da 3 kere aynı yemini defalarca okudular.

Peki Cumhuriyet’ten önce bir yeminimiz var mıydı?

Meşrutiyet’ten önce padişahlar yemin etmezlerdi. Biat ve kılıç kuşanma törenleri bir bakıma yemin sayılabilirse de sözlü ve bir topluluğun huzurunda okunan bir yemin söz konusu değildi.

1876 Anayasası’nda da padişahın yemini diye bir madde yoktu. Sultan 2. Abdülhamid, yemin etmeden tahta oturan son padişah oldu. Yemin ederek tahta geçen iki padişah var. Biri Sultan Reşad, öbürü de son Sultan Vahdettin.


icerik

Sultan Reşad’ın Meclis-i Umumi-i Millî’de ettiği ve ettirdiği yeminin metni (Dünya Bülteni, 8 Mayıs 1909).


Padişahlık yemini

Sultan Reşad, ağabeyi Abdülhamid tahttan indirilirken Beyazıt’taki Harbiye Nezareti’ne (bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binasına) götürülerek orada askerler arasında yemin ettirilmiş, daha sonra biat merasimi icra edilmişti. Ancak bu meşruiyet açısından yeterli görülmemiş olmalı ki, bir kere de Meclis’te yemin ettirildi. Tutanaklara şöyle kaydedilmiş yemini:

“Şer’i Şerife ve Kanun-i Esasiye tamâmi-i riayetle (eksiksiz uyarak), hukuk-ı milleti ve menafi-i vatanı sıyanetten (milletin haklarını ve vatanın çıkarlarını korumaktan) bir an ayrılmayacağıma yemin etmiştim. Şimdi sizin de yemin etmenizi isterim.”

Sultan Reşad ‘Ben yemin ettim, şimdi sıra sizde’ demiştir bir bakıma. Davet üzerine milletvekilleri yemine bağırarak katılmışlardı.

Hemen hemen aynı sahne Sultan Vahdettin’in yemin töreninde (1918) tekrarlanmış, Meclis’te “Şer’-i şerif ve Kanun-i Esasi ahkâmına (hükümlerine) riayet ve vatan ve millete sadakat edeceğime ben yemin ettiğim gibi sizden de yemin taleb ederim.” demiş, denildiğine göre milletvekilleri üzerinde bu söz güzel bir etki bırakmış ve yemine coşkuyla iştirak etmişlerdi.

Yolu belki tersinden yürüdük ama 1909’dan günümüze nelerin değiştiğini padişahlık-cumhurbaşkanlığı yemininin serüveninden çıkarabiliriz.

Sultan Reşad ve Sultan Vahdettin şeriat ve anayasaya (ikisi de hukuk ve kanundur) uyacaklarına, vatan ve milletin çıkarlarına sadık kalacaklarına yemin ederken M. Kemal 1927’de Cumhuriyet kanunlarına ve millî hakimiyet esaslarına Allah’ın adını anarak yemin etmişti. Hemen ertesi yıl Allah’la olan son bağı kopartılan yeminde cumhuriyet, anayasa ve bağımsızlık vurgusunun öne çıktığına tanık oluruz. 12 Eylül Anayasası’nda ise “Atatürk ilke ve inkılâplarına ve lâik cumhuriyet ilkesine bağlı” kalacağına yemin etmesi istenmiş.

Meşrutiyet devrinde milletvekilleri devrin padişahına yemin ederlerdi. Cumhuriyet devrinde de pek bir şey değişmedi; hayatta olmasa da yine bir şahsa yemin ediliyor. Ve biz de buna çağdaş devlet diyoruz, öyle mi?

31 Ağustos 2014, Pazar

Bir Cevap Yazın


8 + 4 =