Şark klasikleri meselesi

Şark klasikleri meselesi
Geçtiğimiz haftalarda, STV’de zevkle izlediğim “Açık Görüş” programının konuğu, sevgili Beşir Ayvazoğlu ağabeydi. Kürşat Bumin, Etyen Mahçupyan ve Ali Bayramoğlu’nun (“sundukları” demeyeceğim) müzakereye açtıkları konular gerçekten de zaman zaman nefis bir fikir şölenine dönüşüyor. Programı için canla başla çalıştıklarını yakinen bildiğim Orhan Gürbüz ve Veysel Yapar’ı buradan tebrik etmek istiyorum.

Beşir Ayvazoğlu ile yakınlarda yayımladığı Peyami adlı kitabı vesilesiyle Peyami Safa’nın şahsında yakın dönem Türk düşüncesi ve edebiyatı üzerine gerçekten de hoş bir sohbet gerçekleşti Açık Görüş’te. Ancak bugün sohbetten çok sohbete telefonla katılan Prof. Cemil Oktay’ın sözleri üzerinde durmak istiyorum. Vaktiyle yüksek lisans yaparken talebesi de olduğum Sayın Oktay, Ayvazoğlu’nun “maddi hatalar” yaptığını söyledi ve Milli Eğitim Bakanlığı (eski adıyla Maarif Velaketi) tarafından çıkarılan klasikler dizisinde “çok sayıda” Şark klasiğinin de bulunduğunu, Batı kadar Doğu klasiklerinin de okuyucuya sunulduğunu ifade etti. Doğrusu şaşırmadım desem yalan olur. Titizliği ve düşünür yanıyla hep dikkatimi çekmiş olan hocamın klasikler konusuna yeterince dikkat etmeden programa telefonla katılması ve konuşmacıyı “maddi hata” yapmakla suçlaması karşısında hayretler içerisinde kaldım.

Oysa şöyle bir karıştırıvermekle yayınlanan toplam klasikler içerisinde Şark klasiklerinin yüzde 6 oranında kaldığını görmek mümkündü. Evet, topu topu bütün Şark klasikleri yüzde 6 oranında yayımlanmış.

1938 yılında Celal Bayar hükümetinde maarif vekili olarak kabineye giren “Mevlevi” Hasan Ali Yücel, 1940’ta klasiklerin yayınını başlatır. Pek fazla bilinmez; ama söyleyeyim: Bu tarihten bakanlıktan ayrıldığı 1946’ya kadar çeşitli diziler altında yüzlerce kitabın yayınlanmasını sağlayan Yücel’in klasiklerin başında yer alan o meşhur sunuşu, bakanlıktan ayrılır ayrılmaz CHP’li yeni bakan tarafından çıkartılmıştır. 1950’de hükümet DP’ye geçene kadar klasiklerin başında artık sadece İsmet İnönü’nün sunuşu yer alacaktır. Anlaşılan CHP içerisinde bile yeri rahat değildir Yücel’in.

Mamafih klasiklerin yayımı ağır aksak 1970’e kadar devam etmiştir. Nihayet 1988’de devrin Milli Eğitim Bakanı Hasan Celal Güzel’in gayretiyle klasiklerin önemli bir kısmı yeniden basılmaya başlandı ve bugün de devam ediyor.

Prof. Oktay’ın Şark klasiklerinin de “çok sayıda” basıldığı varsayımı konusunda en iyisi Kültür Bakanlığı yayını olan Ulusal Kültür (sayı: 2, Ekim 1978) dergisinden rakamlar aktarmak. 1940-1970 döneminde toplam 881 adet kitap yayımlanmış. Batı klasiklerinin ülkelere göre dağılımı şöyle: Fransız 232, Alman 110, Yunan 80, Rus 76, İngiliz 69, Latin 29, İtalyan 24, Macar 19, Amerikan ve Norveç 10’ar, İsveç 9, Polonya 3, İspanyol 2, Latin Amerika, Avusturya, Danimarka 1’er. Toplam: 679. Şark klasikleri ise ülkelere göre şöyle sıralanıyor: Babil 1, Hint 2, Çin 5, İran 31, Arap 11. Toplam: 50. Kaldı ki Babil, Çin ve Hint klasiklerini çıkardığımızda İslam klasiklerinin sayısı 42’ye düşmektedir. (Bu sayının içerisine mesela İslam öncesi Arap şiirinin anıtlarından Mu’allakatu’s-Seb’a da dahildir.) Bunların dışında Çağdaş Tiyatro ve Okul klasikleri dizilerinde yayımlanan 100’ü aşkın kitap var ki, bunların da ezici çoğunluğu Batı’dan tercümedir.

Batı’dan tercüme yapılmasın demiyorum. Ancak bir kültür hamlesinin dengeli olabilmesinin kendi kültür havzamıza ait eserlerin oranının yüzde 6’larda kalmasını gerektirmediğini de görmek zorundayız bugün. Yücel’in bu dengeyi kuramadığı açıkça görülüyor yukarıdaki rakamlardan. Yine de yayınlanan 42 İslam klasiğinin yalnız o dönem değil, bugün de önemli bir boşluğu doldurduğunu itiraf etmek gerekiyor. Gülşen-Raz’lar, Mesnevi’ler, Taberi tarihleri, Mukaddime’lerle ancak bu vesile ile karşılaşma imkanı bulabilmiştir

Cumhuriyet nesilleri.

HÜR TEFEKKÜRÜN KALELERİ

İstanbul Araştırmaları

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Dairesi yüz ağartıcı işler çıkarmaya devam ediyor. Bilmem siz de haberdar mısınız? Bir İstanbul Araştırmaları Merkezi kuruldu Kültür İşleri Dairesi’ne bağlı olarak. Ve İstanbul’un kütüğünün köşe taşlarını teşkil edecek arşiv vesikalarını koca ciltler halinde peş peşe çıkartıyor. Bu eserler muhakkak ki araştırmacılar için başucu kaynakları olacak.

İstanbul Araştırmaları Merkezi bir de dergi çıkartıyor: İstanbul Araştırmaları. İlk sayısı 1997 Nisan’ında çıkan derginin 3. sayısı 1997 Ekim’inde yayımlandı. 1998 bitti bitecek; ama merakla bu yılki sayılarını da bekliyoruz İstanbul Araştırmaları’nın.

Hepimizin yakından tanıdığı İsmail Kara’nın yönetiminde çıkıyor İstanbul Araştırmaları. Ve her bir sayısı bu kadim başkentin çeşitli veçhelerine ayna tutuyor. Geçmişinden bugününe, kıyıda köşede kalmışından apaçık önümüzde durup da bir türlü anlamlandıramadığımız milyonlarca düğüm noktasından bazılarına kadar birçok konuyu önümüze getiriyor dergideki yazılar.

Bütün sayıların mündericatını tek tek sayıp merakınızı azaltmaktansa dergiyi kendiniz inceleyin ve kıymetini takdir edin, diyorum.

Biz zenci miyiz?

Geçen yıl Çapa ve Cerrahpaşa’da okuyan kızların başlarını örtmelerine sözde bir bahane bulmuşlardı: Tıbben başörtü ile uygulamalı derslere girmek sakıncalı. Bu mesele üzerine iki kamyon laf edilen; ama havanda su dövmekten öteye gitmeyen onlarca program da izlemiştik televizyonlarda. Peki bu yıl ne oldu? Ne değişti de sadece tıp fakülteleri ile hemşirelik okullarında geçerli olan “hijyenik yasak” bütün fakültelere yayıldı? Edebiyatından siyasalına, iktisadından eczacılığına varıncaya kadar birçok üniversitenin fakültelerinde başını bağlamış kızlar daha kayıt masalarından itibaren itildi, dışlandı ve “ikna odaları”nda “rehabilite” edilmek istendi. Cüzzamlılar gibi kampuse bile alınmadıkları gelen haberler arasında.

Bu insanlık ayıbını daha ne zamana kadar alnımızda bir leke olarak taşıyacağız? 65 milyonu kucaklaması gereken Cumhuriyet, “bazı”larını ne zaman kucaklayacak? Özellikle de kız çocuklarını hayatlarının şafağında böyle bir bunalım uçurumuna sarkıtmaya kimin ne hakkı var? Kaldı ki başlarını dayatma yüzünden açmak zorunda kalanların içine düşecekleri kimlik bunalımını tahmin etmek için kahin olmaya gerek yok.

Bu dışlama ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi yapma tavrı, kızlar üzerinde inanılmaz bir aşağılık kompleksine yol açmış olmalı. Geçenlerde gazetelerde gözüme ilişen fotoğrafta başörtülü bir genç kız, kendilerinin bu ülkenin zencileri oldukları, hiç değilse zencilere verilen insan haklarının kendilerine de tanınması gerektiği yazılı bir pankart taşıyordu.

“Dibe vurmak” bu olsa gerek! Hayır sizi görmek istedikleri konuma kendi iradenizle talip olmayın. Böylelikle yarın öbür gün dönüleceğini umduğumuz bir insanlık ayıbı yüzünden onların mantığını yeniden üretme yanlışına düşmeyin. Sizler bu ülkenin zencileri değilsiniz. Bu ülkenin harcında sizin de, dedelerinizin de kanı var. Hiçbir hak kolay elde edilmediği gibi, kolay elde edilmeyen haklar için mücadele edenlerin de razı olacakları eşiği aşındırmaya hakları olmamalı diye düşünüyorum.

Bir cevap yazın