Tarihten korkmayın!

Tarihten korkma, tarih senden korksun!

 

Osmanlı Devleti Mondros’la birlikte sonra öyle bir kapana kıstırıldı ki, ölümü gösterip sıtmaya razı edildi. Bir başka deyişle Sevr gösterilip Lozan’a razı edildi.

Peki Sevr neydi? Bir daha bu coğrafyada bir Osmanlı ruhu vücut bulmasın diye dibine kostik asit dökmek demekti. Rengi ve şekli değişince bu tehlikeli madde kullanışlı hale gelir diye düşünüldü. Ancak Sevr muahedesi masa başında imzalanmış olsa da, Osmanlı yöneticileri ve Padişahı tarafından bütün dayatam ve zorlamalara rağmen onaylanmadı ve dolayısıyla yürürlüğe sokulmadı. Kadük kaldı, Churchill’in deyişiyle ölü doğdu. Ama Mehmed Akif’in Kastamonu’da Nasrullah Camii’ndeki feryadında gördüğümüz gibi halk arasında büyük bir panik yaratmaya başardı ve tabii bu paniğin en büyük hizmeti, bizi Lozan’a razı etmek şeklinde karşımıza çıktı.

Sevr’in ıslah ve tadil edilmiş şekli olan Lozan Antlaşması (bakın, harita ölçeklerine varıncaya kadar bir kısmı aynıdır), bağımsızlığımızı rehinden kurtardı kurtarmasına ama karşılığında kostik asiti kendi elimizle üzerimize dökmeyi de bize kabul ettirmiş oldu. Sonuçta Batılılaştık, ‘beyaz’laştık (Afet İnan ki 1961 gibi geç bir tarihte yayımlanan Kadın Haklarının Kazanılması adlı kitabında bile “Esasen ırk tipi bakımından Garplılardan farklı olmayan Türk kadını”ndan söz edebiliyordu!) ve beyaz oluşumuzun önündeki utanç verici engel veya safralardan kurtulmak için beyhude yere çırpındık durduk.

İşte tam da kimliğimizin ‘satılması’ bu aşamada gerçekleşti ve Ayasofya operasyonunda veya kitabımdaki ifadeyle ‘Ayasofya entrikaları’nda somutlaştı. Ayasofya Camii bu pazarlıkta Batı alemine satıldı. Müze yapılması, Fetihten dolayı Batı’dan özür dilemenin başka bir yolu değil midir? Camilerin, medreselerin kapatılması, vakıfların ya kiralanması veya satılması, Arapça ezanın, kametin, din derslerinin, Arapça ve Farsça öğretiminin yasaklanması, medeni kanuna, yer isimlerine, alfabeye ve soyadına varıncaya kadar bayrak hariç neredeyse bütün kültürel kodların sistematik olarak değiştirilmesi ve nihayet Asyalı değil, Avrupalı beyaz ırka mensup olduğumuzu ispatlamak gibi beyhude bir hülyanın peşine düşülmesi sözünü ettiğim “satılma”nın rutin aşamalarıdır sadece. Yapılan iş iddialı ve geniş kapsamlı olunca buna karşı çıkmak ve ‘Bakın bunlar normal işler değil, Avrupa’nın başına bu anormal ‘devrim’lerin yüzde biri gelmiş değildir’ demek dahi iddialı kaçıyorsa kaçsın. Ne yapalım!

Velhasıl yaşanılanlar tam bir tarih travmasının tezahürüdür. Ancak sömürge ülkelerinde görülebilen bir garipliktir ya da. Sömürgeciler bir ülkeyi işgal edince önceki yönetimi kötüler ve halkı zalim yöneticilerden kurtardıklarını söyleyerek sil baştan yepisyeni bir tarih öğretirler. Elbette bu tarihte kendileri ‘kurtarıcı’ pozisyonundadır. Buna inanan inanır ama inanmayan da Chakrabarty’nin dediği gibi zihnini ortadan ikiye böler ve bir yandan yeni işini yürütürken öbür yandan eski rejimin manevi kodlarına içten içe ve sadakatle bağlı kalır. Eski rejimin en büyük günahları bile sömürgecinin iyiliğinden üstün görünür gözüne. Böyle iki hayalî tarihin çarpışmasına sahne olur bu tür ülkeler.

 

 

Zihnen sömürgeleştirildik

 

Biz asla sömürge olmamakla birlikte adeta sömürge olmuş gibi bu bölücü gerilimin içine sürüklenmiş olduk. Haklısınız, iki uç da sağlıklı değil. Ancak siz hangi tarafta olmak isterdiniz? Zihnen Batı’ya taşınmak mı yoksa fakir de olsa kendi evinde oturmak mı? Ben ikincisini seçerdim. Niye ikincisini seçerdim? Çünkü yanlış da olsa en azından kendine ait sahih bir şeyi dillendiriyor da ondan. İlki, tamamen kiralık katil psikolojisi zira. Batı, girdiği ülkedeki aydınları kiralayıp kendi evine misyoner olarak gönderiyor, kendi yerine ortalığı tarumar etsinler diye. Hatırlayın, daha bir kaç yıl evveline kadar Konservatuarımızda Türk müziği öğretimi yasaktı. Arap harfleriyle birlikte hat sanatını yasaklıyor, hattatları peynir satmak zorunda bırakıyorsunuz, öte yandan yıllık geliri 100 dolar olan bir ülkede yabancı heykeltıraşlara –bu arada şimdi nefret edilen Nazi sanatçılarına- zevksiz, hatta Gençlik Parkı’ndaki gibi grotesk heykelleri için yüzbinlerce, hatta hatta milyonlarca lira ödemeyi sözümona çağdaşlığın, milliyetçiliğin, ilericiliğin, muasır medeniyetin gereği sayıyorsunuz.

Ben ‘Gerçek gerçeğe” ulaşmak için en azından namuslu bir içe kapanışı yeğleyenlerden biriyim. Ve gür bir sesle haykırıyorum:

Afyonkarahisar’da “zafer anıtı” diye iki –kelimenin tam anlamıyla anadan üryan- adaleli adamın heykelini yaptırmak için 500 yıllık Umurbey Camii’ni yerle bir edenler tarih karşısında sorumludurlar, bir.

Caminin yerine yapılan heykel için Krippel’e alacağının üstüne 6 bin dolar ikramiye (!?) ödeyenler iki defa sorumludurlar, iki.

Osmanlı Devleti kamunun hiçbir işine yaramayan heykel gibi lüzumsuzluklar yaptırmak yerine hiç değilse camiler, sebiller, çeşmeler, muvakkithaneler vs. yaptırmıştı ki, bize kalanlara Obama’ları, Papaları ziyaret ettiriyoruz. Acaba hangi heykel karşısında Sultanahmet’teki kadar huşu duyurabiliyoruz ziyaretçilere? Binlerce heykel dolu ortalık ama sanatsal sonuç sıfır. Öte yandan bozduklarımız hariç hangi Osmanlı camisinin çirkin olduğunu söyleyebilirsiniz? Mesele budur işte. Bunu söyleyince ‘Osmanlıya toz kondurmuyor’a çıkıyor adımız. Varsın çıksın. Osmanlı hiç değilse Antep savunmasında kahramanlarımıza göğsünü siper etmiş koca Çınarlı Camii’ni yıktırıp yerine uyduruk bir anıt dikme nobranlığını göstermezdi.

 

 

Kurban seçildik

 

Harf İnkılabının amacı, bu toprakların İslamiyetle, Kur’an-ı Kerim’le ve Müslümanlarla olan bağını kesmekti. Bu gayet açık. Başarıldı da. Şimdi edebiyat fakültelerimiz Osmanlıcayı sanki yabancı bir dil gibi öğretiyor ve yapılan tezlerin hatırı sayılır bir kısmı Osmanlıca metinleri Latin harflerine çevirmeyi marifet sayıyor. Yani 90 yıldır patinaj yapıyoruz. Bir Japon veya Alman turistten ne farkımız var Sultanahmet’e girince? O da okuyamıyor, biz de! Eşitlik sağlanmış olmadı mı? Hepimiz turistlerle eşit hale gelmedik mi? İtiraf edelim. Bazen 1920’lerin İngilizce gazetelerini okurken kendimi tuhaf hissediyorum. Bu ülkede 90 yıl önceki gazeteyi ancak uzmanlar okuyabiliyor. Ama bir İngiliz, bir Fransız, bir Çinli, bir Rus, bir Yunan, bir Japon, bir Güney Koreli, bir Sırp 90 yıl önceki gazetesini okuyabiliyor. O zaman ben enayi yerine konulmuş olduğumu fark ediyorum. Onların kültürel tradisyonları kesilmemiş, bizimki kesik. Onlar okuyabiliyor da ben neden okuyamıyorum?

Neden biz kurban olduk da onlar olmadı? Bizim suçumuz neydi?

Cevabım çok net: Suçumuz Osmanlı ve İslam olmaktı. Cezamız da bu yüzden kabarık olacaktı.

1920’lerin ortalarından itibaren Kürt sorunu bir yandan, İslamiyetten uzaklaşınca onun yerine bir ideoloji ve tarih koyma kaygısı diğer yandan Cumhuriyet yöneticilerini Türklük üzerinde ırkçılığa varacak kadar katı bir milliyetçi eğilime sürükleyecekti. Dili, tarihi, kültürün geleneksel dokusunu eskilerin tozundan toprağından temizleyelim derken imdada Orta Asya’dan göçlerle dünyaya dağılan müthiş bir ‘ırk’ın başarıları tezi yetişiverdi. ‘Türk ırkı binlerce yıldır medeniydi, dünyaya medeniyeti o yaymıştı, bütün medeniyet ve diller Türklerden çıkmıştı’ gibi bugünkü dünyanın espri zannedip gülüp geçtiği bir iddianın aynı zamanda Atatürk’ün Derin Tarih’te yayınladığımız bir belgedeki sözünde geçtiği gibi ‘Yunanlar da Türktü’ gibi inanılmaz bir formüle dönüşmesi, Yunanları kendi safımıza çekerken bin yıldır kardeşimiz olan İslam ülkelerinin ‘pis Araplar’ diye itilip kakılması, dışlanması ise son derece anlamlıdır.

İşte 1930’lar boyunca giderek dozu artan ırkçılık eğilimi, bizzat Atatürk’ün kafatasının ölçülmesi noktasına kadar varmıştır. Ancak kafatası ölçüm aletinin 64 bin Anadolu insanının kafasına yerleştirilip fişlenmesi, meselenin korkutucu bir boyuta doğru seyrettiğinin alametlerinden sadece biridir. Diğeri Mimar Sinan’ın kafatasının mezarından çıkarılarak ölçülmesidir ki, bugün sırrakadem basmış olması ayrı bir ayıptır ve bu dönem adına utanç sebebidir.

 

 

Adalet istiyoruz!

 

Vaziyet şöyle temsil edilebilir: Adamın biri terazinin bir kefesine iki eliyle abanmış, bırakmıyor, bırakmaya da niyeti yok. Bu durumda objektif olabilmek için ne yapmanız gerekir? Siz de öbür kefeye aynı güçle bastırmalısınız ki, terazi dengeye gelsin ve elinizdeki şeyi adilce tartabilesiniz.

Şu bir gerçek: 90 yıldır kantarın topuzu fena halde öbür tarafa kaymış durumda. Dengeye gelmeden de objektif bir tartışma yapılabilmesi pek mümkün gözükmüyor. Bu benim sorunum değil. Tarihi böylesine haksızlıklar ve yalanlar girdabına dönüştüren otoriter devletin ve aydınların sorunu.

Onlara sesleniyorum: Ellerini çeksinler tarihin üzerinden. Başta Türk Tarih Kurumu olmak üzere bütün üniversitelerdeki Atatürk İnkılapları Kürsülerini lağvetsinler. Nutuk’un yanında Kâzım Karabekir’in, Ali Fuat Cebesoy’un, Rauf Orbay’ın hatıratlarını da okutsunlar. Ya da bu isimler üzerine de yüzlerce enstitü açılsın ki tarihte bir miktar eşitlik sağlansın. Cumhuriyet tarihi üzerindeki devlet ve asker tekeli kaldırılsın.

Kabul edelim ki, eşitsiz bir mücadele içindeyiz. Azınlığız. Küçük bir azınlık. Ve azınlıklar her zaman korunmayı hak eder.

Ben diyorum ki, Nutuk eksenli bir tarih olmaz. Ama Nutuk dışına çıkmaya niyeti yok ki Türkiye’deki resmi tarihin. Mesela öğrenciler benim gibi düşünenlerin kitaplarını okuduklarında kafaları karışıyor ve tarih sınavından çakıyorlar. Bu mudur demokrasi? Bu mudur özgür fikirli, “fikri hür, irfanı hür” gençlik?

Beni eleştirenler önce doğru dürüst Osmanlıca okuma yazmayı öğrenip şu Nutuk metninden 91 yıldır düzeltilemeyen hataları düzeltsinler. Kitaplarında binbir Osmanlıca okuma hatası sırıtıyor. Ayıptır, günahtır. Atatürk’ün parasını çatır çatır yiyen ve ondan geçinen bir “mürtezika” sınıfı oluşmuş durumda. Bunlar mevki ve mevzilerini korumak uğruna her türlü iftirayı atmaya hazır birer militan haline gelmiş vaziyetteler.

Unutmayın ki, tehditler altında çalışıyorum. Hem 2007’nin 27 Nisan’ında www.tsk.mil.tr  uzantılı bir siteden özel bir muhtıra almışımdır ki, devlet nişanı olarak kabul ediyorum, hem de Kâzım Karabekir Paşa’nın “19 Nisan 1919’da Trabzon’a çıktım” sözünü kitabımın kapağına taşıyınca 19 Mayıs 2010’da zamanın Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’den sıkı bir zılgıt yemiştim ki, o da ikinci devlet nişanımdır!

İşbu çetin şartlar altında çalışan birinin, sırtını devlete veya resmi ideolojinin kuştüyü yastıklarına dayayıp konuşmaktan hicap duymayanlarla aynı kefeye konulmaktan ar etmesi normal değil midir? Birisini bir şeye düşmanlıkla suçlayabilmek için objektif ve eşit bir tartışma ortamının sağlanması şarttır.

Düşünün: ATASE’den belge istiyorum, cevap dahi verilmiyor, ama şerbetliler isteyince ayaklarına geliyor. Bu mudur objektiflik? Üstelik Atatürk’ün annesinin İzmir Arkeoloji Müzesi’nin deposuna atılmış olan orijinal mezar taşını buldurup ortaya çıkartan da benim. Nutuk atmaktan araştırmaya fırsat bulamamışlar diyeceksiniz ama değil, çünkü mezar taşı Osmanlıca. Harıl harıl Kur’an okuduğunu bildiğimiz Zübeyde Hanım’a bile düşmanlık yapan samimiyetsiz ve sözde Atatürkçülerin kimseye, hele şahsıma tek kelime etmeye hakları yoktur.

 

 

Tarihin aynasına bakmak

 

Önce bir kere aynaya bakmayı denesinler. Tarihin aynası kendilerine dünyada İlahiyat Fakültesi kapatan tek sözde “Aydınlanma devrimi”nin bizimkisi olduğunu göstermekten katiyyen içtinab etmeyecektir.

Hem karşılarına çıkacak olan yüz epeyce tanıdık da gelecektir kendilerine. 1938 ile 1950 yılları arasındaki Milli Şef devrinde Ebedi Şef’in Nutuk’unun basımını bile yasaklayanlar hangi sözümona Kemalistlerdi acaba? Öğrenecekler.

Velhasıl korkmayın.

Çekinmeyin.

Yüzleşmek iyidir.

Tarihi özgür bırakırsanız bundan siz de kazançlı çıkacaksınız.

En azından korkularınızla yüzleşme imkânını bulacaksınız ki, bu da az bir kazanç sayılmaz.

Bir cevap yazın


3 + 5 =