İstanbul’un nesini severim?

İstanbul’un nesini severim?

İstanbul’u dillerine düşürenler hep “aşk diyarı” Boğaziçi’nin ruhlara neşe damlatan manzaralarını, “şehrin tacı” addedilen Sultanahmet ve Ayasofya civarının taşından toprağından tüterek binlerce yılın katmerleşe katmerleşe eşyaya sinmiş seslerini, Topkapı Sarayı’nın görkemini, şimdilerde şehrin siluetini bir sarmaşık gibi saran beş yıldızlı otellerinin “servisleri”ni, gökdelenlerini ve “modern-postmodern” binalarını, ışık ve sefahat, zevk ve eğlence, para ve gösteriş kokan gecelerini anlatır dururlar.

Kuşkusuz sarayları ve beş yıldızlı otelleri, Lale Devri’ne benzer israf ve eğlence demleri, Bizans ve Osmanlı gibi iki süper gücün ihtişamını yansıtan “imperial” yapıları, selatin camileri ve imparatorluk kiliseleri ve bugün onların muadili bir güç gösterisinin sembolleri olan gökdelen kuleleri hep göz önündedir ve hep egemen olmuştur İstanbul’a.

Fakat “bu” İstanbul, “tek” İstanbul mudur, yoksa gözlerden ırak, sessizliğe bürünmüş bir başka İstanbul’dan da söz edilebilir mi?

Ben de elbette Süleymaniye’nin, Sultanahmet’in içinde hayali trapezlere tutunarak kubbelerin derin kavislerine erişmeye can atar, o büyük ustaların sihirli ellerinin taşlara dokunurken uyandırdığı ruhaniyeti her kıvrımda, her büklümde yakalamaya bayılırım. Sultanahmet Meydanı’nda, Topkapı Sarayı’nda gözlerim kamaşır ve bir büyük kültürün nasıl adım adım olgunlaştığını, taşranın ham meyve gibi sunduğu evlatları bu şehrin nasıl bir iksirle altına dönüştürmeyi başardığına hayretler ederim. Lakin…

Lakin bu şehrin içinde yaşayıp da sesi soluğu çıkmadan bir köşede ömür tüketerek ölen ve isimsiz bir mezarda izi tozu kaybolan milyonların yaşadığı ‘şeyi’, nasıl bir “hayat” kategorisi içinde değerlendirmek gerekir acaba?

Mahalleliye bir ömür boyu su taşımış bir saka, ömrü günü çiriş kokuları içinde tükenmiş bir saraç, günler boyu dövdüğü sinilere ismini dahi kazıyamamış bir bakırcı, 1826’da kellelerini bir bir cellatların ipek inceliğindeki kılıçlarına teslim eden binlerce yeniçeri, gül yüzlü çocuklarını “ince hastalık” dedikleri veremin ellerinden kurtarmak için nafile yere çırpınan bahtsız ebeveynler…

Tarihte olduğu gibi bugün de sesi soluğu duyulmayanların şehrin hafızasına emanet ettikleri sesleri etkiler beni. Küçük dünyalarında bir başka zamanın kozasını ören bu insanları plazalarda, ana caddelerde, görkemli ışıklar altında bulamazsınız. Onlar, şehrin kuytu köşelerinde, hiç tahmin edemeyeceğiniz mekan labirentlerindedirler.

Bu yüzden ne zaman gerçek insan sesi duymak istesem, eski İstanbul’un bu izbe, bakımsız sokak ve çıkmazlarına dalarım. Sur diplerindeki esrarengiz yollarda çelik çomak veya saklambaç oynayan oğlanların saçlarını okşar, “Karşıki dağlar, İçin için ağlar” teranesini tutturmuş ağızlarında sakız, ip atlayan kızların sesleriyle gönlümü yıkamaya çalışırım. Yahut Galata’daki eski bir evin kapısının önüne koydukları mindere kaygısızca oturmuş, beyaz tülbentlerini ağızlarının üstünden bürüklemiş iki kadının dakikalarca yan yana oturup da ağızlarını kıpırdatmadan konuşmalarını göz ucuyla seyreder, insanlar arasındaki bu çoktandır unuttuğumuz derunin iletişimin sırlarının ilmek ilmek çözüldüğünü hissederim.

Elindeki koca döner ekmeğini korkunç bir iştahla ısırarak yürüyen delikanlıyı da, ahşap evinin tahtaları kağşamış penceresinde gündöndü çekirdeği yiyerek mahallesinden sevdiği “çocuğu” bir kere daha görmek için süzgün gözlerle etrafı tarassut eden yüzü sivilceli kızları da oralarda görme şansınız vardır sadece.

Bunlar tarihin büyük hikayesi içinde un ufak olup gidecek ayrıntılardır elbette. Ne diye bunlarla uğraşmalı, değil mi?

Sizi bilmem; ama ben beton duvarlar ile çelik kaportalar içinde değil, hala bir şehirde ve insanlarla birlikte yaşadığımı Cankurtaran’da, Kocamustafapaşa’da, Zeyrek’te, Ayvansaray’da, Fener’de, Beyoğlu’nun arka sokaklarında daha iyi anlıyorum ve başka değil, “bu” İstanbul’u çok seviyorum.

Bir cevap yazın


8 + 4 =