• Home
  • Genel
  • Filistin Sorunu Yok Siyonizm Sorunu Var

Filistin Sorunu Yok Siyonizm Sorunu Var

Mustafa Armağan Ropörtajı

Komuşan: Mehmed Mazlum Çelik

Siz son dönemde ABD Başkanı Donald Trump’ın açıklamaları sonrası ‘Filistin Meselesi ’ne nasıl yaklaşıyorsunuz?

Filistin meselesi veya Filistin sorunu deyiminin yanlış olduğunu söylemekle söze başlayayım. Bu aslında Siyonist argümanların dilimize nasıl sirayet ettiğini gösteriyor. Filistin sorunu yoktur, Siyonizm sorunu vardır. Daha genelde İsrail sorunu vardır. Çünkü sorun çıkartan taraf Filistin değil, Filistinliler kendi topraklarında yaşarken yabancı bir güç geldi ve topraklarını işgal etti. Onlar özgürce yaşamak istiyorlar; onların bunu ifade etmesi Siyonizm tarafından sorun olarak algılanmakta ve algılatılmaktadır. Ve bütün dünyaya da bu şekilde paketlenmektedir. Edward Said’in Türkçeye çevrilen kitabının adı hatırlarsanız Filistin’in Sorunu ’dur.

Dolayısıyla biz sorunun bir işgal ve Siyonizm sorunu olduğunu kabul edelim. Yakın zamanda İsrailli bir öğretim üyesi olan Pappe’nin açıklaması vardı; İsrail’de kendisine yaşama hakkı verilmediği için Avrupa’ya gitti, orada bir üniversitede çalışmaya başladı. Pappe, İsrail için işgal devleti teriminin dahi yetersiz olduğunu söylüyor, çünkü işgal geçici bir durumdur. Hâlbuki İsrail’de bir sömürge, koloni faaliyeti yürütüldüğünü, uzun vadeli olarak burada hiçbir Filistinlinin yaşayamayacağı bir ortamın oluşturulmasının amaçladığını ifade ediyor.

Peki, İsrail’in yaklaşımı hangi motivasyonlara dayanıyor ve nasıl bir pozisyon alıyor?

Çocuklarına okullarda öğrettikleri şey, son Filistinli buralardan gidene veya öldürülene kadar mücadeleye devam edileceği ve büyük İsrail’in kurulacağı idealidir. İsrail’in etrafındaki ülkelerin nasıl birer birer diz çöktürüldüğüne bakarsanız (Suriye, Suudi Arabistan gibi) bu idealin zaten gerçekleşme yolunda olduğunu görürsünüz. Fakat biz geleceği fütüroglara bırakalım, geçmişi konuşalım.

11 Aralık günü Kudüs tarihi için önemli bir tarihtir. Hatta Kudüs için kıyametin koptuğu gün bu gündür, diyebiliriz. 9 Aralık’ta Kudüs teslim olmuştu. 11 Aralık’ta ise General Edmund Allenby, Kudüs’ün ele geçirildiğini ve sıkıyönetim başlatıldığını ilan etmişti. O günden bugüne aradan geçen yüz yıl içinde yüzde 10 olan Yahudi nüfusu çoğunluğa geçmiş durumda. O zaman ülkede %90 nüfusa sahip olan Filistinliler ise bugün azınlık durumunda olup azınlık haklarından dahi yararlanamamaktalar. Özetle; bugün Filistin topraklarında yaşanan durum tarihte benzeri görülmemiş tam bir etnik temizliğe dönüşmüş durumda.

Yüz yıl önceki garabeti bize en iyi formüle eden kişi yazar Arthur Koestler’dir. Kendisi ünlü bir romancıdır.  Bir kitabında şunları söylüyor; ‘Bir millet ikinci millete üçüncü bir milletin toprağını vadetti; fakat bu üçüncü milletin de bir devleti vardı.’’  Birinci millet kim? İngilizler, ikinci millet kim? Yahudiler. Üçüncü millet kimdi? Filistinlilerdi. İngilizler, Yahudilere Filistinlilerin toprağını vadetti. Bu topraklar da 1917 yılının 2 Kasım’ına kadar Filistinlilerin değil, Osmanlı İmparatorluğu’nun toprağıydı. Dolayısıyla orası İngilizler ’in kendi toprağı değil, daha orayı alamamış, Gazze bile henüz Osmanlı’da. Dolayısıyla İngilizler diyor ki Yahudilere; ‘Henüz almadım; ama alırsam ve bana yardım ederseniz size oradan bir toprak vadediyorum.’ Bunu neden söylemek ihtiyacını duydu? Çünkü İngilizler savaşı kaybetmek üzereydi. Maddi açıdan bitmişlerdi, Amerika’daki bankerlere trilyonlarca dolar borçlanmışlardı. Çanakkale’yi geçemeyip savaş uzadığı için ekonomik vaziyetleri iyi değildi. Biz Kutül Amare gibi bir zaferi 1916 yılında kazandık. 1917’nin Mart’ında 1.Gazze Muharebesini kazandık, aynı yılın Nisan sonlarında 2. Gazze muharebesini kazandık. Gördüğünüz gibi daha ölmemişiz, mücadele ediyoruz. Gelgelelim; 3.Gazze Savaşı öncesinde Balfour Deklarasyonu geldi. Bu neye sebep oldu? Yahudi bankerlerin ve istihbaratçıların siyasi çevrelerine mesaj verildi. Denildi ki; ‘Bize destek olun. Biz bu işi kendi başımıza beceremiyoruz, vakit kaybediyoruz. Dolayısıyla size toprak vadedelim. Burayı alırsak burada size bir vatan vereceğiz, siz de bize kesenin ağzını açın. Ayrıca istihbarat desteği sağlayın da denildi. Bununla beraber birçok yerel Yahudi de bu istihbarat ajanları ile iş birliği etti.

Balfour Deklarasyonu’nu bu kadar önemli kılan neydi, tarihte nasıl bir anlam taşır?

Balfour Deklarasyonu bir alçaklık vesikasıdır. Sahip olmadığı bir ülkenin toprağını bir başka halka vaat ediyor ve şöyle bir açıklama yapıyor; ‘Yahudi olmayanların da hakkı korunacaktır.’ Bu cümleden şunu anlıyorsunuz; Yahudiler Filistin’in çok büyük bir kesimini oluşturuyor, Yahudi olmayanlar da onun için de bir azınlık. Oysa Yahudi olmayanlar derken Filistin’in yüzde doksanı kastediliyor. Yüzde doksanın da hakkı korunacaktır gibi yuvarlak bir ifade kullanılıyor; ancak Filistinli çoğunluğun hakkı korunmadı. Özetle İngilizlerin işgali İsrail’in kurulması için ilk adım oldu. 1917-1947 yıllarında Yahudiler bankalar kurdular, üniversiteler açtılar. Hitler de Avrupa’da katliamlar yaparak onlara meşruiyet sağladı.

Biz Müslümanlar ile Yahudiler arasında tarihte nasıl bir ilişki kurulmuştur?

Müslümanlar, Peygamberimiz dönemindeki birkaç münafıklık olayı dışında Yahudiler ile ciddi bir problem yaşamadı, hatta Romalılar, Yahudileri Kudüs’ten kovduktan sonra onların tekrar buraya dönmesini sağlayanlar Müslümanlardır. Onlara bu imkânı Hazret-i Ömer sağladı. Yine İspanya’daki zorla Hıristiyan yapma veya gitmeye zorlanınca sığınma taleplerini Osmanlı Devleti kabul etti. Nerede bir Müslüman diyarı varsa Yahudiler orada yaşamayı tercih ettiler. Dolayısıyla şunu net olarak ortaya koyalım: Yahudi sorunu, İslam’ın sorunu değildir; İslam Yahudilere yeryüzünde yaşadıkları en rahat dönemleri sağlayan din olduğu halde İsrail sorunun bedelini neden Müslümanlar ödüyor? Fırınlarda Yahudileri kızartma yapan Müslümanlar değildi, Almanlardı. Gaz odalarını kuran Almanlardı. Polonya’da öldürülen Yahudileri Stalin katletti. Kaç yüz bin Yahudi’nin Stalin tarafından öldürüldüğünü kaynaklar ortaya koyuyor. Bizim topraklarımızda böyle bir katliam yok. İstanbul’da hala Yahudi var, bundan yüzyıl önce daha çok vardı. İlk iki İsrail devlet Başkanı İstanbul Hukuk Fakültesi mezunudur. İslam devletleri onlara en rahat yaşayacakları yerleri vermesine rağmen neden Filistinliler ve Müslümanlar Avrupa’nın Yahudi katliamlarının bedelini ödüyor? Bu büyük bir haksızlıktır.

Baştan sona Filistin halkı büyük bir zulmün çizmesi altında inletilmekte. Sadece Filistin değil bütün İslam âlemi aynı baskı altında yaşamakta. Şu anda sadece Türkiye sesini çıkartmaktadır. Dolayısıyla bugünkü sorunun perde arkasına baktığımızda bunun bir İngiliz-Siyonist işgali olduğunu ve arkasında İngilizlerin 2. Dünya Savaşından sonra İsrail’i ABD’ye emanet ettiklerini ve ABD’nin eliyle İsrail’in korunduğunu görüyoruz. İngilizler ile başlayan bu süreç 2. Dünya Savaşı sonrası ABD’ye devredildi. Görünen o ki İsrail, ABD ile birlikte hedefine ulaşıncaya kadar terörüne devam edecektir.

Bahsettiğiniz terörün önüne geçmek mümkün mü?

Ne zaman İslam Âlemi diye bir âlemden bahsedebilirsek bu terörün duracağını da söyleyebiliriz. Müslümanlar âlemi var; ama İslam âlemi var mı emin değilim.

Türkiye’de yakın tarih okumaları neden ideolojik koşullanmalar ile açıklanmaktadır?

‘’Yakın tarih bize en uzak tarih’’ derler ki doğru. Çünkü henüz tarih olmasına müsaade edilmiyor. Defterler kapanmıyor; çünkü bir kişi kültü üzerinden bir dönem her dönemde geçerli hale getirilmek isteniyor. Mesela 20’li ve 30’lu yıllarda yaşayan devletin kurucu kişiliklerinin bir kült halinde, her zaman siyasette, dış politikada, kültür hayatında etkili ve geçerli bir model olarak sunuluyor.

Örneğin eğitim sistemini reforme edeceksiniz, vay efendim şunlara dokunamazsınız, Anayasa’yı değiştireceksiniz değiştirilmesi teklif edilemez maddeleri var. Şimdi biz tarihten kurtulamadık ki! Bunların gerçekten tarih olabilmesi için ecdadımızla düzgünce vedalaşmamız gerekir. Her şey o kadar içimizde ki sadece Anıtkabir ziyaretinde bulunulması değil, her meselede bu tarz şeyler karşımıza çıkıyor. Atatürk bir siyasi aktörmüşçesine -ki bir partisi var, bu parti hala bu argümanı ciddi bir şekilde kullanıyor- yaşıyor. Buradan oy devşiriyor, demek ki daha bazı şeyler tarih olmamış. Tarih olmamışsa demek ki bazı defterler henüz kapanmış değil.

Bakın ben de 5816’dan, Atatürk aleyhinde işlenen suçlar kapsamında yargılandım, hâkimin başının üstünde Atatürk’ün büstü var. Bu mahkeme beni nasıl adil bir şekilde yargılayabilir?  Hâkim ister istemez onu savunmak durumunda. Adalet Tanrıçası diye bir şeyden bahsedeceksek, gözlerinin kapalı olması gerekir. Hâkim karşına kim gelmiş, şu düşüncede bu düşüncede diye bakmaz. Hukukta yeri nedir? diye bakması gerekir. Dolayısıyla bizim şu anda özellikle son yüzyılın tarihini tartışamadığımızı açık yüreklilikle itiraf etmemiz gerekir.

Türkiye siyasi tarihi genellikle hainler ve kahramanlar üzerinde tartışılıyor. Bunun altında yatan sebepler nedir? Kurumsal ve kuramsal bir tarih disiplini hem üniversiteler hem siyasi hayatımızda nasıl işletilebilir?

Bir kere kahramanlar ve hainler kısmı tamamen tarihin yorumuyla alakalı bir durum. Tarihte kahramanlar elbette olur ama bu kahramanlar kanunla korunmaz. Bir kişi kahramansa kahramandır. Bunun tartışması ya da korunması olmaz. George Washington’a da bugün karşı çıkanlar var. Örneğin İngilizlere karşı şansla zafer kazandı diyenler var ama genel olarak Washington’un Amerika için yaptıkları, devlet başkanı oluşuyla da netleşmiş, artık kimse onun önemini tartışmıyor. George Washington’u koruma kanunu yok. İnsanlar onu eleştirebilir. Abraham Lincoln hakkında da koruma kanunu yok. Yıllar sonra Lincoln’ ün zenci bir kölesinden bir çocuğu olduğu ortaya çıktı. Ne oldu? Gazeteler yazdı, dergiler kapak yaptı, tartışıldı, tarihe mal oldu ve bitti. Lincoln’ü koruma kanunu olmuş olsaydı bu keşif tartışılabilecek miydi? Tartışılamayacaktı.

Tarihte tartışma şarttır. Eğer bir tartışma ortamı yoksa orada tarih olduğu söylenemez. Tarih her zaman tartışmalı bir ortamdır. Çünkü ideolojik bir tarafı da vardır. Tarihçi “ulu önder” diye peşrev çekerek makalesine başlayamaz. Tarihçi ise eğer tarihteki kişiler ona eşit uzaklıkta ve akınlıkta olmalıdır. Tarihçi “sevdiğimi yüceltilir, sevmediğimi yerin dibine batırırım” diyemez. Bu tutum tarihçilikle bağdaşmaz. Kimse beğenisini kimseye dayatamaz. İllaki bunu benim kadar beğeneceksin, benim sevdiğim kadar seveceksin diyemez. Bu ne hayatta mümkün ne de tarihte.

Robin Prior adındaki Avustralyalı tarihçi Gelibolu: Mitin Sonu adlı eserinde -ki ilk defa bu adam objektif şekilde Çanakkale meselesini tartışmaya açtı- dedi ki: “Arıburnu muharebelerinde Mustafa Kemal kadar, hatta ondan daha belirleyici bir başka Türk komutanı var: Albay Halil Sami. Bu Türkler Albay Halil Sami’yi neden sevmiyorlar? Ben anlayamıyorum, diyor. 57. Alay yetişene kadar Anzak ile ilk çarpışan Albay Halil Sami’nin 27. Alayıdır. Bu ismi bugüne kadar duyduk mu? Hayır. Bilelim ki Halil Sami Albay, yedek 19. tümen komutanı Yarbay Mustafa Kemal’in de komutanıdır. Lakin Mustafa Kemal’i anlatmadan önce Halil Sami’yi anlattın mı sorun çıkıyor. Tarihteki bir kahramanı birileri alaşağı ediyor. Neden? Ortada sadece tek bir kahraman bırakmak için. Hem o insanların ruhaniyetine ve maneviyatına saygısızlık hem de hakikate karşı haksızlıktı bu.

Tarihçi herkesi ait olduğu yere oturtmak ile yükümlüdür. Adalet de bu değil midir? Adalet bir şeyi ait olduğu yere koymaktır. Zulüm ise bunun tam tersidir. Biz mahkemelerde istediğimiz gibi tarihte de adalet istiyoruz.

Üniversitelerin Kemalizm konusunda bulunduğu konumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Üniversiteler Kemalist ideolojiyi pekiştirmek, sürdürmek için bir tür diyaliz makinesi işlevi görüyorlar. Kemalizm’in diyaliz makineleri olarak İnkılap Tarihi Enstitüleri bugün ömrünün sonuna gelmiş bulunan bu ideolojiyi hayatta tutmaya çalışıyorlar.

Üniversite hayatını tenkit etmeye kalksak saymakla bitmez. Basit bir örnek vermek gerekirse yazılan kitaplarda isimlerin önüne profesör doktor unvanının koyulması. Dünyanın hiçbir yerinde kitapların kapağında bu unvanı göremezsiniz. Kitabı sokaktaki insan satın alacaktır, onun sizin akademik unvanınızla bir alakası yoktur. Bu ayıptır, az gelişmişliktir, görgüsüzlüktür. Bazı insanlar kapısına ziline bile ‘Profesör Doktor’ diye yazıyor. Böyle bir şey olmaz, ayıptır. Bu Türkiye’deki zihni çarpıklığın numunelerinden biridir. Bunu bile anlatmak Türkiye’de problem.

Şöyle düşünün: Atatürk İlke ve İnkılapları Enstitüsünden Atatürk’e objektif bakacak bir eser çıkması mümkün müdür? Değildir. “Atatürkçülük” diye liselerde ders okutuluyor biliyorsunuz. Kimse de şikâyet edip bir kişinin dersi olur mu diye sormuyor. Milliyetçilik diye bir kavram olur, kahramanların milliyetçilik içinde bir yeri olur. Dünyada büyük liderler bu şekilde ele alınır. Dolayısıyla kurumlar ve üniversiteler objektif bilgi üretemezler.

Buna o kadar çok rastlıyorum ki hayretler içerisinde kalıyorum. Mesela Dersim katliamını ele alalım.

Cumhurbaşkanımız – başbakan iken- Meclis kürsüsüne çıkıp bir belge gösterdi ve Dersim’de 13 bin kişinin devlet tarafından öldürüldüğünü ve üzerlerine gaz atıldığını söyleyerek ‘özür dilenmesi gerekiyorsa diliyorum’ dedi. O zamana kadar Dersim üzerine bir sempozyum, panel yapılmış değildi. Dersim’den sadece eşkıya ayaklandı, onlar tedip edildi, diye bahsedilir ve geçiştirilirdi. Hakkında bir master ya da doktora tezi yazılmış değildi. 13 bin insanın öldürüldüğü olay inkılap tarihinde neredeyse yok sayılıyordu. Ondan sonra ne oldu? Üniversiteler Dersim hakkında araştırma yapmaya başladı. Üzerinden 80 yıl geçmiş, sen kalkıp tarih yazacaksın öyle mi? Bütün belgeler yok olmuş, tüm canlı şahitler ortadan kalkmış, dönüp tarih yazacaksın. Geçmiş olsun, Dersim tarihi yazılamaz artık, bitti.

Bir gün bir televizyon programında Çiğdem Anat, “Belge göstermek Başbakanın işi mi?” diye sordu. Utansın tarihçilerimiz dedim. Tarihçilerin uyuduğu bir memlekette Başbakan elbette onları uyandırmak için belge gösterecek. Niye tarihçiler o ana kadar bu cesareti göstermedi? Velhasıl üniversite ve kurumlardan ümitli değilim. Bir şeyler olacaksa sivil çabalarla ve alternatif çalışmaları ile mesafe alınacaktır.

Atatürk ile Kemalizm arasında nasıl bir ilişki kurmamız gerekir?

Atatürk döneminde yapılan her şeyi Kemalizm ile özdeşleştirmek yanlıştır.

1940’lı yıllardan sonra oluşturulan şeylerin tamamına biz Kemalizm diyoruz. Lakin bunlar özdeş değildir. Bakın Hasan Tahsin diye bir kahraman okutuluyor değil mi? (Bana göre kahraman değil.) 1931 yılında basılmış ders kitabına baktığımızda Hasan Tahsin diye bir kahramana yer verilmediğini görürüz. Kurşunu ilk atan kişiden isimsiz olarak bahsedilirken, aynı ders kitabında kurşun atmak onaylanmaz; çünkü katliama sebep olmuştur, der. 27 Mayıs 1960 Darbesi’nden sonra ise Hasan Tahsin’in İzmir Konak meydanına heykelinin yapıldığını ve ders kitaplarına girmeye başladığını görüyoruz. Ne oldu? Kemalizm’e eklemeler yapıldı. İlk kaynaklarda var olmayan yeni bilgiler 40 küsur yıl sonra eklenmiş oluyor.

Kendi sağlığında iken Mustafa Kemal’in babasının fotoğrafını hiçbir kitapta göremezdiniz. Gazi devrindeki tarih kitaplarına baktığımızda annesi ve kendisinin resimleri var; ama Ali Rıza Efendi’nin fotoğrafını göremezsiniz. 1940’lı yıllarda çıkmaya başlar. Atatürk hiçbir zaman o başı fesli olan kişinin kendi babası olduğunu kabul etmemiştir. İnönü devrinde Atatürk etrafında ideal aile şeması oluşturmak için annesi ve kendisinin yanına akıllarda soru işareti bırakmamak için sahte bir baba fotoğrafı yapıştırdılar.

Kısacası Kemalizm diye tek bir yapıdan bahsedemeyiz. Zaman içinde oluşan ve zihnimizde keskinleşen bir Kemalizm var.

Lakin biz hala Kemalist paradigmanın içerisindeyiz. Ben ilkokul 1. sınıf fotoğrafıma bakıyorum, bahçemizde büst yok. Büstü getirirler, törenden sonra götürürlerdi. Ama bugün büst olmaması ne kadar yadırganacak bir şeydir. Herhâlde böyle bir şey olsa birileri işgüzarlık yapıp o okulun müdürünü şikâyet ederdi.

Demek ki Kemalizm eşittir Atatürk diye bir şey yok. Atatürk’ün İstismar edildiği bir ideolojinin yaklaşımı, çerçevesi dönem dönem ayrışıyor. Bu yüzden bizim Atatürk ve Kemalizm’i birbirinden ayırmamız şart. Mesela Anıtkabir’in mimarisi ile Atatürk’ün hiçbir alakası yok. Lakin Anıtkabir’in mimarisine bir şey söyledin mi Atatürk’e söylemişsin gibi algılanıyor. Oysa kendisinin ölümünden tam 15 yıl sonra yaptırılırmıştır. Anıtkabir’in mimarisi Kemalizm’in hiç de orijinal olmayan bir eseridir, kabul ancak Atatürk ile özdeş değildir. Oysa Atatürk Çankaya’nın bahçesinde bana bir mezar yapsanız yeter, demiştir.

Atatürk’ün hayatını çalışmak başka bir şey, Kemalizm’i çalışmak başka bir şeydir. Kemalizm bugüne kadar gelen hastalıklı bir süreçtir.

5816 Sayılı kanuna göre heykellere zarar vermek yasak. Peki, bir heykel eskidi diyelim, ne yapacaksınız?

Hiçbir şey yapamazsınız. Dokunduğunuz anda biri şikâyet eder ve 5816 sayılı kanuna göre alenen hakaret etmekten yargılanırsınız. Yıllarca da yakanızı kurtaramazsınız.

Bir anekdot aktarayım, gerçeğe dayanır. 28 Şubat itibariyle ilçelere heykel kampanyası başlattılar. Bir gün Emirdağ’da omzu kalabalık bir komutanın yolu düşüyor; ‘Nerede Atatürk heykeliniz?’ diye kükreyince Emirdağlılar bizim heykelimiz yok diyorlar. Komutan dönüşüne kadar heykelin yapılmasını emrediyor. Halk telaşa düşüyor. Belediye Başkanı, Vali ve Garnizon komutanı ile durumu konuşur. Garnizon komutanı güzel sanatlar fakültesinde okumuş bir er bizde askerlik yapıyor, o bize bir heykel yapar demiş. Asker apar topar bir büst hazırlar. Lakin çok orantılı bir heykel ortaya çıkmaz, kollar uzun, bacaklar kısadır vs. dönüşte komutan heykeli görünce tamam deyip tebrik ediyor. Aradan yıllar geçip de 28 Şubat döneminde başka bir omzu kalabalık bir komutan ilçeyi ziyaret ettiğinde bir bakıyor ki çirkin ve ölçüleri bozuk bir heykel. Bu Atatürk’e hakarettir, tez bunu kaldırın, düzgün bir heykel koyun diye emrediyor. O dönemde dökme heykeller yapılmaya başlandığı için daha iyisi yapılıyor. Yeni heykeli getirip dikiyorlar, ama eski heykeli ne yapacaklar? Kıramaz, dokunamaz, kaldırıp atamazlar… Eski heykeli itfaiyenin önüne koyarlar, göz önünde olsun diye; fakat bir gün bir kazada heykelin kolu kırılır. Birinin şikâyet etmesinden korkan belediye ne yapalım ne edelim diye endişe ederken bir dağ başında bilinmeyen bir kuyuya bu eski Atatürk heykeli defnediliyor. Tüm bunlar Aylin Tekiner’in Atatürk Heykelleri adlı kitabında anlatılır. Bu tavrın çağdaşlık ve rasyonalite ile ne alakası var? Biz bunları dahi tartışacak ortama sahip değiliz.

Kemalizm karşısında alternatif oluşturabilecek güçlü bir ideoloji mevcut mudur?

Kemalizm karşısında tek alternatif Müslüman düşüncesi ve Müslüman tavrıdır. Çünkü milliyetçi hareket Kemalizm’den dayak yiye yiye isteme mont edildi. 1930’larda Nihal Atsız’ın yazdıklarına baktığımızda Kemalizm’in bir diktatörlük olduğunu, milliyetçilikle alakası olmadığını söylemektedir. 1950’de yazdığı bir yazıda cumhuriyetin 29 Ekim 1923’te değil, 14 Mayıs 1950 yılında kurulduğunu söylemektedir. Ondan önceki dönemde Cumhuriyet’ten bahsedemeyeceğimizi söyler. Alparslan Türkeş’in de Lozan’ı eleştiren ifadeleri mevcuttur. Bugün ülkücülere bunu anlattığımızda inanmazlar çünkü onlar Kemalist harekete entegre olmuş durumdalar. Kemalist harekete muhalif olabilecek liberalizm hiçbir zaman öyle güçlü olmadı. Muhalif olabilecek bir diğer akım soldu. Sol, Kemalizm’den dayak yiye yiye gelişti. 1925 yılında Takrir-i Sükûn Kanunu’yla kapatılan gazetelerden biri de Aydınlık idi. Hikmet Kıvılcımlı’nın başına gelenleri biliyorsunuz. Nazım Hikmet 1937-38 yıllarında 30 küsur yıl hapse mahkûm edildi ve 1950 yılına kadar da hapisteydi. Sabahattin Ali ‘Hala taparlar mı koca terese’ diye şiir yazdığı için hapse atıldı 14 ay. Daha sonra, 1948 yılında başı ezilerek öldürüldü. Tek Parti döneminde oldu bunlar.

Sol bir alternatifi temsil ediyordu; 1968’e kadar solun alternatif tarih iddiası vardı. Deniz Gezmişler ile sol da bir revizyon geçirerek Kemalizm’in bünyesine adapte oldu. Şu anda Kemalizm’e ve Siyonizm’e direnen ve direnebilecek kültürel, medeni bir arka planı olan bir tek Müslümanlar var. Şimdi de Müslümanların da Kemalizasyon sürecini yaşıyoruz. Müslümanlar, Kemalizm’le bütünleşmek zorunda bırakılıyor. Bugün Kemalizm ölürken herhâlde kendisinden sonra başka hiçbir alternatif ideoloji bırakmadan onları yutarak yok olacak.

www.dusuncemektebi.com

Bir cevap yazın