“Ruh mezbahaları”

“Ruh mezbahaları”
Yeryüzündeki uzun maceramızın köşe taşlarının hala yerinden kıpırdamamış olması ne tuhaf!

Medeniyet-göçebelik çatışması bunlardan birisi. Özgürlük mü yoksa güvenlik mi? sorusunun açtığı çatal, hala kapanmış değil.

20. yüzyıl, en yerleşik medeniyetlerden birisinin göçebeliğe meylettiği bir zaman dilimi oldu. Yeni bir “göçebe çağı”nın başladığı bile iddia edildi. Amerika’da üretilen konut tipleri içinde en fazla rağbete mazhar olanı, karavanın arkasına takılıp istenildiği yere park edilen mobil home’lar; gerçekten de ev dahil her ürünün taşınabilir olanı giderek daha göze giriyor günümüzde. Bilgisayar başında alış verişten sanal alem içinde seyahate kadar pek çok gelişme, klasik mekan anlayışının altını oyuyor. Sonuçta medeniyetin, yerleşik hayatla asırlar süren özdeşliğinin köküne kibrit suyu dökülüyor.

Ve İbn Haldun’un kurduğu ‘yaman denklem, insanlık tarihini kat’ ederek bugüne erişiyor.

Sonuç olarak değişen bir şey yok medeniyet-göçebelik cephesinde.

Özgürlük ile güvenlik kavramları da yerinde sayıyor asırlardır.

Eski Yunan’da özgür olanlar katılabiliyordu siyasete; “şehirli” olmak da onlara mahsus kılınmıştı. Şehirde yaşamak ile şehirli olmak arasındaki sınır çizgisi, tam da özgür olup olmamanın ortasından geçiyordu.

Bu manaya gelecek şekildedir ki, Latinler, “şehrin havası özgür kılar” demişlerdir. Buradaki özgürlük sadece toplumsal değil, siyasi özgürlük anlamına da gelmektedir. Siyaseten özgürlüğüne kavuşmuş, bu ayrıcalığı tutmuş olanlar gerçekten “şehirli” olduğuna göre, şehir bu özgürlüğün yaşanabildiği, siyasetin özgürce tartışılıp denetlendiği bir mekan idi, aynı zamanda.

Şehir ve özgürlük, siyasal iktidara katılımları bakımından özdeşleşmişti Batı medeniyetinin şafağında.

Bunun dışında şehirler doğal olan özgürlüğün sınırlandığı, yer yer yasaklandığı ve yeni bir kalıba döküldüğü medeniyet vakalarıydı. Şehrin surları, bir bakıma medeniyetin de güvencesiydi.

Orada kırsal kesimin yabaniliği törpülenir ve “adam” edilirdi. Barbarlar, yani köylüler ve göçebeler, şehre girdikleri gibi çıkamazlardı. Şehrin kapıları, barbarlara kapalıdır; yani tabiatta yaşayan insanın içgüdülerine ve serbestliğine.

Şehir, baştan beri farklılığın yuvası olmuştur: Heterojenliğin aynı cinsten olmamanın, çoğul kimliklerin birlikte yaşamasının güvencesi, şehirde bulunmuştur. İşte Müslümanları kucaklayan Medine, şehir kimliğine böyle ulaşmıştır. Hıristiyanlığın anne şehri olan İstanbul da öyle… Tabii ki Kudüs.

Farklı kimliklere mensup cemaatler, bir arada yaşamak için özgürlüklerinden tavizler vermek zorundadırlar. Tahammül, tolerans, hoşgörü, tesamuk: Kendi kimliklerinin gereklerini yerine getirmenin ve ortak bir paydada buluşmanın, böyle yeni bir medeniyet ortaya koymanın farklı isimleri bunlar.

Şehirlerin planları da özgürlükleri kısıtlar. Herkesin nerede oturacağı, nerede ve nasıl yürüyeceği, şehri nasıl kullanacağı önceden belirlenmiştir. Tabiat da, tabii, fıtri olan davranışlar da dışlanmış, kıstırıldıkça kıstırılmıştır şehirde. Hele günümüzde…

Günümüzde şehir, bireylerin özgürlüğünün olduğu kadar tabiatın da dışlandığı, insanın temel değerlerinin güvenlik adına kurban edildiği bir mezbaha olup çıkmıştır. (Nietzsche olsa, “ruh mezbahaları” derdi.)

Güvenlik ve konfor, rahatlık, ihtiyaçların tatmini, evet. Şehir bunları fazlasıyla sağlıyor.

Fakat insan, fıtri tarafıyla şehirlerden sürgün edilmiş hissediyor kendisini. Bedeni şehirden hoşnut; fakat gelin görün ki, manevi bir sakatlanmadan da muzdariptir.

Fırsatını bulunca şehrin dışına kaçması, iki katlı müstakil bir eve, bahçesinde maydanoz yetiştirmek, ıslak toprak kokusunu ruhuna emdirmek için yönelmesi bundan.

Bir kere daha açık mekan kültürleri, yani özgürlük, yani fıtrat baskın çıkmaya başlıyor insanlık tarihinde.

“Şehre özgürlük”

Son sloganı bu insanlığın. Şehirden vazgeçemiyor ama şehirde kaybettiği özgürlüğü yine şehirde bulmak istiyor. Özgürlük istiyor ama güvenliği feda etmeden…

Zaten bu yüzden çağımızın parmakla sayılacak kadar nadir yetişen büyük mimar-düşünürlerinden Frank Lloyd Wright organik mimari diye yeni bir şehircilik tasarımı peşinde tüketti ömrünü. “Şu açık ki” diyor, “modern hayata daha tabii olarak hizmet verilmeli ve daha fazla hareket özgürlüğü ve daha fazla mekan ve ışık ile korunmalıdır. Yeni bir mekan kavramına muhtacız. Organik mimari, makine çağında demokratik ruhun doğal mimarisidir.”

Wright, şaşırtıcı bir tezle çıkıyor: Şehrin bireyleri özgürleştirmesinin demokratik ruhu canlandıracağını, doğal olanın, keza özgürlüğün şehirle barışabileceğini, göçebelik ve hareket özgürlüğünün hakiki demokratik ruha yeşerebileceği bir ortam hazırlayacağını söylüyor The Living City (Yaşayan Şehir) adlı kitabında.

Tabiattaki rasyonel olmayan düzeni şehre taşımak için bir ömür boyu savaşan bu dahi mimarı, şehir plancılarımız, mimarları belediye başkanlarımız yeterince tanısaydı, şehirlerimizin yine böyle anti demokratik, gayri tabii ve kölece itaati ömür temerküz kamplarına döner miydi dersiniz?

KÜLTÜR BAHÇESİNDEN

“Geçmiş, ölü değildir”

Faulknar’ın deyişiyle “geçmiş asla ölü değildir, hatta geçmiş bile değildir üstelik… Bu geçmiş insanı geriye çekmez, ileriye iter ve beklemenin aksine bizi geriye, geçmişe doğru süren, gelecektir.”

Hannah Arendt,

Geçmişle Gelecek Arasında

Bir cevap yazın


8 + 2 =