Tarihi boğan bir tartışma

Tarihi boğan bir tartışma

Sizi bilmem ama ben bu Amerikalı tarihçilere çok kızdım. Adamlar ‘Bağımsızlık bildirgesinin 4 Temmuz’la bir alakası yok. O iki gün öncesindeydi’ diyorlar. Gelsinler de bizim tarihimizde 200 yıldır neredeyse yaprak kımıldamadığını görsünler ve yatıp kalkıp hallerine şükretsinler

HANİ, 4 Temmuz kutlamaları neden başlamadı Türkiye’de? Zamanı mı var? Günün birinde nasıl olsa o da kutlanır. Canım siz de biraz safsınız zahir. Ne demek 4 Temmuz’da ne oldu? Küresel imparatorluğun kuruluş yıldönümünü nasıl atlarsınız? Yine mi olmadı? O zaman adlı adınca söyleyelim bari. Amerika Birleşik Devletleri’nin bağımsızlık bildirgesinin ilan edildiği gün. Baksanıza, geçen hafta çılgınca kutlandı milyonlarca Amerikalı tarafından. Lakin bir kısım aklıevvel tarihçiler ortalığa çıkmış ‘Bağımsızlık bildirgesinin 4 Temmuz’la bir alakası yok. O iki gün öncesindeydi’ diyor. Yani? Şu ki, aslında 2 Temmuz 1776’da bağımsızlık ilan edilmişti ama bunun Thomas Jefferson’ın bildirgesine yansıması iki gün almıştı. Dolayısıyla tarihçiler o koskoca iki günü atlamış, bağımsızlığın ilanını değil, bildirgenin imzalanıp yayınlanmasını esas almışlar. Böylece bugüne kadar gelen yığınla yanlışa da yeşil ışık yakmışlardı. İşleri güçleri yokmuş gibi iki günle uğraşıyorlar. ‘Önemli bu’ diyor adamlar da başka bir şey demiyorlar. ‘Bizim işimiz hakikati söylemek, efsane kazanında ayran köpürtmek değil’ diye de ekliyorlar.

Hani insanın güleceği geliyor da gülemiyor. Yahu bizde bırakın günü, hatta haftayı, ayı da bırakın, yıl atlanıyor da kimseciklerin kılı kıpırdamıyor. Mesela pek bilinmez ama 1730 yılının tarihi yazılmamıştır. Neden? Patrona İsyanı patlak vermişti de ondan. Eski vakanüvisimiz Çelebizade Asım Efendi ortalıktan sıvışmış, o kargaşa içinde yerine yenisinin atanması gecikince aradan bir yıla yakın zaman geçmiş, vakanüvislik koltuğu boş kalmıştı. Bir süre sonra göreve atanan Sami Efendi ise isyana taraftar olduğu için değil de Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’ya düpedüz gıcıklığından bu bir yılın tarihini yazmaya yanaşmamış ve böylece bir yıl Osmanlı tarihinde beyaz bir sayfayla kapanmıştır.

PATRONA HALİL HAİN Mİ?

Nevşehirli İbrahim Paşa’nın aleyhine yazsa isyancıları tutmuş görünecek ki bu işine gelmiyor isyancıların aleyhine yazsa Paşa’nın idaresini ve Lale Devri eğlencelerini onaylamış olacak. O zaman en iyisi unutmuş görünmek. Sizin anlayacağınız bunca zamandır Patrona Halil’in kahraman mı yoksa hain mi olduğuna karar veremeyişimizin altında vakanüvislerimizin biraz uzun süren isyan tatilleri yatmaktadır.

Yakın tarihe gelelim. Nejat Kaymaz Tarih ve Toplum Dergisi’nde yazana kadar Ankara’da TBMM üyelerinin Misak-ı Milli üzerine yemin ettiklerini zannederdik. Meğer böyle bir yemin töreni hiç yapılmamış. Yapılan tören, Misak-ı Milli yemini değil, bildiğimiz milletvekili yemininden ibaretmiş. Madem tarihi sorgulamaya başladık, devam edelim…

SALTANAT MESELESİ

Peki, saltanatı kaldırmayı kim akıl etti? ‘Atatürk’ diyeceğinizden adım gibi eminim. Ama Meclis tutanaklarına bakıldığında tasarıyı yazan kişi, Lozan’da İsmet Paşa’nın sağ kolu olan Dr. Rıza Nur ve 80 küsur arkadaşı. Hatta Mustafa Kemal Paşa’nın imzasının aşağılarda olduğu göze çarpar. Nitekim açın bakın, Nutuk’ta, saltanatı kaldıran yasa tasarısını kendisinin de imzaladığını yazmaktadır. Saltanatı kaldırmayı kendisi düşünüp harekete geçseydi herhalde ‘Ben de imzaladım’ demez, ‘Ben hazırladım ve imzalattım’ derdi.

Son olarak matbaanın din adamları yüzünden geç geldiği herzesine değinelim. Efendim, fi tarihinde matbaanın Türkiye’ye gelmesine karşı olan gericiler varmış, bunlar ne yapıp edip makineleri gümrükten içeriye sokmayız demişler. Çünkü kitap basılırsa din adamlarının otoritesi sarsılırmış. Sonunda iyi adamlar zor bela bir fetva alıp kurmuşlar matbaayı. Türkiye o günden sonra gün gibi aydınlanmış.

Yahu güldürmeyin adamı. 1) Ulemanın kitapları basıldığında otoritesi neden elinden gitsin ki? Harflere hükmetmenin beyinlere hükmetmek olduğunu ve bunun modern çağın başlangıcını oluşturduğunu bildiğimize göre bu adamlar aptal olmalı ki, din kitapları basıldığında arpasız kalacaklarına inanmış olsunlar. 2) Fetvayı verenler din adamı değil miydi? Madem karşılardı matbaaya, neden fetvaya mühürlerini bastılar da zinhar imzalamayız demediler? 3) Matbaamızı kuran İbrahim Müteferrika, 16-17 adet kitap bastıktan sonra düpedüz iflas etti, satamadı kitaplarını. Yani gelmedi, geç geldi, şu bu derken iyi kötü açılan matbaanın ilgisizlikten ve satış yapamamaktan dolayı kapısına kilit vuruldu. Bu durumda ‘Matbaa geldi de ne oldu? Kıymetini bildik mi? diye aklı başında bir soru yönelteceğimize, birilerini suçlamaya, geri kalmışlığımızın faturasını hayalimizde ürettiğimiz gericilere çıkararak rahatlamayı tercih ediyoruz.

Sizi bilmem ama ben bu Amerikalı tarihçilere çok kızdım. Adamlar iki günü başa kakıyorlar. Gelsinler de bizim tarihimizde 200 yıldır neredeyse yaprak kımıldamadığını görsünler ve yatıp kalkıp hallerine şükretsinler.

81 yıl sonra Musul’a girmek

DP Lideri Mehmet Ağar’ın seçim bildirgesinde Irak’ta yaşanan istikrarsızlık ve bölünme sürecine vurgu yapılarak Ankara Antlaşması’ndan çekilebilineceğini söylüyor. Peki Ankara Antlaşması’nda Musul ile ilgili bir madde var mı?

DP Genel Başkanı Mehmet Ağar’ın seçim bildirgesini okudunuz mu bilmem. Ben okudum ve şaşırmadım desem yalan doğrusu. Ağar üç yıldır Irak’ta yaşanan istikrarsızlık ve bölünme sürecine dikkat çektikten sonra şunları demiş: ‘İşbirliği girişimlerimiz sonuçsuz kalır ve Irak bölünme tehdidinden kurtulamazsa, Türkiye tek başına hareket edecek ve 1926’da o günün şartlarında kabul etmek zorunda kaldığımız Ankara Anlaşması’ndan çekilecektir.’

Cesur bir çıkış ama sanki bu ifadeleri bir yerden hatırlar gibiyim. Geçen Şubat ayının 8’inde Dışişleri Bakanı Abdullah Gül Washington’da Alman Marshall Fonu ile SETA tarafından düzenlenen toplantıda şunları söylemiş: ‘1926’da Musul’u verirken tek bir Irak’a verdik. Karşımızda tek bir Irak görmek istiyoruz.’ Açıklamanın ‘tam zamanında’ yapıldığını belirten bir uzman, Gül’ün ‘Biz Musul’u bu şartlarda verdik. Şartlar değişirse tekrar durumu gözden geçirebiliriz. Türkiye bölgeye yönelik harekete geçebilir’ mesajı verdiğini kaydetmiş.

Gazetelere bakılırsa Gül’ün açıklamasının 20 gün öncesinde Yaşar Nuri Öztürk TBMM’de düzenlediği basın toplantısında daha da ‘ileri’ laflar etmiş: ‘Irak devleti bölünür ve Kuzey Irak’ta bağımsız bir Kürt devleti kurulması girişimleri başlarsa (ki başlamıştır); Türkiye 1926 Ankara Antlaşması ve bu antlaşmayı teyit eden diğer antlaşmalara taraf olan Irak devleti ortadan kalktığı için Kuzey Irak’taki egemenlik hakkına tekrar sahip olur.’

TARİHİNDE NELER YAŞANDI?

Şanlı Musul açıklamalarını geçmişe doğru izlemeyi burada keselim, zira 1926’nın kapısına dayandık. Bakalım ne ilginçlikler yaşanmış… Musul işini Lozan’da çözemedik ve erteledik. Meseleyi İngilizlerle dokuz ay içinde halledemezsek şimdiki BM’in ilk şekli olan Milletler Cemiyeti Konseyi’nin hakem olarak karar vermesini isteyecektik. Oysa bu kurumun ‘hakemlik’ yapma gibi bir görevi yoktu. Bunu İngiliz Lordu Parmoor bile parlamentoda bizim dışişleri mensuplarından daha kuvvetli delillerle savunmuştu.

25 Aralık 1925’te Ankara’da savaş rüzgárları esiyordu. Yüksek Askeri Şura toplanmış, İngiltere’nin Musul meselesine yaklaşımını ve olası bir savaşta Sovyetler Birliği’nden sağlanabilecek desteği değerlendiriyordu. Ancak toplantıdan Musul’a sıcak müdahaleden kaçınılması kararı çıkmıştı.

Konseyin Musul’u Irak’a bırakma kararı Lozan dahil Türk diplomasisinin yenilgisi anlamına geliyordu ve üç gün sonra Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras), İngiliz temsilcisi Lindsay’e oyuna geldiklerini, arabulucu olarak gördükleri Konsey’in hakemlik rolüne soyunduğundan şikáyet ediyordu.

9 Ocak 1926’da TBMM’de konuşan Aras, Musul’un elden gittiğini bile bile konseyi suçluyor ve sahte bir sesle haykırıyordu: ‘Musul üzerindeki Türkiye’nin egemenlik haklarından hiçbirisi askıya alınmamıştır. Tamamıyla mahfuzdur. Konuşmasının ‘bravo’ sesleri ve alkışlarla kesildiğini biliyoruz.’

Dört gün sonra İngiltere, Irak ile yeni bir antlaşma imzalayarak işgalini sözde Irak devletinin rızasına bağlamış görünüyordu. MC Konseyi, antlaşmayı onaylayınca Türkiye bir darbe daha yedi.

17 Nisan’da başlayan Ankara görüşmelerinde Türkiye artık Musul üzerindeki toprak taleplerinden söz etmeden üç şey istiyordu: Dostluk antlaşmasının imzalanması, Brüksel Hattı’nın güneyinde kalan toprakların İngiltere yerine kendi kendini tam olarak yönetebilen bir devlet olarak Irak’a bırakılması ve Irak petrolünden Türkiye’ye pay verilmesi. Taleplerimiz makul seviyelere inince Lindsay’in gözleri parlıyordu. Türkiye toprak taleplerinden bir karşılık beklemeden vazgeçmeye hazırdı. Türkiye’nin içinde bulunduğu şartlar ağırlaşmış, Şeyh Said İsyanı elindeki kozları zayıflatmıştı. Bundan sonra artık mesele petrol geliri üzerinde düğümlenebilir ve Türkiye eski toprağından çıkacak petrolün pek az bir geliriyle Musul’dan saf dışı edilebilirdi.

5 Haziran’da imzalanan antlaşmayla Musul elimizden çıkmıştı ama hazmı kolay olmamıştı. Ertesi günü toplanan CHP grubunda ateşli tartışmalar yaşanmış, sonraki gün ise TBMM antlaşmayı onaylamıştı. Ancak sanıldığı gibi ittifakla değil, 286 milletvekilinden yalnızca 140 vekilin oyuyla Musul defteri kapatılmıştı. Türkiye, Türkmenlerin azınlık haklarını dahi kabul ettiremeden egemenlik haklarından tamamen vazgeçmişti.

Görüldüğü gibi siyasilerimizin tutturabildikleri tek nokta toprakların kendi kendini tam olarak yönetebilen bir devlet olarak Irak’a bırakılmış olması. Görüşmelerde bu ifadeden bir şey çıkar mı, bilmiyorum ama Ankara Antlaşması’nda bu madde yer almıyor. Antlaşmanın ‘Irak’ı müstakil bir devlet… Tanıyarak’ yapıldığı kaydı var.

Bir cevap yazın


8 + 2 =