• Home
  • Genel
  • Ah o Fatih’i yakan kutlu ateş, nerdesin?

Ah o Fatih’i yakan kutlu ateş, nerdesin?

Ah o Fatih’i yakan kutlu ateş, nerdesin?
Portekiz tahtında oturan Kral’ın kendisi değil de kardeşi olan Denizci Henry’nin silahla donanmış adamları, 8 Ağustos 1444’te Güney Afrika kıyılarını bir güzel yağmaladıktan sonra gemilerine doldurdukları ‘malları’yla (esirlerine böyle diyorlardı) geri dönüyorlardı. Denizci Henry’nin hayat hikâyesini yazma işini üstlenen çağdaşı Gomes Eannes de Azuzara, karanlık kıtanın balta girmemiş ormanlarına uzanan korkunç yağmanın ölümcül meyvelerini kalemiyle şöyle topluyordu:
“Zavallı esirler karaya çıkartıldıklarında görülmeye değer bir manzara oluşmuştu. Bazılarının renkleri nispeten açıktı, yakışıklıydılar ve vücutları gayet muntazamdı; bazıları biraz daha karaydı; diğerleri ise köstebekler gibi kapkaraydı. Fakat onlara bakarken merhametten titremeyecek kalp var mıdır! Birbirlerine bakıp bakıp ağlaşıyorlar, gözyaşlarıyla yıkanıyordu yüzleri. Gözlerini gökyüzüne dikip de Tabiat Baba’dan çığlık çığlığa yardım isteyeni mi ararsınız, yüzlerine elleriyle vuranı mı, yoksa kendilerini yerlere atıp debeleneni mi?
Fakat bir an geldi ki, bütün bunlar, açıklanan kararın yanında hiç kaldı. Çocuklar ebeveynlerinden ayrılacaktı, kardeşler ve eşler de birbirinden. Her biri kendi kaderini kendi başına yaşayacaktı. Yüreği dağlanmadan bu ayrılık sahnesini izlemek imkansızdı. Ayrı taraflara yığılan babalar ve oğullar, olanca kuvvetleriyle birbirlerine koşmaya çalışıyor, anneler bebeklerini kucaklayarak onları Portekizlilere vermemek için kendilerini yerden yere fırlatıyorlardı. Bu manzarayı izleyen kent halkının feryat ve figanları ise manzarayı daha da feci bir hale getiriyordu.
Prens Henry, güçlü kuvvetli bir at üstünde, etrafında maiyetiyle ortalıkta geziyor, kendisine getirilen ganimetleri gözde adamlarına bol keseden dağıtıyordu. Bu sırada kendi beşte birlik hissesine düşen 46 kişiyi oracıkta azad etti. Şurası aşikâr ki, onun asıl ganimeti, arzusunun yerine getirilmesinden ibaretti. Hakikatte, aksi halde ebediyen yitirilmiş olacak bu ruhların kurtuluşunu seyretmek tarife gelmez bir tatmin veriyordu kendisine.” (Aktaran: Frederick Turner, Beyond Geography: The Western Spirit against the Wilderness, Rutgers University Press, 1994, s. 120-121.)
Prens Henry, medeniyet ve inancı uğruna işliyordu bu cinayetleri. Bunun yanında, soygunculuk hiç kalırdı. Bir tek amacı vardı: Ruhları kurtarmak. Ve bu amacı gerçekleştirmek için de keşiflere çıkmak, yaban halkları bulmak, ‘ruhlarını kurtarmalarına yardımcı olmak’ gerekiyordu. İnanç da, teknik de, bilgi de bu uğurda kullanılmalıydı. Hiç göz kırpmadan kullanıldı da.
Öyle bir çağdı. Acımasız. Sert. Haşin. Zayıfı, zayıfları affetmeyen bir çağ. Yelkenleri şişiren rüzgâr, istila türküleri estiriyordu yerküre üzerinde. Moğol fırtınasının teri kıtaların sırtında henüz kurumuş, kurulu bütün düzenleri bir tırpan gibi biçen bu akıl almaz istila sırasında yeryüzüne bırakılan imparatorluk tohumları, yeni bir küreselleşme arabasının tekerleklerini olanca hızıyla döndürüyordu. Beş bin yıllık insanlık tarihi cephesinde bir bakıma ‘yeni bir şey’ yok gibiydi. Lakin eski dünyanın kalbinde, her şeyin temelinden sarsılacağını müjdeleyen bir çağın sabah ezanları okunuyordu.
Charles Dickens’ın dediği gibi, “Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü. Umutsuzluk çağıydı, umut çağıydı.” Çağların delirme vaktiydi. Moğolların başlattığı kaos orkestrasının şimdi hangi armoninin notalarına dokunacağı bilinmiyordu. Her şey olabilir, hiçbir şey olmayabilirdi. Olan, bitebilir; bitenler ayağa kalkabilirdi. Tohum düşmüştü bir yere ama kimse yerini bilmiyordu.
Gerçi bilen biliyordu. İşte Arabistan Yarımadası’ndan doğan güneş, Avrasya’nın çehresini geri dönülmez bir şekilde değiştirmişti; Moğol istilası sırasında doğudaki kolunu kaybetmiş olan İslam medeniyeti, rövanş olarak geleceğin giderek şişen karnına altın bir ok yollayacaktı. Bu okun ucuna iliştirilmiş olan kâğıtta, Kostantiniyye’nin muhakkak fethedileceği yazılıydı; ‘onu fetheden komutan da, onu fetheden asker de kendilerine güzellikten güzellik beğensinler’ deniliyordu. O mübarek ağızdan kelam, ‘satır’dan değil, ‘sadır’dan dökülürdü. Varlıklarını çatırdatan bir gürültüyle volkan gibi püskürürlerdi yeryüzüne. Bir kere püsküren lavların nereye düşeceği ve soğuduktan asırlar sonra hangi sinelerde yeniden uyandırılacakları hiç belli olmazdı.
Olmadı da nitekim…
Yeryüzü yağmacıları Portekiz ve İspanya’da kollarını sıvarken, Akdeniz’in doğu ucunda bir genç, müjdeye doğru koşuyordu. Tam da aynı tarihte, Ağustos 1444’te tahta çıkan Mehmed Çelebi, dünyanın ayarının bozulduğu bir çağı, yeniden hakikate ayarlamaya hazırlanıyordu. Diyaloğa kapanmış bir Avrupa’nın karşısına Doğu’nun da, Batı’nın da kendi kucağında birbirleriyle konuşacakları yeni bir bahçe kurmaya hazırlanıyordu. Homeros ile Molla Cami onun bahçesinde açıyor, Bellini ile Bursalı Şiblioğlu tasvir sanatında yarışıyor, Hocazade, 2 asır önce İspanya toprağına düşmüş İbn Rüşd’e felsefî cevaplar yetiştiriyordu. Semerkand Rasathanesi’nden uzanan Uluğ Bey’in eli, Kadızade-i Rumi’nin aritmetik bilimlerinde gördüğünü söylediği ateşten yanıyor (“Kardeşlerim! Ben bu riyazî ilimlerin vadilerinde bir ateş gördüm; niçin ondan bir haber getirmez, bir tutam almazsınız?”), Ali Kuşçu avucuna aldığı bu ateşle İstanbul’a doğru koşuyor, aynı ateşi çoktan yutmuş olan Fatih’in ve çağdaşlarının dimağını kavuruyordu.
Yeni bir çağın şafağıydı. Küreselleşme yeniden başlıyordu. Tohumlar topraktaydı. Kim önce davranırsa hasat onun olacaktı. Lafı uzatmayacağım: Fatih İstanbul’a girdiğinde Leonardo Da Vinci 1 yaşını doldurmuştu, öldüğünde ise Mikelanj 7, Kopernik 9 yaşındaydı. Fatih’in acelesi vardı. Zamanı fethetmek için çırpınması, bundandı.
Ah o ateş! Ne zaman düşeceksin yeniden içimize?

Bir cevap yazın