Nietzsche öldü?

Nietzsche öldü?

Hani bazı çocuklar görürsünüz, 3-5 yaşlarında; gözlerinden ejderhalar fışkırır. Bir de okullu olduktan sonra bakarsınız ki, o çocuk gitmiş, yerine başkası gelmiştir sanki.

Ne değişmiştir bu arada? O cin gibi bakışları yutan kara delik nerededir? Hepimizi normalleştiren, ehlileştiren, sıradanlaştıran ve standartlara sokan eller gerçekte bize iyilik mi etmektedirler yoksa fıtratımızdan gelen o müthiş enerjiyi soğurup posamızı sokaklara bırakan birer devasa değirmen midirler?

Ya bu değirmen, bütün insanları öğütüyorsa ve biz bunun bırakın farkına varmayı, iyi ve gerekli bir şey olduğuna inandırılmışsak? Bu durumda bütün yapabileceğimiz eli kolu bağlı durmak ve olan biteni temaşa etmek mi olmalıdır? Hayata, fıtrata ve onların içerdiği üstü örtülmüş zenginliklere dönüş bir çözüm olabilir mi?

Bir çoklarının gözünde “zındık” olan Nietzsche’yi her okuyuşumda, bu herkesi uyuşturan ve sıradanlaştıran düzene isyan eden adamın, bu dünyanın en yalnız filozofunun yazgısına pusu kurar zihnim.

*

Aslında felsefe, göründüğünden daha basittir. Karmaşıklık içinde basitliktir daha doğrusu. Etrafımızdaki kargaşaya anlam verme, anlama çabasıdır.

İkiye ayırırım filozofları bu noktada.

Birinciler, etraflarındaki kargaşayı ona mümasil bir karmaşıklıktaki felsefeleriyle göğüslemeye çalışanlardır. Kargaşaya denk bir teori geliştirerek onu göğüslerinde, bir kalecinin topu göğsünde yumuşatmasına benzer şekilde yumuşatmak isteyenlerdir onlar. Bunun bedeli, zor anlaşılmaktır.

İkinciler ise etraflarındaki kargaşayı basitleştirerek anlamaya çalışırlar.

Birinciler için Hegel iyi bir örnek olurdu. İkinciler için ise Sokrat ve Nietzsche’yi vermemde mahzur yok.

*

Nietzsche, “Tanrı öldü” sözüyle tanınır daha çok. Ve ateist olarak kabul edilir. Gerçi yazılarında, özellikle Deccal adlı kitabında bu görüşü doğrulayan pek çok ifadeye rastlamak kabil. Ancak bu sözü Nietzsche gibi bir basit görünen; ama derin anlamları her zaman heybesinde depolayan birisi söylüyorsa, orada biraz durup düşünmek gerekir.

Bu sözde aslında bir temenni, bir “Oh olsun” tavrı yoktur kesinlikle. Çağının ikiyüzlülüğüne, riyakârlığına dobra dobra konulmuş bir teşhistir. Aslına bakılırsa, yalnız 19. yüzyıl için değil, belki daha çok 20. yüzyıl için geçerli olmuş bir teşhistir.

Bilimin gelişmesi ve dinin kamusal hayattan elini eteğini çekmesi (buna bildiğiniz gibi “sekülarizasyon” diyoruz) ve bilimin alanının genişlemesiyle aslında hayatlarımızı kendilerine göre sürdürdüğümüz ahlakî ilke ve kuralların, değer sistemimizin temelleri hızla tahrip olmaktadır. (Örneğin artık kar tanelerini yeryüzüne indiren melekler yoktur; kar, bilim tarafından açıklandığı şekilde, dinden veya Tanrı’dan bağımsız olarak yeryüzüne “yağmaktadır”.) Biz, diyor, Nietzsche, temelleri zayıflamış, inanılırlığını yitirmiş bir değer sistemine göre hayatlarımızı kurmaya çalışıyoruz ki bu bir ikiyüzlülüktür, -mış gibi yapmaktır. Temellerinin sahiciliği kalmamış bir inancı, riyakârca sürdürmektir.

Artık meleklerin uğramadığı bir dünyada, melekler gibi yaşanamayacağını haykırmaktaydı Nietzsche. Gerçeği artık itiraf edelim, diyordu: “Tanrı öldü”. Burada ölen, Tanrı’nın kendisi değil, onun bizim dünyamızda işgal ettiği konumdur.

“Nân-ı azîz” olan ekmeğin, unlu bir mamule dönüştüğü bir süreçten söz ediyor Nietzsche. (Dürüstçe itiraf edelim ki, Nietzsche’nin sözleri, bugün için belki her zamankinden de fazla geçerlilik kazanmıştır. Hele bizim dünyamızda!) Bu yeni dönemde biz artık yeni bir değerler sistemine göre yaşamalıyız ki, bu yeni değer, Güç’tür. Güç, yani iktidar. Bütün bağlarından soyulmuş ve yapayalnız kalmış insanın, demirleyebileceği herhangi bir liman kalmadığında, tek dayanağı güçtür ki, William Barrett’ın deyişiyle Batılı insanın İlkellere ve Doğululara “yarı-çatlak” gibi görünmesinin altında yatan da bu müthiş güç tutkusudur.

Nietzsche’nin modern insana tutamak olarak sunduğu güç tutkusu, onun, yazımın başında söylediğim hayata dönüş tavrının bir uzantısıdır.

*

2000 yılı Nietzsche’nin ölümünün 100. yıldönümüne rast geliyor. Hakikatte Nietzsche’nin entelektüel ölümü, felç geçirdiği 1889’da gerçekleşmişti. Fakat düşüncelerin ömrü ne kadar şaşırtır insanı? Bedenen hayatta iken zihnen dünyaya kapanmıştı Nietzsche ve düşünceleri şöhret basamaklarında çıkarken, o hiçbir şeyin farkında değildi. 20. yüzyıl ise bir Nietzsche patlamasına tanık oldu; özellikle postmodernizmden sonra neredeyse yeniden kutsandı.

Bir cevap yazın