Don Kişot Müslüman mıydı?

Don Kişot Müslüman mıydı?
Juan Goytisolo gibi Don Kişot’un kurgusal zemininin Endülüs taşları ile döşendiğini söylüyor. Yani Endülüs’ün yitik cennetidir Cervantes’e bu romanı yazdıran saik. Mesela Don Kişot’un baş tarafında unutulmaz bir sahne vardır. Kahramanımız, şövalye romanları okuya okuya kafayı yemiştir. Bir tek bu sahne bile Don Kişot romanının Endülüs’ün imha tarihi bilinmeden anlaşılamayacağını ortaya koymaktadır.
Batı ve Doğu diye iki ayrı küre imal edilmiş zihnimizde. Bu kürelerin kenarları birbirine değdiğinde yangınlar çıkmakta ve bir arada duramamaktadır. Batı ve Doğu… Avrupa ve İslam… Son 150 yılımızın zihni mesaisini bu kavramların hapishanesine odun taşımakla geçirmedik mi? Oysa şimdilerde giderek daha net anlaşılıyor her iki kürenin aslında iç içe geçmiş olduğu ve bir zamanlar İslam Avrupa’yı etkilerken, modern çağlarda tersi olmuş ve bu defa İslam, Avrupa’dan derin etkiler almıştır. Avrupa’ya bilim ve tekniği, aydınlanma ve kültürü Müslümanlar getirdi (tabii Çin’i de unutmuyorum), şimdi de Avrupa, aldıklarını geliştirerek dünyaya dağıtıyor. Buraya kadar her şey iyi güzel. Lakin güzel ve iyi olmayan tarafı, Avrupa’nın hem kendi tarihinden, hem de “bizim” tarihimizden bu borcunu silmiş olmasıdır. Avrupa’nın merkezinde durduğu tarih kitaplarında, öylesine steril bir geçmiş imajı çizilmektedir ki, sanki Avrupa medeniyeti ta Eski Yunan’dan bu yana kesintisiz bir çizgi izlemiş ve bu çizgi hep “başarı” öyküleriyle yazılmıştır. Oysa başka birçok “kesinti” dışında, yalnız başına ortaçağ bile bu Avrupa merkezli tarih anlayışını yerle bir etmeye kadirdir.
Dikkat edilirse ortaçağ, iki çağın ortasında yer aldığı iddia edilen bir dönemi dile getirir. Hangisidir bu çağlar? İlkçağ (ağırlıklı olarak Yunan) medeniyeti ile modern çağ, yani iki “başarı” öyküsünün ortasındaki fetret devrine biz orta çağ diyoruz ve onu “karanlık çağ” diye adlandırıyoruz. Şimdilerde bu nitelendirme de ağır hücumlara uğramakta ve karanlıktan ziyade “karartılmış” bir çağdan söz edilebileceği ve eğer bir karanlık varsa, bunun Avrupa tarihinde, Roma’yı yıkan kuzeyli “barbar” kavimlerin eseri olduğu iddiası, giderek daha çok seslendirilmektedir.
Ya Endülüs?
Endülüs İslam tarihi ve medeniyeti de karartılan kısmın içerisine giriyor işte. Avrupa’da üstelik ABD’nin üç katı uzunlukta bir geçmişe demir atmış olan Endülüs, sanki olmaması gereken bir arıza, bir kaza gibi ele alınmıştır. Oysa Endülüs, İslam için olduğu kadar Avrupa ve dünya için de ölümsüz bir model sunmuş bulunmaktadır. Bu model, şimdilerde Avrupa’nın bize dayatmaya kalktığı çok-kültürlü bir arada yaşama modelidir; hoşgörü modelidir. Endülüs bu modeli bizzat uygulamış ve Avrupa’ya öğretmiştir. Öylesine derinden öğretmiştir ki, 19. yüzyılda New York City’nin Upper West Side’ında Alman Yahudileri tarafından inşa edilen Musevi sinagoglarına bakıldığında Endülüs’ten bir rüzgarın onlara değdiği görülebilir.
Evet New York caddelerinde bile esmiştir Endülüs rüzgarı; ama Türkiye’ye kapatılmış ve iğdiş edilmiş tarih bilincimize bu rüzgardan bir esintinin değmemesi için elden gelen yapılmıştır. Bugün hâlâ ayakta duran kral III. Ferdinand’ın Sevilla şehrindeki türbesinin Arapça, Latince, İbranice ve Kastilya İspanyolcası yazılı duvarlarına yahut Toledo’daki San Roman kilisesinin mihrabındaki Arapça yazılarına bakan ziyaretçiler Endülüs’ün bir “kaza” değil, Hıristiyanlar ve özellikle Yahudilerin de katılımıyla gerçekleşen bir hoşgörü modeli olduğunu anlayacaklardır. Nitekim ünlü edebiyat eleştirmeni Harold Bloom, “Mevcut kültürel çok kültürlülüğümüz olsa olsa Kurtuba ve Gırnata kültürünün bir karikatürü olabilir” derken unuttuğumuz bir hakikatin kapısını ustaca çalmaktaydı.
İbn Hazm ve Don Kişot
Yakınlarda çıkan bir kitap bize “Endülüs ziyneti”nin sırlarını ifşa ediyor olanca dürüstlüğü ile… Maria Rosa Menocal’ın “The Ornament of the World” adlı çalışması son derece öğretici ve aydınlatıcı. Yazar, ortaçağ İspanya’sında, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudilerin nasıl bir hoşgörü kültürü geliştirdiklerini, Endülüs tarihinden levhalar halinde tutuşturuyor elimize.
Kitap Endülüs’ün kaybına dikilmiş bir anıt. Yazar, Endülüslü âlim, şair ve düşünür İbn Hazm’ın Endülüs’ten taşan coşkusunu yansıtıyor. Etrafına karşı, sert polemikleri ile tanınan İbn Hazm, 1064 yılında, yani 940 sene önce ölürken yapayalnız ve küskün bir şövalyenin halet-i ruhiyesi içindedir. Öfkelidir çevresindeki sıradanlıklara; tek başına mücadele etmiş ve yılmamıştır savaşmaktan. Kitabın yazarı Menocal’a göre bu figür bize okul yıllarından tanıdığımız bir adamı hatırlatmaktadır. Yel değirmenlere karşı korkusuzca savaşan Don Kişot’u. Gülümsediniz mi? Bence acele etmeyin çünkü yazarımız, bir başka açık yürekli bir İspanyol aydını. Juan Goytisolo gibi Don Kişot’un kurgusal zemininin Endülüs taşları ile döşendiğini söylüyor. Yani Endülüs’ün yitik cennetidir Cervantes’e bu romanı yazdıran saik. Mesela Don Kişot’un baş tarafında unutulmaz bir sahne vardır. Kahramanımız, şövalye romanları okuya okuya kafayı yemiştir. Bir tek bu sahne bile Don Kişot romanının Endülüs’ün imha tarihi bilinmeden anlaşılamayacağını ortaya koymaktadır. Zira İspanyollar yalnız Müslümanlara ve Yahudilere değil, aynı zamanda ve özellikle kitaplara da engizisyon zulmünü layık görmüşlerdir. Arapça kitaplar ya yakılmış yahut (o zamanlar kağıt kumaştan yapıldığı için) ana maddesine geri çevrilerek dokunmuş ve kilim haline getirilmiştir. Evet yanlış okumadınız, Arapça kitaplar eğer yakılmaktan kurtulacak kadar şansları olmuşsa birer kilim olarak satılmıştır Kurtuba sokaklarında. Zaten roman da bu yakarak temizleme işinden nasılsa kurtulmuş kitaplardan birinin artık unutulmuş Arapça yazısının deşifresi olarak sunulmamış mıdır?
Böylece modern romanın babası olan ‘Don Kişot’ bile İslam tarihinin içine çöreklenmektedir. Sınırlar kayganlaşmakta, küreler iç içe geçmekte ve tarih yeniden yazılmayı beklemektedir.

Bir cevap yazın


4 + 8 =