• Home
  • Genel
  • II. Abdülhamid’in Filistin hassasiyeti (2)

II. Abdülhamid’in Filistin hassasiyeti (2)

II. Abdülhamid’in Filistin hassasiyeti (2)

Harabeye dönmüş Cenin’den Filistinlilerin şişmiş veya parçalanmış cesetlerinin görüntüleri uydulardan evlerimizin içine birer lanet şimşeği gibi ağarken ünlü Fransız oyun yazarı Jean Genet’nin “Şatila’da dört saat” başlıklı yazısını hatırlıyorum. Ve 1982’de, binlerce cesediyle mezbahaya dönmüş Şatila’da gördüklerini:

“Aşk ve ölüm. Bu iki kelimeden bir tanesi yazıldığı vakit yekdiğerini akla getirir. Aşkın ve ölümün sefihliğini anlamam için Şatila’ya gitmem gerekiyormuş. Elli yaşlarındaki adamlar, yirmi yaşlarındaki delikanlılar, iki yaşlı Arap kadını [hepsi ölü] beni kendilerine çektiler. Ve ben kendimi çevresi yüzlerce ölüden oluşmuş bir dairenin merkezi gibi hissettim.”

Bugünün Cenin’i ile 1982’nin Şatila’sı arasında, bu defa yalnız insanların değil, evlerin de “öldürülmesi” gibi “ufak” bir ayrıntı dışında, fazla bir fark olmadığını hep beraber görüyoruz.

Zihnimi yakan soru şu oldu bütün bu görüntülerden sonra: İsrail askerleri ve yöneticileri nasıl bu kadar “acımasızca” ölüm kusabilmektedir Filistinlilere? Bu acımasızlığın çok derin bir sebebi olmalı değil midir? Tarih boyunca kendilerini her gördükleri yerde ezmiş midir Filistinliler? Hayır. Aşağılamış, yakalarına sarı yıldız takmış veya fırınlamışlar mı? Hayır. Tek yaptıkları, şimdi tıpkı İsrail’in kendi vatanı saydığı toprakları savunmak için yaptığı gibi, bir “yabancı”ya direnmek olan bu sivilleri böylesine toptan katletmenin nasıl bir açıklaması olabilirdi?

Galiba bu muammaya en net cevabı yine bir Yahudi verebilir. 1891’de yazdığı “İsrail’den Gerçekler” adlı kitabında Aşad Haam şunları söylemiş:

“Yahudiler sürgünde iken köleydiler, şimdi ise kendilerini sonsuz bir özgürlük içinde buldular. Bu büyük değişiklik onların bir kölenin kral olması örneğinde görüleceği gibi baskı ve zorbalığa meyletmelerine neden oldu. Araplara büyük bir gaddarlık ve düşmanlıkla davranıyorlar, haksızlıkla topraklarına tecavüz ediyor, onları hiçbir neden olmaksızın hem de hayasızca dövüyorlar. Hiç kimse de çıkıp bu tehlikeli ve rezil gidişe son vermelerini istemiyor.”

Bundan 113 yıl önce, Siyonistlerin, “Eretz İsrael”e sızmalarına önayak oldukları Yahudilerin Filistinlilere reva gördükleri muamele, bir İsrail devleti kurulduğunda nelerin olabileceğini göstermiş olmalı birilerine.

Tabii Siyonizmin Musevilere aşıladığı bu “zorbalık”ın hangi boyutlara varacağını görenlerden II. Abdülhamid’in Theodor Herzl ile yaptığı görüşmeden sonra söyledikleri de hatırlanmalı:

“Siyonistlerin şefi olan Herzl, fikirleriyle beni ikna edemez. Siyonistler Filistin’de yalnız ziraat yapmak değil, orada hükümet kurmak, siyasî temsilcilerini seçmek gibi şeyler de arzu ediyorlardı. Bu haris tasavvurun manasını gayet iyi anlıyorum. Lâkin, Siyonistler bu teşebbüslerini kabul edeceğimi zannetmekle saflık ediyorlar. İmparatorluğumuz dahilinde, halkımızın fertleri olarak ve Babıali’nin dirayetli hizmetkârları olarak Yahudilere ne kadar kıymet veriyorsam, Filistinlilere dair kurdukları tasavvurlara da o kadar düşmanım.”

Özellikle de Almanya ve Rusya’nın, Musevilerin Filistin’de bir yurt edinmesi için baskıları karşısında Avrupa devletlerinin ikiyüzlülüğüne de dikkat çekmiştir Abdülhamid. Zaten Yahudi Sorunu’nun kaynağı olan bu ülkelerin, topraklarından “tard ve ihraç etmek” istedikleri Yahudileri bir Osmanlı toprağına yerleştirmek için baskı yapmaları ve yerleştirdikten sonra da, bu defa yerleşimcileri Osmanlı devleti üzerinde bir baskı unsuru olarak kullanmaları, Abdülhamid’i bu oyunda çok daha dikkatli davranmaya sevk etmiş ve Kırmızı Tezkere uygulamasından toprak alımının yasaklanmasına kadar pek çok tedbiri yürürlüğe koymuştur.

Abdülhamid tahtta oldukça İsrail devletini kuramayacaklarını anlayan Siyonistler, bu defa onu düşürmeye çalışan Jön Türklere destek olacak ve 1909’da Abdülhamid’e tahttan indirildiğini bildiren heyete Osmanlı Siyonisti Emanuel Karaso dahil olmayı başaracaktır.

23.04.2002

Bir cevap yazın


5 + 6 =