• Home
  • Genel
  • Sünnet düğünleri neden Ağustos’ta yapılır?

Sünnet düğünleri neden Ağustos’ta yapılır?

Sünnet düğünleri neden Ağustos’ta yapılır?
Niçin haziran veya temmuz ayları değil de ağustos (veya eylül) ayı seçilir sünnet düğünleri için, hiç düşündünüz mü?

Şeyhülmuharririn rahmetli Burhan Felek’in (1889-1982) Hayal Belde Üsküdar adını verdiği nefis çocukluk hatıralarında anlattıklarına bakılırsa bu hala devam eden adetin başlatıcısı Sultan II. Abdülhamid’dir. Malum Abdülhamid, Tanzimat’tan sonra eğitime en fazla önem veren padişahtır ve bu yüzden bazı uzmanlar onun Tanzimat’ın eğitime getirmek istediği ıslahatın gerçek icracısı sayarlar.

Bazılarımız sünnet düğünlerinin çoğunlukla ağustosa denk gelmesini yaz tatiline bağlı zanneder. Halbuki haziran ve temmuz ayları da bu tatile girdiği halde neredeyse okulların açılmasına birkaç hafta kala yapılır bu düğünler. Bunun sebebini Burhan Felek şöyle anlatıyor:

Abdülhamid devrinde herkesin kendi başına sünnet düğünü yapmak imkanı bulunmadığı için toplu sünnet düğünleri yaygınmış. Umumi yerlerde yapılan bu düğünlerde düğün çorbası, düğün eti, pilav ve zerde dağıtılırmış misafirlere. Meğer 19 ağustos tarihinde tahta çıkan Abdülhamid, cülus şenlikleri meyanında o günlerde sünnet olan her çocuğa bir çeyrek altın lira (ihsan- şahane) gönderirmiş. Böylece fakir olsun, zengin olsun yaşı gelmiş hemen bütün çocuklar padişahın bu ihsanından nasiplensin diye ebeveynler düğünleri bu tarihlere denk getirir olmuş ve bu adet bugüne kadar yaşamış.

Sözü o tatlı cümleleriyle şöyle bağlıyor Şeyhülmuharririn: ” Bir cülusta böyle umumi günlerde kesilen çocukların sayısı 15-20 bin olsa bu ihsan Padişaha ahcak 5 bin altına mal olabilirdi. Ama bu onun için büyük bir propaganda, çocuklar için de büyük bir sevinç kaynağı olurdu.”

Biliyorsunuz Abdülhamid’in tahttan indirilmesi sürecini başlatan Meşrutiyet temmuz’da ilan edilmişti. Onun tahttan indirilmesine en çok o yıl sünnet olacak çocuklar üzülmüş olmalı!

Kaynak: Burhan Felek, Hayal Belde Üsküdar, 3. baskı, İstanbul 1988, Felek Yayıncılık, s. 119-123.

Umberto Eco İstanbul’u yazarsa�

Atlas dergisi her yılın başında bir İstanbul özel sayısı yayınlıyor. Titiz ve emek verilmiş fotoğraflar, her zaman aynı tatta olmasa da hoş yazılar, verdiği ilavelerle saklanacak sayılar oluyor bunlar. Ocak 1999 tarihini taşıyan İstanbul ’99 özel sayısı ise diğerlerinden farklı bir tarzda hazırlanmış. Geçtiğimiz yıl özel olarak davet edilen 7 yabancı yazar ve sanatçının gözüyle İstanbul sunuluyor okuyucuya. Ülkemizde en tanınmışları, Gülün Adı romanıyla uluslararası bir şöhretin sahibi olan ama aynı zamanda önemli bir göstergebilim uzmanı olan İtalyan Umberto Eco ve kendisini ‘teorik anarşist’ olarak ilan eden ve modern dünyadaki pek çok kavram ve kurumu bombardımana tutan Fransız Jean Baudrillard.

Hep ileride yazarım diye erteliyorum ve çoğunu bir daha yazmaya fırsat bulamıyorum. Bu defa da affınıza sığınarak yine ileride yazmak üzere bu özel sayıyı kütüphanemin mutena bir köşesine kaldırmadan önce daha geçen hafta yazdığım “mekanların ruhu” konusunda bana destek çıkan Eco’nun bir paragrafıyla sizleri başbaşa bırakıyorum:

“Benim tarih yazarlarımın sözünü ettiği manastırı ararken dar sokakları geride bıraktım ve kendimi -birdenbire- Mimar Sinan’ın yukarıdan aşağıya hakim yapısı önünde buldum. Venediklilerin ve Cenovalıların ikamet ettikleri Haliç kıyısından, karınca gibi insan kaynayan uzun bir çatlağa sızdım ve kendimi ansızın Mısır Çarşısı’nda buldum. Ve her ne kadar rehberler 19. yüzyıl seyyahlarının anlattığı gibi olmadığını yazıyor olsa da, her ne kadar önceleri rengarenk mallarla tepeleme dolu çuvalların bulunduğu alana sonraları ambar ve dükkanlar yapılmış ve plastik eşyalar zafer kazanmış olsa da, gözle görülemeyen ama kokusu alınan bir genius loci (mekanın ruhu) sürüp gidiyordu Mısır Çarşısı’nda. Geçmişe ve Doğuya yapılan güzel kokulu yolculuk, hafifçe baş döndürerek burunda sona eriyordu.”

Son bir not: Her ne kadar yazılarda ortak olarak biraz “ısmarlama” kokusu varsa da, Atlas dergisi İstanbul adına karlı bir iş yapmış. Gelecek yıllarda bu tür sayıların zenginleşerek sürmesini dileyelim.

Newton’un derdi ne, okurun derdi ne?

Gözde bilim tarihçilerimden Stephen Toulmin, 1990’da çıkan Cosmopolis adlı kitabında şunları söylüyormuş (aktaran R. Heilbroner, Gelecek Vizyonları, Çev.: Y. Alogan, İst. 1996, s. 83): Newton ve meslektaşları, bizzat yaptıkları keşiflerin endüstriye uygulanmasıyla değil, daha çok bunların teolojik sonuçlarıyla, kendi okurları ise onların din konusunda değil, siyaset ve toplumsal yapı konusunda ulaştıkları sonuçlarla ilgilenmişlerdir.

Ne derler, “Kasap et derdinde, koyun can derdinde!”

SARMAŞIK

Militan İslam

The European dergisinin 14-20 Aralık 1998 tarihli sayısında bir okuyucu mektubu dikkatimi çekti. Londra’dan gönderilen mektup, özetle, Batı Avrupa’daki Müslüman nüfusun artış hızına dikkat çekiyor ve bu gidişle 2010 yılında Avrupa’daki Müslümanların nüfusunun 15 milyona çıkacağını, bunun da liberal demokratik değerlere bir tehdit oluşturacağını söylüyor. İşte İslam uzlaşmaya razı olacak mıymış?, İslam doğası gereği militan değil miymiş?, Müslümanların güçlenmesi Avrupa’da ırkçı sağın güçlenmesine hizmet ediyormuş falan filan.

Görüldüğü gibi bu mektupta yeni hiçbir şey yok. İyi de böyle hatırı sayılan bir dergide, hem de okuyucu mektupları sütununun en başında böyle bayat bir konuyu ısıtmaya çalışan bir mektuba nasıl yer verilebildiğini anlamak zor. Lafın gelişi zor dedim, aslında zor değil, zira mektubun son cümleleri bu entellektüel(!)derginin ve Avrupa’nın ortak hislerine tercüman olmakta:

Bir cevap yazın


2 + 2 =